Komünist Manifesto’nun “Manifestoon” adıyla hazırlanan çizgi filmi Eylül 2, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından kaleme alınan Komünist Manifesto ilk olarak 21 Şubat 1848′de bilimsel sosyalizmi en açık ve en sade biçimiyle dünyaya duyurmak amacıyla Londra ‘da yayımlandı. Komünizmin ilk bildirgesi olan metin en etkileyici politik yazıları arasına girdi. Dünyada en çok okunan üç kitaptan biri oldu. O tarihten bugüne belli başlı dünya dillerinde sayısız basımı yapıldı, bugün de yaygın bir ilginin konusu olmaya devam eden kitap, yazılı formatının dışında değişk şekillerde de karşımıza çıkıyor. Son olarak ABD’li sanatçı, medya aktivisti ve eğitimci Jesse Drew tarafından, klasik çizgi filmlerden yararlanılarak hazırlanan “Manifestoon” adlı çizgi filmi aşağıdan izleyebilirsiniz.
Komünist Birlik tarafından yetkilendirilen Marx ve Engels, birliğin amacını ve programını da çizer. Komünist Manifesto, proletaryanın burjuva düzenini ve özel mülkiyeti bir devrimle ortadan kaldırarak sınıfsız bir toplum düzenini gerçekleştirmesi gerektiğini söyler.
Manifesto`nun ilk sayfasında yazar olarak Friedrich Engels ve Karl Marx`ın isimleri birlikte yer alır ve ortak yazım şeklinde geçer. Marx`ın ölümünden sonra Engels, 1883 Almanca baskısının önsözüne şöyle yazar: “Manifesto’ya egemen olan temel düşünce… yalnızca ve tamamıyla Marx’a aittir.”
Komünist Parti Manifestosu ilk olarak 1848 tarihinde Londra`da Almanca koyu yeşil bir broşür olarak basılmıştır. İlk İngilizce çevirisini Helen MacFarlane 1850`de yapmıştır. 1872`den 1893`e kadar değişik önsözlerle tekrar basıldı: Marx ve Engels`in 1871 Paris Komünü deneyimiyle ilgili bazı düşüncelerini kapsayan bir önsözle, 1882 Rusça baskıya yazılmış bir önsözle ve Marx öldükten sonra Engels`in 1883 Almanca, 1890 Almanca, 1892 Lehçe, 1893 İtalyanca baskıya önsözleriyle birlikte.
1888 yılında Samuel Moore`un Engels ile birlikte yaptığı İngilizce`ye çeviri, en çok kullanılan İngilizce baskıdır.
Manifestodan bir bölüm:
I – Burjuvalar ve Proleterler
Bugüne kadarki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.
Özgür ile köle, patrisyen ile pleb, senyör ile serf, lonca ustası ile çırak, kısacası, ezen ile ezilen, birbiriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulunmuş, birbirine karşı gizli ya da açık kesintisiz bir mücadele sürdürmüş, bu mücadele ya tüm toplum yapısının devrimci bir dönüşümüyle, ya da mücadele eden sınıfların hep birlikte çöküşüyle sonuçlanmıştır.
Tarihin daha önceki dönemlerinde, hemen her yerde toplumun değişik katmanlara tam bir ayrılmışlığını, toplumsal konumların çeşitli basamaklara ayrılmasını görüyoruz. Eski Roma’da, patrisyenler, şövalyeler, plebler, köleler; ortaçağda, feodal beyler, vasaller, lonca ustası, çıraklar, serfler; üstelik hemen her bir sınıf da kendi içinde özel bir basamaklılık gösteriyor.
Feodal toplumun çökmesiyle oluşan modern burjuva toplumu, sınıf karşıtlığını ortadan kaldırmış değil. Yalnızca, eskilerin yerine yeni sınıflar, yeni ezme koşulları, yeni mücadele biçimleri getirmiştir.
Ne var ki burjuvazinin dönemi olan çağımızın başlıca özelliği, sınıf karşıtlıklarını basitleştirmiş olmasıdır. Giderek toplumun tümü birbirine düşman iki safa, birbirine doğrudan karşıt iki büyük sınıfa ayrılıyor: Burjuvazi ile proletarya.
Ortaçağın serflerinden ilk kentlerin imtiyazlı köylüleri, imtiyazlı köylülükten de burjuvazinin ilk unsurları oluştu.
Amerika’nın keşfi, Afrika’nın gemiyle dolanılması, yükselen burjuvaziye yeni bir alan yarattı. Doğu Hint ve Çin pazarı, Amerika’nın sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle alışveriş, mübadele araçlarında ve genel olarak metadaki artış, ticarete, gemiciliğe, sanayiye görülmemiş bir yükselme getirdi ve böylece de yıkılmakta olan feodal toplumun içindeki devrimci öğeye hızlı bir gelişme sağladı.
Sanayide o zamana kadarki feodal veya lonca yapılı işletme tarzı, yeni pazarlarla büyüyen talebi karşılamaz oldu. O yapıların yerini manüfaktür aldı. Sanayi orta kesimi, lonca ustalarını bir kenara itti; işin değişik korporasyonlar arasında bölünmesi, işin her bir atölyenin kendi içindeki bölünmesi önünde yitip gitti.
Ama pazarlar sürekli büyüyor, talep sürekli yükseliyordu. Manüfaktür de yetmez oldu. İşte bu noktada buhar ve makineleşme, sanayi üretimine devrim getirdi. Manüfaktürün yerini modern büyük sanayi alırken, sanayi orta kesiminin yerini de endüstri milyonerleri, tüm sanayi ordularının patronları, modern burjuvazi aldı.
Büyük sanayi, Amerika’nın keşfinin hazırladığı dünya pazarını oluşturdu. Dünya pazarı ise, ticarete, gemiciliğe, kara ulaşımına ölçüsüz bir gelişme sağladı. Bu da yine sanayiyi geliştirici etki yaptı ve sanayinin, ticaretin, gemiciliğin, demiryollarının genişlemesi ölçüsünde burjuvazi de gelişti, sermayesini artırdı, ortaçağdan kalma tüm sınıfları geriye itti.
Demek ki modern burjuvazinin kendisinin de nasıl uzun bir gelişme sürecinin, üretim ve değişim tarzlarındaki bir dizi dönüşümlerin ürünü olduğu görülüyor işte.
Burjuvazinin bu gelişim basamaklarının her birini, ona uyan bir politik ilerleme izliyordu. Feodal beylerin egemenliğinde baskı altındaki bir kesim, komün[ 3 ] içinde silahlı ve kendi kendini yöneten birlik, şurada bağımsız kent cumhuriyeti, orada monarşiye karşı vergi yükümlüsü üçüncü kesim, sonra manüfaktür döneminde mutlak veya meşruti monarşilerde soylulara karşı denge gücü, bütünüyle büyük monarşilerin temeli olarak burjuvazi, mücadelesinin sonucunda nihayet büyük sanayinin ve dünya pazarının oluşturulmasıyla modern temsili devlette siyasal iktidarı tek başına ele geçirdi. Modern devlet gücü, tüm burjuva sınıfının ortak işlerini yürüten bir komiteden ibarettir.
Burjuvazi, tarihte son derece devrimci bir rol oynamıştır.
İktidara geldiği her yerde burjuvazi, tüm feodal, babaerkil, kırsal ilişkileri darmadağın etmiştir. İnsanları doğal efendilerine düğümleyen cicili bicili feodal kordonları acımasızca koparıp atmış ve insan ile insan arasında kupkuru çıkar dışında, duygusuz “nakit ödeme” dışında, hiçbir bağ bırakmamıştır. Dindar esrikliğin kutsal ürpertilerini de, şövalyece yüksek heyecanları da, dar kafalı burjuva duygusallığını da bencil hesapçılığın buz gibi suyunda boğmuştur. Kişisel saygınlığı değişim değerine indirgemiş, sayısız belgeli ve kazanılmış özgürlüklerin tümünün yerine tek bir özgürlüğü, vicdansız ticaret özgürlüğünü koymuştur. Kısacası burjuvazi, dinsel ve siyasal gözbağlarıyla üstü örtülü sömürünün yerine, apaçık, utanmaz, dolaysız, çıplak sömürüyü geçirmiştir.
Bugüne dek üstün değer verilen ve sofuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar eylem varsa burjuvazi bunların hepsinin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip atmıştır. Doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da, kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir.
Burjuvazi, aile ilişkilerinin yürek titreten duygu dolu peçesini yırtmış ve onu düz para ilişkisine indirgemiştir.
Burjuvazi, ortaçağda gericiliğin öylesine hayranlığını uyandıran kaba kuvvet gösterisinin maskesini indirip, ona nasıl hantalca bir ayı postunun yakıştığını açığa çıkarmıştır. İnsan eyleminin neleri başarabileceğini ilk kanıtlayan burjuvazi olmuştur. Mısır’ın piramitlerinden, Roma’nın su kanallarından ve gotik katedrallerden çok başka harikalar yaratmış, Kavimler Göçünden ve Haçlı Seferlerinden çok başka seferler gerçekleştirmiştir.
Üretim araçlarında, dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerde sürekli devrim yapmaksızın burjuvazi var olamaz. Buna karşılık, eski üretim tarzının değişmeksizin korunması da tüm eski sanayi sınıflarının ilk varoluş koşuluydu. Üretimde sürekli dönüşüm, tüm toplumsal kesimlerin aralıksız sarsıntıya uğratılması, sonsuz güvensizlik ve hareket, burjuva döneminin tüm ötekilerden ayırt edici niteliğidir. Tüm yerleşmiş ilişkiler, doğurdukları eski değer yargıları ve görüşlerle birlikte çözülüp dağılmakta, yeni oluşanlarsa daha kemikleşemeden eskimektedir. Kalıcı ve duran ne varsa buharlaşıyor, kutsal diye ne varsa kutsallıktan düşüyor ve insanlar nihayet yaşam tavırlarına, karşılıklı ilişkilerine, ayılmış gözlerle bakmak zorunda kalıyorlar.
Sürekli genişleyen sürüm ihtiyacını karşılamak için burjuvazi, yeryuvarlağının bütününe el atmakta. Her yerde yerleşmesi, her yerde yapılaşması, her yerde bağlantılar kurması gerekiyor.
Burjuvazi, dünya pazarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimini kozmopolitleştirdi. Gericilerin çok üzülecekleri biçimde ulusal zemini sanayinin ayağının altından çekiverdi. En eski ulusal sanayiler yok edildi ve hâlâ her gün yok ediliyor. Her uygar ulusun bir yaşamsal sorun olarak ithal etmesi gereken ve artık yerli hammaddeyi değil en uzak bölgelerin hammaddelerini işleyip, mamulünün de yalnız kendi ülkesinde değil dünyanın her yerinde birden tüketildiği yeni sanayiler, o eski ulusal sanayileri bir kenara itiyor. Yerli imalatla karşılanan eski ihtiyaçların yerini de, en uzak ülke ve iklimlerin ürünleriyle ancak giderilebilecek ihtiyaçlar alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılık ve kendine yeterlik yerine de, ulusların her yönde hareketliliği ve her yönde birbirine bağımlılığı geçmekte. Üstelik yalnız maddi üretimde değil manevi üretimde de bu böyle. Ayrı ayrı ulusların manevi ürünleri ortak mülk oluyor. Ulusal tek yanlılık ve sınırlılık artık mümkün değil, pek çok ulusal ve yerel edebiyattan bir dünya edebiyatı oluşmakta.
