Tuncel Kurtiz: ‘Komünizmden başka bir yol var mı?’ Şubat 8, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
Yeni Harman dergisinden Başar Başaran’ın Sinema oyuncusu, yönetmen, yapımcı, senarist Tuncel Kurtiz ile yaptığı söyleşide Kurtiz: “Başka bir yol var mı yani? Başka bir düşünce, başka bir hissiyat, başka bir felsefe var mı? Dünyayı bir bahçe haline getirebilecek, insanoğlunun insanca yaşamasını, köleliğin kalkmasını, ırkçılığın kalmamasını öneren bir yol var mı? Bir hayal dünyasında yaşıyorum belki ama ona inanıyorum. Bir gün gerçekleşecek” dedi.
http://www.dailymotion.com/videoxaz7rz
Bu röportaj fikrine bizi götüren düşünce sizi son zamanda popüler bir dizi ile genel izleyiciye ulaştıran medyada sık işlenen konuların dışında, sizinle memleketin ve sanatın durumunu konuşmaktır.
Gayet tabii ya. Bu Ramiz Dayı karakterine olan ilgi açıkçası beni bazen bunaltıyor. Yolda bana Ramiz Dayı diyenlere ‘Benim adımı biliyor musunuz kardeşim?’ diyorum. ‘Bilmiyoruz’ diyorlar. Ama ben Ramiz Dayı’dan önce Hacı’da oynadım. Hacı dediniz. Cemal Aga oynadım onu dediniz. Yahu insan kim oynuyor diye bir bakar. Ben bir sürü oyun oynadım ve oynamaya da devam ediyorum. Ramiz Dayı değilim ben. Ama Ramiz Dayı’yı oynayan Tuncel Kurtiz’im. Böyle ‘Dayı, Dayı’diye bağıranlar için geçen gün birisi dedi ki ‘Tuncel kızma, niye beni seviyorsun kardeşim’ diye sor. Hiç değilse sohbet edersin. Adamın birisi, vapurda resmimi falan çekmeye çalışıyor. Sordum ne cevap verdi biliyor musun? ‘Abi, sen var ya böyle yemeğin suyuna ekmeği banarlar ya öyle oynuyorsun’ dedi. Vay anasını dedim. Yaşa be kardeşim dedim ya, hakikaten öyle oynayabiliyor muyum? Nasıl hoşuma gitti anlatamam. Ama ben bu diziyi seviyorum. Çünkü gerçekten ilk defa Türkiye’de böyle bir dizi çekiliyor yani. Şimdi eleştiriyorlar Ramiz Dayı’nın aforizmaları nerelerden arak diyorlar. Kardeşim ben konuşurken Shakespeare’den alıntı yaparım. Hikmet Kıvılcımlı’dan da alıntı yaparım, Cemil Meriç’den de yaparım. Özdemir Asaf’tan, Cemal Süreyya’dan ve Cahit Irgat’dan bol bol yaparım. Üstelik bu adam okuyor demek ki. Hamlet elinde duruyor, Özdemir Asaf çevirisi yanında duruyor. Okuyorsa bu adam alıntı da yapacaktır. Tabii alıntı yapıyor. Yani Shakespeare olmam lazım yani.
Peki dünyaca bilinen çok ünlü eserlerin en bilindik cümlelerinin dahi dizide söylendiğinde çoğunluk tarafından çok büyük bir şaşkınlık ve beğeni ile karşılanması da garip değil mi? Örneğin Oscar Wilde’ın Reading Zindanı Baladı..
Kimse okumamış ki ondan. Bizim senaristler bunları biliyorlar. Tesadüfen ben de biliyorum, okuyunca şaşırıyorum. Vay anasını diyorum. Bir bakıyorum İbn-i Arabi’den bahsediyorlar. Bir bakıyorum Hasan Sabbah’dan bahsediyorlar. İlk defa bunlar bir dizide yazılıyor. Çok seviniyorum.
Kırk beş gündür bekleyen TEKEL işçilerine, biz biraz daha düşünelim bir hafta sonra gelin konuşalım demek nasıl bir tavırdır?
Abi sen satıyorsun. Neyi satıyorsun? TEKEL’i satıyorsun, TELEKOM’u satıyorsun. Yakında demiryollarını da satacaklar. İtfaiye’yi satıyorlar. Kamuya ait olan her şeyi satıyorlar. Sonra Kemal Unakıtan diyor ki ‘Amma komünistmişiz yahu, sattık sattık bitiremedik’ diyor. Bu halkın malını satıyorlar yahu. Milletin malı bu. Başbakan diyor ki, ‘yetimin hakkını yedirmem’. Yediriyorlar işte. Kaça sattılar TEKEL’i acaba ve o sattıkları kişi Amerikalılara kaça sattı acaba? Çok acı bir şey ama. TEKEL’in sadece arazisi ve elindeki stok ne biçim bir değerdir? Şu an insanlar bağlarını söküyor biliyor musun? Tekirdağ’da, Mürefte’de bağlarını söküyor insanlar. Büyük şirketler karşısında, küçüklerin şarap yapmak hakkı bile yok. Bir köylünün şarap yapma hakkı kalmıyor elinde. Büyük holdingler çalışacak, büyük alışveriş merkezleri oluşacak. Bir kasabanın hayatı küçük esnaftır. Küçük esnaf olmazsa orası şehir değildir. Roma’ya gittiğin vakit orada küçük esnaf heryerdedir. Peynircisi, şarapçısı, balıkçısı..Bir tane alışveriş merkezi bulmak için şehrin kilometrelerce dışına çıkman gerekir.
Bunlar nasıl sözler abi? Yoksa siz hâlâ komünist misiniz?
Başka bir yol var mı yani? Başka bir düşünce, başka bir hissiyat, başka bir felsefe var mı? Dünyayı bir bahçe haline getirebilecek, insanoğlunun insanca yaşamasını, köleliğin kalkmasını, ırkçılığın kalmamasını öneren bir yol var mı? Bir hayal dünyasında yaşıyorum belki ama ona inanıyorum. Bir gün gerçekleşecek.
Peki, genç sanatçının durumu açısından nasıl bakıyorsunuz yeni düzene?
Garip çelişkiler vardır. Reklam piyasasının getirdiği olanakları, bugün sinema kullanıyor. Gerçi, ben ne Uğur Yücel’in Ejder Kapanı’na giderim ne de Sherlock Holmes’e giderim. Ben öyle şiddeti, büyük gürültü patırtı sevmiyorum. Ben daha başka işleri seviyorum. Gösteri olsun diye yapılan filmleri izlemiyorum. Fakat elde olanaklar var. Bizim dizide bile, çalışma şartları Türk sinemasında iyi yerde. Çok iyi oyuncular çıktı ortaya. Bizim dizide Kenan, Barış, Yiğit, Cansu herkes ezberleyip oynuyor. Eskiden böyle şeyler yoktu ki.
Bundan sonra ne planınız var?
Para kazanıyoruz. Çalışıyorum. İhtiyacım var. Hummer jip almayacağız. Ama hâlâ evimin içinde bir stüdyo kurmaya çalışıyorum. Yetmiş beş yaşından sonra orada sinema ve tiyatro çalışmaları yapacak bir okul açmak istiyorum. Dizide oynamayı da seviyorum ayrıca. Hoşuma gidiyor. Bedrettin’in film senaryosuna da çalışıyoruz hâlâ.
Kaynak: http://www.ensonhaber.com/medya/253642/bir-hayal-dunyasinda-yasiyorum.html
Tuncel Kurtiz: 1 Şubat 1936′da Bilecik’te doğdu. Sinema ve tiyatro oyuncusu, yönetmen, yapımcı ve senarist olan sanatçı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. İlk kez 1959 yılında Dormen Tiyatrosu’nda oyunculuğa başladı. Yılmaz Güney’in Sürü filmiyle zirveye çıkan Kurtiz, bir çok filmde başrol oynnadı.
Oynadığı Bazı Tiyatro Oyunları
Çok Tuhaf Soruşturma
Şeyh Bedrettin
Keşanlı Ali Destanı
Mahabaratta
Devri Süleyman
Zafer Madalyası
Altın Yumruk
Oynadığı Bazı Sinema Filmleri
Güz Sancısı – 2009
Jack Hunter Büyük Macera – 2008
Yaşamın Kıyısında – 2007
İnat Hikayeleri – 2003
Şellale – 2001
O da Beni Seviyor – 2001
Kumru – 2000
Hoşçakal Yarın – 1998
Akrebin Yolculuğu – 1997
Safiye Hatun / Grafin Sophia Hatun 1997
Çökertme – 1997
Işıklar Sönmesin – 1997
Usta Beni Öldürsene – 1996
İstanbul Kanatlarımın Altında – 1996
Tabutta Rövaşata – 1996
Cemile Ve Umudun Masalı – 1995
Bir Aşk Uğruna – 1994
Aşk Ölümden Soğuktur – 1994
Ağrı’ya Dönüş – 1993
Dunkle Schatten der Angst – 1993
Mahabharata – 1989
Duvar – 1983
Bereketli Topraklar Üzerinde – 1979
Gül Hasan – 1979
Sürü – 1978
Kanal – 1978
Otobüs – 1974
Umut – 1970
Kuduz Recep (Aslan Arkadaşım) – 1967
Krallar Ölmez – 1967
Bana Kurşun İşlemez – 1967
Silahların Kanunu – 1966
At Avrat Silah – 1966
Ağaların Savaşı – 1966
Silahına Sarılan Adam – 1966
Kanunsuz Dağlar – 1966
Karanlıkta Vuruşanlar – 1966
Kıran Kırana – 1966
Nikahsızlar – 1966
Çingene – 1966
Zehirli Kucak – 1966
Kanunsuz Yol – 1966
Hudutların Kanunu – 1966
Yiğit Yaralı Olur – 1966
Konyakçı – 1965
Son Kuşlar – 1965
Haracıma Dokunma – 1965
Sokakta Kan Vardı – 1965
Krallar Kralı – 1965
Ben Öldükçe Yaşarım – 1965
Bir Caniye Gönül Verdim – 1965
Bitmeyen Yol – 1965
Üçünüzü de Mıhlarım – 1965
Babasız Yaşayamam – 1965
Sayılı Kabadayılar – 1965
Büyük Şehrin Kanunu – 1965
Sokaklar Yanıyor – 1965
Güzel Bir Gün İçin – 1965
Şeytanın Uşakları – 1964
Oynadığı Bazı Dizi Filmler
Asi
Kara Duvak
Hacı
Alacakaranlık (dizi)
Kurtlar Sofrası
Ezel
Toplam okunma (6339) Bugün(224) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Sanat Sınıflandırması ve Toplumsal Çevre Üzerindeki Etkisi – Dr. Özand Gönülal Şubat 7, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts , add a comment
İnsanlık tarihi ile yaşıt olduğu söylenen sanatın sorgulanmaya başlaması, günümüzden 2500 yıl öncesine dayanmaktadır. Bilgi teorisinin yöntemleri ile gerçekleştirilen kategorik yaklaşımlar sanat olgusun içerisine “gelişme” ifadesini de sokmuştur. Sürekliliğin, gelişmeyi içeren bir sonucu ortaya çıkarmasını bekleyen bilim için “gelişme” ifadesi doğaldır. Sanat ise görme, sezme ve yaratma şeklinde gerçekleşmektedir. Bu çerçevede, bilimsel disiplin içinde kavranılan şey genel, sanatta ise kavranılan tamamen özel ve bireyseldir.
Bu çalışma kapsamında, sanatın tanımlanması ve sanatın toplum ile olan ilişkisinin tartışılması, amaçlanmamıştır. Bu konu sanat sosyolojisi çerçevesinde bir çok kez değişik platformlarda tartışılmış ve bir çok yayınla ortaya konmuştur. “Sanat sanat içindir” ya da “sanat toplum içindir” düşünceleri üzerine uzun yıllar önemli tartışmalar yapılmıştır.
Ancak, tüm bu tartışmalar yapılırken, diğer yandan “sanat sınıflaması” konusunda da önemli düşünceler ortaya çıkmıştır. Sanat ile toplum arasındaki ilişkinin doğru bir biçimde gerçekleşmesinin temelinde, doğru bir sanat sınıflaması yatmaktadır. Çünkü doğru bir biçimde yapılan sınıflamalar, sanatın toplum tarafından doğru tanınmasını ve toplumun sanattan gerektiği gibi yararlanmasını sağlayacaktır. Dolayısıyla, bu makale çerçevesinde öncelikle bu güne kadar yapılmış sanat sınıflamaları ve toplumun sanatla olan ilişkisinde yanlış sınıflamalar nedeniyle doğacak sorunların neler olabileceği, doğru sınıflamanın nasıl yapılması gerektiği tartışılacak ve örnek bir sınıflama ortaya konulacaktır.
Yaşamın içinden çıkan bir insan etkinliği olarak sanatın, insanlıkla yaşıt olduğu söylenmektedir. Ancak sanatın bir olgu olarak farkına varılması, tanımlama ve tanıma süreci ise Platon ile birlikte yaklaşık 2500 yıl öncesine dayanmaktadır. Platon’ dan itibaren birçok kültürden farklı disiplin ve kesimlerden sanatın tanımlaması ve sınıflandırılması konusunda birçok düşünce üretilmiştir.
Bu doğrultuda yapılan kategorik yaklaşımların temelini, bilgi teorisi yöntemleri oluşturmaktadır. Antik dönemden itibaren bilgi teorisinin yöntemleri ile gerçekleştirilen sanatı anlama ve tanıma çabaları bilimsel tavra ait olan “gelişme” ifadesinin sanat için kullanılmasına neden olmuştur. Sürekliliğin, gelişmeyi içeren bir sonucu ortaya çıkarmasını bekleyen bilim için “gelişme” ifadesi doğaldır. Çünkü bilim içinde, insan ile nesne arasındaki ilişki ve süreç; algı, gözlem, deneme ve sınama olarak gerçekleşirken; Sanat içinde görme, sezme ve yaratma şeklinde gerçekleşmektedir.2 Bu çerçevede, bilimsel disiplin içinde kavranılan şey genel, sanatta ise kavranılan tamamen özel ve bireyseldir.
Sanatın tanımlanması ve sınıflandırılması sorunu; ne sanatın ne de sanatçının sorunudur. Bu sorun, Platon’dan bu yana tarihsel süreç içerisinde gelişen, felsefe, sosyoloji, psikoloji ve sanat tarihi gibi bilimlerin kendi disiplinleri çerçevesinde ortaya koydukları bir sorun olmuştur.
Sanatı inceleyen bilimlerin her biri, sanatın unsurlarından, yani sanatçı, sanat eseri ya da alıcıdan birini seçerek incelemişlerdir. Örneğin, sanatçı psikoloji biliminin, sanat eseri sanat tarihi ve felsefenin, alıcı ise sosyoloji biliminin incelemek üzere seçtiği sanata ilişkin unsurlardır.
Ancak bu bilimsel disiplinlerin, incelemek üzere seçtikleri sanata ilişkin unsurlardan hareketle sanatı tanımlamaya çalışmalarına karşın, ortak bir tanımda buluşamadıkları görülmektedir. Bunun nedeni, her disiplinin kendi bakış açısından bir tanımlamayı ortaya koymasıdır. Dolayısıyla, sanatın tanımlanmasında ortaya çıkan bu karışıklık sanat sınıflaması ile ilgili sorunlar yarattığı gibi, sanatı doğru tanımaya ihtiyaçları olan toplum bireyleri üzerinde de olumsuz etkilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu aşamada, sanatın tanımlanması görevinin; sanatı inceleyen farklı bilimsel disiplinler yerine, bu disiplinlerin incelemeleri sonrasında ortaya koyduğu verileri senteze ulaştıran yöntemleri geliştirebilecek ve bu sentez çerçevesinde sanatın tanımlamasını yapabilecek; ortak bir disipline verilmesi gerektiği düşünülmektedir. Bu disiplin Sanat Teorisi olmalıdır.
Henüz yeterince farkedilmeyen Sanat Teorisi dünyada ve Türkiye’de yeni yeni yerine oturmaktadır. Ancak, bu güne kadar yukarıda sözünü ettiğimiz bilimsel disiplinlerin, anlayışları çerçevesinde farklı yaklaşımlar sergilemeleri nedeniyle sanat tanımlarında olduğu gibi sanat sınıflamalarında da çeşitlilik yaşanmaktadır.
Tarihsel süreç içerisinde sanat sınıflaması konusunda ilk adım Antik dönemde Aristoteles (İ.Ö 384–İ. Ö. 327) tarafından atılmıştır.3 Aristotales, mimesis kuramı çerçevesinde taklit aracı olarak sanatı:
a. figüratif sanatlar (renk, çizgi, figür)
b. müzik (armoni, ritm, söz sanatları)
c. dans (ritmik hareket sanatı); olmak üzere üçe ayırmaktadır.
Antik dönemde ortaya çıkan bu sanat sınıflamasının temel amacı, insan tarafından yapılanı doğal olandan ayırmaktır. Ancak yarar amacı taşıyan nesneler ile hiç bir şekilde çıkar gözetmeksizin yalnızca hoşlanmak amacıyla seyredilmek üzere üretilen nesneleri birbirinden ayırmak için rönesans döneminde başlayan çaba, 18. Yüzyılda “güzel sanatlar” ifadesi ile temel bir ayrıma ulaşmıştır.4 Burada ortaya konulan çaba antik dönemden farklı olarak, sanat ile zanaat ifadesinin karşılığı olan uygulamaları ve bu uygulamalar sonrasında ortaya çıkacak nesneleri birbirinden ayırmaktır. Bu bağlamda Kant ve Hegel sanat adına yaşanacak sürecin temelinde özgürlük bulunduğunu vurgulamaktadır.
Buradan da anlaşılacağı gibi sanat, özgürlüğü kısıtlayacak hiç bir sınırı kabul edemez. Önceden belirlenmiş herhangi bir işlev yada amaç, sanatsal süreç içerisinde üretilen sanat nesnesi açısından baskı oluşturmaktadır. Dolayısıyla baskı altında yaşanan süreci sanat olarak adlandıramayız.
Bu anlayış çerçevesinde sanatı şöyle tanımlayabiliriz: “Sanat, insanın yüksek benliğinin devingen bir süreç sonrasında bir başka boyutta varolmasıdır. Bu varoluşun göstergesi sanat nesnesidir.”
Böyle bir tanımdan sonra, Nilgün Kırcıoğlu’nun “sanat yalnızca yapılır. O, ancak yapıldıktan sonra bir şeydir” 5 saptamasını dikkatle ele almak gerekmektedir.
Buna göre sanat; nesnesi olduğu için vardır. Nesnesi yoksa, yoktur.6 Bu nedenle yapılacak sınıflamanın nesnenin özelliklerinden hareketle yapılması gerekmektedir. Dolayısıyla ilgili her türlü unsurdan söz etmenin temelinde sanat nesnesi yatmaktadır. Yani bir ressam, heykeltıraş ya da bestekarın sanatçı kimliğini kazanabilmesi için, yaptığı nesnenin, sanat nesnesi özelliğini taşıması gerekmektedir.
Ayrıca mimesten Kathersis’e, kavramsallaşmış içerikten günümüze ulaşan sanata ilişkin söylemlerin temelinde sanat nesnesi yatmaktadır. Bu nedenle yapılacak bir sanat sınıflamasında sanat nesnesi ile özelliklerinin temel alınması gerekmektedir.
Ancak bugüne kadar yapılan bir çok sanat sınıflamasında sanat nesnesinin temel özellikleri yerine farklı noktalardan hareketle sınıflama yapılmaya çalışılmıştır.
Örneğin Nejat Bozkurt kitabında; aşağıdaki gibi bir sınıflama gerçekleştirmiştir.
1) Görsel Sanatlar: Resim, Heykel, Mimarlık
2) İşitsel Sanatlar: Şiir, Müzik ve Söz sanatlarıdır.
Buradaki ayrımda, temelini Platon’da bulabileceğimiz bir yaklaşım sergilenmiştir. Platon’a göre güzellik, kaynağını “görmede ve işitmede” bulan hoş olanın bir kısmıdır.7
Sanat sınıflamalarının geleneksel bir biçimi de, şiir, öykü ve romanı “yazın sanatlar” ; resim ve heykeli “görsel sanatlar”;tiyatro,dans,bale,opera ve pandomimi “sahne sanatları” şeklinde yapılan ayrımlama ile gerçekleştirilmektedir.8
Selçuk Mülayim’in9 yapmış olduğu sınıflandırmada ise daha farklı bir yaklaşım ortaya çıkmaktadır. Burada sanat öncelikle: Güzel Sanatlar, Endüstriyel Sanatlar ve Karma Sanatlar olmak üzere üçe ayrılmıştır. Ayrıca; Güzel Sanatlar; plastik sanatlar (mimari, heykel, kabartma, resim, minyatür ve süsleme), fonetik Sanatlar (şiir, müzik), ritmik sanatları (tiyatro, pandomim); Endüstriyel Sanatlar, duvarcılık, dokumacılık, marangozculuk, demircilik v.b. zanaatları; Karma Sanatlar ise sinema, opera, fotoğraf ve dansı kapsamaktadır.
Diğer yandan, Ayla Ersoy farklı ifadeler ile benzer sonuçlar ortaya koyan sanat sınıflamasını şöyle yapmıştır.10
1) Maddeye biçim veren plastik sanatlar: Mimari, resim, heykel, kabartma; plastik sanatlar göze hitap ettiği için görsel sanatlar,
2) Ses ve söze biçim veren fonetik sanatlar: Edebiyat ve müzik sanatlarını kapsar. Daha çok kulağa hitap ettiği için işitsel sanatlar,
3) Harekete biçim veren ritmik sanatlar: Dans, bale ve sportif oyunlardan oluşmaktadır.
Yukarıda verilen sanat sınıflamalarını çoğaltmak mümkündür. Ancak bir başka sorun, bir çok sanat tarihi kitabında bölüm başlığı olarak kullanılan sanat sınıflaması unsurlarında bulunmaktadır. Örneğin, “plastik sanatlarda” Düzen Sorunları11 ya da “Heykel Sanatı” “Resim Sanatı”12 “Çini ve Seramik Sanatı”13 “Sinema Sanatı”14 “Seramik Sanatı” 15“Resim ve Heykel Sanatları”16 “Heykel Sanatına Geçerken”17 “Maden Sanatı”18 “Halı Sanatı”,19 “Minyatür Sanatı”20 “Hat Sanatı”21 “Maden Sanatı”22 gibi.
Sanat tarihi biliminin kendi disiplini çerçevesinde ortaya koyduğu yaklaşım, Sanat olgusunun toplum bireyleri tarafından tanınması konusunda tahribat oluşturmaktadır. Bu tahribat sonucunda, “Mutlu Olma Sanatı”23; “Sevme Sanatı”24, “Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı”25, “Yönetim Sanatı”26 v.b. gibi çalışmalarda olduğu gibi bir işin iyi yapılabilirliğini sanat olarak niteleyen kitap isimleri karşımıza çıkmaktadır.
Sanatın ne olduğu, sanatın sınıflandırması v.b. konular ne toplumun ne de sanatçının sorunu değildir. Ancak, bilgi teorisi çerçevesinde hareket ederek sanatı inceleyen bilimler belli kalıplar ortaya koymaktadır. Bu kalıplar hem toplum bireyleri hem de sanatçılar üzerinde olumsuz etkiler oluşmaktadır. Toplum bireyleri, sanatı inceleyen bilimlerin ortaya koyduğu veriler ve bu veriler çerçevesinde yapılan sanat sınıflamaları ile sanat olarak nitelenen şeyleri tanır. Bu tanıma, ‘değer’ olanı bilmeye neden olur ve bu şekilde değer olanı bilecek olan bireyler, bu ‘değeri’ yaşamlarına dahil edeceklerdir. Diğer yandan sanatçılar üzerinde baskı oluşacak ve bu baskı sınırlılık getirecektir. Sanatın yapısına aykırı olan sınırlılık nedeniyle sanatın sahip olduğu ifade zenginliğinden habersiz olunacağından, sanatçı şartlanmışlıktan kurtulamayacağı için yüksek benliğe ulaşılması mümkün olmayacaktır.
Sanatı inceleyen bir çok bilim içerisinde salt nesneyi temel alarak sanatı kavramaya çalışan “Sanat Tarihi’dir.” Sanat Tarihi de diğer bilimler gibi genel ve tipik olanı kavramaktadır. Dolayısıyla bir genelleme ve tiplemeyi ortaya koymaktadır.Buna göre, nesnesi resim olan bir süreci RESİM SANATI olarak adlandırmaktadır. Böyle bir ayrımlama; üretilen her resmin sanat eseri; bu nesneyi üreten her ressamın da sanatçı olarak algılanmasına neden olmaktadır.
Böyle bir yaklaşımın ortaya koyduğu çarpık anlayışın örneklerini yayın organlarında, broşürlerde ya da kataloglarda görebiliyoruz. Bugün sayıları oldukça fazla olan galerilerde açılan her sergi sahibi, bu sergilerle ilgili haber yazılarında, broşür ve kataloglarda sanatçı olarak tanıtılmakta ve sergilenen her nesne sanat eseri olarak nitelenmektedir.
Diğer yandan önemli bir başka sorun “Seramik Sanatı” ifadesi ile yapılan ayrımda yaşanmaktadır. Böyle bir ayrımın NESNESİ dahi yoktur. Yani seramik bir nesnenin adı değildir. Sadece bir nesnenin üretilmesi sürecinde kullanılan tekniklerin genel adıdır. Dolayısıyla “Resim Sanatı”, “Heykel Sanatı”, v.b. ayrımlar nasıl yanlış ise “Seramik Sanatı” ayrımı da yanlıştır. Çünkü bu teknikle üretilen her nesnenin sanat nesnesi ve bu tekniği her uygulayanın da sanatçı olarak algılanmasına neden olacaktır. “Maden Sanatı” ayrımı da malzemeden hareketle yapılan yanlış bir ayrım ifadesidir.
Burada olduğu gibi, kullanılma amacı, hammadde ve teknikten hareketle yapılan sınıflamanın nedenini materyalist sanat yönteminde bulmamız mümkündür. Materyalist sanat yöntemine göre ilkel bir sanat yapıtı, kullanılma amacı, hammadde ve teknikten oluşan üç etkenin ürünüdür.27 Bunları temel alarak sanat sınıflamasının yapılması ile, “sanat” kelimesi, iyi yapabilirlik ifadesi ile özdeş hale gelmektedir. Yani herhangi bir işin yada nesnenin iyi yapılabilmesine “sanat” nitelemesi yapılmaktadır. Böyle olunca “SANAT” olgusunun ifadesini bulduğu eylem ya da nesnenin ne olduğu konusunda karışıklık ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu karışıklığın ortadan kalkması için öncelikle, kullanım amacını, hammaddeyi ya da tekniği temel alarak yapılacak sanat sınıflamasından kurtulmamız gerekecektir. Çünkü bu üç unsur sanat olarak adlandırılan sürecin ikincil, üçüncül etkenleridir. Bu nedenle sanatçının seçimi olan birincil etkeni ortaya çıkarıp, bunları temel alarak sınıflamanın yapılması gerekmektedir
Yukarıda aktarılmaya çalışılan sanat sınıflama çabalarının, toplum bireyleri üzerinde, sanatın tanınması konusunda oluşacak olumsuz etkilerin temel nedeni olduğu düşünülmektedir. Toplumumuzun bugünkü durumu, olumsuz etkiler sonrasında ortaya çıkan yapının açık örneğini oluşturmaktadır.
Sanatı sınıflamaya çalışan bilimsel disiplinler, gerçek yanlışı sanatı sınıflamaya çalışarak yapmışlardır. Bilgi teorisi çerçevesinde ele aldıkları “Sanat”ın olgu olduğunu gözardı etmişlerdir. Bu nedenle, olgu olan sanat, bilgi teorisi çerçevesinde ele alındığında nesnel gerçeklik boyutunda algılanmaktadır. Buradan hareketle “sanat yapmak” ya da “sanatı almak” gibi ifadelerle ilişkilendirilen sanatın, toplum bireyleri tarafından tanınması konusunda sorun yaşanmaktadır. Dolayısıyla, sanatı sınıflama çabasından vazgeçmemiz gerekmektedir. Bu çabalar devam ettiği sürece, bugün bir çok üniversitede fakülte adı olarak kullanılan “Güzel Sanatlar” ifadesi, yanlış olmasına rağmen kullanılmaya devam edecektir.
Sınıflandırma, sanatın kendisi ile değil, varoluş boyutu ile ilgilidir. Sanatın tanımı içerisindeki varoluş ifadesi, varetmeyi içermektedir. Varetme; devingen süreç içerisindeki insan ile ilişkilidir. İnsan bu süreç içinde yüksek benliğini varetmek amacıyla farklı yollar izlemektedir. Sınıflandırılması gereken Var Etme Yolları’dır. Bilgi teorisi çerçevesinde yapılacak bir sınıflandırma ancak şöyle yapılabilir: (1) Yüzeyde Var etme, (2) Hacimle Var etme, (3) Sesle Var etme, (4) Sözle Var etme ve (5) Bedenle Var etme.
Yapılan bu sınıflama ile ortaya konulan var etme yollarının her birinde kendine özgü yöntem, teknik ve malzeme kullanmaktadır. Her yolda yaşanan var etme süreçleri sonrasında o yola özgü bir nesne ortaya çıkmaktadır.
Bu aşamada şunu belirtmek gerekmektedir. Yukarıda “sanat sınır kabul etmez” demiştik. Yapılan bu sınıflamada sınır olup olmadığı konusu şüphe oluşturabilir. Ancak sınıflama sırasında temel alınan unsurları ‘var etme’ sürecine girmeden önce sanatçı seçmektedir. Bu seçimi yapmadan önce sanatçı en iyi süreci ve bu süreç sonunda ulaşılacağı sonucu kestirmiş olmalıdır. Belki süreç içerisinde bir çok sorunla karşılaşabilir ama bunları aşmak zorundadır. Dolayısıyla sanata ilişkin her süreçte, inanç ile şüphe arasındaki diyalektik ilişki yaşanmalıdır.28 Bu durum yaratmanın temel paradoksudur. Sonuç olarak sanata ilişkin var etme süreci yaşayan sanatçı, sürecin başından itibaren özgürdür.
1. Yüzeyde Var etme
Sanatçı, yüksek benliğini var etme sürecini yüzeyde gerçekleştirmektedir. Nesnesi iki boyutludur. Bu biçimde ortaya çıkan nesne, genel geçer adıyla Resim, bunu yapan da Ressam olarak anılmaktadır.
Yüzeyde var etme olarak ayrımlanan bu sürecin yaşandığı yüzeyler çeşitlenmektedir.
a. Doğal yüzeyler: Mağara duvarları, kaya yüzeyleri gibi
b. Yapıların yüzeyleri: İç cepheler, örtü elemanları, geçiş elemanları, kemer içleri, dış cepheler ve çeşitli mimari unsurlar
c. Kullanım Eşyalarının yüzeyleri: Halı, kilim, dolap, masa, seramik teknikleriyle üretilmiş çeşitli kaplar v.b.
d. Özel olarak yaratılmış yüzeyler: ahşap, tuval, cam, gümüş nitrat alaşımlı yüzeyler (fotoğraf)
Yüzeyde var etme süreci için seçilmiş yüzeylerde, fresko, mozaik, yağlıboya, suluboya, serigrofi, litografi, sıraltı boyama, sırüstü boyama, dokuma, v.b. teknikler kullanılmaktadır.
2. Hacimle Var etme
Sanatçı, yüksek benliğini var etme sürecini hacimle gerçekleştirmektedir. Nesnesi üç boyutludur. Hacimle gerçekleştirilen bu var etme süreci iki farklı uygulama ile oluşturulmaktadır.
a. Hacmin biçimlendirilmesi
b. Hacmin yaratılması
a) Hacmin biçimlendirilmesi: Sanatçı, yüksek benliğini var etme sürecini hacmin biçimlendirilmesi yoluyla ortaya koyarken genellikle, doğada hazır olarak bulunan toprak, maden, ağaç yada farklı teknolojilerle üretilmiş malzemeleri kullanmaktadır. Bu şekilde biçimlenen nesneler Heykel, bunu yapan da Heykeltıraş olarak anılmaktadır.
b) Hacmin yaratılması: Yüksek benliğini var etme sürecini hacmin yaratılması yoluyla yaşayan sanatçının, bir anlamda sınırsızlığı sınırlaması eylemidir. Bu gün için bilinen sınırsızlık uzay olarak adlandırılmaktadır. Dolayısıyla uzayın sınırlanması yani mekan yaratma tavrıdır.29 Hacmin yaratılması konusunda temel unsur sınırdır. Ancak burada sınır sanatçının üretme sürecindeki bir sınır değildir. Hacmin yaratılmasında kullanılan bu sınırlayıcılar eylemsel, psikolojik ve niteleyici olmak üzere üç gruba ayrılmaktadır.
Bu tavır genel geçer adıyla mimari, yapanı ise Mimar olarak anılmaktadır.
3. Sesle Var etme
Temel unsur ses’tir. Sanatçı yüksek benliğini var etme sürecinde, kendi sesini kullandığı gibi bir çok nesne aracılığıyla çıkan sesleri de kullanmaktadır. Genel geçer adıyla bu müzik olarak anılmaktadır
4. Sözle Var etme
Temel unsur söz’dür. Bu süreçte iletişimi sağlayan dilin unsurları sözler, belli düzenlerle kurgulanmaktadır. Yazın (edebiyat) olarak anılan bu sanatı ortaya koyan ise yazar olarak anılmaktadır.
5. Bedenle Var etme
Temel unsur insan vücududur. Bu süreç içerisinde insan kendi vücudunu evrensel ya da yöresel kültürün yüklediği anlamlar çerçevesinde biçimlendirerek oluşturduğu bir bütünü sunmaktadır. Genel geçer adıyla bu sanat mim olarak anılmaktadır
Sonuç olarak, bu makale çerçevesinde gerçekleştirilen eleştirel yaklaşım ve sonrasında yapılan sanat sınıflaması denemesi; bu konuda yaşanan karmaşa ve bu nedenle sanata ilişkin değerlerin yıpranması tehlikesinden kaynaklanan bir tedirginlik sonucunda ortaya çıkmıştır. Ne sanatın, ne sanat eserinin ne de sanatçının sınıflandırmaya ilişkin problemi yoktur. Bu sorun sanatı ve sanat yapıtlarını başkalarına anlatacakların sorunudur.
KAYNAKÇA
Alaın, (Çev: Dr. Ayda Yörüken). Mutlu Olma Sanatı Ankara 1990
Aritotales, (Çev.İsmail Tunalı). Poetika, İstanbul, 1995
Aslanapa, Oktay. Türk Sanatı,İstanbul 1993
Aytürk, Nihat. Yönetim Sanatı, Ankara
Bozkurt, Nejat. Sanat ve Estetik Kuramları, İstanbul, 1992
Çoruhlu, Yaşar. Türk Sanatının ABC’si, İstanbul, 1993, s.121
Ersoy, Ayla. Sanat Kavramlarına Giriş, İstanbul, 1995
From, Eric (Çev. Ergin Ayrıkçı). Sevme Sanatı ,Ankara 1999
Kırcıoğlu, Nilgün. ”Sanat Üzerine”, Sanat Tartışmaları, s.1-11, S.B.F., Ankara,1981
May, Rollo. Yaratma Cesareti, İstanbul, 1992
Mengüşoğlu, Takıyyettin. Felsefeye Giriş, İstanbul 2000,
Mülayim, Selçuk. Sanata Giriş, İstanbul, 1994
Özdemir, Emin. Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı, İstanbul 2000
Sözen, Metin ve Uğur Tanyeli. Sanat Sözlüğü, İstanbul, 1992
Tanındı, Zerem. Türk Minyatür Sanatı, Ankara, 1996
Tunalı, İsmail. Estetik, İstanbul, 1999
Turani, Adnan. Dünya Sanatı Tarihi, İstanbul, 1992
Tansuğ, Sezer. Sanatın Görsel Dili, İstanbul, 1988
Williams, Raymond (Çev. Suavi Aydın). Kültür, Ankara,1993.
Worringer, Wilhelm (Çev.İsmail Tunalı). Soyutlama ve Özdeşleyim, İstanbul, 1985.
Toplam okunma (4097) Bugün(4097) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy ve sanata bakışı Şubat 4, 2010
Posted by cafrande.org in : Kitap Kitaplık - Book Library, Kültür Sanat - Cultural Arts , add a comment
“Sanatçının görevi, açık bir tehlikeyi sezen kişilere ölüm reçetesi yazmak değil, çıkış yolları göstermektir…”
Tolstoy Sanat üzerine düşüncelerini kaleme aldığı Sanat Nedir? adlı kitabı 1897’de yayımlandı. “İçinde acı çekmiş ve tatmin olmamış bir sanatçı” olan Tolstoy’un, güzel kavramından yola çıkıp sanat denilen estetik yaratıcılıktan neler anlamamız gerektiği hakkındaki görüşlerini açıklar. “Sanat Nedir” sorusuna İnanmak ve inanmamak arasında gidip gelen bir yaşamın çelişkileriyle beraber hayatın sonlarına yaklaştıkça işin özüne daha fazla din faktörünü de yerleştiriyor. Tolstoy, soylu/gerçek sanat anlayışından uzaklaşıp haz duygunsa önem verip gündelik sanata yöneldikleri için Beethoven, Nietzsche, Oscar Wilde, Baudelaire, Verlaine, Moreas, İbsen, Wagner vb. ünlü bazı isimleri eleştiriyor. İnsanları “birlik ve kardeşlik duygularına” yönlendiren Dickens, Hugo, Dostoyevski gibi bazı isimleri ise övüyor.
“Ortalama insan için sanat, güzelin ortaya çıkmasıdır.”
Tolstoy’un sanat konusundaki temel tezi, seçkin çevrelerde dinî inancın zayıflamasıyla halk sanatından uzaklaşarak eğlencelik sanatın giderek önem kazanmasının sakıncalı olduğudur. Avrupalı egemen sınıfların dinsel inançları zayıfladıkça sanat içerik yoksulluğuna uğrayıp, profesyonelleşen bir eğlence aracına dönüşünce gerçek sanat olmaktan uzaklaşır. Bu bağlamda sanatı; ilahî/gerçek sanat ve gündelik/basit sanat olarak iki türe ayır. Romancı Tolstoy, sanatta soysuzlaşmayı, “Hastalığın nedeni, İsa öğretisinin gerçek anlamıyla benimsenmemiş olmasına bağlar. Ona göre “Sanat ne keyiftir, ne avuntu, ne de eğlence, sanat yüce bir iştir.”
Kitapta müzik, resim, tiyatro, edebiyat, opera gibi sanat dallarının yanısıra yaşamla ilgili ayrıntıları yer veriliyor. Yaşamı boyunca din ve bunun yanısıra eğitimle ilgilenmiş olan Tolstoy birikimlerini özel bir şekilde aktarıyor. Öğrendikleri, tanık oldukları, okudukları, dinledikleri ve etkilendiği her şeyden söz ediyor. Onun fazla bilmediği, ancak bildiğini sandığı konulardaki yetersizliğinden enikonu ve titiz bir çalışmada bile tiyatro eserlerini yarım gösterimlerle izlemesi ve değerlendirmesine varana dek bir çok eksik barındırıyor. Kendi öznel düşüncelerini genel geçer yargılarla tartmak yerine, çok kabul edilenin büyük ölçüde yanılgıdan ibaret olduğunu kanıtlamak gibi bir hedefi bile taşıyor Tolstoy…
Tolstoy’un Sanat Nedir? sorusuna verdiği cevaplar
“…gıda almaktan amacın haz duymak olduğunu savunan insanlar, nasıl gıdanın anlam ve önemini kavrayamazlarsa, sanatın amacını haz olarak gören insanlar da sanatın anlam ve önemini kavrayamazlar…”
“…Bazıları, eserin estetik özellikler taşıması için yazarın, bazı konuları sık sık tekrar etmesi gerektiğini söylemişlerdir. Türkler’in Divan Edebiyatı’nda bu tür tekrarların örneği görülse de, burada yapılan içerik tekrarı, benzer özellikler taşıyor gibi görünmesine rağmen, biçim ve ifadeler çok değişik özellikler arz etmektedir.”
“Geri dönerken, köydeki genç aşıklardan başka pek kimsenin rağbet etmediği bu yolu neşe içinde tükettik, Dostoyevski’nin güzelliğin ve esrarın rengi olarak nitelendirdiği beyaz kar, bu çirkin dünyayı güzelleştirmişti.”
“Eğer bir etkinlik sanat için yapılıyorsa doğrudur. Ancak yalnızca zevkleri tatmin etmek için yapılıyorsa, sapıklık, ilkelliktir.”
“…Operalardan başka bir yerde insanları böylesine horlayıcı, küçültücü bir tavır görülmüş değildir. Hanginiz, sokakta ellerini çırparak yürüyen, sonra bağırıp tepinerek koşmaya başlayan insanlar gördünüz! Bunu yalnızca deliler yapar. Kısacası opera, tamamen abartılar üzerine kurulmuş saçmalıklar zinciridir.”
“…İnsanlara baktığımızda, onları büyük bir manevi çıkmazın içinde, alkolü suya, duman kokusunu yemek kokusuna, yabancı kadınları kendi karısına tercih edenleri görmekteyiz. Sanat da bu duruma gelmiştir. Güzellik anlayışımız, sanatın ne olduğuna yönelik değil, ihtiraslarımızı tatmine yönelik bir çıkmazımızdır. Cinsel azgınlığı savunan ahlaksız, tutarsız düşünürlere baktığımızda, bunların kıstaslarıyla dünyayı yönetmeye imkan bulunmadığını göreceğiz.”