Toplam okunma (6088) Bugün(44) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Charlie Chaplin: “Aklın İdare Ettiği Bir Dünya İçin Savaşalım” Eylül 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , 1 comment so far
|
Büyük Diktatör, Charlie Chaplin’in yönettiği ve başrolü Paulette Goddard ile paylaştığı, 1940, ABD yapımı politik komedi filmidir. Aynı zamanda Chaplin’in ilk sesli filmidir.
Filmde Nazizm ve Chaplin tarafından canlandırılan Adolf Hitler oldukçe sert bir şekilde eleştirilmektedir.
ABD’nin resmi olarak Nazi Almanyası ile hala barış içinde olduğu ve savaşa henüz girmediği bir dönemde çekilen filmin, kendi dönemi içinde sıradışı bir yeri vardır. Hitler ve emrindeki Nazilerin işgal ettikleri bölgelerde yaptıklarının henüz tam olarak açığa çıkmadığı bir dönemde, Chaplin yaptığı film ile Hitler’in Yahudi mallarını kamulaştırması, antisemitizm, faşizm konularını Nazileri yerden yere vurarak işlemiş; hatta filmde Nazileri beyinleri ve kalpleri makineden yapılma insanlar olarak tanımlamıştır.
Askerler!
.
Esirlik için değil, hürriyet için savaşın. Değerli luke’ün dediği gibi: “cennetin kapıları insana açıktır.” Bir kişiye, bir gruba değil, herkese açıktır. Güç sizin, siz halkın elindedir. Makine ve mutluluk yaratma gücü. Bu güçle yaşamı hür ve güzel yapın. Harika bir maceraya dönüştürün.
Charles, Diktatör ile dalga geçerek, yürekli bir adam olduğunu ispatlamıştır. İnsanların adından bile ürktüğü Hitler’i, karşısına alabilecek kadar cesurdu. Bu Diktatör filmi Almanya’da yasak olmasına rağmen, Chaplin’e hayranlık duyan Adolf Hitler merakına yenilmiş ve bu filmi iki kez izlemiştir. Charles Chaplin ise, Hitler’in filmi izlemesinden sonra ne düşündüğünü çok merak ettiğini samimiyetle ifade etmiştir.
Charlie Chaplin – Büyük Diktatör Final Konuşması
Chaplin bu filmde Adolf Hitler’in parodisi olan Adenoid Hynkel ve Yahudi bir berberi canlandırır. Yahudi berber I. Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda savaşır. Pek başarılı bir asker olmasa da Schultz (Reginald Gardiner) adlı bir subayın hayatını kurtarır; fakat geçirdikleri uçak kazasında hafızasını kaybeder ve yıllarca hastanede yatar. Bu nedenle de Almanya’nın değişen şartlarından, Almanya’nın başına geçen Adenoid Hynkel ve yönetiminin Yahudilere karşı başlattığı savaştan habersizdir. Bir gün hastaneden kaçıp evine geri döner fakat penceresine Jew (Yahudi) yazmak isteyen askerlere izin vermediğinden kavga çıkarır. Onlar tarafından öldürülecekken tesadüfen oradan geçen ve berbere hayat borcu olan Schultz tarafından kurtarılır; askerler de berberin yaşadığı gettoyu rahatsız etmeme emri alır. Gerçekleri öğrenen berber aynı yerde yaşadığı Hannah’a (Paulette Goddard) aşık olur.
Bu sırada Adenoid Hynkel, Herring ve propaganda bakanı Garbitsch yardımı ile Yahudi mallarına el koymanın ve Avusturya’yı -hatta tüm dünyayı- işgal etmenin planlarını yapmakta ve etkileyici konuşmaları ile kalabalıkları etkilemeye devam etmektedir. Zengin bir Yahudi işadamından ordu için para almaya çalışır fakat bu olmayınca Yahudilere yönelik saldırılarını iyice arttırır. Gettoda yaşam zorlaşmaya başlar. Hynkel kendisini eleştiren Schultz’u da hapse yollar. Schultz yolda kaçıp berberin olduğu yere sığınır. Ancak yapılan bir baskında Schultz ve Berber tutuklanır, gettoda yaşayanların evleri -berber dükkânı dahil- yıkılır ve malları yağma edilir. Bu olaydan sonra Hannah ve beraberindekiler daha iyi bir yaşam umuduyla Avusturya’ya göç ederler.
Adenoid Hynkel, Bacteria ülkesinin diktatörü olan Benzino Napaloni’nin (-Mussolini-)Avusturya’yı kendisinden önce işgal ettiğini duyup deliye döner. Bu nedenle Naploni’yi Tomania ordusunun görkemi ile ezmek ve onun Avusturya’yı kendisine bırakması sağlamak için Napaloni’yi Tomania’ya davet eder. Napolini gelir fakat Adenoid Hynkel’in onu ezmek için kullandığı psikolojik taktikler pek bir işe yaramaz. Naploni Avusturya’dan vazgeçmez. Bunun üzerine Hynkel Avusturya sınırına gizlice yığdığı askeri birliklerin başına geçmek için oraya tebdil-i kıyafet gitme kararı alır.
Tüm bunlar olurken Schultz ve Berber toplama kampından kaçmayı başarır. Avusturya sınırına çok yakın olduklarından, en yakın Avusturya kasabasına ulaşıp peşlerindeki askerlerden kurtulmaya çalışırlar. Aslında ulaşmaya çalıştıkları yer, Alman ordusunun gizlice oraya ulaşmaya çalışan Adenoid Hynkel’i beklediği yerdir. Berber, Hynkel’e çok benzediğinden askerler onu Hynkel sanır ve yanlışlıkla ordunun başına geçirirler. Ölüm korkusu içindeki Schultz ve Berber durumu kabullenmek zorunda kalır. Aynı anda ordunun olduğu kasabaya ulaşmaya çalışan gerçek Adonoid Hynkel de hapisten kaçan berber sanılarak tutuklanır ve hapse atılır. Her şey önceden ayarlanmıştır ve Berber ordunun başına geçer geçmez Avusturya işgali başlar. Tomania’nın askerleri Hannah ve ailesinin Avusturya’daki yeni çiftliğini basar ve her yeri yağma eder. Schultz ile birlikte Tomania’nın başkentine götürülen Berber, büyük bir şaşkınlık ve gerginlik içindedir. Ondan Avusturya işgaline dair bir konuşma yapması beklenir. Berber ise bir cesaret örneği göstererek tüm dünyaya seslenen ve herkesi barışa çağıran etkili bir konuşma yapar. Bu sırada Avusturya’da bir çiftlikte ağlamakta olan Hannah, radyodan sevgilisinin kendisine ve tüm insanlara seslenişini dinler ve umudunu kaybetmemeye karar verir.

Charlie Chaplin ve Mahatma Gandhi
Büyük bir üne sahip olduğu dönemde Charlie Chaplin’in benzerleri yarışması açılmış, bu yarışmaya bir çok kişiyle beraber Chaplin de katılmıştır. Fakat bu yarışmada ancak altıncı olabilmesi sinema tarihene geçen komik bir olay olması dışında sanatçının ne kadar sevildiğinin bir göstergesi. Sanatçı ile ilgili bir diğer olay ise ABD tarafından Komünist olmakla suçlanması ve bir dönem ABD’ye girmesinde sorunlarla karşılaşmasına karşın Chaplin, soğuk savaş döneminde açık yüreklilikle Amerikan makamlarına “Komünist olmak en doğal hakkımdır” demiş olmasıdır.
Toplam okunma (8192) Bugün(21) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Bir “Faşist Estetik” Örneği Olarak Nefes/Vatan Sağolsun – İnan Gündoğdu Ağustos 19, 2010
Posted by cafrande.org in : Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , 1 comment so far
“Asker sen kimsin?
SEN TÜRKSÜN! Yeryüzünün en ulu milletindensin: Sana anlatacağımız (tarih) denilen yazılar ortada yokken senin milletin doğdu; kanı temiz, yüreği yılmaz, gözü pek yeryüzüne geldi. On binlerce yıl öyle yaşadın; yine öyle yaşayacaksın; senin dedelerinin, ninelerinin çok önce kurduğu yurtlar şenlikte yeryüzünün cenneti oldular. Bil ki başka milletlerin görgüde, yapkıda ilk örneği, desteği, öğütçüsü senin milletin BÜYÜK TÜRK MİLLETİDİR.
SEN TÜRKSÜN! Yeryüzünün her zaman var ve var olacak en yüce milletinin eğilmez, bükülmez aslan yürekli oğlusun. Senin kolunu bükecek başını eğdirecek başka millet yoktur. İlk önce bunu böyle bil ve milletinin anlatacağımız alnı açık tarihini belleyerek başını dik yüreğini pek tut. Türk yurdunun, Türk benliğinin düşmanlarına kıl kadar boyun eğme!…” (1934 tarihinde askere dağıtılmak üzere basılan askerin kitabından)
Yönetmenliğini Levent Semerci’nin yaptığı “Nefes/Vatan Sağolsun” adlı filmin konusunu, kendi resmi internet sitesinde yazıldığı gibi aktarıyorum: 2365 metre yükseklikteki Karabal Jandarma Karakolu’nu korumakla görevlendirilen bir yüzbaşı komutasındaki kırk askerin hikayesidir. Büyük çaplı bir sınır ötesi operasyonun başlamasıyla, telsiz röle istasyonunun bulunduğu Karabal Jandarma Karakolu’nun önemi daha da artmıştır. Çünkü operasyona katılan birliklerin haberleşmesi artık bu röle istasyon ile sağlanacaktır. Güneydoğu’da Irak sınırına yakın bir ilçedeki Komando Tugayı’nda görevli Yüzbaşı ve emrindeki askerler, tipi ve karla mücadele ederek iki gün süren intikalin ardından karakola ulaşırlar. Karakol’da bulunan Jandarma askerleri ile birlikte geçirdikleri günlerde acıyı, sevinci ve hasreti paylaşırlar; son güne kadar karakolu ve telsizi koruma görevlerini yerine getirmek için mücadele ederler.
Kimileriniz şimdi neden böyle bir şey yaptığımı düşünebilir. Kısaca şöyle izah etmeye çalışayım: Filmin herhangi bir dramatik örgüden ve çatışmadan yoksun olduğunu göstermek için. Filmin içinde çatışmayı yaratabilecek tek unsur, sürekli kendilerinden, ailelerinden, sevdiklerinden bahseden askerlerin evlerine dönme arzusu ile orada nedenini bilmedikleri bir eylemi gerçekleştirmek zorunda kalıyor oluşları olabilirdi (birkaç sahte dokunuşun dışında bu durumu perçinleyecek kayda değer hiç bir öğe yoktur filmde). Nedenini bilmedikleri dediğime bakmayın. En nihayetinde askerlik, ‘erkek’liklerini tanıyacakları, tamamlayacakları bir erginlenme törenidir; ‘kahramanın sonsuz yolculuğu’nda geçeceği bir aşamadır. Onlara, orada “anlama”yı bile öğretecek bir yüzbaşıları vardır. Öğrenilmesi gereken her şey orada öğretilecektir.