“…Puşkin’in ölümü üzerinden elli yıl kadar geçmişti ki, sanatçının eserlerinin ucuz baskıları piyasaya sürülmeye başlandı. Daha sonraysa Puşkin’in heykeli Moskova’ya gidildi. Birden bire Puşkin’e neden büyük önem atfedildiğine ilişkin sorular yönelten ve köylülerden geldiğine emin olduğum düzinelerce mektup aldım. Mektuplar bana ulaştıktan tam bir gün sonra, aynı soruyu bu kez Saratov’dan az çok okumuş biri yöneltiyordu. Aynı kişi, Puşkin’in heykelinin dikilmesi törenine rahiplerin katılacağına dair haberin doğruluğunu araştırmak üzere Moskova’ya doğru hareket etmişti. Gerçekten de duyduğu dedikodulardan, kendisine ulaşabilen gazetelerden etkilenen birisi ansızın hükümet yetkilileri ve Rusya’nın diğer önemli yetkililerinin bugüne dek pek fazla ismini duymadığı bir kişiliğe böylesine yetkin bir onur payesi verileceğini öğrenince yerinde duramıyor. Puşkin adlı daha önce üzerinde pek fazla bilgi sahibi olmadığı birisi devletin en önemli onur payelerine ulaşıyor ve uğruna Moskova’nın göbeğinde anıt dikiliyor. Herkese bu tip payeler dağıtılamayacağından bu Puşkin’in insanlığın iyiliği için çok önemli işler başardığına ya da çok büyük güçlü bir kahraman olduğu düşüncesine kapılıyor. Yaptığı araştırmalar Puşkin’in bir kahraman, bir general olmadığını, eserleriyle geçimini karşılayan bir yazar olduğunu gösteriyor ona. O zaman bu Puşkin’in çok erişilemez bir ahlak hocası veya hayatını insanlara iyiliği öğretmeye adamış yüce yazarlardan olması gerektiğine hükmediyor. Daha sonra yazarın eserlerini okumaya başlıyor, sonuçta da Puşkin’in sıradan insanlar kadar ahlaklı, başka birisini öldürmek için katıldığı düelloda hayatını kaybetmiş, tüm eserlerinde cinsellik dolu sıradan aşk temalarını işleyen sanatçılardan olduğu gerçeğine varıyor.”
“…Don Kişot, Molliere’in komedileri, Dickens’ın Pickwick Kağıtları adlı çalışması, David Copperfield, Puşkin ile Gogol’un hikayeleri ve Maupassant’tan kalma kimi esintiler çağdaş yüksek sınıf sanatına örnek olarak gösterilebilirler. Ne var ki, sanat açısından belli değer taşıyan bu eserler bile gerek yansıttıkları duyguların özelliği, gerekse de bu çalışmaların içerik bakımından inanılmaz yoksunlukları nedeniyle gerçek evrensel sanatın çok uzağında kalmaktadırlar. Bu tür eserleri genelde ancak yüksek sınıfların mensupları anlayabilirler.”
“…Sanat okullarının öğretebileceği, geçmişteki sanatçıların, eserlerini nasıl meydana getirdikleridir, sanatı yapmayı öğretmek değil. (…) Edebiyat sanatı da insanlara öğretilebilir, ama yalnızca teorik olarak. Uygulama ise eserin kendisidir ve yazar bunu ancak kendi duygu ve düşünce dünyasında oluşturacaktır. Bu konuda öğretilebilecek olan, klasik dönem sanatçıları ve eserleridir. Resim konusunda gelince… Sanat okullarında, klasik ressamların çalışmalarının nasıl kopya edileceği öğretilmektedir. Trajedi konusundaki çalışmalar ise yüzeysel ve sıkıcı konulardır.”
Devam ediyor eleştirel yaklaşımlar, bu defa dini benimseyen Tolstoy sanatı kurtaracak ahlakın dinden geçtiğinden bahsediyor:
“…Liderlerin en büyük özelliği ise, hitap yetenekleri ve tarzlarıdır. Onların konuşma tarzı açık ve anlaşılır olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, toplumlar önüne çıkmış bütün liderlerin, dini unsurları yakalamış ve kullanmış şahsiyetler olduğu görülecektir. Din ve dinin kapsadığı her şey, tüm ahlaki kurallar, liderlerin en büyük aracıdır.”
“Sözcüklerle aktarılan düşünceleri anlama ve kendi düşüncelerini başkalarına aktarabilme yeteneği olmasaydı insanın hayvandan farkı olmazdı.” “Gerçekten, son zamanlarda puslu, dumanlı gizemli olma, yığınlar için anlaşılmaz olma gibi özelliklerin yanı sıra, yanlış olma, belirginlikten ve özellikle de belagattan uzak olma gibi özellikler sanat yapıtlarının artamı için, şiirsellikleri için olmazsa olmaz koşullar olup çıktı.”
“Oysa bir sanat yapıtının güzel ama anlaşılmaz olduğunu söylemenin, bir yemeğin çok iyi, çok lezzetli, çok besleyici olduğunu, ama onu insanların yiyemeyeceğini söylemekten bir farkı yoktur.”
“Şunu hiç unutmamalıdır ki, sanat, bir fedakarlık abidesidir. Eğer siz fedakarlığa talip değilseniz, milyonlarca insanın ömrünü verdiği bu müesseseye katılmaya hakkınız yok demektir. Sanatın en önemli yardımcısı ve düzenleyicisi olan eleştiri öyle kötü insanların ellerine bırakılmış ve öylesine kötü kullanılmıştır ki, bu kişiler gerçek sanatı ve sanatçıyı, zararlı birer yaratıkmışcasına dışlamışlar, kötülemişlerdir. Sanattik çarpıklıklardan ve yanlış uygulamalardan dolayı sanat ve sanatçılar zarar gördüğü gibi, sanat okulları da harap olmuştur. Geçmişte, sanat okullarından mezun olan sanatçılar arkadaşlarına destek olur, onların yardımına koşarlardı. Fakat şimdi?.. Şairler, yazarlar, eleştirmenler birbirlerine girmiş, kanlı bıçaklı olmuşlar, sonuçta da halk tarafından tepki görmüşlerdir. Sanat ve bilimin birleştirilmesi yolunda ilerlenmesi gerekirken, sanatın bilimle kaynaşması engellenmiş, tenkitçiler halk düşmanlığı yapmışlardır. Sanatçılar, kendi aralarındaki meseleleri çözmedikçe topluma yararlı olamayacaklardır.
“Sanat, geniş bir halka halinde başlayıp gitgide küçülen halkalar halinde bir yol izler: Sonuçta, tepe noktası halka olmayan bir koni çıkar ortaya. Zamanımızın sanatında olup biten tam da budur işte.”
“Bir sanat yapıtını aktardığı ayrıntıların geçekliğinden, doğruluğundan dolayı değerli bulmak, dış görünüşüne bakarak bir yiyeceğin besleyiciliği hakkında kanıya varmak kadar tuhaf bir durumdur. Bir sanat yapıtının değeri için onun gerçekliğini ölçüt alıyorsak, burada bir sanat yapıtından değil, sanat yapıtının taklidinden söz ediyoruz demektir.”
“Bizim toplumumuzda sahte sanat yapıtları üretilmesinde etken olan üç koşul olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, yapıtlarına karşılık sanatçılara oldukça yüksek telif ücretleri ödenmesi ve bunun sonucu olarak da sanattan geçinmenin, yani profesyonelliğin yaygınlaşıp kurumsallaşması; ikincisi, sanat eleştirisi; üçüncüsü ise sanat okullarıdır.”
“Zevkleri iğdiş olmuş insanlarda sanatı alımlama yeteneği dumura uğramıştır; bunlar sanat yapıtlarını değerlendirirken, öğrendikleri şeyleri devreye sokarlar, bu da onların kafalarını öyle bir karıştırır ki tam tersi bir noktada bulurlar kendilerini.” “Gerçek sanat, kocası tarafından sevilen bir kadına benzer; süslenip püslenmeye gerek duymaz; taklit sanat ise fahişeler gibi sürüştürmek, takıp takıştırmak zorundadır.”
“Gerçek sanatın ortaya çıkış nedeni, sanatının biriken duygularını dile getirmek için duyduğu içsel gereksinimdir; tıpkı bir annenin gebeliğinin nedeninin sevgi olması gibi. Taklit sanatın nedeni ise, tıpkı fahişelerinki gibi maddi çıkardır.”
“Çağımızda sanatın görevi, insanların esenliğinin onların bir araya gelmelerinde, birleşmelerinde olduğu gerçeğini akıl alanından duygu alanına geçirmektir; sanatın akıl alanından duygu alanına geçireceği bir başka gerçek de varlığını sürdürmekte olan şiddetin egemenliğinin yerini ilahî egemenliğin, başka bir deyişle hayatımızın en yüce amacı olarak bizlere sunulmuş olan sevginin egemenliğinin alması gerektiğidir.”
Savaş ve Barış romancısı olarak belleğimize yerleşen Tolstoy, romanında yer alan şavaş sahnelerine gerçeklik kazandırmak için savaş bölgesini, askeriyeden aldığı haritayla at üzerinde günlerce dolaşmıştır. Yaklaşık iki bin sayfayı bulan bu romanını, matbaadan çıkışı alındıktan sonraki düzeltmeleri saymasak yedi kez gözden geçirilip yeniden düzenlenmiştir. Anna Karenina, Diriliş, Sivastopol Hikâyeleri, İtiraflar, İvan İlliç’in Ölümü, Hacı Murat, Kroyçer Sonat… yazarın birkaç eseridir.
Maksim Gorki’nin anlatımıyla, “bir insanlık örneği” olan Tolstoy; “Herhangi bir insan etkinliğinin tanımlanabilmesi için, bu etkinliğin önem ve anlamının kavranılması gerek. Bir etkinliğin önem ve anlamının kavranabilmesi için ise, neden ve sonuçlarından bağımsız olarak ve ondan aldığımız hazzı falan bir yana bırakarak, bu etkinliğin doğrudan doğruya kendisini ele almak gerekir.” der.
Beş yaşlarındayken birkaç yabancı dili, yabancılardan öğrenmeye çalışan, yaşama ve okuma tutkunu yazarın 20 Kasım 1910’da, hayatta gözlerini yumduğunda kitaplığında yirmi bin kitap olduğunu görenler Tolstoy’un okuma aşkını daha iyi anldı.
Toplam okunma (5181) Bugün(12) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Savaş ve Barış’ın yazarı; Lev Nikolayeviç Tolstoy’un ölümünün 100. yılı Şubat 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Kültür Sanat - Cultural Arts , add a comment
“Oysa bir sanat yapıtının güzel ama anlaşılmaz olduğunu söylemenin, bir yemeğin çok iyi, çok lezzetli, çok besleyici olduğunu, ama onu insanların yiyemeyeceğini söylemekten bir farkı yoktur.”Büyük Rus yazarı Lev Nikolayeviç Tolstoy 9 Eylül 1828′de Zengin bir ailenin çocuğu olarak Yasnaya-Polyana’da doğdu. Kültür, sanat dünyasının en ünlü kişilerinden biri olan Tolstoy, çok küçük yaşlarında önce annesini, sonra babasını kaybettiği için yakınlarının elinde büyüdü. 19 yaşında “gereksiz ve boş bulduğu” üniversiteyi terk etti. 34 yaşında kendisinden 18 yaş küçük olan 16 yaşındaki Sophie Behrs ile yaptığı evliliğikten 12 çocukları oldu. Bu çocuklardan 5′i öldü.
Bir süre sonra orduya girdi; Kafkasya’ya gitti. Kafkas halkının yoksulluk dolu yaşayışlarını ele aldığı izlenimlerle ilk gerçekçi hikâyelerini yazdı. 1854′te Kırım savaşı’na subay olarak katıldı. Sonra askerlikten ayrılıp Petersburg’a gitti. Bir kısım eserlerini oldukça sakin geçirdiği o yıllarda yazdı. Gene de içinde, aradığını bulamayan bir ruh çalkalanıyordu. Batı Avrupa ülkelerinde uzun bir gezintiye çıktı. Almanya, Fransa, İsviçre’de dolaştı. Yurduna dönüşünde gene Yasnaya-Polyana’ya yerleşti. Asalet ünvanlarından, lüksten sıkılıyordu. Köyünde bir okul kurdu. Bu okul, öğrenim, eğitim bakımından yepyeni bir kurumdu. Huzura kavuştuğuna kanaat getirdikten sonra, 1862′de evlendi.
Tolstoy evlendiğinde karısı Sophie Behrs 16 yaşında idi. Bu evlilik onun düzenli bir hayat özlemini giderecekti. Karısına; önceki yaşamı, özelliklede yanlarında çalışan kadın kölelerle olan cinsel ilişkileri anlattığı günlüklerini evlendikleri gün okuması için vermiş ve önceki hayatındaki yaptığı yanlışları öğrenmesini istemiştir. Fakat cinselliğe düşkünlüğü evlilikleri boyunca sürdü. Bu evlilkten 12 çocukları oldu; bu çocuklardan 5′i öldü. Eserlerinden en kuvvetli olan iki romanı “Savaş ve Barış” ile “Anna Karenina’yı”, bu sıralarda yazdı. Karısı, eserlerini yazmasında en büyük yardımcısıydı. Hatta “Savaş ve Barış”ı 12 kez düzeltmelerini yapıp yazmıştır. Aradan bir süre geçince yeniden, bu sefer eskilerden daha şiddetli bir moral çöküntüsüne uğradı. Geniş halk yığınlarının, özelikle Rus köylüsünün yoksul, perişan durumu onu çok üzüyordu. Bütün servetini köylülere dağıttı, her haliyle onlar gibi yaşamaya başladı. Kaba saba giyiniyor, giydiği her elbiseyi kendisi dikiyordu. Değişmeyen tek tarafı bıkıp usanmadan yazmasıydı. “Kroyçer Sonat”, “Efendi ile Uşak”, “Karanlıkların Gücü”, “İman nedir”, “İnciler”, “Kilise ve Devlet”, “İtiraflarım” hep bu yılların ürünleridir.
Eserlerinde insanlığın çeşitli meselelerine değinen Tolstoy’un dünya ölçüsünde bir sanat ve fikir değeri vardır. Kendi ülkesinin toplumsal siyasal çalkantılarını, halkının yaradılışını, yaşayışını gerçekten büyük bir ustalıkla yansıtmıştır. Gerçekçi edebiyatın en büyük temsilcilerinden olduğu kadar, bir filozof bir eğitimci olarak da ün kazanmıştı. Yukarıda sayılanların dışında “Diriliş”, “Gençliğim”, “Çocukluk”, “Hacı Murat”, “Ayaklanış”, “Sergi Baba”, “Tanrı Bizim İçimizdedir”, “Kazaklar”, “Tesadüf”, “İki Süvari” gibi eserleri vardır.
82 yaşında vefat eden Tolstoy birçok kez büyük sıkıntılar yaşamıştır. Tolstoy, ömrünün son yıllarını büsbütün derbeder bir şekilde geçirdikten sonra, bir küskünlük sonucunda, evini bırakıp yollara düştü. Hayatı boyunca yaşamın nasıl birşey olduğunu anlamaya çalıştı, İslam’a olan merakı sebebiyle bir gece trene binip İstanbul’a gitmeye karar verdi, ancak tren istasyonunda fenalaştı. Oradaki görevlilerden birinin evinde geceyi geçirdi, ertesi gün hayata gözlerini yumdu.

Romanları ♦
Çocuklukluğum
İlk Gençlik
Gençlik
Sivastopol Serisi
Kazaklar
Savaş ve Barış
İnsan Ne İle Yaşar?
Ivan Ilyiç’in Ölümü
Anna Karenina
Kroyçer Sonat
Diriliş
Hacı Murat
Sergi Baba
Efendi İle Uşağı
Öyküleri ♦
Toprak Ağasının Sabahı
Baskın
Ormanın Kesimi
Notes of a Billiard Marker
İki Süvari Subayı
Bir Karşılaşma
Tipi
Lucerne
Albert
Üç Ölüm
Aile Saadeti
Polikuska
The Decembrists
Caucasus Mahkumu
İvan İlyiç’in Ölümü
Holstomer
İnsanlar Arasında Boş Bir Konuşma
Usta ve Çırak
Köyde Şarkı Söylemek
Köyde Dört Gün
Yanlış Kupon
Oyun’dan Sonra
Masalları ♦
Fil ile Tilkiler
Masallar
an Masallar
Günlük ve Mektuplar ♦
İlk hatıralar
İtiraflarım
Sevginin Talebi
Eğitim ♦
Popüler Eğitim
Eğitim ve Öğretim Programları ve Danışmanlığın Tanımı
Bir Okuma Kitabı
Popüler Öğretim
Yeni Bir Okuma Kitabı
Din ve Ahlak ♦
Doğmatik Teolojinin Eleştirisi
İncil’in Kısa Bir İzahı
The Four Gospels Unified and Translated
Church and State
Neye Güveniyorum?
Hayat
Sevgi Tanrısı ve Komşunun Biri
Timothy Bondareff
İnsanlar Niçin Sarhoş Olurlar?
On Non-Resistance
Birinci Adım (vejeteryanlık üzerine)
Tanrı’nın Hükümdarlığı Kendi İçimizdedir
Non-Activity
The Meaning of the Refusal of Military Service
Sebep ve Din
Din ve Erdem
Hıristiyanlık ve Vatanseverlik
Non-Resistance ( Ernest H. Crosby’e bir mektup)
Kutsal Kitab’ı nasıl Okumalıyız?
Kilise’nin Aldatmacası
Hıristiyan Öğretisi
İntihar
Öldürmeyeceksin
Aziz Sinot’a Yanıt
Sadece Savaş
Dinde Hoşgörü
Din Nedir?
Ortadoks Rahiplerine
Bilgeleri Düşünceleri (derleme)
Tek İhtiyacımız
Büyük Günah
A Cycle of Reading (derleme)
Adam Öldürme!
Birbirinizi Sevin
Gençliğin Savunması
Şiddetin Yasası ve Sevginin Yasası
Tek Emir
Her Gün İçin (derleme)
Sanat ve Edebiyat ♦
Sanat Nedir?
Sanat ve Sanatsal Olmayan
Shakespeare ve Drama
Dr.Alice Stockham’ın Edward Carpenter Tarafından Yazılan “Modern Bilim Cevirisi”nin Önsözü
Orloff’un Albümü
Amiel
Guy de Maupassant Hikayelerinin Serbest Çevirileri
Bernardin de St. Pierre
Halk İçin Kısa Öğretici Hikayeler ♦
İnsan Neyle Yaşar
Sevgi Nerdeyse Tanrı da Ordadır
İki Yaşlı Adam
İhmal Edilen Bir Ateş Evi Yok Eder
Nicolas Stick (Çar 1.Nicolas )
Bir İnsana Fazla Mülkiyet Gerekir mi?
Ifias
Tanrı’nın Oğlu
Üç Münzevî Adam
Mum
Pişman Günahkâr
İlk Damıtıcı
Aptal İvan
Boş Davul
Işıkla Birlikte Işıkta Yürümek
Üç Mesel
Esarheddon
Üç Soru
Cehenneme Dönüş
Çalışmak, Ölmek ve Hastalanmak
Bir Dua
Meyveler
Korney Vasilyeff
Niçin?
İlahiyatçı ve İnsan
Bir Köylüye Bilimsel Bir Mektup
Tolstoy, çalışma ofisinde 1908 Sosyal ve Siyasi Denemeler ♦
Moskova’nın Nüfus Sayımı (1882′de)
M. A. Engelhardt’a Mektup
O Halde Ne Yapmalıyız?
Kadınlar
El Emeği
Zihinsel Hareketlilik ve El Emeği
Kültür Şöleni (Moskova Üniversitesinin Yıldönümü’ne)
Bir Devrimci’ye Mektup
Açlık (rapor ve mektuplar)
Utandır! (bedensel cezaya karşı)
Vatanseverlik ve Barış
Liberallere
Bakanlara
Sonun Başlangıcı
Terfi Ettirilmemiş Bir Görevliye Mektup
Hague Barış Konferansı
İki Savaş
Suçlu Kim?
Carthago Delenda Est
Zamanımızın Köleliği
Çıkış Nerede?
Vatanseverlik ve Hükümet
Gerçekten Zorunlumu?
Çar’a ve Yardakçılarına
Çağın Yaklaşan Sonu
Askerlik Hatıraları
Memurluk Hatıraları
İşçi Sınıfı Problemi
Çar’a Mektup
İşçi Sınıfına
Politikacılara
Sosyal Reformlara
Pietro Mazzini’ye Mektup
Kendinizi Hatırlayın
Rus Devrimi
İşçi Sınıfı Nasıl Özgür Kılınabilir?
Büyük Bir Adaletsizlik
Rusya’da Sosyal Hareket
Çağın Sonu
Halkın Savunması
Askerlik Hizmeti
Rus Devrimi’nin Anlamı
Ne Yapılmalı?
Hükümetin, Devrimcilerin ve Halkın Bir Savunması
Mülkiyet Sorununun Tek Çözümü
Susamam
Molochnikoff’un Tutuklanmasıyla İlgili
Bosna ve Herzegovina’nın İlhakı
Kaçınılmaz Devrim
Stockholm Barış Konferansı’na Bir Adres
Faydalı Bir çare
Oyunlar ♦
Karanlığın Gücü (dram)
Aydınlanmanın Meyveleri (komedi)
Ceset (tamamlanmamış dram)
Toplam okunma (5634) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Dünyanın en büyük ruh bilimcisi Sigmund Freud’un eşi Martha’ya yazdığı mektup Ocak 27, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts , add a comment
Sevgili canım
Benim aşkımın tüm ulviliğini ne yazık ki yoksulluğumun tüm dipsizliğini, ancak senin davranışlarından sonra anlayabileceğim. Bunu çok iyi biliyorum. Bunun ne derece önemli olduğunu idrak etmeye devam ediyorum. Bu küçük güzel kutu ve o hayranlık duyulası fotoğraf karşımda olmasaydı yaşananların sadece birer düş olduğunu zannedecek yaşar ve gözlerimi açmaktan korkacaktım. Fakat arkadaşlarım bunun bir gerçek olduğunu söylüyorlar. Bunun gerçek olması gerekir
Oysa ben tam olarak kendime güvenemiyorum. Kur yapmaktan çekiniyordum, o bana gelip bendeki değeri, bana özgü değerlere dönüştürdü, bana yeni bir umut en çok ihtiyaç duyduğum bir zamanda çalışmak için taze bir güç bahşetti.
Benim biricik sevgilim, sen yeniden döndüğünde o cana yakın varlığınla beni tedirgin eden beceriksizliği ve çekingenliği yenmiş olacağım, o minnacık güzel odamızda yeniden başbaşa kalacağız;sen koltuğa oturmuş ve ben ayaklarımı yuvarlak tabureye uzatmış olarak..
Ne güneşin batışından konuşacağız ne sabahın oluşundan.. o can sıkıcı endişelerin yolculukların gündem oluşturmayacak kaygıların artık bizi ayıramıyacağı dönemden konuşacağız.
İşte bugün de bitti, kağıdımda hiç boş yer kalmadı, gene de seninle gevezelik etme arzumun önüne geçemiyorum. Hoşckal ve bu zavallı adamı ne kadar mutlu ettiğini unutma.
Sigismund Scholomo Freud (1856-1939) Dünyanın tartışmasız en büyük ruhbilimcisi, Psikanaliz öğretisini geliştirmiş olan Avusturyalı nörologtur.
Freud’a göre, ruhsal sorunların kaynağını, hastaların bastırdıkları ve bilinçaltına ittikleri sorunlardır. Hastaların bilinçaltındaki dugularını yüzeye çıkarmaya dayalı “psikoterapi” adı verilen bir yöntemle hastalarını iyileştirmeye çalıştı
Toplam okunma (6454) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
En Güzel Hürriyet ve Vazgeçmemek – Kutsiye Bozoklar Ocak 21, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts , 1 comment so far
Nazım o güzelim “Sevgilim” başlıklı şiirinin sonunda ;“Sevgilim,/ bu ayak sesleri, bu katliamda/ hürriyetimi, ekmeğimi ve seni kaybettiğim oldu,/ fakat açlığın, karanlığın ve çığlıkların içinden/ güneşli elleriyle kapımızı çalacak olan/ gelecek günlere güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman” der. Devrimci olmanın aydınlık yanı işte bu güvendir. Bana öyle gelir ki, kişisel ilkemiz de karşılaştığımız tüm karanlık günlerde, ışıklı elleriyle kapımızı çalacak güneşli günlere inanmaktan vazgeçmemek olmalıdır her zaman. Sonra sıkı tutunmalıdır yaşama ve en güzel hürriyete dair düşlerimize…
İnsanlıktan çıkarabilmek için asalaklık ve çürüme esastır. İnsanın küçülmesi birikiminden koparılması ve kirletilmesi ile mümkündür. Bu anlamda Kürt savaşının halkımızın kitlesel dönüşümünün gerçekleşmesinde etkili bir katalizör olduğunu akılda tutmak gerekmektedir. Türkiye insanının tanımlarının silinmesinde, ahlak ölçülerinin değişmesinde ve erdemsizliğin erdem haline gelmesinde bu hızlandırıcı etkiyi göz önüne almak gerekmektedir. Sistem insanımızı sürekli bozmaktadır.Çünkütoplumu bozmadan yönetemez duruma gelmiştir.
Artık toplumda; ahlaksızlık ahlak, cehalet, kültürsüzlük ve yeteneksizlik insanı yükseğe taşıyan niteliklerdir. Şimdi yönetebilmenin koşulu insan beyninin işleyişini en aza indirmek olarak görünmektedir. Dünyada finans ve rantiye sermayesinin egemenliğinin yol açtığı en belirgin sonuç, asalak yaşam biçiminin topluma egemen hale gelmesidir. Türkiye’de durum budur. Kirlenme çürütürken, şiddet çözmektedir. Bu anlamda sürekli şiddet üretmek için korkular imal etmek emperyalizm ve yerli ortaklarının vazgeçilmezidir.
Emperyalizm tekeller kapitalizmidir. Günümüzde tekeller kapitalizminin ekonomik, askersel, politik egemenliğinin önünü düzleyen ideolojik-kültürel hegemonyadır. Kitleleri tekellerin gereksindiği biçimde formatlayarak yığınlaştırma bu yolla mümkün olmaktadır. Bu durumda sistemin en önemli ideolojik silahı medyadır kuşkusuz. Emperyalizmin başarısı kendi yaşam tarzını kitlelere içselleştirebilmesine bağlıdır. Bu yüzden tüketim kültürünün egemen kılınması, kültürün piyasa kurallarına uygun olarak işleyen bir mekanizma haline getirilmesi önemlidir. Bu mekanizmaların işlevselleşip kitleselleşmesi ise medya marifetiyle olmaktadır. Türkiye’de bu düzleme mekanizmalarının işleyişinde aydınların rolü özellikle yabana atılmamalıdır.
12 Eylül’ün baskı ve şiddet ortamında gündeme gelen küreselleşme saldırısı ile çözülmüş aydınlar entelektüel yeteneklerini ve birikimlerini, en çok da medya sektöürnde, tekellerin hizmetine sunmuşlardır. Darbe alan beyinleridir, fiziksel varlıklarını devam ettirerek kırılmışlardır. Bu yüzden günümüzde inat etmek ve vazgeçmemek en temel aydın hali gibi görünmektedir. Kuşkusuz yetmişli yıllarda aydının yüzü önemli ölçüde sola dönüktü, önce 12 Eylül sonra sosyalizmin yenilgisi müthiş bir güven yitimine neden oldu. Öyle ki, vazgeçmek ve dönmek aydın bakımından bir erdem ve ahlak halini aldı. Yenilgi ve umutsuzluk sol aydını yaşlandırdı. İleriye yürüyecek güçte olmayanlar giderek kendini var eden değerleri aşağılayacak kadar alçaldılar..
12 Eylül sonrası dönemde özellikle Özallı yıllarda inkar en önemli erdem oldu..İdeallerin eskimesinden, inançların boşluğundan, ideolojilerin sona erdiğinden söz ediliyordu. Aydınların tekellerin hizmetine girmesi için inançlarını, ideallerini terk etmeleri arkasında durmamaları, doğrularını değiştirmeleri yetiyordu. Böylece solculuğu kötülemek de eski solculara bırakılıyordu. Ancak birikim, eski ya da yeni, solda olduğundan düzen bakımından solcu istihdam etmek şarttı.. Solcunun evcili ve dayanaksızı, ayakta durmayı beceremeyeni, düşüncelerinde ısrarlı olamayanı seçildi.Ve kullanıldı.
Bunların kiminin “ben solcuyum” diye bağırması önemli değil, pratiğe bakılmaktadır. İktidarsız olanlarla yürünmektedir. Holding yayınevlerinin anılarını ya da kitaplarını yayınladığı eski solcuları böyle görmek abartma sayılmamalıdır. Düzenin sahipleri, asimile ettiğine ya da etmeyi düşündüğüne el atmaktadır. Edemediği koşullarda gözden düşürme kampanyaları açmaktadır.. Böylece hem bozmakta, hem de halkın kültürüne ve değerlerine cepheden hücumlar düzenlemektedir.
Solun yenik algılanması egemenlerin kendilerini güçlü hissetmelerine neden olmakta, saldırıya cesaretlendirmektedir. İhtiyaç tekelleri düzene tabi dayanaksız ve temelsiz yeni idoller yaratmaya sevk etmektedir. Biraz solda görünmek, biraz Kürt sorunu ve biraz Ermeni soykırımı konusunda söz söylemek yetmektedir. Ancak bunların önemli özellikleri düzen çitinin dışına çıkmayışları, sürekliliklerinin olmayışı ve inatsızlıklarıdır. Çeşitler çoğalmaktadır. İçlerinde milliyetçi ve sola saldırmayı gelenek haline getirmiş gazeteleri yönetip “ben hâlâ sosyalistim” diyenleri vardır.
Ancak şimdi asıl en önemlisi eski solcuların bir kısmının giderek bir tür nasyonal sosyalizm anlayışını dillendirmeleridir. Sol jargon ve Anti-Amerikancılık şoven milliyetçiliğin örtüsü olmaktadır. Tehlike buradadır. Ve artık devrimci değerleri inatla savunarak bu tür sözde solcuların ipliğini pazara çıkarmak aynı zamanda çözülmeye karşı mücadele etmek anlamına da gelmektedir. Bu amaçla hem savunmacı ruh halinden, hem de milliyetçilikle bulaşık olmaktan kurtularak devrimci değerleri öne çıkarmak gerekmektedir..
Ancak, tutarlılık, devrimci inat ve örgütlü yürüme iradesi şarttır. Kirli savaş solcu kırımı olarak da devam etmektedir. Bir yandan F Tipleri yaygınlaştırılmakta, bir yandan tekellerin imkanları sunulmaktadır. İdeolojik, politik yasal ve ekonomik düzenlemelerle, hem emekçi kitlelerin hem de solcuların kalıcılık duygusu kazınmaya çalışılmaktadır.. Ancak düzen tüm bunları dayatsa da solcular bakımından güven duygusunu yerleştirmek şarttır. Güvensiz devrimcilik olmaz. Fakat birikimsiz güvenden söz etmek anlamsızdır. Sorularımızı çoğaltmak, aklımızı büyütmek, eleştirel bakışı ve estettik duyarlığı geliştirmek devrimci iş sayılmalıdır. .
Düzenin sundukları insanlıktan çıkışımıza yöneliktir. Ve yapılanlar toplumun akılsal özgürlüğünü sistemin kanallarına hapsetmeyi amaçlamaktadır. Tüketimin sürekli körüklenmesinin bir nedeni de budur.. Sonuçta insanlar kendilerine neyin gerektiğine iradi olarak karar veremez hale gelmektedir. Ve farkında olmadan kendileri için planlanan bir hayatı yaşamaktadır. Böylece birey yalnızca tüketici, yalnızca alıcı haline dönüşmektedir. Bilinçli bir biçimde işleyen aklı dumura uğratıcı ortam hızla insana ilişkin değerler sistemini değiştirmekte, tüketim esaslı yeni bir yaşam anlayışı şekillenmektedir.
İnsanın tamamen edilgenleştiği, bireysel kimlik kurmanın sürüleşmeye, insanı insanlaştırmanın esas unsuru estetiğin ’kitsche dönüştüğü zamanlardayız. İnsanlık kültürünün, insanlığın tüm kazanımlarının parçalanıp öğütüldüğü ve görselleştirildiği, görüntü tüketiminin esas olduğu bir insanlık durumu söz konusudur. Bu pozisyonda sorgulamadan alıcı haline gelen birey; edinir, günlük yaşamın bir parçası haline getirir ve tüketir. Bu yaşam biçimi sistemin doğal uzantısı ve yaşamın her anını kuşatan bir boyutudur. Doğal bir ilişkidir. Bu haliyle birileri hayatı bizim adımıza seslendirirken, nasıl ve ne tarz yaşayacağımız konusunda düzenlemeler yaparken, egemen ideoloji evrensel olarak geçerli ortalama bir insan şekillenmesi ortaya çıkarmaktadır.
Oluşturulan bu ideolojik ve kültürel ortamın tekeller sistemine hizmeti, bireyleri ve toplumsallıkları düzene uyumlandırma yollarının bulunmasına, hatta NGO adı verilen pek çok muhalif görünümlü sivil toplum örgütüyle sistemin sivri görünen yanlarının düzlenmesine kadar, başarıyla uzanmaktadır Çünkü bunlar kapitalist küreselleşmeye karşı mücadelede ve muhalefette erksizdirler. Ancak düzenin aksayan yanlarını törpüleyerek özgürlük ve muhalefet yanılsamasına yol açarlar.
Bu nedenle halklarımızın üstüne çöken bu karabasanı etkisiz hale getirmenin yolu, iktidar hedefleyen kolektif karşı çıkıştan geçmektedir. Bu karşı çıkışın en iyi örgütlenmesi gereken alanlarından biri de kültürel-entelektüel boyuttur. Bu yüzden aydınımızın düzenin tekelinden kurtarılması, direniş kültürüyle beslenme yollarının yeniden açılması, düşünmenin önündeki engellerin kaldırılması, eleştirel şiddetin diri tutulması, tıkanan dilin önünün açılması devrimci görevler olarak önümüzde durmaktadır.
Kuşkusuz başarı bu coğrafyada örgütlü bir direnme ve dayanışma ağının yaratılmasına bağlıdır. Ve uzun soluğu gerektiren bu kavga aslında hepimizin kavgasıdır. Hep söylendiği gibi barbarlık ya da sosyalizm seçeneği önümüzde durmaktadır. Zorunluluğumuz aslında özgürlüğümüzdür. Bize dayatılanı reddetmek, sürekliliğe, yani moda deyimle büyük anlatının sona ermediğine inatla inanmak, kavgadan da sevdadan da asla vazgeçmemek; ama eskiteni, sıradanlaştıranı, kurutanı fırlatıp atmak… Yenilenmenin, sürekli umutlu olmanın, ısrarla geleceğe yürüme iradesi göstermenin sırrı burada aranmalıdır. Devrimci kalmanın, solcu aydın olmanın başka yolu yoktur.
En Güzel Hürriyet ve Vazgeçmemek – Kutsiye Bozoklar
Sanat ve Hayat 22. Sayısı
Toplam okunma (8531) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 February 2010)
“Yani, biz kendi çocuklarımızı da bir yandan öldürüyoruz” diyen Sinan Çetin’i nereye koymalı Ocak 11, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts , 1 comment so far
Marlon Brando, 1972 yapımı The Godfather (Baba) filminden dolayı aldığı Oscar ödülünü reddetti. Gerekçe olarak, ABD’nin yaptığı Kızılderili katliamını gösterdi. Oyuncu Jean Seberg, ABD’deki siyahi direnişin örgütü ‘Kara Panterler’e açıktan destek verdi. İngiliz oyuncu Vanessa Redgrave, İngiltere’deki işçi sınıfının ve göçmenlerin sorunları ile bire bir ilgilendi, hala ilgileniyor. Fransız düşünür J. Paul Sartre, Cezayir bağımsızlık mücadelesinin aktif militanı oldu. Bildiğiniz gibi Cezayirliler, Fransızlara karşı mücadele veriyordu ve Sartre bir Fransız’dı.Oyun yazarı Harold Pinter, yasaklanan dil Kürtçe’nin üzerine ‘Dağ Dili’ adlı eseri yarattı. İngiliz müzik grubu Beatles, dünya barışı için şarkılarını seslendirdi. Akademisyen Edward Said, elleriyle İsrail askerlerini taşladı. Sinema oyuncusu Sean Penn, işgal altındaki Irak’ta ’savaşa hayır’ diye bağırdı. Aktör Yves Montand, Fransız kapitalizminin en büyük karşıtlarından biriydi. İtalyan yönetmen Vittorio De Sica, faşizmin hüküm sürdüğü İtalya’da, direnişçi ruhu ölüm pahasına beyaz perdeye taşıdı.
Bülent Ersoy: ‘Anne olsam çocuğumu bu savaşa yollamazdım, benim savaşım değil bu. Çocuğum olacak yetiştireceğim, birisi gelsin çatışsın ölsün diyecek, kabul edemem’ demişti. Sezen Aksu, Kürt sorunu konusundaki duyarlılığını defalarca ortaya koymuş biri. En sonunda, yönetmen Sinan Çetin, söyledikleri ile gündeme oturdu. İsmin Sinan Çetin olması, Bülent Ersoy’un çıkışından daha şaşırttı herkesi. Çiçek Abbas gibi çok iyi bir film çeken Çetin, sonrasında sol düşünceden kopup, tövbekar oldu. Bunu bütün ülkeye anlatmak için de, 1986 yapımı Prenses filmini çekti. Sol bir örgüt içine, arabesk tarzı bir kadın figürü koyan, sol düşünceyi mahkum etmek için son replikleri hep karşıt düşünceye veren bir filmdi. Bu filmin sanatsal hiçbir değeri yoktu. Karakterler karaikatürize, diyaloglar şabloncu, kurgu akıllara durgunluk vericiydi. Zaten film unutuldu gitti. Ardından da, kapitalist pazarlama tekniğinin yönetmeni olarak habire reklam filmi çekti. Bir müddet sonra Sinan Çetin, Yılmaz Güney tartışması vesilesi ile tekrar boy gösterdi. Yılmaz Güney politik filmler yapmasa, daha büyük yönetmen olurdu diyecekti. Yılmaz Güney’i, dünyanın en iyi yüz yönetmeni arasına sokan şeyin, yaptığı politik filmler olduğunu unutarak. Şimdi, bambaşka bir kadrajdan bize bakıp konuştu. TBMM’nin 90. yıl kutlamaları çerçevesinde yapılan etkinliğe katılan Çetin: ‘Christmas nedeniyle gittiği Almanya’da, ‘Berlin in Berlin’ filminde oynanan Armin Block’un açılım sürecine ilişkin, ‘Sizin oradaki savaş bitti mi’ diye sorduğunu anlatan Çetin, şunları söyledi: ”Hangi savaş’ dedim, ‘Hani sınırda birbirinizle savaşıyorsunuz’ dedi. ‘Biz başka bir ülkeyle savaşmıyoruz, o bombaları kendi ülkemizin içerisine atıyoruz’ dedim. ‘İnanmıyorum’ dedi. Üstelik orada ölen çocuklarımızın hepsinin üstünden Türkiye Cumhuriyeti hüviyet belgesi var. Yani, biz kendi çocuklarımızı da bir yandan öldürüyoruz. Armin buna hiç inanmadı, ben hala ona anlatabilmiş değilim.’ Kabul etmeliyiz ki, çarpıcı bir konuşma yaptı. Geçmişi belli olan Sinan Çetin’in bu konuşmasını nereye koymamız gerekiyor? Evet! Çetin, hiçbir şekilde, girişte verdiğimiz örneklerle uyuşmuyor. Toplumsal bir refleksten nefret eden biri. Ama yine kabul etmeliyiz ki, bu Sinan Çetin için cesur bir konuşma. Söyleyenin popüler bir figür olması, anında kamuoyu yarattı. Bu etkili konuşma, Çetin’i kahraman yapmaz ama alkışlamamayı da gerektirmez.
Bu tür figürler çoğalmalı, konuşanları yalnız bırakmamalı. Aksine, onların Kürt sorununu anlatacak filmler yapmalarını, kitaplar yazmalarını, şarkılar söylemelerini teşvik etmeliyiz. Türk toplumu popüler kültürden besleniyorsa, popüler ikonların da hayati konularda mazlumlardan yana konuşmaları, etki-tepki anlamında ciddi katkılar sağlayacaktır. Kimse kolay kolay Sartre olamaz. Önemli olan, hepsinin toplamından, bir Sartre etkisini açığa çıkarmak olmalı.
Sinan Çetin’i nereye koymalı
Doğan Durgun ( 10/01/2010- Günlük)
Toplam okunma (6879) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Ali Asker: 12 Eylül öyle bir süreç yaşattı ki tırpanla biçildi toplum, tüm genleriyle oynandı Ocak 7, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts , add a comment
Türkiye’de çok ciddi sorunlardan biri 12 Eylül anayasasının değişmemesi, bu Türkiye’de faşizmin devam ettiği anlamına geliyor. Bugün, her şeyde ambargo var; öğrenci, işçi, memurun en küçük demokratik talebinin karşısında joplu, panzerli, dipçikli devlet görevlilerini görüyoruz. O gaz sıkanlar da aslında mağdurlardan… Askere gidip de bize zorunlu dipçik vuranlar da halk çocukları… Geçmişte değerleri için uğruna seve seve yürüyüşler, gösteriler yapan aileler bugün sessiz, suskun bireyler haline geldiler. Kapitalizm sistemin yürümesi için toplumların birey olmasını istiyor, kesinlikle örgütlü insan istemiyorlar.