Film, bir dağın tepesinde yaşanan operasyon sonrası görüntülerle açılır. Taşların üstünde filmde geçtiği şekliyle söyleyecek olursak vurulan “domuz”lar ve Türk askerlerinin cesetlerini görürüz. Ardından gelecek olan sahne ise şöyle: Karakolu ve telsizi korumalarına yardım etmek için gelen yüzbaşı ve ekibinin nöbet yerindeki erin uyukladığını görmesi, onu uyandıran askere, “Bırak uyandırma!” demesi (iyi yürekli yüzbaşı), koğuşa girerek bir erin ranzasına oturup, “Hepiniz öldünüz!” (kıvrak bir zekaya ve dile sahip bir yüzbaşı olduğunu hemen anlıyoruz) diyerek yolda yaşadıkları çatışmayı ve bir askerin vurulduğunu, sobanın maşasıyla sobaya vurarak; aynı zaman diliminde anlatı, flashback sahnelerle gösterilerek verilir, sobaya vurulan maşanın çıkardığı ses ile silah sesleri üst üste bindirilerek seyirciye, askerliğin ne menem bir şey olduğunu anlatmaya, yaşatmaya çalışmış yönetmen. Nitekim başarmış olduğu da söylenebilir. Yeterince tedirgin edici ve ürkütücü sahneler. İştimaya çıkarılan jandarmalara atacağı nutukla ne kadar zeki, cesur, otoriter aynı zamanda iyi yürekli ve babacan olduğunu bir daha kanıtlayacaktır yüzbaşı. “Uyursan ölürsün, uyursan ölürsünüz!” cümleleri tekrarlanırken, karşıdan kadraja giren askerler ve yüzbaşını izlerken, bir anda yüzbaşı kameraya doğru yöneliyor, izleyiciyi hedefleyen bir hamle olduğunu düşünüyoruz ve bağırarak, “Sen uyursan herkes ölür” diyor. Tam üzerimize alınacakken, bizim görmediğimiz noktada, nöbet yerinde uyuya kalan jandarma başı önüne eğik, dara çekilmiş bir halde durmakta. Meğerse ona söylemiş, seyirci olarak derin bir ohh çekiyoruz topluca. Yüzbaşı, “Siz ölürseniz anneniz tabutun başında feryat figan bağırmakta”, “Ya babanız, o ağlamıyor mu? O da ağlıyor! Sessiz sessiz, bir köşede oturmuş, içine içine ağlıyor!” diyor. Malum, “erkek” dediğin herkesin yanında ağlamaz, acısını içine gömer. “Babanızın ağzından tek cümle çıkıyor; Vatan Sağolsun!” Son söz olarak, “Ölmenizi yasaklıyorum, hata yapmanızı da. Eğer bir hata yapan çıkarsa aranızda, onu kendi ellerimle öldürürüm. Altına da eğitim zayiatı diye yazarım” diyor.
Bu arada ilginç bir ayrıntı olabilir kanısındayım: Çatışmanın yaşandığı yerde kar ve tipi yüzünden göz gözü görmez, vurulan askerin ardından, olay yerine bir helikopter gelir, gelen savcıdır, fotoğrafları çekilir ve zabıt tutulur. (Çok uzağa gitmemize gerek yok. Daha geçenlerde oldu, filmin geçtiği 1993 senesi gibi sancılı bir süreçte değil. Diyarbakır/Lice’de koyun otlatırken havan mermisiyle paramparça olan 14 yaşındaki Ceylan Önkol’un, olay yerinde incelenmesi için altı saat boyunca doktor ve savcı bekleyen ailesinden, Savcı Bey güvenlik gerekçeleri olmadığı gerekçesiyle cesedin Abalı Karakolu’na getirilmesini istemişti. Cesedin parçalarını kendi elleriyle toplayan ailesi parçaları bir battaniyeye sararak Bingöl’e Abalı Karakol’una kendi imkanlarıyla götürmüştü.)
Filmden aktarılacak o kadar çok konuşma ve görüntü var ki, not almaya çalıştığım defterimdeki yedi sayfanın hepsini yazmak pek mümkün değil. Onun için ufak aktarmalarla yetinmek zorunda kalacağım: Karakolun önünde dalgalanan yırtılmış Türk bayrağı; kirlenmiş, bölünmüş, parçalanmış… Türk bayrağı yüzbaşının emriyle dikilir, temizlenir ve bütünlüğüne kavuşturulur. Yüzbaşı sona yakın sahnelerden birinde anlayacağımız gibi TSK’yı temsil etmektedir. Yönetmen, “Varna Savaşı” tablosuna yakın çekim yaparken, dışarıdan çatışma sesleri bu sahneye eşlik etmekte; tablo, atlar üzerinde Osmanlı ordusunun düşmanı ezip geçerken resmedildiği bir yağlıboya tuvalidir, filmin birkaç sahnesinde tabiri caizse gözümüzün içine sokulur. Osmanlı ordusu ile Türk ordusu arasında paralellik kurulmaya çalışılmış. Aileleri ile görüşen erkeklerin ardı ardına görüntüleri, kesik kesik konuşmalar; fakat, aile dediysem ya anneleri ya da sevgilileri ile görüşüyorlar telefonda. Konuşulan hep bir kadın… Bir Türk askerinin telefon görüşmesi bize aslında, etnik ayrımcılığı kimin yaptığını söyleyen bir sahne olarak hafızamıza kazınıyor: Türk askeri sevgilisinin evini arar, kızın annesi çıkar telefona, sevgilisini telefona ister, fakat annesi kızının burada olmadığını söyler, asker, kızın sesinin geldiğini orada olduğunu bildiğini söyler, kızın annesi bir daha bu evi aramamasını, kızını rahat bırakmasını, babasının kızdığını söyler. Her şey normal gibi gözüküyor demi! İşte vurucu nokta şurası: Türk askerinin sevdiği kız bir Kürt kızıdır! Onun için bir Türk’e verecek kızları yoktur. Hem Kürt’tür hem de Kadın’dır kötü olan. İyi olan hem Türk’tür hem Erkek’tir. Bu durum, birkaç sahne sonra, askerlerin söyledikleri türküyle de desteklenir zaten: “Bana bir resmini vermedin/şimdi geziyorsun elden ele/allahsız sürtük!” Bir başka askerin konuşması şöyle gelişiyor: metropolde yaşayan sevgilisini arayan asker ile sevgilisi tartışır ve kız erkeği terk eder. Hemen ardından yüzbaşı, bu askere hayat dersi vermekten kendini alıkoyamayacaktır, çünkü o hem bir baba, hem bir ağabey hem de onların yüzbaşısıdır: “Büyük şehirlere aşk küçük gelir. Aldatacak oğlum seni!” Kentlisi de köylüsü de aynıdır kadınların; “hain”, “korkak”, “sürtük” tıpkı dağdaki “domuz”lar gibi. Çatışmada yaralı yakalanan kadın gerillayı da, kod adı Doktor olan liderleri düzüyordur zaten yüzbaşının ifadesiyle. Kadın bu işe yarar, bir mal gibi kullanılmaya. Buradan Yüzbaşı’nın TSK’nın temsilcisi olduğunu imlediği sahneye gelelim. Yüzbaşı, kadın gerillayı tedavi eden askerin yanına gider, geceyarısıdır, belli ki yüzbaşını uyku tutmamıştır. Asker ranzasından kalkar. Yüzbaşı: “Beni buraya siz yolladınız. Sen uğurladın beni. Baban bağırdı arkamdan ‘En büyük asker bizim asker’. Siz yolladınız bende geldim.” Asker araya girmeye çalışır, ama yüzbaşı izin vermez, “Savaşın böyle kazanılmayacağını bende biliyorum… Savaşta haklı taraf olmaz. Ya katilsindir, ya kurban… Eğer burada kaybedersem ben, sende Ankara’da, İstanbul’da kaybedersin… Keşke beni sevebilseydiniz.” Bu konuşma sanırım yeteri kadar açık. Ben TSK olarak burada kaybedersem, ki benim meskenim dağlardır (bu türkü, marş şeklinde filmin sonunda söylenecektir), sen de ey hükümet, eyy Türk halkı, sen de Ankara’da, İstanbul’da kaybedersin. Atatürk’ün TSK ile aynı anlama geldiğini de ifade eden sahneler (Yüzbaşının traş olurken, aynasından Atatürk’ün portresini görmemiz gibi yüzbaşının tipolojik olarak Atatürk’e benzemesi de eklenebilir. Karakol baskınında, yüzbaşının vurulduğu sahnede alnından kan damlayan yüzbaşına, üzerine kan sıçramış ve alnından kan damlayan Atatürk portresi de bunlardan biri), bu çemberi tamamlamamıza yardımcı olmakta. Karakol basıldıktan sonra çatışmadan iki-üç asker sağ çıkar. Biri diğer komutanlardan (ironik bir şekilde ismi Barış), yerde yaralı yatan bir gerillaya ateş etmek için nişan alır, fakat vurmaz. Diğer asker, yerde duran Atatürk büstünü kaldırır, kucağına alır, yerine koymak için bayrağın olduğu yere gelir, oraya oturur, diğer komutan da onun yanına gelip oturur. Arkada, büstün ayaklığında yazan yazı göze çarpar: “Ne Mutlu Türküm Diyene!”
Latince kökenli militarizm, etimolojik olarak ‘askerlik ve savaşla ilgili’ anlamına gelen militaris’ten türemiş bir sözcüktür. Politik kullanımında ise, askeriyenin siyasal ve toplumsal hayatta etkin rol alması anlamına gelir. Elbette, militarizmin sosyopolitik anlamı, askeri garnizonun sınırlarını çoktan aşmış toplumsal yaşama, hatta ev içi yaşama kadar sirayet etmiştir. Yaşanmakta olan sorunların çözümünde şiddet kullanımının meşru görülmesi, hiyerarşinin yüceltilmesi, toplumda emir-komuta ilişkisinin egemen olması, cins ayrımcılığının giderek boyutlanması, cinsel tercihi farklı olanların, azınlıkların ikinci sınıf insan olarak görülmesi, erkek çocuğun doğuştan şiddete eğilimli büyütülmesi ve ev içinde kadına yönelik şiddet gibi günlük yansılara sahiptir. Militarizmin mantığını anlayabilmek için, Napolyon Bonapartın’ın (1762-1821) militarist kesimler arasında bugün hala önemini koruyan şu sözleri önemlidir: “Eninde sonunda devleti yönetmek için asker olmalıdır. Devlet, yalnız mahmuzlar ve çizmelerle yönetilir… Ben kan döktüm, belki daha da dökeceğim, ama öfkelenmeden ve sadece kan almanın politika hekimliğinde yeri olduğu için… Bir devleti yönetmek için bir sürü yargıç, bir sürü jandarma, bir sürü asker ve bir hayli de para ister.”
Erkek egemen kapitalist devletin faşistleşme sürecinde en etkin ideoloji, her zaman şoven bir milliyetçilik, hatta ırkçılık olmuştur. Sadece devletin yeniden örgütlenmesinde değil, aynı zamanda tüm toplumun yeniden örgütlenmesinde, ailede, fabrikalarda, okullarda milliyetçi, ırkçı, faşist ideoloji hem militarizm tarafından beslenmiş ve hem de militarizm için gerekli olan toplumsal altyapıyı hazırlamıştır. Bu ideoloji kitlelerin politik ilgilerinin bir noktada odaklanmasını sağlarken aynı zamanda faşizmin ihtiyaç duyduğu yayılmacı emellere uygun militer bir toplum zeminini de oluşturmuş olur. Tüm toplum faşist ideoloji ekseninde askeri bir biçimde örgütlenir.
Katharsis, seyircinin deşarj yoluyla zararlı olabilecek itkilerinden arındırılmasını sağlar. Aristoteles için, katharsis yararlı bir deneyimdir; seyirci katharsis yoluyla site yaşamına, dengeli ve iyi bir vatandaş olarak döner. Nazi Almanya’sının Propaganda Bakanı Goebbels 1933’te politika “en yüce ve en kapsamlı sanattır ve modern Alman politikasını biçimlendiren bizler kendimizi sanatçılar gibi hissediyoruz…. sanatın ve sanatçıların görevi biçimlendirmek, şekil vermek, hastalığı kovmak ve sağlık için özgürlüğü yaratmaktır” demişti. Dikkat ederseniz Goebels’in politika için söylediği ile Aristoteles’in tragedyanın işlevi için söylediği şey birbirine ne kadar yakın. “Nefes/Vatan Sağolsun” adlı film de bu eksene oturmakta. Nitekim film ekibinin çabaları, ordunun en üst makamları tarafından takdir edilmeyi hak etmiş bile; silah arkadaşları ile birlikte filmi izledikten sonra film ekibini kutlayan Orgeneral Başbuğ, “İleride aynı grubun operasyonel, kapsamlı bir film çevirebilmesini arzu ederim… İyi hazırlanmışlar, çok uğraşmışlar. Bunun devamını isteriz.” demiş.
Her ne kadar Aristoteles’ten beri süregelen dramatik örgü ve kişiselleştirmeden mahrum olduğunu söylesek de, daha önce de söylediğim gibi bir-iki ufak dokunuştan öteye geçmiyor yönetmenin yaptığı. Daha çok ajit-prop denilen türün temel özelliğini kullanmış olduğunu görüyoruz. Ajit-prop, gösterimin kendisiyle değil, seyircinin üzerinde yarattığı etkiyle ilgilenir. Tiyatroda Erwin Piscator, iki dünya savaşı arasında güçlenen ve etkisini halen sürdüren siyasal amaçlı tiyatro düşüncesinin ilk kuramcısıdır. Piscator, ilk dönemlerinde tiyatroyu kitleleri harekete geçirecek bir etki yaratması için bir araç olarak kullanmıştır. Tiyatronun araç olarak taşıması gereken nitelikleri üzerinde durulmuştur. Bu nitelikler bir silahta bulunması gerekenlerdir. Sinemada ise, Nazi Almanya’sında Leni Riefenstahl’ın yönettiği altı filmden dördünün Nazi hükümeti için yapılmış ve hükümet tarafından desteklenen filmler oluyor oluşu, Susan Sontag’ın “Büyüleyen Faşizm” adlı makalesinde dillendirdiği gibi, “faşist estetik”in ilk örnekleri olmuştur. Makalede faşist estetik için şunları söyleyecektir Sontag: “Bu estetik; kontrol alanlarını, itaatkar davranışı ve aşırı çabayı düşünmekle dopdoludur ve bunları haklılaştırır: Görünüşte birbirine zıt iki durum olan ego düşkünlüğü ile kulluğu yüceltir. Egemenlik ile bağımlılık ilişkileri karakteristik aşırı tören biçimini alır: İnsanların gruplar halinde toplanması; insanların şeylere dönüşmesi; şeylerin ve insan/şey gruplarının her şeye kadir hipnotik lider ya da güç etrafında toplanmaları. Faşist dramaturji büyük güçler ile kuklaları arasındaki ilişkilere odaklanır. Koreografisi durmaksızın hareket ile donmuş, statik, “eril” duruş arasında gider gelir. Faşist sanat boyun eğmeyi yüceltir; akılsızlığı över; ölümü çekici hale getirir.”(1)
Bertolt Brecht’in kendi tiyatrosunun poetikasını oluştururken, Aristotelesçi dram yapısında yer alan, “hakim estetiğin temel desteği” olan “özdeşleşme”nin politik olumsuz sonuçlarını “Faşizmin Teatralliği” adlı makalesinde şöyle dile getirmiştir: “Özellikle, cinayetlerini hazırlayan ya da doğrulayan o büyük söylevlerine nasıl canlılık kazandırdığını inceleyelim. Görüyorsun halkı kendisiyle özdeşleşmeye ve ‘evet, biz de öyle davranırdık, tıpkı senin gibi’ demeye sürüklemek istediği yerde incelemeliyiz onu. Kısacası, insan olarak göründüğü ve eylemlerinin yalnızca insana özgü eylemler olduğuna inandırmaya çalıştığı yerde, dolayısıyla halkı, kendisini içgüdüsel ve duygusal olarak onaylatmaya ve alkışlatmaya zorlamak istediği yerde incelemeliyiz onu. Ya… Çok ilginç bir tiyatro.”(2)
Futbol fanatikliğinden (Fenerbahçe-Galatasaray derbisi sonrasında yaşanan olaylara göz atmak yeterli: Üzerinde kendi takımının forması olan bir “kadın” futbolseverin karşı takımın taraftarları/holiganları olan 10-15 “erkek”in yanından geçerken kadına toplu halde saldırmalarından, su şişesi fırlatmaları, sözlü hakaretleri…), sokaktaki “linç” kültürüne; internetteki ve ana-akım medyada yer alan “savaş” çığırtkanlığından pornografiye, cinsel fantezilere (Akşam gazetesi yazarı Serdar Turgut’un Kürt sanatçı Rojin’i seks kölesi yapma arzusu), Kuzey Irak’tan Türkiye’ye giriş yapan Barış grubunun gelmesiyle toplumun büyük kesiminde yer alan öfkeye ve korkuya (bir arkadaşımın işyerinde yaşadığı trajikomik durum buna bir örnek olabilir. 34 kişilik Barış grubunun geldiği gün, orada geçen tabirle “terörist”lerin şehirlere inip katliam yapacaklarını söylemeleri ve ardından internetten silah siparişi vermeleri…), daha öncesinde orduyu göreve çağıran “Türk Solu” adlı ulusalcı-faşizan derginin sloganlarına (“Dağa çıkanı da, dağa çıkartanı da dağdan indireni de, hepsini asacağız!”) kadar toplumun bütün kesimine sirayet etmiş olan erkek egemen, militarist, milliyetçi, ırkçı, heteroseksist ve faşizan dalgayı şiddetlendirmekten başka hiçbir amacının olmadığı aşikar olan “Nefes/Vatan Sağolsun” filmi diyalogları, kamera kullanımı, müziği ve kurgusuyla seyircide özdeşleşme duygusunu yaratarak fakat biraz da uzak durarak (hem seyirci de özdeşleşme yaratılmak istenirken hem de özdeşleşmesi istenmez; çünkü, özdeşleşme seyirciyi kışkırtmak, ajite etmek gibi emellere engel olur; film, seyirciyi hikayenin içine çekmek için özdeşleşmeden yararlanır, fakat asıl amacı kitleleri harekete geçirmek için seyircilerin duygularını ajite etmektir) “faşist estetik”in örnekleri arasına girmeye hak kazanmıştır.
Notlar:
* İnan Gündoğdu: Ankara Üniversitesi, D.T.C.F. Tiyatro Bölümü.
1) Sinema, İdeoloji, Politika; Sinemasal Yazılar 1. Susan Sontag. “Büyüleyen Faşizm”, çev.: Ertan Yılmaz. (Ankara: Orient Yayıncılık/Nirengi Kitap Dizisi: 2, 2008), s. 216-217 .
2) Bertolt Brecht, Hurda Alımı, çev.: Yaşar İlksavaş. (İstanbul: Günebakan Yayıncılık, 1977), s. 41.
http://www.yenifilm.net/yazi.php?id=140
Toplam okunma (157) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? (Filmini online İzle) Temmuz 4, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü, senaryosunu Levent Kazak’ın yazdığı, yönetmenliğini Ezel Akay’ın yaptığı ve başrolleri Haluk Bilginer ve Beyazıt Öztürk’ün oynadığı 2005 yapımı film. Akay’ın Anadolu Ortaçağ üçlemesi olarak düşündüğü serinin ilk filmidir. Gölge oyununun temel taşlarından Hacivat ile Karagöz’ün hayatından yola çıkan, 13.-14. yüzyıl Anadolusunu ve Türklerini espirili bir bakışla ele almaktadır. Müziklerini Aynur Doğan’ın yaptığı film Bursa’nın Orhaneli ilçesinde çekilmiştir.
Hacivat ise devletler arasında haber götürüp getiren bir postacıdır. Zeki, lafazan, sefahat ve eğlenceye düşkün bir fırsatçıdır. Düştüğü zor durumlardan konuşması sayesinde kurtulur. O da konuşma becerisiyle Moğol’dan kellesini kurtarmış ve Bursa’ya gelmiştir. Karagöz’ün hasta ineğini satın alır ve böylece tanışırlar. http://video.google.com/videoplay?docid=7797724899839395803
Oyuncu Kadrosu
* Haluk Bilginer – Karagöz
* Beyazıt Öztürk – Hacivat
* Şebnem Dönmez – Ayşe Hatun
* Güven Kıraç – Pervane
* Levent Kazak – Dimitri
* Ayşe Tolga – Nilüfer Hatun
* Ayşen Gruda – Kam Ana
* Altay Özbek – Çoban
* Hasan Ali Mete – Küşteri
* Serdar Gökhan – Köse Mihal
* Ragıp Savaş – Orhan Gazi
* Tansu Biçer – Misak
* Mete Horozoğlu
Ödüller
2006′da 13.sü yapılan Adana Altın Koza Film Festivali’nde
En İyi Yönetmen: Ezel Akay
En İyi Senaryo: Levent Kazak
En İyi Sanat Yönetmeni: Hakan Yarkın, Naz Erayda, Eren Akay
En İyi Stüdyo: Şafak Film Stüdyoları
ödüllerini almıştır.
Toplam okunma (14619) Bugün(3) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Biri Türk – Sünni diğeri Kürt – Alevi olarak yetişen iki kardeş’in hikayesi ve “NEFES” kesen asimilasyon Haziran 26, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater, Öteki Tarih , add a comment
Ailesi Dersim Katliam’ında katledilen 3 yaşında Ahmet adında bir çocuk abisiyle beraber Dersim’den Afyon’a sürgün edilerek Yurda verilir. Burada bir aile tarafından evlatlık alınır. Türk ve sünni olarak yetiştirilir. Bir gün okul çıkışında yolunu kesen biri ona gerçek hikâyesini anlatarak evine götürmeye geldiğini söyler. Karşısındaki genç, yıllar önce Afyon Çocuk Yurdu’ndan kaçan ve memleketine dönen ağabeyidir.
O andan itibaren hayatı değişen Ahmet’in bugün herkes tarafından bilinen iki çocuğu var. Biri: Vatan gazetesinin eski genel yayın yönetmeni, şimdilerde gazeteport internet sitesinin yayın yönetmeni, ekonomi yazarı Yavuz Semerci. Diğeri ise “Biz kahramanların ne zor şartlar altında terörle mücadele ettiğini anlattık” diyen, ancak neden ve niçin şavaştıkları konusunda zere kadar bir şey söyleyemeyen “NEFES: Vatan Sağolsun” adlı filmin yönetmeni Levent Semerci.
Size bir Dersim hikâyesi anlatayım
YIL malum yıl.
Herkesin unutmaya çalıştığı yıl.
Ağlayacak anaların da öldürüldüğü yıl.
Yani ağlayacak ana kalmadığından ağlama derdinin olmadığı ve kimsenin üzülmediği yıl…
Hikâyemiz, o günlerde Dersim diye bilinen Tunceli’nin Hozat kazasının bir
köyünün 1 kilometre ötesinde, biri ağanın konağı diğeri evi ve bir de taş ahırın
olduğu mezrada geçer.
Hava kurşun gibi ağırdır.
Haberler iyi değildir. Ama bir umut var bu bölgede yaşayanlar için. Çünkü dağa
çıkılmamış, askere karşı silah kuşanılmamış. Yani, devlet en fazla buralardan sürer bizi, demektedirler.
Allah’ın bir günü.
Sabahın köründe ve o lanet ayazında dağ taş asker dolar. Erkekler ile kadın ve
çocuklar ayrılır.
Çavuş, kadınlara karşı gayet kibardır.
Hatta kendilerine çay yapılmasına izin verirler. Çay içilirken komutana bir emir
gelir ve bir süre, “Bu emirden emin misiniz” sorusunun yanıtı beklenir. Emir
doğrudur ve kesindir, tekrarlanır ve bir daha tekrarlatılmaması için uyarılır
komutan.