Türkiye solunda çok dinlenen ve çok tartışılan bir ozan oldu hep… 1970′li yıllarda Devrimci Yol hareketinin düzenlediği miting ve etkinliklerde adı duyuldu, solcu olanların gençliği, onu dinleyerek geçti.. Toplam 12 albüm yaptı. Oy Dağlar, Hayat Yeşilde, Karadeniz, Dilim Yasak, Eylem Güzeli, Şu Metris’in Önü gibi çok bilindik türkülerin sahibi olan Asker’in Halkım Medet Umar Devrimci Yol’dan, Binbaşı Ernesto Ölmedi Daha, İndim Maden Ocaklarına isimli parçaları 70′li yıllarda dilden dile, mitingden mitinge dolandı.
Belma Nur Kartal: Yılların usta müzisyeni ve halk ozanısınız. Sanatçı kimliğiniz ve politik duruşunuzla halkın yüreğinde yer eden sizi, Ali Asker yapan neydi? Çocukluğundan bu yana Ali Asker neleri biriktirdi?
Ali Asker: 54 doğumluyum. Tunceli’nin Hozat kazasında doğmuşum. İlkokul ikinci sınıfa kadar Hozat’taydım, sonra Elazığ’a taşındık. Türkü söylemeye çocukluğumda başladım. Bizim yöre malum, Alevilerin yoğun olduğu bir yer… Pir Sultan’ın, Nesimi’nin türküleriyle büyüdüm. 1967’de Elazığ’a taşındıktan sonra Aşık Mahsuni’yle tanışma fırsatımız oldu. Aşık Mahsuni, Kul Ahmet, Osman Dağlı, Feyzullah Çınar, Ali Ekber Çiçek konser vermeye gelirler, ben de babamın kahvesinde garsonluk yapardım okul dışında ve yaz tatillerinde… Hozat garajında, Kristal Palas kahvesi vardı, orada çay dağıtırken Mahsuni’yle tanışma fırsatımız oldu. Her gelişinde yanına giderdim. İlk konserim de Mahsuni’yle Elazığ’da Saray Sineması’nda oldu. Bir türkü söylemiştim, daha sonra halkın istemi üzerine birkaç türkü okumak zorunda kaldım. Halk Eğitim’in çok iyi öğretmenleri vardı, onların desteğiyle türkü söyleme sanatını öğrendim. Kucak açtılar, ben iki yıl gidip geldim oraya, daha sonra bonservis de aldım. Bu süre içinde Elazığ radyosunda çıktım, Elazığ’ın aile çay bahçesi vardı, o zaman çay bahçeleri meşhurdu. Akşamları halkın en yoğun toplandığı yerlerden biriydi. Orada program almaya başladım. 1969’da Mahsuni bir gelişinde “Benimle Anadolu turnesine geleceksin” dedi, ben de babamdan izin al, öyle geleyim dedim, çünkü benim tek başıma karar verme yetkim yoktu. Birlikte turneye çıktık. Mahsuni’yle ilişkimiz hep oldu, çok severdim. İnsan olarak da çok değerliydi.
Kısacası, klasik olacak ama çocukluğumdan beri türkü söylerim. Çok ağır bir yoksulluk dönemimiz oldu ailece… Ekmek bulamazdık yemeye… Hakkarili çocukların askeri kışlalardan artık ekmekleri topladığını gördüğümde televizyonda, benim çocukluğum aklıma geliyordu, çünkü ben de onlardan biriydim. Gerçekten çöplükten çok ekmek topladım, toplarken askerler komutanlara emir verip yakalardı, ciddi şekilde dövülürdük askerler tarafından… O zaman karar aldım, bu askerliği yapmayacağım dedim.
Herhalde çocukluğunuzda yaşadığınız bu kötü anılar, sizin 12 Eylül’de cezaevi süreciniz sonrası askerlik yapmamak için yurtdışına gidişinize neden oldu.
Çocukluğumdan kalan bir şeydi. Ben ekmek topluyordum, hırsızlık yapmıyordum. Çöpe attıkları ekmekleri toplamak bile hırsızlığa giriyordu. Çok hırpaladılar bizi… Türkiye İşçi Partisi’nin oluşumunda yakın akrabalarım vardı. Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun kurulmasıyla birlikte Mahir Çayanların, Deniz Gezmişlerin, İbrahim Kaypakkaya ve Cevahirlerin atılımıyla oluşan yapılanmalar ve onların 6. Filo’ya karşı koymaları, açıklamaları, bildirileri… Televizyon yoktu o zamanlar ama radyolar çok rahatlıkla veriyordu bildirileri. Dönemin devrimci liderleri, öğrenci önderlerinin yaptığı açıklamalar babamgillerin bizimle konuştuklarıyla birebir örtüşüyordu, böylece onların düşüncelerini kucaklamaya başladık. Çocuktuk, gençlik çağına yeni adım atıyordum fakat herkes politikayla ilgiliydi, aileler radyoyu dinlemeden kesinlikle yatmazlardı, haberleri hiç kaçırmazlardı.
12 Eylül sonrası yurt dışına gittiniz, uzun yıllar ülkeye dönmediniz. En çok yara alanlardan biri olarak dünden bugüne baktığınızda neler düşünüyorsunuz?
Ülkenin çok çok gerilere gittiğini görüyorum. Orada da birçok panel ve tartışmalara katıldım, sayısız konserler verdim. Abartısız söylüyorum, 2000’den fazla konsere katıldım. Günde iki geceye katıldığımı bilirim, oradan oraya koştururduk. Tutuklu aileleri, avukatlar, insan hakları dernekleri ve dostlarımız bize ülkeyi anlatıyordu. Fakat, geldiğimde gerçekten ülkenin çok çok gerilere, dibe vurduğunu gördüm. Bizim yaşadığımız süreçte insanlar Türkiye’ye karşı duyarlıydı, şimdi kapağı Avrupa’ya, Amerika’ya atayım mantığıyla hareket eden milyonlarca genç insan var, milyonlarca aile var. Oysa yurtdışındaki sıkıntıları yaşamadıkları için bilmiyorlar, onlara çekici geliyor.
Türkiye’de çok ciddi sorunlardan biri 12 Eylül anayasasının değişmemesi, bu Türkiye’de faşizmin devam ettiği anlamına geliyor. Bugün, her şeyde ambargo var; öğrenci, işçi, memurun en küçük demokratik talebinin karşısında joplu, panzerli, dipçikli devlet görevlilerini görüyoruz. O gaz sıkanlar da aslında mağdurlardan… Askere gidip de bize zorunlu dipçik vuranlar da halk çocukları… Bir telaş, kaos ortamı hakim ve bundan çıkmakta zorlanıyorlar, çünkü 12 Eylül öyle bir süreç yaşattı ki tırpanla biçildi toplum, tüm genleriyle oynandı. Geçmişte değerleri için uğruna seve seve yürüyüşler, gösteriler yapan aileler bugün sessiz, suskun bireyler haline geldiler. Kapitalizm sistemin yürümesi için toplumların birey olmasını istiyor, kesinlikle örgütlü insan istemiyorlar. Egoist, bencil, tek başına hareket eden birey istiyorlar. Türkiye bu hale getirildi. Bunu başardılar. Ama, bu geçici başarı… Asıl sorun bundan sonra… Acaba geleceği düşünebildiler mi? Avrupa’nın birçok ülkesinde, yakın müttefiği Amerika’da insanların nasıl yaşadığını çok iyi biliyorum. Bireyler artık işsiz, eğitimsiz ve örgütsüz oldukları için serseri mayın gibiler. Yağmalar, talanlar… Günün ortasında İngiltere’de insanların bıçaklandığını ve nasıl soyulduğunu çok iyi biliyorum. Aynı şey Amerika’da daha acımasız, daha vahim… İşte Türkiye’yi buna dönüştürmeye çalışıyorlar. Ve başardılar. Türkiye bir ayna… Bu ayna benim aynam değil, bu 12 Eylül anayasasını değiştirmeyen, sözüm ona Türkiye’nin sahibiyiz diyenlerin aynası… Sokaktaki insanlara baktığım zaman ben onları görüyorum. Biz yıllar önce de Türkiye’de kontrgerillanın olduğunu söyledik, derin devlet dedik. Ülkücü militanlarla birlikte çalıştıklarını söylerken bize kimse inanmıyordu, bugün biz değil kendileri söylüyorlar. Bu yapının sürmesini isteyenler yola devam ediyorlar. Ve sözüm ona sosyal demokrat geçinenler ise halkın tüm demokrat istemlerini törpüleyip sağa kaymaya başladılar. MHPden daha milliyetçi oldular. İslami kesime hitap etmek için seçim dönemlerinde yerel seçimlerde örneğin Kuran kursları vaadinde bile bulundular ama n’oldu; ters tepti. Diğerleri kazandı.
Bir röportajınızda, 12 Eylül darbecilerine dokunulmazken 12 Eylül’ü boşverin, Ergenekon’a bakın dediler. Her kesimden insanı sorguladılar ama bir tek kesime bulaşmadılar demiştiniz. Kim onlar?
Evet doğrudur. O kesim 12 Eylül anayasasını yaratanlardır. Darbeyi yapanlardır. Onlara hiç dokunmadılar. Dünyanın birçok yerinde darbe yapanlar yargılandılar. En yakın komşumuz Yunanistan’da darbe yapanlar yıllarca ceza aldı, bir kısmı hala içerde… Ama Türkiye’de nedense koruma altına alınıyorlar. Türkiye’de bir avuç insanın söylemi ciddiye alınıyor ve darbe yapanlar yargılanmıyor. Almanya’da Hitler kara bir lekedir, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franko yargılanmıştır ama bize acı çektirenlere dokunulmamıştır. Milyonlarca insanı açlık, sefalet, yoksulluk ve işkenceyle baş başa bıraktılar, halen şiddetin sürdüğü bir ülkede demokrasiden sözedemiyorsak bu bizim ayıbımız değildir. Her sözümüzü bastırıyorlar.
TEKEL işçilerinin Ankara’daki direnişi devam ediyor. Ankara’da Kürt, Türk bütün işçiler birlikte saldırıya uğradı, aynı havuza atıldılar. Bu manzara size ne düşündürdü, Kürt ve Türk emekçilere öneriniz nedir?
Açılımdan bahsediyorlar, açılım açılım diyorlar, adını koyup içini dolduramıyorlar, boş bir açılım. Bir Alevi, bir Kürt, sonra demokratik açılım dediler. Kendi tarih kitaplarında vardır, Asya’da açlıktan milyonlarca insan dünyanın birçok yerine akın etmiş, göçetmiştir. O akın edenler hiç mi Türkiye’ye uğramadılar? Ben Alevi kökenliyim, bir yanım Kürt, çocuklarım Türkçe ve Fransızca konuşuyor. Lazlar, Abazalar, Gürcüler, Çerkezler, Rum Pontuslar yaşıyordu Karadeniz’de… Ayrı ayrı kültürlerin Anadolu’da birlikte yaşadıklarını gösteren çok bariz örnekler var. Türkiye Türklerindir mantığını ciddiye almıyorum. Çocukluğumda da almıyordum çünkü bizi yoksaydılar. Okulda öğretmenler bize şunu diyordu: “Evde başka dil konuşulursa bize söyleyin.” Yıllar önce bizim dediklerimizi bugün kendileri dillendirdiler, geç kaldılar ama… Türkiye’nin Kürt sorununa çözümünün hiçbir zaman kanlı olmasını istemedik ne Kürtlerden ne de ordudan… Ordunun içinde halk çocukları vardır, emrivaki gidiyorlar. Keşke hiçbirinin burnu kanamasaydı. Bunu çözebilirlerdi ama çıkar ilişkileri girdiği zaman araya, ölümler birileri için hikaye oldu. Bu savaş bizim savaşımız değil. Biz böyle bir savaş istemiyoruz. TEKEL işçileri işte bunlardan biri, öğretiyor bize… Türkiye Amerikan emperyalizminin kontrolündeki en yakın müttefiği diyorduk geçmişte de.. 12 Eylül sonrası Özal’la özelleştirme süreci başladı. Herkese çekici geldi. Memur yürüdü, kimse ciddiye almadı. Öğretmenler, öğrenciler yürüdü, kimsenin gıkı çıkmadı, bugün de özelleştirmenin nemenem olduğunu işçiler görüyorlar artık. Halkın seçtiği vekiller deniliyor, özellikle vekillerin gözüne biber gazı sıktılar. TEKEL işçisine acımasızca saldırdılar. Bu kirli savaşta hiçbir generalin ya da bir bakanın çocuğunun öldüğünü duymadım. 30 bin insanın öldü. Halk bunu da dikkate almak zorunda…
Alevi kökenli bir sanatçı olarak sizce Alevileri ya da Kürtleri, bu ülkede tüm kendisini ‘öteki’ hissedenleri kurtaracak olan nedir?
Halkın uyanık olmasından, demokratik açılımın gerçekçi olmasından geçer. Biz bu topraklarda yaşıyoruz. Ayrımsız diyoruz, bu topraklar kimsenin babasının malı değil, kim yaşıyorsa onundur. Ülke bizim ülkemizdir. Artık başka gezegenler var. Türkiyeli değil dünyalıyım diyeceğim artık, para birimi, gümrük kapıları olmayacak. Bunu bilim adamları söylüyor. Marslıyım, Venüslüyüm diyecek insanlar, bunu açıklamıyorlar bugün… O zaman bunlar ne yapacaklar? Tank ve silah satanlardır bu savaşın kazananı… Uyuşturucudan para kazananlardır.
“Türkiye yaratılan bu toplumla bir gün hesaplaşacak. Umudumu yitirmedim, gelecek sosyalizme gebe” demiştiniz bir röportajınızda… Bu hesaplaşma uzak mı?
Biz görmeyeceğiz ama süreç çok hızlı bir şekilde gelişiyor. Dün kapitalistler reddetti ama Marks’ın söyledikleri bugün tekrar tartışılıyor, herkesin yapabileceği bir işte çalışması, öğrenim görmesi, halkın bilinçlenmesi, köklü bir kültürel değişimin olması lazım… Artık gençlik süreci biraz daha kavramaya başladı. 12 Eylül gençliği süreçten kopuktu. En acı yaşayan bu gençlik oldu. Bu gençliğe ciddi bir şekilde müdahale edilmezse, sorunlarına çözüm getirilmezse, bu gençliği yaratanlar onlarla yüzleşecek bir gün…
Halkın sanatçısı olmanın bedeli nedir?
Gerçekleri söylediğin zaman, bedeli idamdır, işkencedir, cezaevidir. Bir köşe başında vurulmaktır. Sürgündür.
Peki, sizin için sürgün nedir?
Sürgünü anlatmak zordur. Ben orada da boş durmadım. Yapmak istediğim şeyleri orada da yapmaya çalıştım, çünkü bir devrimcinin, bir ozanın görevidir bu… Sürgün… Kendi ülkenden kopuksun, annenden, babandan, en sevdiğin yakın arkadaşlarından, mücadelenden ayrı bir yerlerdesin. Süreç içinde orada da mücadelenin, hayatın içinde oluyorsun, fakat hasretin önüne geçmek çok zor… Beynine bazen hükmedemiyorsun, ona anlatmak çok zordur. Ben şöyle tanımlıyorum: Sürgün bir ağacın kökünün ve yapraklarının hava ve toprakla bağının kopmasına benzer, sürgün aniden sona eren bir sevgiye benzer.
Çürüme ve yozlaşma her yerde. Ya türküler?…
Türküler çürümez ki… Kitapları yaktılar, insanları astılar, kurşunlandılar, insanlarımızı da yaktılar, hepimiz şahit olduk. Pir Sultan 1600’lü yıllarda yaşamış. Ve Nesimi… Bugün hayatta yoklar ama türküleri hala yaşıyor. Türküler kalır. İşkencede çığlıklarınız da işkence yapanların kulaklarında hep kalır. Acaba çocuklarının, eşlerinin yanında nasıl yatıyorlar, merak ediyorum.
Yeni bir albüm çalışmanız vardı?
Evet, dört senedir bekliyorum. Şirketlerin ve teknolojinin gazabına uğradım. Keşke diyorum geçmişte olduğu gibi Mahsunilerin dönemindeki gibi 45’lik plaklar olsaydı. Söylediğiniz her şey halka sıcağı sıcağına taşınsaydı çok daha iyi olurdu. Ama ekonomi ve ticaret, işin içine maddiyat girdi mi şirketler de bunu kabul etmiyor. İnternet aracılığıyla indiriyorlar, sadece ben şikayetçi değilim, dünyanın her tarafında şikayetçi insanlar, yani üretim durdu. Zenginlik var gibi görünse de üretim durdu, kısırlaşma başladı.
Son bir soruyla söyleşiyi sonlandırmak istiyorum. Bir albümünüzün adı ‘Zordur’. Sizin için zor olan nedir?
İnsan olmaktır.
Mücadelenizi soL adına selamlıyor, yaşamınızda kolaylıklar diliyoruz.
Ben de soL ekibine ve size kolaylıklar diliyor, sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Sağolun, varolun.
_____________________________
Söyleşi: Belma Nur Kartal (02/17/2010 – sol)
Toplam okunma (10446) Bugün(3) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Sanat, Estetik ve Politika | Georgy Lukacs’a Karşı – Bertolt Brecht Aralık 25, 2009
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts , add a comment
Georgy Lukács’ın bazı denemelerinin, içerdikleri bunca değerli malzemeye rağmen neden tam anlamıyla doyurucu olmadıkları sık sık kafamı kurcalamıştır. Kendisine temel aldığı ilke çok sağlam da olsa, Lukács’ın gerçekliğe uzak düştüğünü sezmemek elde değil. Burjuva romanının, burjuvazi henüz ilerici bir sınıfken eriştiği yüksek düzeyden düşüş sürecini araştırır Lukács. Burjuva romanının klasik modellerini örnek aldıkları ve hiç değilse biçimsel olarak gerçekçi bir tarzda yazdıkları sürece, çağdaş romancılara karşı tutumu yumuşaktır ama onlarda bile bir düşme süreci görmekten kendini alamaz. Bir türlü klasik romanlardaki gerçekçiliğe eşit derinlikte, genişlikte ve ataklıkta bir gerçekçilik bulamaz. Bu bakımdan, kendi sınıflarının üstüne çıkmaları onlardan zaten beklenemez.
Bunlar kaçınılmaz olarak roman tekniğinde bir çürümenin de kanıtlarıdır. Artık teknik ustalık diye bir şey yoktur: yalnızca tekniğin kendisi garip bir teknikçiliğe hatta tekniğin despotluğuna dönüşmüştür. Klasik modellere uygun, yapıları gerçekçi tipte olanlara bile bir biçimci nitelik sinmiştir. Burada bazı ilginç ayrıntılar vardır. Kapitalizmin insanları manen yoksullaştırdığı, insanlıktan çıkardığı, mekanikleştirdiği olgusunun bilincinde olan ve buna karşı savaşan yazarlar bile aynı manevi yoksullaşma sürecine katılmış görünmektedirler; çünkü onlar da yazılarında, insanı yüceltme kaygısı duymadan onu birtakım olaylar arasına atıp, iç dünyasını umursamayacak bir nicelik (quantité negligeable) olarak ele alırlar. Bunu akla yakın göstermeye de çalışırlar. Fizikteki “ilerleme” ile aynı çizgiye düşerler. Bir bireyin nedensel bir bağlantı olduğunu unutup yalnızca büyük topluluklar üzerinde önermelerde bulunmakla asıl nedensellikten vazgeçmiş, istatistik nedenselliğe dönmüş olurlar. (1) Hatta kendilerince Schrödinger’in belirsizlik ilkesini benimserler. Gözlemciyi bütün otorite ve inancından sıyırırlar ve aslında, yalnızca bunları yapanların (Gide, Joyce, Döblin) (2) kişiliğini belirten tamamen öznel önermeleriyle okura karşı tavır almaya zorlarlar. İnsan Lukács’ı bütün bu gözlemlerinde izleyip karşı çıktığı noktaların altına imzasını atabilir.