Askerler çaylarını bırakır, çatılmış tüfekler alınır, tüm kadın ve çocukların konağa girmesi istenir. İstenmez, emredilir.
Az önce çay veren kadının yediği dipçik, yeteri kadar açıktır.
Erkekler zaten yoktur. Ve kendilerinden birkaç saattir haber alınmamaktadır.
Konağın şömineli odası 30, bilemediniz 40 kişi alır. Çoluk çocuk 100’e yakın insan eve zorla sokulur. Artık çocuklar ağlamaktadır. Odanın içinde herkes bağırmakta, kendilerini içeri iten askere lanetler yağdırmaktadır. Yaşlı ve bilge kadınlar, Hakk’a yürüme zamanının geldiğinin farkındadır.
Hikâyemizin kahramanı, ağanın oğlu, o sırada anasının kucağında şöminenin
dibinde muhtemelen ağlıyordu.
Muhtemelen, çünkü hikâyenin bu kısmını sadece rüyalarında, o da hep değişik ve anlaşılmaz bir şekilde hatırlamaktadır.
Daha sonra, yıllar geçtikten sonra anlar ki o rüyada ağlayan kadın kendi
anasıdır ve ondan özür dilemektedir.
Niye özür dilediğini önce anlamaz. Sonra “Ben seni koruyamadım, sen çocuklarını koru” dediğini anlar bir rüyasında…
O gün, o lanet gün o odadakiler bilmez ki, kasabanın dibine kadar yürütülen erkekler dere kenarında kurşunlanmıştır. Ve elbette bilmezler ki, o gün binlerce insan sadece ve sadece Kürt-Alevi olduğu için öldürülecektir. Ve
bilmezler ki, birkaç dakika içinde onların da sonu bellidir.
Önce, tek odalı konağın ön yüze bakan 3 penceresi dipçiklerle kırıldı. Ve
sustular. Sonra sadece mermi sesi vardı.
Ve hemen ardından odaya birer ikişer atılan bombalar patladı. Birkaç dakika
sonra içeri giren kimi asker, süngüleriyle yaşayan yoklaması yaptı. Muhtemelen emri uygulayan ama tek kurşun bile sıkmamış çavuşun bağıran sesi duyuldu:
“Herkes odadan çıksın…” Kahramanımıza, anasını delip geçen
üç kurşun isabet etti. Ama öldürücü
değildi.
4-5 saat önce, askerler henüz çay içerken, yaşlı bir kadının uyarmasıyla dağa
kaçan 3-5 genç çocuk askerlerin gidişiyle konağa geri gelir. Birisi de hikâyemizin kahramanının kardeşidir. Katliamdan sadece üç kişi kurtulmuştur. Ağır yaralı kadına bir parça ekmek ve biraz da su bırakılır. Ve ardından dağa çıkılır. Katliamdan kurtulmayı başaranlarla birlikte dağlarda, mağaralarda hayvanlar gibi saklanarak birkaç hafta geçirilir.
Kahramanımız yaralı ve çoğunlukla ağlamaktadır. “Dereye atalım” diyenler
çıkar… Çünkü ağlayan çocuk nedeniyle askerler yerlerini tespit edebilir diye
korkarlar. Bir keresinde ağabeyi, yıllar sonra ona, “Mağaranın yakınına askerler geldi. Sesin çıkmasın diye ağzını kapattım ve az daha seni kendi ellerimle boğuyordum” der. Ağa çocuğu olması ve ağabeyinin koruyuculuğu sayesinde öldürülmekten ikinci kez kurtulmuştur. Henüz 6 yaşındadır ve devletin af ilan etmesinin ardından sürgüne gönderildiği yerde hayatı değişecek ve Kürt olduğunu yıllar sonra öğrenecektir.
Ama tercihini yapmıştır artık…
AF ilan edilmiştir. Dağlarda dolaşanlar, artık askere yakalandıkları an kurşuna dizilmeyeceklerini anlamıştır. Ve teslim olurlar. Kan kokan Dersim’den,
Anadolu’ya zorunlu göç başlamıştır. Kayıtlar, resmi ve gayri resmi rakamlar ne der, önemi de yoktur. Afyon’a giden kafilenin içinde anaları konakta
öldürülmüş, babaları ve dedeleri ise bir dere kenarında (aynı gün) kurşuna dizilmiş ağabey-kardeş de vardır: Koç Mustafa Ağa’nın oğlu Hıdır’dan olma, Geyik’ten doğma Hayri (12) ve Ahmet (kayıtlarda 6, gerçekte 3 yaşında).
Uzun süre sonra ilk banyo, Afyon Çocuk Esirgeme Kurumu’nda alınır. Sıcak yemek, kıyafetler… Afyon onlara kucak açmıştır. Ve her çocuk gibi onların da bir aile tarafından evlat alınması amaçlanmıştır. Ağabey büyük olduğundan şansı
yoktur ama onun vardır. Çünkü çocuksuz aileler, geçmişi hatırlamayacak kadar küçük olanları tercih etmektedir.
Deli Çavuş… Adı hep öyle kalmış. Çanakkale Savaşı’nda gösterdiği cesaretten bu lakap verilmiş ve hep böyle anılmış. Karı-koca en büyük dertleri çocuk sahibi olamamak. Ve derler ki sonra: “Seni ilk gördüğümüzde sevdik. Kocaman gözlerin, kıvırcık simsiyah saçlarınla, yaralı yüzünle paçamıza yapıştığında kararımızı vermiştik. Sen bizim oğlumuz olacaktın…“
Fakir bir Anadolu kentinde, sevgi dolu bir ailede geçen 15 yıl. Okutulan, el üstünde tutulan, gözbebekleri gibi bakılan bir genç. Okul çıkışlarında önce babanın semer dükkânına gidiyor. Bir yandan baba işi öğreniliyor, bir yandan sanat okulunda meslek sahibi oluyor. Babanın askerlik anılarıyla büyüyor. Asker olmak en büyük arzusu. Deli Çavuş’un oğlu olmak, en büyük gurur kaynağı…
Bir gün okul çıkışında, yolunu, zayıf, çelimsiz, Türkçesi bozuk birisi keser.
Hikâyesini anlatır ve onu gerçek evine götürmeye geldiğini söyler. Karşısındaki genç, yıllar önce Afyon Çocuk Yurdu’ndan kaçan ve memleketine dönen ağabeyidir. Üç gün inanmaz. Gördüğü kâbuslar ile kendisine anlatılanlar arasında paralellik kurar. Hayatta en değer verdiği anne ve babasının üvey olma fikrini üç gün sonra taşıyamaz hale gelir. Ve o okul çıkışı, eve varır ve anasına, “Ben üvey miyim?” diye sorar…
“Annem ağlamaya başlayınca gerçeği anladım. Tek kelime etmedi ve sadece ağladı. Ve hemen evden kaçtım. Beni bekleyen ağabeyimin yanına gittim ve
ilk trenle Elazığ’a geçtik. Oradan da köye…”
Ancak Türk örf ve âdetlerine göre büyüyen, Sünni olan gencin kafası karışıktır. Her şey kendisine yabancıdır. Alışmaya çalışır. 6 ay sonra haber gelir. Üvey annesi, hastaneye kaldırılmıştır. Ve bir gün Deli Çavuş’u karşısında görür. Üvey babasını. “O gün anlamıştım, beni sevgiyle büyüten bir anam ve babam var. Ve her ikisi de sağ…”
Ve her şeyi geride bırakır… Ağabeyine tüm mallardaki hakkından vazgeçtiğini söyler. Tüm akrabalarıyla vedalaşır ve Afyon’a bu kez gönüllü döner.
Yıllar sonra o günü oğullarına şöyle anlatır: “Afyon garında üvey annem ve benden çok önce geri dönen babam vardı. Anam tek kelime etmedi. Sarıldı, eve gidene kadar bırakmadı. Ağladı. Ne yaptığımı o gece anlattım. Sonra bir daha bu konuyu hiç konuşmadık. Ne o sordu ne de ben anlattım..”
Elbette anlamışsınızdır. Bu hikâyedeki kişi benim babamdı. Hikâyesini en azından ben gençlik dönemine girdiğimde ve siyasete ilgi gösterdiğimde
öğrenmiştim.
Her muhafazakâr Türk’te rastlayabileceğiniz Kızılbaş alerjisi annemde de vardı. Ömrünün son zamanlarında takılırdım, “Kızılbaş biriyle neden
evlendin?” diye…
“Ah be oğlum, ne bileyim bunun kökü Kürt. Öğrendiğim gün evi terk ettim. Ama Afyon’dan anası geldi. ‘O benim oğlum. Öz ve öz Türk’ dedi… Bizi tekrar bir araya getirdi. Baban hep Sünni’ydi. İyi ki ondan ayrılmamışım…”
Aslına bakarsanız, rahmetli annem de Rus baskısından kaçan Çerkez göçmeniydi. Bunu da annem öldükten sonra araştırmıştım. Rusya’dan
Lübnan’a, Trabzon’a gelen, ardından Bayburt ve Erzurum’da kök salan bir aile…
İşte böyle… Biri Türk, diğeri Kürt olan iki kardeş ancak bu coğrafyadan çıkar. Biri Sünni, diğeri Alevi… Çerkez gelip Türkleşenler de bu coğrafyada bulunur.
Çerkez’in Türk’leşeni ile Kürt’ün Türk’leşeninin evlenip bu vatana hizmet eden çocuklar da bu coğrafyadan çıkar. Zorunlu veya gönüllü asimilasyonun ağası da bu topraklarda yaşanır.
Ve kendimi bu ülkeye, bu topraklara ait hissetmekten hiç vazgeçmedim. Tüm acılara, geçmiş hatalara rağmen kendi kimliklerimizi gururla ifade edeceğimiz, etmekten korkmayacağımız tek rejimin demokrasi olduğunu en iyi bilen kuşağız. En azından ben öyleyim…
Toplam okunma (9414) Bugün(5) Son okunma tarihi (02 September 2010)
“Barış Gelini”ne ve insani duyarlılığa dair olanüstü bir belgesel: Pippa’ya Mektubum Haziran 25, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
Dünya barışına dikkat çekmek amacıyla beyaz gelinlik giyerek 8 Mart 2007′de Milano’dan yola çıkan performans sanatçısı Pippa Bacca, balkan ülkeleri ve Türkiye üzerinden otostop yaparak Tel Aviv’e gitmeyi hedefliyordu. Türkiye yolculuğu sırasında Gebze’de kaybolan Barış Gelini bir süre sonra Bacca’nın tecavüz edilerek öldürüldüğü ortaya çıkmıştı. İnsanlık için çıktığı yolculuğu yarım kalan sanatçının trajedik ölümünün üzerinden 3 yıl geçti.
Bacca’nın ikinci ölüm yıldönümü olan 31 Mart 2009 yılında yarım kalan bu yolculuğun Türkiye ayağını giydiği siyah gelinlikle otostop yaparak devam ettiren Bingöl Elmas, bu yolcuğu konu alan belgeseli geçtiğimiz aylarda tamamlandı. Pippa’nın son otostop yaptığı yerden başlayıp Suriye sınırında son bulan belgeselde; Elmas bir yandan Pippa’ya olanların izini sürerken karşılaştığı ‘erkeklik’ hallerinin karanlık yönünü insani bir içtenlikle Türkiye’de kadın olmanın sarsıcı gerçekliği ile yüzleştiriyor.
“Savaşlarla çevrili bir ülkede yaşayan bir kadın olarak barış ve güven benim için o kadar önemli ki kaldığın yerden devam etmek istiyorum”
Bingöl Elmas’ın Gebze’den başlayan yolculuğu Hatay’ın Cilvegözü sınır kapısına kadar 11 gün sürüyor. İnsana güvenin getirdiği cesaretle yolculuğa çıkan yönetmen, barışın peşine düşüp güvenin izini sürerken; dayatılmış önyargıların, öğretilmiş korkuların ve -özelikle kadınlar için- olağanlaşan ezilmişliği yolda rastladığı insanların yaşam öyküleriyle kendi kamerasına kaydediyor. “Pippa’ya Mektubum“, bir kadın belgeselcinin güven, barış, korku ve kötülük üzerine sorgulamaları, sesli düşünmeleri yaşamın başka bir boyutuna ışık tutuyor.
Pippa’ya Mektubum Belgesel/film Fıragmanı - Asmin Film
Bingöl Elmas, belgeseli, “Filmde, Pippa’ya olanlardan ve ‘erkeklik’ hallerinden bahsedilirken bir yandan da Türkiye’de kadın olmanın bütün zorluklarının “erkekler aleminde” nasıl olağanlaştırıldığıyla yüzleştiriyor. Sistemden ayrı elle alınmayan sorun, performans sanatçısı Pipa’nın Dünya Barış’ı temasıyla birleşirken, kadının ikinci kez ezilmişlik meselesi sanatsal açıdan söz ettiğimiz performas’la yeniden anlamlandırıyor. Filmin yönetmeni, “Erkeklere ait alanlarda, bir otobanda, bir kamyonda kadın olarak hiçbir tacize, tecavüze uğramadan var olabilmek üzerine bir film” diye tanımlıyor.
“Pippa’ya Mektubum” Fransız kanalı Arte tarafından desteklenerek, yapım şirketi Article Z’den Patrice Barrat’ın “Öteki Türkiye Programı” çerçevesinde ve Tuğrul Artunkal’ın editörlüğünde gerçekleştirildi. Yolculuk sırasında Bingöl Elmas’ı 5 kişilik bir yapım ve çekim ekibi izledi.
Türkiye’deki ilk gösterimi, İf İstanbul 9. AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nde gerçekleştirilen film ulusal ve uluslararası festival yolculuklarına başladı.
Filmden Alıntılar
“Savaşlarla çevrili bir ülkede yaşayan bir kadın olarak barış ve güven benim için o kadar önemli ki kaldığın yerden devam etmek istiyorum”
“Sevgili Pippa biliyorum ki senin o korkunç saldırıyla hayatını kaybettiğin dakikalarda, kadınlar yalnızca kadın oldukları için bir dolu şey yaşıyor. Biliyorum ki bu yaşananlar sadece buralara ait değil. Ama ben, yolculuğunu devam ettirirken bu coğrafyadaki karanlık yanlarımızla yüzleşmek istedim. Bir yandan da umudumu yitirmedim ve hala var olan aydınlık yanlarımıza inandım.”
“Etrafımdaki herkesin bu yolculukta başıma geleceklerle ilgili senaryosu vardı.”
“Hemen hepsi de korku ve güvensizlik üzerineydi. Acaba ne zaman yok ettik içimizden güven duygusunu? Ya da bu hep böyle miydi? ‘Ne zaman, nasıl yaşamaya başladık bu kadar çok korkuyu ve önyargıyı?”
“Dünyanın herhangi bir yerinde, hiçbir güvenlik tedbiri almadan iletişim kurmak, koşulsuz güvenmek mümkün mü”
“Erkeklere ait alanlarda, bir otobanda, bir kamyonda kadın olarak hiçbir tacize, tecavüze uğramadan var olabilmek mümkün mü?”
Amaç, Yaklaşım
Pippa’nın yaptığı bu çok anlamlı yolculuğun başka bir biçimde ve içerikte de olsa devam etmesi gerektiğini düşündük. Savaşların orta yerinde olan bir ülkede, ‘düşük yoğunluklu savaş’ başlığı altında yanı başımızda insanlar ölmeye devam ederken barışı ve barış için yapılacak her şeyi çok önemsiyor ve çok ihtiyaç duyuyoruz.Dünyanın herhangi bir yerinde, hiçbir güvenlik tedbiri almadan bir insanla iletişim kurmaya, onunla yolculuk yapabilecek kadar ilişki kurmaya, koşulsuz güvenmeye hele ki kadın olarak güvenmeye çok ihtiyacımız var.
Biliyoruz ki kadınların başına gelenler sadece bu ülkede yaşanmıyor. Pippa’nın o korkunç saldırıyla hayatını kaybettiği dakikalarda, dünyanın dört bir yanında başka kadınlar şiddet görüyor, evlerde, sokaklarda, araçlarda, işyerlerinde, bir tarlada ya da çalılıkta tacize, tecavüze uğruyorlardı. Kız çocukları bekaretleri için para karşılığında satılıyorlar, ömürleri boyunca korkunç acılar içinde kıvranmalarına neden olan sünneti olmaya zorlanıyorlar, reklamlarda çeşitli medyalarda cinsel obje, zevk aracına dönüştürülüyor, gazetelerin üçüncü sayfalarını dolduruyorlardı. Ya da hala erkeklere ait dünyalarda bir savaş taktiği ve metodu olarak düşmana dönüşmüş komşuları, kardeşleri, belki de askere alınmış çocukları tarafından tecavüze uğruyorlardı. Biliyoruz ki bu saldırılar sadece buralara ait değil. Gelişmiş olduğunu iddia eden, kendi medeniyetini diğerlerinden üstün sayan ülkelerde de yaşanıyor, başka biçimlerde ve tonlarda. Ama biz kendi ülkemizin gerçekliği ile yüzleşmek, karanlık yanlarımıza denk gelen sayfalarımızı açmak istedik.
Filmin Künyesi
Patrice Barrat’nın Özel Türkiye Serisi’nden
Yönetmen, Metin Yazarı: Bingöl Elmas
Yapım Yönetmeni: Marie de Mercey, Tuğrul C. Artunkal
Yürütücü Yapımcı: Anne-Marie Cadoz, Béatrice Dirat
Fransa Yapım Sorumlusu: Sarah Trévillard
Türkiye Yapım Sorumlusu: Hayriye Savaşçıoğlu
Fransa Yapım Asistanı: Aurélie Herman
Yönetmen Asistanı: Şirin Bahar Demirel
Görüntü Yönetmeni: Koray Kesik
Kamera: Koray Kesik, Bingöl Elmas
Çekim Ekibi: Şirin Bahar Demirel, Hayriye Savaşçıoğlu, Gülsün Eroğlu Toker, Çiğdem Kesik, Seyhun Orcan Sakallı,
Ada Ayşe İmamoğlu
Kurgu: Pierre Haberer, Mustafa Temiztaş
Kurgu Asistanı: Xavier Mutin, Frédéric Utard
Bingöl Elmas
1976 Erzurum doğumlu olan Bingöl Elmas, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü mezunu. 1998-2001 yılları arasında ulusal yayın yapan çeşitli televizyon kuruluşlarında muhabirlik ve haber programlarda yönetmen asistanlığı yaptı.
2001-2008 yılları arasında Belgesel Sinemacılar Birliği’nde çalıştı. Şu anda Asmin Film Yapım bünyesinde, yönetmen, yapımcı, metin yazarı olarak belgesel filmler üzerine çalışmalarını sürdürüyor.
Yönetmenliğini Yaptığı Belgesel Filmler
Evcilik – 2009 (Yapım Aşamasında)
Pippa’ya Mektup – 2009 …. Belgesel, Yapım, Yönetim
Trans Asya – 2008 …. Belgesel, Yapım, Yönetim
Ağustos Karıncası – 2005 …. Belgesel, Yapım, Yönetim
Yönetmenliğini Yaptığı Kısa Filmler
Oyun – 2002
Diğer Filmografisi
Kalimerhaba Side – 2004 …. Belgesel, Yönetmen Yardımcısı
Çıralı : Doğal Dönüş – 2004 …. Belgesel, Yönetmen Yardımcısı
Toplam okunma (9259) Bugün(2) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Santiago Grasso’un “El Empleo – İstihdam” adlı ödüllü kısa filmi Mayıs 29, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
Annecy 2009 Uluslararsı Animasyon Film Festivali’nde Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu Ödülü’nü alan kısa film, “El Empleo – İstihdam” 2008 yapımı. Kapitalist sistemin bireyin algısında insanları nasıl nesneler haline getirdiğini ve bu aşağı durumun günlük yaşamın bir parçası olarak nasıl benimsediğini anlatırken, kişinin başkasını kullanırken aynı zamanda kendisinin de nasıl olağan bir halde kullanıldığını da gösteren sarsıcı filmi aşağıdan izleyebilirsiniz.
http://www.dailymotion.com/videoxav1hn
Animasyon filmi, Kafka’nın yabancılaşma duygusunu en güçlü biçimde yansıttığı yapıtı olan “Dönüşüm”ü hatırlatıyor; Bir sabah yatağında bir böcek olarak uyanan Gregor Samsa, bilinci ve istemi dışında gerçekleşen bu dönüşümü bir türlü kabullenemez. Ailesi ve patronu ise, kısa bir şaşkınlığın ardından, onun artık bir böcek olduğunu kabullenirler. Ama böcek olmakla alışageldiği şeylerden koparak yepyeni bir konuma giren Gregor Samsa da, o güne kadar sürdürdüğü yaşama da, çevresindekilere de, bambaşka bir gözle bakacaktır.
Dönüşüm, hiyerarşi ve otorite düşüncesiyle temellenen, bu amaçla sözü edilen düşünceyi önce aile kurumu içerisinde odaklaştıran toplum içersindeki bireyin tragedyasıdır. Gregor Samsa, ‘dönüştüğü’ güne değin çeşitli kölelikler ve zincirleri içerisinde uslu oturduğu sürece de benimsenip sevilir. Başkaldırısı bilinçaltında başlar; bu bilinçaltı, kendine uygun biçimi yaratır: Böceğe dönüşmesini, gerçekte artık başkalaşmasıdır. Bu dönüşümünden başlayarak, toplumun ve ailesinin ona ilişkin onu tutsak kılan beklentileri, artık sonuçsuz kalmaya yargılıdır; böceğin iğrençliği, çizgisi sürüyle uyuşmayan bağımsız bireyin iticiliğiyle özdeştir.
Santiago Grasso’un “El Empleo – İstihdam” adlı ödülü kısa filmi
Toplam okunma (8459) Bugün(3) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Ankara Barosu 4. Kısa Film Yarışması’nın bu yılki konusu: “Ötekileştirme” Mayıs 24, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
Bu yıl dördüncüsü düzenlenen Ankara Barosu kısa film yarışmasının amacı, sanat, hukuk ve toplumsal mücadele yakınlaşmasına hizmet etmek ve bu birlikteliği toplumsal belleği güçlendirmenin sanatsal yollarından sinema ile gerçekleştirme olarak belirtilirken “ÖTEKİLEŞTİRME” bu yılki yarışmanın konusu olarak seçildi.
Ben, Sen, O ya da Biz, Siz Onlar; bu kelimeler sadece kişi zamiri mi yoksa siyah, beyaz, kadın, erkek, müslüman, gayri müslüman, türk, ermeni, rum, kürt vb. anlamlarına da geliyor mu? Hayata, insana, canlı yaşamına nereden balkıyoruz? Tüm canlılar eşit midir yoksa bazıları daha mı eşittir diyoruz. Ötekileştiriyor muyuz? Ötekileştiriliyor muyuz? gibi sorulara yanıt arayan film yarışmasına 01 EKİM (CUMA) 2010 gününe kadar başvurular kabul ediliyor.