Ama bundan sonra Lukács’ın anlayışının somut ve kurucu postulalarına geliyoruz. “İnsansız” tekniği şöyle elinin tersiyle itip geçer. Büyükbabalarımıza yaslanıp, yoz torunlarına onları taklit etmeleri için yalvarır. Yazar insanlıktan çıkmış bir insanla mı karşı karşıyadır? Adamın çorak bir iç dünyası mı varmış? Dayanılmaz bir hızla varoluş içinde sürüklenip duruyor muymuş? Mantık gücü mü zayıflamış? Nesneler arasındaki bağlantı artık eskisi kadar açık seçik görünmez mi olmuş? Öyleyse, yazar, sadece eski kalıplara bağlı kalmalı, sanatıyla zengin bir ruh hayatı yaratmalı, olayların hızını yavaş bir anlatıyla dizginlemeli, bireyi sahnenin merkezine koymalı, v.b… Bu noktada özgül kurallar artık belirsiz bir mırıltı içinde yitip gider. Lukács’ın önerilerinin uygulanamayacağı açıktır. Lukács’ın temel ilkesinin doğru olduğuna inanan hiç kimse buna şaşmamalıdır. Öyleyse bir çözüm yolu yok mu? Var. Yeni yükselen sınıf gösteriyor bunu. Bu geriye dönük bir yol değildir. Eski güzel günlere değil, yeni kötü günlere bağlanmıştır. Teknikleri bozmakla değil geliştirmekle uğraşır. İnsanın yeniden insan olması yığınlardan bir adım önde gitmekle değil, yığınlara daha derin gömülmekle olur. Yığınlar yitirdikleri insanlığı tamamen attıkları için insan yeniden insan olur ve bu insan eskisine benzemez. Çağımızda, yığınların değerli ve insani olan her şeyi kendilerinde toplamaya başladığı ve halkı kapitalizmin faşizm evresinde yaratılan insanlıktan çıkma olayına karşı harekete geçirdiği bir zamanda budur edebiyatın seçmesi gereken yol. İşte Lukács’ın mutlaka yeneceği bu teslimiyet, bu geri çekilme, bu ütopik idealizm havası aslında o kadar değerli içeriğe sahip denemelerinde bir eksikliğe yol açıyor: çünkü bu, insanda onun yalnız sanatın eğlence yönüyle, bir mücadeleden, ileri doğru bir anlatımdan çok bir kaçış yolu ile ilgilendiği izlenimini yaratıyor.
II
Gerçekçilik Teorisinin Bicimselci Karakteri Üzerine
Gerçekçilik Teorisi’nin özündeki biçimciliği gösteren olgu, bunun yalnızca geçen yüzyıla ait (daha yeni romanlardan ancak aynı biçimin örnekleri olanları anar) birkaç roman biçimi üzerinde kurulmuş olmasının yanısıra gene yalnızca roman türünü kendine temel almasıdır. Ya lirik şiiri, ya da tiyatrodaki gerçekçiliği ne yapacağız? Bu ikisi, özellikle Almanya’da yüksek düzeye erişmiş edebi türlerdir.
Kendi savıma somut malzeme sağlama için kişisel bir yol izlerim ben. Kendi değerlendirmeme göre benim etkinliğim gerçekçilik teoricilerinin sandığından daha çok yönlüdür. Onların bana bakışı tamamen tek yanlı. Şu anda iki roman, bir oyun ve birtakım şiirler üzerinde çalışıyorum. Romanlardan biri tarihi bir roman, Roma tarihi alanında kapsamlı bir çalışma gerektiriyor. Hicivci bir roman bu. Günümüzde roman bizim teorisyenlerin bölge sınırı içinde. Bay Julius Ceasar’ın İşleri adlı bu roman için yaptığım çalışmalarda onlardan en ufak bir ipucu sağlayamadığımı söylerken bunu kötülük olsun diye yapmadığımı belirteyim. Geçen yüzyılın burjuva romanından kalma, iç dekorların alabildiğine geniş çizildiği her çeşit uzun kişisel çatışma sahnelerini biraraya yığına yönteminin bana bir yararı olamaz. Büyük bölümlerde anı türünden yararlanıyorum. Öteki bölümlerde görüş açısını değiştirmek zorunlu göründü bana. İki hayali yazarın görüş açılarının montajı benimkinin bütünü oluyor. Belki böyle birşey zorunlu olmayabilirdi de. Her ne olursa olsun, bu önceden düşünülmüş bir plana uydurulmamıştır. Ama bu teknik, gerçekçiliğin iyi bir kavranışı için bana zorunlu göründü ve bunu doğrudan doğruya gerçekçilik adına benimsedim. Oyun, Nazi diktası altında geçen hayattan sahneler dizisidir. Şimdiye kadar yirmiyedi ayrı sahne yazdım. Bazıları, bir gözünüzü kapayıp bakarsanız, gerçekçi kalıp X’e uyuyor. Garip ama, ötekiler uymuyor, çünkü bunlar daha kısa; eserin tümü ise hiç uymuyor. Ama ben bunu gerçekçi bir oyun sayıyorum. Bu konuda köylü Brueghel’in resimlerinden öğrendiklerim gerçekçilik üzerine yapılan incelemelerden öğrendiklerimden daha çoktur. Uzun zamandır üzerinde çalıştığım ikinci romandan söz etmeye kalkışmak bile güç, çünkü işin içinde yatan sorunlar çok karmaşık; oysa, gerçekçilik estetiğinin kelime dağarcığı, bugün hâlâ, fazla ilkel. Biçimsel güçlükler dağ gibi yığılıyor; durmadan modeller yapmak zorunda kalıyorum. Çalışırken beni gören birisi yalnızca biçime ilişkin sorunlarla ilgilendiğimi düşünebilir. Oysa, bu modelleri gerçekliği yansıtmak istediğim için kuruyorum. Lirik şiirde de gerçekçidir görüş açısı. Ama bana öyle geliyor ki, insan lirik şiir yazacaksa son derece ihtiyatlı olmalı. Ayrıca gerçekçilik konusunda roman ve tiyatrodan öğrenilecek çok şey var.
Bir yığın kalın tarih kitabını (bunlar dört dilde yazılmıştır, ayrıca iki eski dilde çeviriler de var) olanca şüpheciliğimle karıştırır ve belirli bir olguyu doğrulamaya çalışırken, ikide bir gözlerimi oğuşturuyor, zihnimin bir yerlerinde bulanık renkler görüyor, yılın mevsimlerini kafamda yaşıyorum. Kelimesi olmayan takıları işitiyor, anlamı olmayan jestler görüyorum. Adı sanı olmayan kişilerden oluşan hoşa gidecek gruplaşmalar düşünüyorum, filan. Bu imgeler tanımsız, belirsiz, hiç heyecan uyandırmıyor, biraz yüzeysel, ya da bana öyle görünüyor. Ama varlar işte. İçimdeki “biçimci” iş başında. Clodius’un cenaze-hayır derneklerinin anlamını yavaşça kavrar ve bu buluşumdan büyük bir zevk duyarken, düşünüyorum: “Şöyle çok uzun, saydam, sonbaharımsı, billur gibi duru bir bölüm yazabilsem, bir çeşit düzensiz eğrisi olan, içinde bir çeşit kırmızı dalga-biçimi olsa! Kent, demokrat Cicero’sunu konsüllüğe seçiyor; o da demokratik şekilde silahlanmış sokak klüplerini yasaklıyor; bunlar barışçı cenaze-hayır derneklerine dönüşüyor; sonbaharda yapraklar altın sarısı. İşsiz bir adamın cenazesi on dolar tutuyor: taksit ödüyorsun. Ölmen uzun sürerse, kazıklandın gitti. Ama dalga-biçimimiz de var işin içinde: derken bu derneklerde birden silahlar beliriyor: Cicero kentten kovuluyor; bayağı zararda; villasını yakıyorlar; oysa milyonlara mal olmuştu: kaç milyon? Kitapta bulalım -yok- burada gerekli olmaz. İ.Ö. 91 yılının 9 Kasım’ında sokak kulüpleri neredeydi? “Baylar kimseye garanti veremem”
(Caesar)
Çalışmamın ilk aşamalarındayım.
Sanatçı durmadan biçim sorunlarıyla uğraştığı için, durmadan biçim verdiği için, biçimcilik ile ne anlatılmak isteniyorsa, bu, uygulamadaki sonuçları gözetilerek ve çok dikkatle, tanımlanmalıdır. Yoksa sanatçıya birşey veremez. Sanat eserlerini gerçekçilikten uzaklaştıran her şeye biçimcilik denmek isteniyorsa, o zaman karşılıklı olabilmesi için, biçimcilik kavramı katıksız estetik alanda kurulmamalıdır. Biçimcilik bir yanda- içerikçilik bir yanda! Bu elbette fazla ilkel ve metafizik. Katıksız estetik alan içinde bakılmazsa özel bir güçlük yaratmaz kavram. Örneğin biri sırf kafiye düşürmek için doğru olmayan ya da geçersiz bir önerme getirirse bir biçimcidir o. Oysa aşırı bir biçim kaygısı gütmediği halde gerçekçi olmayan pek çok eser biliyoruz.
Anlaşılabilirlikten hiç uzaklaşmadan bu kavrama daha geniş, daha verimli, daha uygulanabilir bir anlam verebiliriz. Yapacağımız iş, gözlerimizi bir an için edebiyattan ayırmak, gündelik hayata inmektir. Gündelik hayatta nedir biçimcilik? Şu sözü alalım: ‘Biçimsel olarak haklı’. Bu, aslında haklı değildir, ama, yalnızca ve yalnızca biçimsel bakımdan haklıdır anlamına gelir. Ya da: ‘Sorun biçimsel olarak çözüldü’, demek, aslında çözülmediği anlamına gelir. Ya da: ‘Biçime uymak için yaptım’. Bu, yaptığım şeyin çok önemli olmadığı anlamına gelir: dilediğimi yaparım ama dış biçimlere uyarım, istediğimi elde etmenin en iyi yolu da budur. Üçüncü Reich otarşisini ‘kağıt üzerinde’ okuduğum zaman bunun bir siyasi biçimcilik olduğunu anlarım. Nasyonal sosyalizm biçimde sosyalizmdir, siyasi biçimciliğe bir örnek daha. Burada da aşırı bir biçim kaygısı söz konusu değil.
Kavramı böyle tanımlarsak hem anlaşılırlık, hem de önem kazanıyor. O zaman öyle bir durum ortaya çıkıyor ki, edebiyata döndüğümüzde (bu kez gündelik hayattan bütün bütüne ayrılmadan) edebi biçimi toplumsal içeriğin üzerine çıkarmadığı halde gerçekliği vermeyen eserleri de biçimci olarak niteleyip sergileyebiliriz. Hatta biçim olarak gerçekçi eserler bile bulabiliriz. Sayısı çoktur böyle eserlerin.
Biçimcilik kavramına bu anlamı yüklemekle öncülük (avantgarde) gibi bir olayı ele almak için bir ölçü edinmiş oluyoruz. Bir öncü, yolu çıkmaza da götürebilir, güvenilir bir yere de. Öylesine önden gidebilir ki, gözden kaybolduğu için ya da benzeri bir nedenle, asıl gövde onu izleyemez. Gerçekçi olmayan niteliği, böylece açıkça görülmüş olur. Asıl gövdeden koparsa neden, nasıl ve hangi yollardan onunla yeniden birleşebileceği gösterilebilir. Naturalizm ve montaj kargaşasının belirli bir türünün, herşeyin yalnızca yüzeydeki belirtilerinde kaldığı toplumun derin nedensel karmaşalarını yansıtmadığı gösterilerek, toplumda yarattıkları etkilerle yüzleştirilebilir. Biçim yönünden değerlendirildiğinde radikal gibi görünen edebi kanalların tamamen reformist oldukları yalnızca ‘kağıt üzerinde’ çözümler getiren biçimci çabalar oldukları gösterilebilir.
Biçimciliğin böyle bir tanımı roman, lirik şiir ve oyun yazmaya da yardımcı olur; son olarak ama aynı derecede önemle, tamamen biçimsel olanla ilgilenen, belirli yazı türlerine adanmış, tek bir dönemle sınırlanmış, edebi yaratı sorunlarını ara sıra tarihsel geçmişe göz atmakla birlikte tamamen edebi alanda çözmeye kalkışan belirli bir biçimci eleştiri üslubunu kesinkes tasfiye eder.
Joyce’un büyük hiciv romanı Ulysses’de çeşitli yazı üsluplarının ve alışılmamış özelliklerin yanısıra iç-monolog denen şey de vardır. Küçük burjuva bir kadın sabah yatağında düşünmektedir. Düşündükleri kopuk kopuk, çaprazlamasına ve birbirinin içinden akarak yansıtılmıştır. Bu bölüm neredeyse Freud için yazılmıştır. Yazarının üzerine çektiği şimşekler de Freud’un başına gelenlerin aynısıydı. Küfürler yazıyordu: pornografi, pislikten marazi bir zevk alma, belden aşağı hikayelerin fazla abartılması, ahlaksızlık vb. Şaşılacak şey şuydu ki, kimi Marksistler de bu saçmadığın dışına çıkamadılar ve tiksinerek ona küçük burjuva yaftasını yapıştırdılar. Teknik bir yöntem olarak iç-monolog da eşit derecede yerildi, bunun ‘biçimci’ olduğu söylendi. Bunun nedenini hiçbir zaman anlamadım. Tolstoy, bunu başka türlü yapardı demek, Joyce’un yöntemini yermek için bir neden olamaz. Yapılan eleştiriler öylesine yüzeydeydi ki, insan, Joyce bu monologu bir psikanalistle kursaydı herşeyin düzene gireceği izlenimini ediniyordu. İç-monolog, kullanılması çok güç bir yöntemdir; bu olguyu vurgulamakta da büyük yarar vardır. Çok kesin ölçüler olmadan (gene teknik türde) iç-monolog hiçbir şekilde gerçekliği yansıtmaz, yani yüzeyde yapmış gibi göründüğü düşünce ve çağrışım bütünlüğünü veremez. Bu “yalnız biçimsel açıdan”ın bir başka örneği olur, gerçekçiliğin çarpıtılmasına yol açar ki, buna çok dikkat etmeliyiz. ‘Tolstoy’a dönelim’ sloganıyla çözümlenecek biçimsel bir sorun değildir bu. Bizim de çok değer verdiğimiz, salt biçimsel anlamda bir iç-monoloğumuz olmuştur; Tucholsky’nin oyunlarını düşünüyorum. (3)
Birçok insan için dışavurumculuğun anılması bir özgürlükçü duygular inancını akla getirir. Ben kendim de o sıralar bir sanat tarzı olarak “kendini dışa vurma”ya karşıydım. (Versuche’de oyuncular için yazdığım yönergelere bakınız). Oyun kişilerinden birinin “kendinden geçmesi”ne yol açan can sıkıcı, bıktırıcı talihsizlikleri şüpheyle karşılıyordum. Nereye varıyordu bu kişi? Çok geçmeden bu insanların kendilerini kapitalizmden değil, dilbilgisinin kalıplarından kurtarmak noktasında kaldıkları anlaşıldı.
Haşek, Şvayk’la en yüksek ödülü almalı. Ama ben, özgürlük edimlerinin de her zaman ciddiye alınması gerektiğine inanıyorum. Bugün hâlâ birçok insan, özgürlükçü edimlerin sırf özgürlükçü oldukları için (kısıtlayıcı kurallardan, artık ayakbağı durumuna gelmiş eski edebi düzenlemelerden kendini kurtarmak) baskıya uğramasından kaygı duyarak bunlara toptan saldırmayı hoş karşılamıyorlar. Çünkü böyle saldırılarda, mülk sahiplerini anlatmaya yarayan anlatım biçimlerini, mülk sahipleri kendileri ortadan kalktıktan sonra bile korumak niyetini seziyorlar. Siyasetten bir örnek ararsak, karşı-devrimci darbelere karşı koymak istiyorsan devrimi öğrenip savunmak zorundasın, evrimi değil.
Önce şunu kabul edelim, edebiyat bir gelişim içinde ele alınmalıdır, ama bunu edebiyatın kendi öz-gelişimi anlamında söylemiyorum. Ancak o zaman, perspektifin dayanılmayacak ölçüde daraltıldığı, tek yanlı, ya da pek-az-yanlı ürünlerin ortaya çıktığı deney evreleri görülebilir ve elde edilen sonuçların yaşayabilirliği bir mesele olur. Hiçbir sonuca ulaşamayan deneyler var, kötü meyvalar veren, geç meyve veren deneyler var. Malzemelerinin ağırlığı altında çöken, işin genişliğinin farkında olup bundan kaçmayan, ama yetersiz kalan titiz sanatçılar görüyor insan. Hatalarını her zaman kavrayamıyorlar. Tıpkı sorunları gibi, hatalarını da, bazan, onların yerine başkaları görüyor. Bazıları özel sorunlara iyice gömülüyorlar, ama bunların hepsi de daireyi dörtgen yapmak gibi bir biçim değişikliği için çalışmıyorlar. Bu insanların karşısında sabrının taşmasını herkes haklı gösterebilir, hem bu hak bol bol kullanılıyor. Ama buna sabır göstermek için de nedenler var.
Sanatta başarısızlık ya da kısmi başarı gerçeği vardır (bir vakadır). Metafizikçilerimiz bunu anlamak zorundadırlar. Sanat eserleri kolaylıkla başarısız olabilir; çok güçtür başarıya ulaşmaları. Kimisinin duyguları eksik kaldığı için sesi kesilecektir; kimisinin duygulan fazla dile geldiği için. Bir üçüncüsü, kendini sırtındaki ağır yükten kurtarmak yerine, yalnızca bu tutsaklığın hissedilmesinden kurtarır. Bir dördüncüsü, araçlarını, çok uzun zamandır onlar aracılığı ile sömürüldüğü için, kıracaktır. Dünya sulugözlü olmak zorunda değildir. Yenilgilerle yüzleşilmelidir; ama insan, bundan, artık mücadele edilemeyeceği sonucunu hiç çıkarmamalıdır.
Bence dışavurumculuk yalnızca “bıktırıcı bir iş”, yalnızca bir sapmadan ibaret değildir. Neden değildir? Çünkü ben bunu hiçbir zaman bir “fenomen” olarak görmem ve böyle etiketlemem. Öğrenmeye istekli, işi uygulama yönünden ele alan gerçekçi yazarlar da bundan çok şey öğrenebilir. Onlar için Kaiser, Sternberg, Toller ve Goering birer maden damarıdır. (4) Açık söylemek gerekirse, ben kendim, benimkilere benzeyen sorunlarla karşılaştığım zaman daha kolay öğreniyorum. Uzatmadan söylersek, Tolstoy ve Balzac’dan hem daha güç, hem de daha az öğreniyorum. Onların üstesinden gelmeleri gereken sorunları benimkinden başkaydı. Ayrıca, deyim bağışlanırsa, bunların çoğu artık benim etim kanım gibi olmuştur. Elbette bu insanlara, ve kendi işlerini ele alış biçimlerine hayranım. Onlardan da öğrenabilir insan. Ama onlara tek tek değil, Swift, Voltaire gibi başka görevler yüklenmiş başka yazarların yanısıra yaklaşmak daha iyi olur. Edebi amaçların farklılığı o zaman daha açık ortaya çıkar, bizim de gerekli soyutlamayı yapmamız daha kolaylaşır ve onlara kendi sorunlarımız açısından yaklaşabiliriz.
Siyasal bakımdan kendini bağımlı sayan edebiyatımızın karşısına çıkan sorunlar belirli bir sorunu çok güncelleştirdi: aynı sanat eseri içinde bir üsluptan bir başkasına atlamak. Bu sorun uygulamada çok belirgindi. Siyasi bakış bazı eserlerin yapısının bütününü biçimlendirmeyi başaramadı, dolayısıyla, bildiri (mesaj) olay örgüsüne mekanik bir biçimde sokuldu. “Baş makale” genel olarak sanatsal olmayan bir biçimde yansıyordu. Bu, öylesine açıktı ki, içine yerleştirildiği olay örgüsünün sanat dışı bir özü olması kimsenin gözüne çarpmıyordu. (Her ne olursa olsun, olay örgüsü baş makaleden daha sanatsal sayılıyordu). Tam bir çatlak vardı. Uygulamada iki mümkün çözüm yolu görülüyordu. Ya baş makale olay örgüsü içinde eritilecekti, ya da olay örgüsü baş makalenin içinde; tabii, bu yapılırken başmakaleye sanatsal bir biçim verilecekti. Ama, aynı zamanda olay örgüsüne de daha sanatsal bir biçim verilebilirdi, baş makaleye de (o zaman makale, makale niteliğinden çıkardı). Daha sanatsal bir biçimde birinin dilinden ötekine atlanabilirdi. Böyle bir çözüm bir yenilik gibi göründü. Ama istenirse sanat niteliğinden şüphe edilemeyecek eski modellerin adı verilebilir: Attika tiyatrosunda eylemin korolarla kesilişi buna bir örnektir. Çin tiyatrosunda da benzeri biçimler vardır.