ANKARA BAROSU 4. KISA FİLM YARIŞMASI ŞARTNAME
1. KONU
Ankara Barosu 4. Kısa Film Yarışmasının konusu, “ÖTEKİLEŞTİRME” olarak belirlenmiştir.
2. AMAÇ
Bu yıl dördüncüsü düzenlenen kısa film yarışmasının amacı, sanat, hukuk ve toplumsal mücadele yakınlaşmasına hizmet etmek ve bu birlikteliği toplumsal belleği güçlendirmenin sanatsal yollarından sinema ile gerçekleştirmektir. Bu amaçla “ÖTEKİLEŞTİRME” bu yılki yarışmanın konusu olarak seçilmiştir.
Ben, Sen, O ya da Biz, Siz Onlar; bu kelimeler sadece kişi zamiri mi yoksa siyah, beyaz, kadın, erkek, müslüman, gayri müslüman, türk, ermeni, rum, kürt vb. anlamlarına da geliyor mu? Hayata, insana, canlı yaşamına nereden balkıyoruz? Tüm canlılar eşit midir yoksa bazıları daha mı eşittir diyoruz. Ötekileştiriyor muyuz? Ötekileştiriliyor muyuz?
Söz konusu kısa film yarışmasıyla tüm bu sorulara yanıt arıyoruz ve hiçbir canlının bir diğerinden üstün olmadığına kimsenin başka ya da öteki olmadığına inanıyoruz. Bu nedenle Ankara Barosu 4. Kısa Film Yarışmasıyla eşitlik esasının perdeye yansımasını ve dünya döndükçe ötekileştirme kavramının tarihte kalmasını hedefliyoruz.
3. BAŞVURU KOŞULLARI
a. Yarışma, Seçici Kurul Üyeleri dışında herkese açıktır. Seçici Kurul Ankara Barosunun Sinema Topluluğu tarafından belirlenir.
b. Ödül veya derece (birincilik, ikincilik ve üçüncülük) almamış olmak koşuluyla, filmin daha önce bir festivale ya da yarışmaya katılmış olması bu yarışmaya katılmaya engel değildir.
c. Filmler kurgusal, deneysel ve/veya belgesel tarzında olacaktır.
d. Filmlerin süresi jenerik dahil 30 dakika ile sınırlıdır.
e. Yarışmaya 01.01.2007 tarihinden sonra çekilen filmler katılabilecektir.
f. Katılımcılar yarışmaya birden fazla filmle katılabilirler. Ancak söz konusu filmler seçici kurul tarafından ana jürinin değerlendirilmesine sunulurken her katılımcının bir filmi esas alınarak sunulacaktır.
g. Filmler, gösterime hazır 7 DVD kopya olarak ekli formla birlikte zarf içerisinde teslim edilmelidir.
h. Filmler en geç 01 EKİM (CUMA) 2010 günü mesai bitimine kadar elden veya taahhütlü posta ile Ankara Barosu Sinema Kulübü, Ankara Barosu Eğitim Merkezi, Ihlamur Sokak No:1 Yenişehir Ankara adresine teslim edilecektir.
i. Katılımcı, yarışmaya katıldıktan sonra filmini geri çekemez. Kopyalar iade edilmez.
j. Eser sahiplerinin birden fazla olması halinde başvuruda durumun belirtilmesi ve eserin tüm sahiplerinin başvuru formunu çoğaltarak imzalamaları zorunludur.
k. Başvuru Formu tüm katılımcılar tarafından eksiksiz doldurularak imzalanıp, yarışmaya katılacak film ile gönderilmelidir. Aksi halde başvurular dikkate alınmayacaktır.
l. Katılımcı filminde yönetmen, senarist ve bestecinin farklı olması halinde Başvuru Formu her bir kişi tarafından imzalanmalıdır.
m. Katılımcı filminde telif hakkı doğuran “senaryo” ve “müzik” eserleri kullanmış ise senarist ve besteci belirtilmeli ve filmin yönetmeni bu eserlerle ilgili telifleri almış olmalıdır.
4. ESERE AİT HAKLAR
Katılımcı, her türlü görsel, işitsel ve yazılı doküman ve belgelerinin tüm haklarına kendisi sahiptir. Ancak Ankara Barosu arşivinde bulundurulacak olan kopyalar, tanıtım, eğitim ve kültürel gösterimler amacıyla Ankara Barosu tarafından yurtiçi ve yurtdışındaki faaliyetlerde kullanılabilir.
5. DEĞERLENDİRME
Değerlendirme iki etapta gerçekleştirilecek olup, birinci aşamada Seçici Kurul, yarışma jürisinin değerlendirmesine sunacağı filmleri, şekil, süre ve tema yönünden inceleyip belirleyecektir, ana jüri, film izleme ve değerlendirme çalışmalarını 10 Ekim 2010 – 10 Kasım 2010 tarihleri arasında gerçekleştirecektir.
Yarışma Jürisi (Alfabetik Sırayla) :
Sevin OKYAY (Radikal Gazetesi Yazarı)
Erdal BEŞİKÇİOĞLU (Oyuncu)
Murat SARAÇOĞLU (Yönetmen)
Zahit ATAM (Birgün Gazetesi Sinema Yazarı)
Yrd. Doç. Dr. Gülseren ADAKLİ (Ankara Üniversitesi, İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi)
Arş. Gör. Cenk YİĞİTER (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Genel Kamu Hukuku ABD Araştırma Görevlisi)
Ozan VURAL (Avukat, Ankara Barosu)
6. ÖDÜL
Ankara Barosu tarafından, düzenlenen Kısa Film Yarışması’nda birincilik ödülü alan filme 3.000 TL, ikincilik ödülü alan filme 2.000 TL ve üçüncülük ödülü alan filme 1.000 TL verilecektir. Yarışmada mansiyon ödülü yoktur.
7. ÖDÜL TÖRENİ
Ödül alan film ve gösterime değer bulunan diğer filmler, Ödül Töreni’nde izlenecektir. Birincilik ödülü kazanan film sahibine tören sırasında ödülü verilecektir. Ödül Töreninin tarihi, 2010-2011 adli yılının açılışını müteakip ilan olunacaktır.
8. DİĞER HUSUSLAR
Bu şartnamede belirtilmeyen diğer hususlarda karar yetkisi münhasıran Ankara Barosu Başkanlığı’na aittir.
Toplam okunma (1499) Bugün(1) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Göçebeliğe yarı yerleşik bir yolculuk: Şavaklar – Zahit Atam Mayıs 23, 2010
Posted by cafrande.org in : Sinema /film Tiyatro - Simema Theater, Zahit Atam , 1 comment so far
Yeni Türkiye sinemasında iki tartışma alanı vardır: biri belgesel yaparken kurmacaya yakınlaşmak, diğeri kurmaca yaparken belgesele. Aslında bu yaratıcılığın ne kadar ileri boyutlara ulaştığını gösteriyor. İkincisi ise bir Kürt Sineması var mı? Şavaklar belgeselinin yönetmeni Kazım Öz’de Dersimlidir. Yaptığı filmleri ise, ister kısaları alın ister uzunları bilinçli olarak Kürtler üzerinedir. Şavaklar da dâhil olmak üzere Türkiye sinemasında yeri olacak denli başarılı ve estetik yönden büyük başarı kazanan filmleri yönetmektedir. Ancak burada ikili bir durum var: birincisi söz konusu Kürt filmlerinin karakteristik özelliği estetik planda ve anlatının kuruluşu açısından yeni Türkiye sinemasıyla çok önemli benzerlikler gösteriyor. Temaları ve deyim yerindeyse varoluş koşulları ve kaygıları ise tamamen farklı.
Tarihimiz göçebe yaşamın bitmediğini bize anlatıyor. Yerleşiklik bir türlü gerçekleşemeyen bir durum. Öyle ki modern kentlerimizde doğup büyümüş insanlarımız bile kent içinde o kadar sık yer değiştiriyor ki. Mahallelerimizin kültürü kalmadı zaten. İnsanlarımız aynı bina içinde birbirine yabancı hale geldi. İsteyen modernleşme desin, isteyen metropol yaşamının olağan hali, aslında eksikliği duyulan bir yerleşik kültür, kaybettiğimiz ise sosyal ilişkiler ağımız. Mekânlarımızın üstünü kolektif hale gelen yabanlığımız ve ilişkisizliğimiz örtüyor. Bazen göçebe toplum lafını ederken, gizliden gizliye aklıma gelir: yazarlarımız bile birbirlerinin ne yazdıklarından habersizdir. Birbirleri hakkındaki haberleri bile basından almaya başladılar. Basınımızın ise tuhaflığını bilmeyen kalmadığı için, vay halimize demekten başka çare yok.
Bu garip girişten Şavaklar belgeseline dönelim. Şavaklar başta Dersim Bölgesinde olmak üzere, doğuda geniş bir alana yayılmış bir aşiret. Hala göçer yaşıyorlar ve temel geçim kaynakları hayvancılık. İnanılmaz zor koşullarda yaşıyorlar, ama ülkemiz için hele son zamanlarda etin inanılmaz fiyatları düşünüldüğünde, çok önemli ve tarih içinde bin yıllardır devam ettirilen hayvancılığın kültürünü koruyorlar. Dağ tepe aşıp, hayvan otarıyorlar. Arada sırada içlerinden bir yetenekli kardeşimiz çıkıp üniversiteye giderse çember bozuluyor, yoksa onlar genelde pek değişmeyen koşullarda dağ sırtı, ova, yayla derken mevsimlik çevrim içinde geziniyorlar. Tam bir çember bu, mevsimler onları başladıkları yere getiriyor.
|
|
Şavaklar’ı seyrettiğimde birkaç şey üzerinde düşündüm:
1. Yapım koşulları açısından, büyük oranda Fransız Arte kanalından gelen maddi destekle yapılmış. Aslında Türkiye’de sinemanın köklü bir finans kaynağı yok, seyircimiz ise büyük oranda aptalca Hollywood filmleri konusunda iştahlı, ulusal sinemanın filmleri ise pek uzakta bizim için. Belgesel meselesine gelince, durum çok daha korkunç. Belgesellerin ticari dvd’leri bile nadiren basılabiliyor. Televizyonlarda ise belgesel üvey evlat muamelesi görüyor. Halkımızın en büyük yalanlarından birisidir: televizyonun kültürel olarak geriliğini anlatırsanız, çoğunlukla size hak verir, sonra da zaten ben de siyasi tartışmalar, belgesel seyrediyorum derler. Sonra maçlarda birbirlerini yiyip, hakikaten suyu çıkmış televizyon dizileri önünde kümeleşirler. Belgesel üretmek biraz mucize gibidir bu ülkede: bir yandan belgesellik proje ve olay inanılmaz boyutlarda fazladır, öbür yandan iktisadi olarak yapılabilirliği yoktur.
2. Yeni Türkiye sinemasında iki tartışma alanı vardır: biri belgesel yaparken kurmacaya yakınlaşmak, diğeri kurmaca yaparken belgesele. Aslında bu yaratıcılığın ne kadar ileri boyutlara ulaştığını gösteriyor. İkincisi ise bir Kürt Sineması var mı? Şavaklar belgeselinin yönetmeni Kazım Öz’de Dersimlidir. Yaptığı filmleri ise, ister kısaları alın ister uzunları bilinçli olarak Kürtler üzerinedir. Şavaklar da dâhil olmak üzere Türkiye sinemasında yeri olacak denli başarılı ve estetik yönden büyük başarı kazanan filmleri yönetmektedir. Ancak burada ikili bir durum var: birincisi söz konusu Kürt filmlerinin karakteristik özelliği estetik planda ve anlatının kuruluşu açısından yeni Türkiye sinemasıyla çok önemli benzerlikler gösteriyor. Temaları ve deyim yerindeyse varoluş koşulları ve kaygıları ise tamamen farklı. Bu açıdan bir Kürt sineması var mı, sorusuna benim yanıtım, “yeşermektedir”. Hakikaten “Dağlarına Bahar geliyor, memleketimizin”. Zaman içinde çok daha rahat konuşulacak ama bir zamanlar Tansu Çiller’in başbakanken söylediği “Orası”ndan farklı bir sinema yeşeriyor, kimlik kazanıyor, hayat adına konuşma gücü kazanıyor.