Betimlemelerde kaç tane ayrıntıya ihtiyaç vardır, fazla mı plastik, yoksa yeterince plastik değil mi gibi sorunlar tek tek durumlarda, uygulamada ele alınabilir. Bazı eserlerde atalarımızın kullandığından daha az ipucuyla idare edebiliriz. Psikolojiye gelince, yeni kurulan bilimlerden elde edilen sonuçların kullanılıp kullanılmaması bir inanç sorunu değildir. Karakter çiziminin bilimsel sezgilerle mi daha iyi yapıldığı ve bu bilimlerin iyi kullanılıp kullanılmadığı ancak tek tek durumlarda sınanabilir. Edebiyat, eşzamanlı kayıt tutma, geniş soyutlama, ya da uyumlu birleştirme gibi çağdaş insanın edindiği yeni becerilerin kullanılmasını yasaklayamaz. Bilimsel bir yaklaşım getirilecekse, her özgül durumda sanatçının yeni teknikleri benimsemesinden doğan sonuçları izlemek için, bilimin tükenmeyen enerjisine ihtiyaç vardır. Sanatçılar kestirmeden gitmeyi, her şeyi havada tasarlamayı, kesintisiz bir sürecin geniş bölümlerinde yarı-bilinçle çalışmayı severler. Eleştiri, hiç değilse Marksist eleştiri, her durumda daha yöntemli ve somut, kısacası, bilimsel olmalıdır. Kelime dağarcığı ne olursa olsun, ileri geri konuşmanın bir yararı yoktur. Gerçekçiliğin uygulanabilir bir tanımı için gerekli olan yol gösterici işaretler hiçbir koşul altında yalnızca edebi eserlerden çıkarılamaz. (Tolstoy gibi ol, ama onun zayıflıklarına düşme! Balzac gibi ol, ama günümüzün gerisinde kalma!) Gerçekçilik sorunu yalnızca edebiyata ait değil; başlıbaşına önemli, siyasal, felsefi ve uygulama alanında bir sorundur ve bütün insanlığı ilgilendiren genel bir sorun gibi ele alınıp açıklanmalıdır.
III
Bir Makale Üzerine Notlar
“Biçim” kelimesini rahatlıkla, özden ayrı, öze bağlı ya da herhangi başka bir biçimde kullananlardan; ya da “teknik”ten “mekanik” bir şey sayarak kuşkulananlardan fazla birşey beklememeli. Bunların klasiklerden (Marksizmin klasiklerinden) alıntı vermelerine ve bu alıntılarda da “biçim” kelimesinin geçmesine fazla kulak asmamalı. Tekniğe işaret ediyorsa, “mekanik” kelimesinin kimseyi korkutması gerekmez; insanoğluna büyük hizmetleri geçmiş ve hâlâ geçen bir mekanik türü vardır: teknoloji. Stalin’in başka bir alanda, yaratıcı insanlardan ayırdığı, aramızdaki “doğru düşünen insanlar”ın bazı kelimelere son derece keyfi anlamlar yükleyerek herkesin elini kolunu bağlamak gibi bir alışkanlıkları var.
Kültür mirasımızı yönetenler şöyle buyuruyorlar: “mücadele içindeki insanların karşılıklı ilişkileri” olmadan, “insanlar gerçek etkinliklerinde” sınanmadan, “mücadele içindeki insanların yakın etkileşmesi olmadan hiçbir kalıcı edebi karakter yaratılamaz. Hani, nerede Haşek’de, o eski yazarların olay örgülerini harekete geçirmek için kullandıkları “kamaşık” yöntemler? Ama gene de Şvayk, unutulması çok güç bir karakterdir, hiç şüphesiz. “Kalıcı” olabilecek mi, bilemem. Aynı şekilde Tolstoy ya da Balzac’ın yarattığı bir karakterin de kalıcı olup olamayacağını bilemem. Bu benim de, en çok, başkaları kadar bilebileceğim bir konu. Açık konuşmak gerekirse, ben kalıcılık kavramına öyle çok fazla bir değer de vermiyorum. Daha sonraki kuşakların bu karakterlerin anısını korumak isteyeceklerini önceden nasıl bilebiliriz? (Balzac’la Tolstoy onları zorlayabilecek bir durumda olmayacaklar, olay örgülerini harekete geçirmek için kullandıkları yöntemler ne denli parlak olursa olsun…) Yanılmıyorsam, bu daha çok, söylenebilecek şöyle bir tümcenin toplumsal olarak geçerli olup olmadığına bakacak: “Şu (şu, çağdaş olanı gösterecek) bir Goriot Baba niteliğidir.” Belki böyle nitelikler ortada kalmayacak. Belki bunlar, ancak, artık varolmayacak tipten yoğun bir ilişkiler ağı içinde ortaya çıkmış tipler olarak kalacaktır.
Karakterler ve Balzac
Don Passos’un kullandığı montaj tekniklerini fırtınalara karşı korumak bana düşmez. Kendim roman yazdığımda, özünde, “mücadele içindeki insanlar arasında yakın etkileşme” olan bir şey yaratmaya çalıştım. (Bu romanda montaj tekniği adına kullandığım öğeler romanın başka yerindeydiler). Ama bu teknik hakkındaki yargının yalnızca kalıcı karekterler yaratılması anlamında olumlu olmasına razı gelemem. İlkin, Don Passos kendisi, her ne kadar canlandırdığı mücadeleler Tolstoy’un yarattığı mücadele türünden olmasa, ya da karmaşık ilişkiler Balzac’ın olay örgülerini andırmasa da, “mücadele içindeki insanlar arasında yakın etkileşme”nin mükemmel bir çizimini vermiştir. İkinci olarak, roman elbette “karakterler”le ayakta durmaz, hele hele ondokuzuncu yüzyılda varolan tipte karakterlerle. Edebiyatta kalıcı karakterlerin toplandığı mitolojik bir Valhalla içinde Antigone’dan Nana’ya, Aeneas’dan Nekhlyudov’a (kimdir bu adam?) (5) kadar, kalıcı karakterlerden başka birşey bulunmayan bir çeşit Madame Tussuad müzesi yaratmamalıyız. Böyle bir düşünceye gülmekte bir saygısızlık görmüyorum ben. Sınıflı toplumlarda birey kült’ünün dayandığı temellere ilişkin epey bilgimiz var. Bunlar tarihi temellerdir. Bireyi bir köşeye atmaktan yana hiç değiliz. Ama bu (tarihsel, özgül, geçen) kült’ün Andrè Gide gibi bir adamın Sovyet gençliğinde bir tek birey bile bulmasını nasıl engellediğini de uzun uzun düşünmeye ve üzerinde durmaya değer buluyoruz. Gide’i okurken Sovyet gençleri arasında kendi gördüğüm karakterleri kalıcı yapmanın tek yolu bu ise (ki böyle olması gerçekten mümkün görünüyordu) Nekhlyudov’u (her kimse bu adam) kalıcı bir karakter olmaktan silip atma noktasına gelmiştim. Temel sorunumuza dönersek; burjuvazi ile proleter sınıfı arasındaki bu son kavga çağında insanların derin, karmaşık, edimsel hayat sürecini, bir “olay örgüsüne”, “bir dekor”a, ya da büyük bireylerin yaratılması için gerekli bir “arka plan”a indirgeyecek ölçüde sorunu yalınlaştırmak tamamen yanlıştır, çıkar yol değildir, yazarın harcadığı zamana değmez. Bireyler kitaplarda çok yer tutmamalı, hele gerçeklikte tuttuklarından fazlasını hiç. Tamamen uygulama alanında konuşacak olursak: bizim için bireyler insanların birlikte varoluş sürecinin çiziminde ortaya çıkarlar ve “büyük” de olabilirler, “küçük” de. Büyük bir karakter alıp onun çok katlı tepkilerde bulunmasını sağlamak, öteki karakterlerle ilişkisini elden geldiğince yüzeysel ve geçici olmaktan kurtarmak gerektiğini söylemek tamamen yanlıştır.
Dram (çatışmanın gücü), tutku (ateşliliğin derecesi) karakterlerin ağırlığı… bunların hiçbiri toplumsal işlevlerinden koparılıp bölünemez, bunlardan ayrı bir yerde çizilip öne çıkarılamaz. Mücadele içindeki insanlar arasındaki yakın etkileşimler oldukça özgül bir biçimde bireyler yaratan gelişen rekabetçi kapitalizmin mücadeleleriydi. Sosyalist olmaya çalışmak bireylerin değişik bir biçimlenişine yol açar ve değişik bireyler yaratır. Ayrıca bu süreç rekabetçi kapitalizm kadar bireyleştirici bir süreç midir sorusunu da unutmayalım. Eleştirmenlerimizden, bir anlamda, eskiden tek tek bireylere söylenmiş ünlü sloganı duyuyoruz: “Kendinizi zenginleştirin.”
Balzac, ucubeliklerin şairidir. Kahramanlarının çok katlı nitelikleri, (aydınlık yanlarının genişliği, gölgedeki yanlarının derinliği) üretimin ilerleyiş diyalektiğini sefaletin ilerleyişi olarak yansıtır. “İş onunla şiirsel olmuştur.” (Taine) ama: “Balzac her şeyden önce bir iş adamıydı, hem borca batmış bir iş adamı… spekülasyona başladı… borç vadelerini uzatıp taksitleri ödeyebilmek için romanlar yazıyordu.” Böylece şiir onun için iş oldu. Kapitalizmin ilk ağaçlarının dikildiği erken dönemlerde bireyler bireylere ve grup halinde bireylere karşı savaşıyorlardı. Bireyselliklerini belirleyen de bundan başka birşey değildi. Bizlere şimdi, aynı biçimde yapılmış ama doğal olarak bunlardan farklı olacak bireyler yaratmaya, yeniden bireyler yaratmaya devam etmemiz salık veriliyor. Öyleyse? “Balzac’ın eşya toplama tutkusu saplantı sınırlarına varmıştır.” Bu eşya fetişizmini onun romanlarında da, hem yüzlerce binlerce sayfa uzunluğunda buluruz. Bundan kaçınmamız gerektiğine şüphe yok. Tretyakof bu eğilimi yüzünden Lukács’ın havaya kalkmış işaret parmağı ile uyarılır. Ama Balzac’ın karakterlerini birey yapan da işte tam bu eşyaya tapınmadır. Onları, bireyi oluşturan toplumsal tutkuların ve işlevlerin yalın bir mübadelesinden ibaret olarak görmek saçmadır. Bugünün “kollektif” toplumunda kullanılmak üzere eşya üretimi, kolleksiyonculukta olduğu gibi bireyler yaratmaz mı? Tabii buna da “evet” cevabı verilebilir. Bu üretim süreci yürürlüktedir ve bireyler de vardır. Ama bunlar öylesine değişik bireylerdir ki Balzac bunların birey olduğunu kabul edemezdi. (günümüzde Gide de kabul etmiyor.) Bunlarda eksik olan garabet öğesidir; yücelik ile alçaklığın, kıyıcılık ile kutsallığın bileşimidir.
Hayır, Balzac’ın montajla işi yoktur. O, büyük aile şecereleri yazarak, tıpkı Napolyon’un kardeşlerini ve generallerini evlendirmesi gibi, hayal ürünü yaratıkları evlendirir; kuşaktan kuşağa süren eşya fetişizmini ele alır ve bu eşyaların ve fetişizmin bir kuşaktan diğerine aktarımını izler. (Organik olmayan hiçbir şeyle ilgilenmez; aileler, içlerinde bireylerin “yetiştiği” organizmalardır.) Özel mülkiyetin kalkmasıyla, genellikle kabul edildiği üzere, aile bireyleri biçimlendiremez olacağı için böyle hücreler mi yoksa Sovyetler ve fabrikalar mı kurmalıyız? Günümüzde bireyleri biçimlendiren ve şüphesiz çok yeni olan bu kurumlar aileyle karşılaştırıldığında, tam anlamıyla “monte” edilerek oluşmuşlardır. Kelime anlamıyla, biraraya konmuşlardır. Örneğin Moskova bir yana, günümüz New York’unda erkeklerin kadınları biçimlendirmesi çok azalmıştır; kadınlar erkeklere daha az bağımlıdır. Buraya kadar her şey oldukça basit. Bazı “ateşli” mücadeleler böylelikle sona erer; onların yerini alan başka mücadeleler ise (elbette başka mücadeleler onların yerini alır) aynı derecede ateşli olmakla birlikte belki daha az bireycidir. Bu, onlarda hiçbir bireyci özellik olmadığı anlamına gelmez, çünkü bunu yürütenler de bireylerdir. Ama, bu mücadelelerde bireyin yanındaki dost ve müttefiklere düşen rol, Balzac’ın zamanında olmayacak kadar büyüktür.
IV
Popülerlik ve Gerçekçilik
Çağdaş Alman edebiyatına giriş için parola arayanlar, edebiyat alanına girmek isteyen her ürünün yalnızca yurt dışında basıldığını ve yalnızca yurt dışında okunduğunu unutmamalıdırlar. Böylelikle ‘halkçı’ (popüler) teriminin edebiyata uygulanışı garip bir çevresel anlam (connotation) kazanır. Bu durumda yazar, içinde yaşamadığı bir halka yazmak zorundadır. Ama soruna daha yakından bakılınca yazarla halk arasında uzaklık sanıldığı kadar büyük değildir. Bu uzaklık günümüzde göründüğü kadar çok olmadığı gibi, geçmişte de göründüğü kadar az değildi. Egemen olan estetik anlayışı, kitap fiyatları ve polis baskısı yazarla halk arasında her zaman belli bir uzaklığın olmasına yol açmıştır. Ne var ki bu uzaklığı tamamen “dışsal” bir olay sanmak yanlıştır, yani gerçekçi değildir. Hiç şüphesiz bugün popüler bir üslupla yazabilmek özel çabalar gerektiriyor. Öte yandan, böyle yazmak biraz daha kolaylaştı; kolaylaştı ve acilleşti. Halk ile üst tabakalar arasındaki kopukluk daha netleşti; sömürücüler, baskıcılar iyice öne çıkıp, halka karşı, büyük boyutlara ulaşan kanlı bir savaş açtılar. Yan tutmak daha kolaylaştı. “Kamu” arasında açık bir savaş başladı denebilir.
Gerçekçi üslupta bir edebiyat isteği artık öyle kolayca geçiştirilemez. Bir kaçınılmazlık haline geldi bu. Egemen sınıflar eskisinden daha çok ve daha büyük yalanlara başvuruyor. Doğruyu anlatmak eskisinden de acil bir görev şimdi. Çekilen acılar çoğaldı, acı çekenlerin sayısı da. Yığınların büyük acıları gözönünde tutulunca, küçük güçlükler ya da küçük grupların karşısına çıkan güçlüklerle uğraşmak nefretle karşılanmaya başladı.
Giderek atan barbarlığa karşı tek dostumuz halktır; bu barbarlıktan en çok çeken halk. Yalnızca ondan birşey bekleyebiliriz. Demek ki, halka dönmek, onun dilini konuşmak zorunluğu açıkça ortada. Böylelikle popüler sanat ve gerçekçilik günümüzde doğal müttefikler haline gelmiş bulunuyor. Halkın, geniş kesimlerin çıkarı edebiyatta hayatın dürüst bir imgesini bulmaktır: hayatın dürüstlükle verilen imgeleri yalnızca ve yalnızca halka, geniş emekçiler yığınına hizmet eder. Dolayısıyla, bu imgeler her koşul altında anlaşılır olmalı, onlara hizmet edebilmelidir. Başka türlü söylersek, halkçı olmalıdır. Ne var ki bu kavramların doğmasını ve kullanılmasını gerektiren önermeleri ortaya çıkarmadan önce, kavramların kendileri ayıklanıp temizlenmelidir. Bu kavramların hiçbir tarihi olmadığını, tam bir uzlaşma ya da kesinlik taşıdığını, saydamlaşmış olduklarını düşünmek yanlıştır. (Hepimiz bunların ne demek olduğunu biliriz, kılı kırk yarmayalım.) Popülerlik kavramının kendisi pek tutulmaz (popüler değildir). Öyle olduğuna inanmak gerçekçiliğe ters düşer. Sonu “lık”la biten bir koca dizi soyut isim var ki bunlara dikkatle bakılmalıdır. Faydacılık, egemenlik, kutsallık kavramlarını düşünün bir: ulusçuluk kavramının ise oldukça özgül, kutsal ve debdebeli, ayrıca hiçbir şekilde gözden kaçmayacak kadar şüphe uyandırıcı bir çevresel anlamı olduğunu biliyoruz. Popüler (halkçı) kavramına böylesine ihtiyacımız var diye bu çevresel anlamı görmezlikten gelmemeliyiz.
“Halkın” boş inançlara dayanan bir yansıtılışı ya da daha doğrusu, boş inançların yayılmasını sağlayacak bir tarzda yansıtılması, sözde şiirsel biçimlerde tam anlamıyla görülmektedir. Bunlar, görünmez güç, değişmez özellikler, boş gelenekler, sanat biçimleri, alışkanlık ve görenekler, dindarlık, kalıtımsal düşmanlar vb. kavramlar yüklerler halka. İşkencecilerle işkence görenler, sömürülenlerle sömürenler, aldatanlarla aldatılanlar arasında akıllara durgunluk veren bir ayrılık vardır; bunun çok sayıda “küçük” emekçilerin tepelerindeki insanlara karşı koyma sorunuyla hiçbir ilgisi yoktur.
Böyle bir halk kavramıyla uygulanagelen bir yığın aldatmacanın uzun ve karışık bir tarihi vardır; bir sınıf mücadeleleri tarihi. Burada bu konuya girmek niyetinde değiliz. Yalnızca, popüler sanata ihtiyaç var derken; geniş yığınlar için, azınlık tarafından ezilen çoğunluk için, “halkın kendisi için” ve bunca zamandır siyasetin nesnesi olan ama artık siyasetin öznesi durumuna gelmesi gereken üreticiler yığını için bir sanattan söz ederken bu aldatmaca olgusunu da gözden kaçırmamak istiyoruz. Uzun zamandır halkın tam gelişmesinin güçlü kurumlarca engellendiğini, yapay ama güçlü bir biçimde görenekler aracılığı ile susturulduğunu ve halk kavramına tarih dışı, gelişme dışı durağan bir damga vurulduğunu hatırlatmak istiyoruz. Kavram bu biçimiyle ele alınırsa bize yapacak birşey düşmez; daha doğrusu, kavramın kendisiyle savaşmak düşer.
Bizim ‘popüler’ kavramımızın içine aldığı halk, tarihi gelişme içinde tam rolünü oynamakla kalmaz, tarihi etkin bir biçimde avucunun içinde tutar, hızını zorlar ve yönünü belirler. Kafamızda tarihi yapan, dünyayı ve kendilerini değiştiren bir halk var. Kafamızdaki halk mücadele eden halktır, dolayısıyla popüler kavramımız da kavgacıdır.
Halkçı şu anlama gelir: geniş yığınlarca anlaşılabilir olmak, onların anlatım biçimlerini benimseyip zenginleştirmek/ onların görüş açısını kabul edip, bunu pekiştirmek ve düzeltmek/ halkın en ilerici kesimini yansıtarak onun önderliği elde etmesine yardım etmek ve böylelikle halkın öteki kesimlerine de bunu anlatmak/ geleneklerle bağ kurup geliştirmek/ önderlik mücadelesi veren halk kesimine, şu anda ulusu yöneten kesimin başardıklarını iletmek.
Şimdi, ‘gerçekçilik’ kavramına gelelim: bu da, birçok amaç için birçok kişi tarafından kullanılmış eski bir kavram olduğu için, kullanılmadan önce ilkin temizlenmesi gerekir. Bu gereklidir, çünkü halkın kültür mirasım alabilmesi ancak bir mülksüzleştirme edimiyle mümkün olabilir. Edebi eserler fabrikalar gibi ele geçirilemez; edebi anlatım biçimleri patentler gibi el değiştiremez. Edebiyatın çok değişik örneklerini sunduğu gerçekçi yazış tarzı bile, hizmet ettiği amacın damgasını taşır; en ufak ayrıntılarda bile açıkça görülür, ne zaman ve hangi sınıf için yazıldığı. Halk, gözümüzün önünde mücadele ederek gerçekliği değiştirirken, anlatının “denenmiş” kurallarına, saygıdeğer edebi modellere, dışsal estetik yasalara bağlanıp kalmamalıyız. Gerçekçiliği varolan belirli eserlerden çekip çıkarmaya çalışmamalıyız; insanlığa, gerçekçiliği kendilerinin hakim olabileceği bir biçim içinde vermek için, eski yeni, denenmiş denenmemiş ve isterse sanat dışı bir alandan elde edilmiş olsun, her türlü aracı kullanmalıyız. Gerçekçiliğe salt biçimci bir ölçüt getirmemek için, belirli bir çağın, belirli bir tarihi roman biçimini (Balzac olsun, Tolstoy olsun) gerçekçi olarak tanımlamamaya dikkat edeceğiz. Gerçekçi bir yazış tarzından yalnızca, kokusunu duyabildiğimiz, tadına bakabildiğimiz ve “her şeyi” duyumlayabildiğimiz durumlarda; “atmosfer” yaratıldığı ve olay örgülerinin karakter çözümlemesine yol açacak bir biçimde düzenlendiği durumlarda söz etmeyeceğiz. Bizim gerçekçilik kavramımız geniş ve siyasi olmalıdır, tüm göreneklere egemen olmalıdır.
Gerçekçi şu anlama gelir: toplumun nedensel karmaşalarını keşfetmek/ egemen olan bakış açısının aslında yönetenlerin bakış açısı olduğunu sergilemek/ insan toplumunu sıkıştıran güçlüklere karşı en geniş çözümleri getiren sınıfın görüş açısından yazmak/ gelişme öğesini vurgulamak/ somut olan mümkün kılmak ve bundan soyutlama yapmayı mümkün kılmak.
Bunlar genişliği olan kurallardır ve daha da genişletilebilirler. Ayrıca, bu kurallara uyarken sanatçıya, fantezisini, özgürlüğünü, mizacını, yaratma yetisini kullanma hakkı tanıyacağız. Çok ayrıntılı edebi modeller üzerinde durmayacağız; sanatçıyı, çok kesin tanımlanmış anlatı kurallarıyla bağlamayacağız. Duyumsal yazı üslubu denen şeyin (insanın her kokuyu duyduğu, her şeyi tadabildiği, duyulmayabildiği yazı tarzı) otomatik olarak gerçekçi yazış tarzıyla özdeşlenemeyeceği olgusunu yerleştireceğiz; duyumsal üslupla yazıldıkları halde gerçekçi olmayan eserler bulunduğunu ve gerçekçi oldukları halde duyumsal üslupla yazılmamış eserlerin varolduğunu kabul edeceğiz. En son amacımız karakterlerin ruhsal hayatlarını gözler önüne sermek olduğu zaman mı en iyi olay örgüsünü geliştirdiğimiz sorununu dikkatle incelememiz gerekecek. Çeşitli sanatsal araçların saptırılmasıyla, okur, kahramanların yalnızca iç heyecanlarını paylaşmakla kalıyorsa, belki de anlatılan olaylara girmek için gerekli anahtardan yoksun olduğunu duyacaktır. Sıkı bir sınavdan geçirmeden önce Balzac’la Tolstoy’un biçimlerini alırsak biz de onlar gibi, okurlarımızı (halkı) sıkabiliriz. Gerçekçilik yanlızca bir biçim sorunu değildir. Bu gerçekçilerin üsluplarını taklit edersek, biz kendimiz, artık gerçekçi olmaktan çıkarız.
Çünkü zaman akıyor, akmasaydı altın masalarda oturmayanların hali fena olurdu. Yöntemler tükeniyor, uyarıcılar işlemez oluyor. Yeni sorunlar çıkıp yeni yöntemler istiyor. Gerçekçilik değişiyor; onu yansıtabilmek için, yansıtma biçimleri de değişmeli. Hiçten hiç çıkar; yeni eskiden çıkarak doğar, yeni olmasının nedeni de budur.
Baskıcılar her çağda aynı yöntemlerle çalışmazlar. Her zaman aynı durağan biçimde tanımlanmazlar. Onlar için tanınmaktan kaçınmanın pek çok yolu var. Askeri yollar yapıp bunlara oto-yol diyorlar; tanklarını boyayıp Macduff’un ormanına benzetiyorlar. Ajanları kendilerini işçi diye yutturabilmek için ellerindeki nasırları gösteriyorlar. Elbette: avcıyı avlanan mazlum olarak göstermek de yaratıcılık ister. Dün halkçı olan bugün halkçı olamayabilir, çünkü bugünkü halk dünkü koşulları içinde değil.
Biçimci önyargıların kurbanı olmayan herkes, doğrunun birçok yoldan baskı altına alınmış olabileceğini ve birçok yoldan da dile getirilebileceğini bilir. İnsanlığa sığmayan koşullara öfke uyandırmanın birçok yöntemi vardır: dolaysız betimleme (duygusal yada nesnel), anlatı ve analoji, şaka, abartma ya da çok hafife alma. Tiyatroda gerçekçilik hem nesnel hem de fantastik biçimlerle yansıtılabilir. Oyuncular makyaj yapmayarak (ya da pek az yaparak ) tamamen doğal olduklarını öne sürebilirler ve gene de oyun toptan bir yalan olabilir; ya da grotesk maskeler taktıkları halde doğruyu ve gerçeği sunabilirler. Bunun tartışılacak bir yanı yok; araçlar hizmet ettikleri amaca göre sorgulanabilirler. Piscator’un, geleneksel biçimleri sürekli yıktığı denemeleri en büyük desteği işçi sınıfının en ileri kadrolarından gördü; benimkiler de öyle. İşçiler her şeyi, içeriğin doğruya uygunluğu ölçütüyle yargıladılar. Doğrunun ve toplumun gerçek mekanizmasının sunuluşuna yarayan her yeniliği sevinerek karşıladılar. Teatral görünen, ancak kendi güzelliği için kullanılmış (yani henüz amacını gerçekleştiremeyen ya da artık gerçekleştiremez olan) araçları benimsemediler. İşçilerin Savlarının hiçbir edebi yanı yoktu; bunları tiyatro estetiği kalıpları içinde dile getiriyor değillerdi. Hiçbir zaman, tiyatroyla filmin karıştırılmaması gerektiğini söyleyen olmadı! Film oyununun içine doğru dürüst yerleştirilemediyse söylenen şuydu: bu noktada film fazlalık; dikkati dağıtıyor. İşçi koroları karmaşık ritimli manzum parçaları (“kafiyeliyse su gibi gidiyor, takıntı olmuyordu”) okuyor. Eisler’in zor kompozisyonlarını (“Bu zor iş”) söyleyebiliyorlardı. (6) Ama anlamı açık olmayan ya da yanlış olan bazı dizeleri değiştirmek zorunda kalıyorduk. Kafiyeli oldukları için kolay öğrenilebilen, daha yalın bir ritmi olan ve böylelikle daha kolay yerine oturan yürüyüş şarkılarına ise bazı incelikler sokmak mümkündü (düzensizlikler, karmaşıklıklar) ki o zaman (“burada bir tuhaflık var, pek hoş”) diyorlardı. Yıpranmış, önemsiz, çok sıradan, düşündürücülükten uzak şeyleri hiç sevmiyorlardı. (“Bir şey vermiyor.”) Estetiğe ihtiyaç duyan burada bulabilir onu. Sovyet korosuna bir şey daha eklememi öneren (“bunu koymak gerekiyor, yoksa ne anlamı kalır?”) bir işçiye böyle yaparsak sanatsal biçimi zedeleyeceğimizi söylediğimde bana bakışını hiç unutmayacağım. Başını eğip güldü. Bu nezaketli gülümseyişiyle koca bir estetik alan çöküverdi. İşçiler bize öğretmekten çekinmiyorlardı, kendileri de öğrenmekten korkmuyorlardı.
İşçilere gerçeklikle ilgili olduğu sürece cüretkar, alışılmamış şeyler vermekten korkmamalı derken, deneylerime dayanıyorum. Kültürlü sanat uzmanları çıkıp “sıradan insanlar bunu anlamaz” diyeceklerdir her zaman. Ama halk bu kişileri sabırsızlıkla itip sanatçılarla dolaysız bir anlaşmaya varıyor. Kliklerin başka klikler oluşturmak için yaptığı bir yığın ukalaca şey var; eski şapkayı bininci kez kalıplatmak, kokmuş eti baharatla süslemek gibi. İşte bunu, inanmadığını gösteren, hoş görülü bir baş sallamasıyla (“boş ver”) yadsıyor işçi sınıfı. Yadsıdıkları baharat değil, kokmuş et: bininci kez kalıplanma değil, eski şapka. Kendileri sahne için yazıp oynadıkları zaman dehşetli özgündürler. Birçok kişinin (ama çok iyi kişilerin değil) burun kıvırdığı “ajitprop” sanat denen şey, yeni sanatsal malzemeler ve anlatım biçimleri madeniydi. Çoktan unutulmuş, sahici halk sanatı çağlarından, yeni toplumsal amaçlara göre rahatlıkla değiştirilmiş çok güzel öğeler çıktı ortaya: insanın soluğunu kesen kestirme yollar, yoğunlaştırmalar, güzel yalınlaştırmalar, hem bütün bunlar şaşırtıcı bir zarafete sahip oldukları gibi, karmaşadan da korkmuyor, onun tohumlarını tartışıyorlardı. Bunun büyükçe bir kısmı ilkel olabilir, ama gene de bu, burjuva sanatında görünürde çok incelmiş ruhi manzaraların ilkelliği ölçüsüne varmamaktadır. Birkaç başarısız kompozisyon yüzünden, işin aslına varmaya ve soyutlamayı mümkün kılmaya çalışan ve bunda sık sık başarılı olan bir yansıtma üslubunu yadsımak yanlıştır. İşçilerin keskin gözleri gerçekçiliğin doğalcı yansıtılışının yüzeyini delip geçer. ‘Driver Henschel’deki (şoför Henschel) işçiler ruhun iç durumları konusunda, “bütün bunları bilmek gerekmez,” dediklerinde, hemen görünürdeki yüzeyin altında işleyen gerçek toplumsal güçlerin daha doğruya yakın bir imgesini kavramak isteğini dile getiriyorlardı. Kendi deneylerimden sözetmek gerekirse, Üç Kuruşluk Opera’daki fantastik kostümlere ve gerçek dışı görünen çevreye karşı değildiler. Dar görüşlü değildiler, bundan, darlıktan nefret ediyorlardı (evleri tıkış tıkıştı). Her şeyi büyük çapta yapıyorlardı. Oyunları düzenleyenlerin elleri sıkıydı; oyuncuların gerekli bulduğu bazı şeyleri fazlalık sayıyorlardı; ama gene de, aşırılığa karşı olmadıkları için, cömert davranıyorlardı. Ancak, fazlalık sayılacak şeylere de karşıydılar. Beygir yükünü çektikçe, ağzını kapatamıyorlardı. “Yöntem” diye bellenmiş tek bir şeye saplanıp kalmıyorlardı. Amaçlarına ulaşmak için çok ve değişik yöntemler gerektiğini biliyorlardı.
Görülüyor ki, halk sanatı ve gerçekçilik için ölçüt seçerken hem dikkatli olmak, hem de kısıtlamalardan kaçınmak gerekiyor. Genellikle yapıldığı gibi, yalnızca, varolan halkçı eserlerden, ya da, varolan gerçekçi eserlerden çıkarılmamalıdır bu ölçütler. Yoksa, elde edilen ölçütler biçimci olur; bunlarla yalnızca biçimsel bir halk sanatına ve biçimsel bir gerçekçiliğe varılabilir.
Bir eserin gerçekçi olup olmadığı, yalnızca, gerçekçi olduğu söylenen ya da yazıldıkları dönemde gerçekçi olan eserlerle karşılaştırılarak belirlenemez. Her yeni durumda, çizilen hayatı (başka bir çizimle değil) o eserde anlatılmış olan yaşanan hayatla karşılaştırmak gerekir. Halkın geniş kesimlerinin ilgisini çekebilme konusunda çok dikkat edilmesi gereken biçimle ilgili bir yan daha vardır. Bir edebi eserin anlaşılırlığı (ilgi çekicilik sağlayan bir anlaşılırlık) kendi yazıldıkları çağlarda anlaşılma güçlüğü ile karşılaşmamış bulunan eserlerin tıpatıp benzerlerini yazmakla sağlanamaz. Kendi zamanlarında anlaşılırlık niteliği taşımış bu eserler de kendilerinden eskilere benzetilerek yazılmış değildir. Onların da anlaşılırlık niteliği kazanabilmesi için birçok güçlüğün aşılması gerekmişti. Bunun gibi, bizler de bugünkü yeni eserlerin anlaşılırlık kazanabilmesi için bir şeyler yapmalıyız. Yalnızca halkçıyım demekle yetinemeyiz; halkçı olmanın da bir süreçten geçmeyi gerektirdiğini unutmayalım.
Yaşarlığı olan, döğüşken, tamamen gerçeklikle ilgili ve gerçekliği tam anlamıyla kavrayan sahiden halkçı bir edebiyatımız olsun istiyorsak, gerçekliğin hızlı gelişmesine ayak uydurmalıyız. Büyük emekçi yığınlar çoktan bu devinimin içindeler. Onların karşıtlarının acımasız zulmü ve ne yapacaklarını bilip ellerinden geleni ardlarına koymayışları da emekçi yığınların çoktandır bu devinimin içine girmiş bulunduğunu kanıtlıyor.
Çeviren: Taciser BELGE
Notlar
(1) Burada insan yakın uzak toplumsal çevresiyle karşılıklı ilişki ve etkileşim içinde ele alan nedensellikle, mekanik, tek-yanlı determinist nedensellik arasındaki fark belirtiliyor -T.B.
(2) Alfred Döblin (1878-1957): Alman roman yazarı ve Dışavurumculuk ile Neue Sachlichkeit (Yeni-Nesnelcilik) akımının öncülerinden. En önemli yapıtı Berlin Alexanderplatz’dır. (1929). Bu yapıtında, Joyce ve Dos Passos’tan etkilenmiştir.
(3) Kurt Tucholsky: Weimar döneminin radikal oyun yazarı; Die Weltbühne’nin editörü.
(4) Kaiser, Sternberg, Toller ve Goering, Birinci Dünya Savaşı sonrası döneminin dışavurumcu yazar ve oyun yazarlarıdır.
(5) “Nekhlyudov”: Tolstoy’un Diriliş romanındaki başta gelen karakterlerden liberal aristokrat bir tip.
(6) Brecht’in Die Massnahme (1930) adlı yapıtından söz ediliyor. Parti disiplininin ve Komintern’in Çin politikasının haklı çıkışını kabul ediyor Brecht. Oyun, aşırı fedakârlığı övdüğü için, Alman Komünist Partisi tarafından sert eleştirilere uğramış bulunuyordu. Lukács da Brecht’in bu oyununu strateji ve taktik sorunlarını etik sorunlara indirgediği için 1932’de kötü bulmuştu.
“Estetik ve Politika” adlı (Eleştiri Yay.)
Toplam okunma (7207) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Lenin’in Maksim Gorki’ye Mektubu: Sevgili Aleksey Maksimiç Aralık 21, 2009
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Kültür Sanat - Cultural Arts , add a comment
Tonkov’la görüştüm, ve bu görüşmeden de, mektubunuzu almamdan da önce, Kadetlere yakın burjuva aydınlarının tutuklanması konusunu denetleyip bırakılabilecek herkesi bırakmak üzere Kamenev ve Buharin’in atanmasını Merkez Komitesi’nde kararlaştırmıştık.* Çünkü bize göre, bu konuda da hatalar yapılmış olduğu açıktır.
Genellikle, KadetIere (ve onlara yakın kişilere) uygulanan tutuklama önleminin gerekli ve doğru olduğu da açıktır.
Bu konudaki içten görüşünüzü okurken, (Londra’daki, Kapri’deki ve daha sonraki) konuşmalarımız sırasında aklıma takılmış olan bir sözünüzü anımsıyorum:
“Biz sanatçılar sorumsuz kişileriz.”
Çok doğru! İnanılmaz derecede öfkeli sözlerinizi neyle ilgili olarak ediyorsunuz? Onbinlerce işçi ve köylünün yaşamını tehdit eden komplolar, Krasnaya Gorka’nın104 teslimi gibi komploları önlemek için birkaç düzine (ya da belki birkaç yüz olsun) Kadet ve Kadet yakını takımının hapiste birkaç gün geçirmesi iIe ilgili olarak.
Gerçekten de, felaket! Ne adaletsizlik! Onbinlerce işçi ve köylünün kıyımını önlemek için aydınlara birkaç gün, hatta birkaç hafta hapis cezası!
“Sanatçılar sorumsuz kişilerdir.”
Halkın “aydın güçleri” ile burjuva aydınlarının “güçlerini” birbirine karıştırmak yanlıştır. Bu sonuncuya örnek olsun diye, Korolenko’yu alıyorum: 1917 Ağustosunda yazdığı Savaş, Anavatan ve İnsantürü broşürünü kısa bir süre önce okudum. Düşünün, Korolenko “Kadetlere yakın” olanların en iyisi, neredeyse Menşevik. Ama, şekere bulanmış lafların arkasına gizlenmiş ne tiksinti verici, ne alçak, ne kötü bir emperyalist savaş savunması! Burjuva önyargılarına köle olmuş sefil bir dar kafalı! Bu gibi beyefendiler için emperyalist bir savaşta 10,000,000 ölü, desteklemeye (savaş “karşıtı” şekere bulanmış lafların eşlik ettiği işlerle desteklemeye) değer bir iştir; ama toprak sahiplerine ve kapitalistlere karşı haklı bir iç savaşta yüz binlerin ölümü ahlar ve vahlar, iç çekmeler ve isteriler uyandırır.
Hayır. Komploları (Krasnaya Gorka gibi) ve onbinlerin ölümünü engellemek için öyle gerekiyorsa, bu gibi “yeteneklerin” hapiste birkaç hafta kadar bırakılmasında zarar yoktur. Ne var ki, biz, Kadetlerin ve “Kadet yakınlarının” bu komplolarını sergiledik. Ve Kadet yakını profesörlerin komploculara epeyce sık olarak yardım ettiklerini biliyoruz. Bu, bir olgudur.
İşçilerin ve köylülerin aydın güçleri büyüyor ve burjuvaziyi ve uşaklarını, sermayenin, kendilerini ulusun beyinleri sanan hizmetkarlarını alaşağı etme savaşımında güç kazanıyor. Aslında onlar beyin değil, b… tur.
Halka bilim götürmek (ve sermayenin hizmetkarları olarak davranmamak) isteyen “aydın güçler”e, ortalamanın üstünde ücret ödüyoruz. Bu, bir olgudur. Onlara bakıyoruz. Bu, bir olgudur. Onbinlerce subay Kızıl Ordumuzda hizmet veriyor ve yüzlerce haine karşın zafer kazanıyor. Bu, bir olgudur.
İçinde bulunduğunuz ruh hallerine gelince (mademki sizi anlayabilip anlayamayacağım sorusunu soruyorsunuz), bunları pekala “anlayabilirim”. Kapri’de ve daha sonra, size sık sık şunu söyledim: Burjuva aydın kesiminin en berbat öğelerinin çevrenizi almasına izin veriyorsunuz ve onların sızlanmalarına yenik düşüyorsunuz. Birkaç haftalık “korkunç” tutuklama üstüne yüzlerce aydının bağırtılarını işitiyor ve dinliyorsunuz, ama Denikin, Kolçak, Liyanozov, Rodziyanko, Krasnaya Gorka (ve diğer Kadet) komplocularının tehdit ettiği kitlelerin, milyonların, işçi ve köylülerin seslerini, bu sesi işitmiyor ve dinlemiyorsunuz. İnsanın böylelikle işi yalnızca “Kızıllar da Beyazlar kadar halkın düşmanıdırlar (kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin devrilmesi için savaşanlar, toprak sahipleri kadar halkın düşmanıdırlar) diye yazmaya değil, iyilik dolu tanrıya ya da Çar Babamıza inanmaya kadar vardırabileceğini pekala anlıyorum. Bütünüyle anlıyorum.
X
Yok, gerçekten de, bu burjuva aydın çevresinden kendinizi kurtarmadıkça, batıp gideceksiniz! Bunu çabucak yapmanızı bütün yüreğimle diliyorum.
Selamlarımla
Lenin
* Çünkü hiçbir şey yazmıyorsunuz! Ve bir sanatçının kendisini yozlaşmakta olan aydınların sızlanmalarına harcaması ve yazmaması: bu iflas değil midir, ayıp değil midir?
Collected Works, Cilt 44, s. 283-85
* R.K.P. (B.) M.K. Politbüro’su 11 Eylül 1919 günü, burjuva aydınların tutuklanması konusunu tartıştı ve bu aydınların durumlarını yeniden ele almak üzere F. E. Cerjinski, N. I. Buharin ve L. B. Kamenev’i görevlendirdi.
104 Krasnaya Gorka: Finlandiya Körfezinin güney kıyısındaki bir kale. Kalenin, yabancı müdahalecilerin, Sosyalist-Devrimcilerin, Menşeviklerin ve beyaz muhafızların karşı-devrimci propagandasından etkilenen garnizonu, 1919 Temmuzunda karşı-devrimci bir ayaklanma başlattı.
V.İ. Lenin
Toplam okunma (8041) Bugün(3) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Tim Rayborn; Doğu Müzikleri Üzerine Çalışan Bir Batılı ve Seçilmiş Eserleri
Sinema Yazarlarına Göre 2009′un En İyi filmi IRA Açlık Grevini konu alan “Hunger” (online izle)
Kendini Anlatan Bir Masalcı: Oğuz Atay
Aydoğan Topal “Heyyamo” albümüyle cafrande.org’ta
Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy ve sanata bakışı
Felsefecilerin Önyargıları Üstüne – Friedrich Nietzsche
Nevajin – Enstrümantal Kürt Müziği/ Kurdish Instrumental Folk Music – Ararat, Munzur, Karacadağ Ezgileri
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar’ın eşi CIA ajanı mı??
“Bir ufka vardık ki artık/ Yalnız değiliz sevgilim” Tekel işçilerinin haklı mücadelesine selam olsun
Ömer Faruk Tekbilek sevilen şarkılarıyla cafrande.org’ta