3. Üçüncüsü ise Şavaklar’ın gerçek bir başarı olan estetik özelliklerine karşın, Türkiye’de festivallere katılamamış olmasıdır. Gerçek şu ki son iki yılda gösterime çıkan Fırtına ve bugünlerde Şavaklar filmlerini düşündüğümüzde, sinema tarihimizde bu filmleriyle yer alabilecek denli başarılı filmler üreten, sinematografik olarak gerçekten büyük başarı kazanan bu filmler, yarın öbür gün yadsınamaz kimlikleriyle varolduğunda ne olacak merak ediyorum? Ama en tuhafı şu ki, başta Fırtına (Bahoz) olmak üzere Kazım Öz’ün filmlerine ne yazık ki bizzat Kürtlerden gelen zımni destek. Şavaklar’ı seyredin, entelektüel, ahlaki ve estetik kirlenmişliğimiz içinde, bir vahada bulunmanın hazzını yaşayın. Güzeldir bazen, Dağlarına Bahar Gelmiş, Memleketimin türküsünü dinlemek ve söylemek.
Zahit Atam
Sinema Tarihçisi
Toplam okunma (9089) Bugün(3) Son okunma tarihi (02 September 2010)
‘Seyirci Kalma’ | V. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali 1–9 Mayıs İstanbul, İzmir ve Ankara’da Nisan 30, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
İlk kez 2006 yılında gerçekleştirilen Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin bu yıl beşincisi düzenlenleniyor. Festival, 1–9 Mayıs tarihleri arasında İstanbul, İzmir ve Ankara’da eş zamanlı olarak gerçekleştirilecek, daha sonra geçen yıllarda olduğu gibi kent kent süren ve bütün yıla yayılan uzun bir yolculuğa çıkacak. Festivalin Anadolu yolculuğunun ilk durakları 8 Mayıs’ta Bolu, 19 Mayıs’ta Diyarbakır olacak.
Temel amaçları Türkiye ve dünyadan emekçilerin yaşamlarını ve mücadele deneyimlerini izleyicilerle buluşturmak ve ülkemizde işçi filmi üretimini özendirmek olan festival Sine-Sen (DİSK), Dev Sağlık-İş (DİSK), Birleşik Metal-İş (DİSK), Hava-İş (TÜRK-İŞ), Petrol-İş (TÜRK-İŞ), Tez Koop-İş (TÜRK-İŞ), Ses (KESK), Türk Tabipleri Birliği, Halkevleri ve Sendika.Org tarafından düzenleniyor. Festival bu yıl ‘Seyirci Kalma’ temasıyla gerçekleştiriliyor.
Festivalin açılış töreni 2 Mayıs Pazar günü saat 19:00’da Beyoğlu Yeni Rüya Sineması’nda gerçekleştirilecek. Törenden önce saat 18:00’de Taksim Tramvay durağında sanatçıların ve festival dostlarının katılacağı ‘Geleneksel Festival Yürüyüşü’ yapılacak. Oyuncu Levent Üzümcü’nün sunacağı gecede festivalde bu yıl ‘Sultan’ filmi gösterilecek olan Türkan Şoray’a Türk sinemasına emeklerinden dolayı festival düzenleyicileri tarafından teşekkür edilecek. Nihat Behram’ın şiirleriyle, İlkay Akkaya’nın şarkılarıyla renk katacağı gecede bu yıl yıkılmak istenen Emek Sineması çalışanlarına ve Sine-Sen tarafından belirlenecek bir sinema emekçisine teşekkür plaketi sunulacak. Gecenin sonunda Tekel direnişini anlatan açılış filmi gösterilecek.
Gösterimler İstanbul’da Beyoğlu Sineması, İstanbul Fransız Kültür Merkezi, İstanbul Barosu Orhan Adli Apaydın Salonu, Sine-Sen Şişhane Salonu, Çevre Mühendisleri Odası, Öteki Kültür Sanat, Kazım Koyuncu Kültür Merkezi, Kolektif Kültür Merkezi, KARGART, Kartal Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi, İstanbul Halkevi’nde yapılacak.
Ankara’da Batı Sineması, Alman Kültür Merkezi, Çağdaş Sanatlar Merkezi, Harb-İş Sendikası Salonu, TMMOB Mimarlar Odası, Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Yılmaz Güney Sahnesi’nde yapılacak.
İzmir’de İzmir Fuarı İsmet İnönü Kültür Merkezi, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi, Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi, İzmir Fuarı Gençlik Tiyatrosu, Bornova Çamdibi Nedret Güvenç Sahnesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Rauf Beyru Salonu, Menemen Belediyesi Kültür Merkezi, Menderes Kültür Merkezi Amfi Tiyatrosu, Petrol-İş Aliağa Şubesi Salonu, Aliağa Helvacı Çok Amaçlı Salonu, Kemalpaşa Ören Çok Amaçlı Salonu, Kemalpaşa Eski Belediye Düğün Salonu, Bayraklı Belediyesi Nikah Salonu, Bademler Köy Tiyatrosu, Buca Bozuk Ezber Kültür Merkezi’nde yapılacak.
Bu gösterimlerin dışında birçok mahallede ve işyerlerinde de özel gösterimler düzenlenecek. Tüm gösterimler her yıl olduğu gibi bu yıl da ücretsiz olacak.
Festivalde bu yıl Türkiye’den ve dünyanın dört bir yanından, hem yeni hem de klasikleşmiş eserlerin bulunduğu 74 film gösterilecek. 24 uluslararası filmin 6’sı kurmaca uzun metraj, 18 tanesi belgesel türünde. Türkiye’den katılan 50 filmin de 6 tanesi uzun metraj kurmaca, 8 tanesi kısa metraj kurmaca, 36’sı ise belgesel.
Aki Kaurismaki’nin işçi filmi üçlemesinden ‘Cennetteki Gölgeler’, Bertolt Brecht’in ‘Kuhle Wampe’si , dünyadaki özelleştirme uygulamalarının sonuçlarını anlatan Alman sinemacı Florian Opitz’ten ‘Büyük Satış’, Kıbrıs adasında 1948’de Türk ve Rum emekçilerinin ortak 1 Mayıs kutlamalarını ve mücadelelerini anlatan ‘Madencilerin Anıları’, en iyi Fidel Castro filmlerinden Estela Bravo imzalı ‘Fidel Anlatılmamış Tarih’, GDO’yla ilgili Fransız yapımı ‘Monsanto’nun Gözünden Dünya’, John Ford’un klasikleşmiş filmi ‘Gazap Üzümleri’, Bolivya’daki sendikal mücadeleyi anlatan ‘Coca Cola Davası’, Emir Kusturica’dan ‘Maradona’ ve Japon yönetmen Tokachi Tsuchiya’dan ‘Normal Bir İş Yapmak İstiyorum’ gösterilecek yabancı filmlerden yalnızca bazıları.
Festivalde bu yıl Tekel direnişine verilen özel önem sebebiyle direnişle ilgili 15 tane film özel gösterimlerle izleyicilere sunulacak. Başta Tekel filmleri olmak üzere birçok film galasını festivalde yapacak.
Metin Yeğin’in uzun metrajlı filmi ‘D’nin galası da festival kapsamında yapılacak. Film için 4 Mayıs’ta Ankara’da, 6 Mayıs’ta İstanbul’da, 7 Mayıs’ta İzmir’de özel galalar düzenlenecek. Dünyanın farklı coğrafyalarındaki toplumsal hareketleri anlatan belgeselleriyle tanınan yönetmen Metin Yeğin, ilk uzun metrajlı kurmaca filminde 1988 yılında Metris Cezaevi’nde yaşanan firarı anlatıyor. Filmde Nebil Sayın, Selim Akgül, Mustafa Diyar Demirsoy, Turgay Tanülkü gibi isimler rol alıyor.
Pelin Esmer imzalı 11’e 10 Kala, İlksen Başarır’dan ‘Başka Dilde Aşk’, Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’dan ‘İki Dil Bir Bavul’, Ahmet Uluçay’dan ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’, Kartal Tibet’in efsanevi filmi ‘Sultan’ da gösterim programında yer alıyor.
Bu yıl da görme engelli izleyiciler için ‘Başka Dilde Aşk’ ve ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ filmlerinin gösterimi sesli betimleme yöntemiyle yapılacak.
Festivalin yine yabancı konukları bulunuyor. İranlı usta yönetmen Macid Macidi, İngiliz akademisyen John Cunnigham, ‘Yaşamak Bir Ağaç Gibi’ filminin yönetmenleri Pascale Boosten ve Eric Juzen, Güney Kıbrıs PEO sendikasından Eleftherios Georgiadis festivalin bu yılki yabancı konuklardan.
Festival kapsamında bu yıl fotoğraf alanındaki etkinlikler büyük yer tutuyor. Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği (AFSAD), Galata Fotoğrafhanesi Fotoğraf Akademisi, Fotoğraf Vakfı, Red Fotoğraf, İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği ortak organizasyonuyla üç kentte ‘1980′den 2010′a Emek Sineması’ndan Meydanlara 1 Mayıs’ın 30 Yılı’ sergisi açılacak ve çeşitli paneller düzenlenecek. Sergide, sıkıyönetim uygulamalarından başlayarak, 1987’de Emek
Sineması’nda gerçekleştirilen toplantı öncesine kadar kitlesel olarak kutlanamayan 1 Mayıs’lar o yıla ve güne ait belgelerle, 1988’den 2009 yılına kadar gerçekleştirilen 1 Mayıs kutlamaları ise fotoğraflarla izleyicilere sunulacak. 2010 yılına ait fotoğraflar ise sergi salonunda kurulacak projeksiyon cihazı ile slayt gösterisi olarak yansıtılacak. Festivalde ayrıca Ankara’da Türkiye Gazeteciler Sendikası tarafından hazırlanan ‘Fotomuhabirlerinin Gözünden Tekel Direnişi’ başlıklı fotoğraf sergisi Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde izleyicilerle buluşacak.
Festival kapsamında bu yıl 3-4 Mayıs tarihlerinde Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde ‘LaborComm/Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı’ düzenlenecek. Altı bildiri, iki çağrılı bildirinin sunulacağı, ayrıca medya emekçilerinin, iletişim emekçilerinin ve emekten yana alternatif medyanın tartışılacağı iki panelin yer alacağı iki günlük konferans aynı zamanda www.sendika.tv adresinden internetten canlı yayınlanacak. Birçok sunumun gerçekleştirileceği konferans, Çankaya Belediyesi, Ankara Üniversitesi Gelişme ve Toplum Araştırma ve Uygulama Merkezi (GETA) ve Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın katkılarıyla düzenleniyor. Konferansta açılış bildirisini İngiltere’den Laborstart.org kurucusu Eric Lee, çağrılı bildirilerden birini ise araştırmacı Ergin Yıldızoğlu okuyacak. (V. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali Basın Bülteni)
Festivalde Söyleşiler, Özel Gösterimler
PDF Yazdır E-posta
ISTANBUL SÖYLEŞi VE GALALAR
Açılış 2 Mayıs 2010 Yeni Rüya Sineması-Beyoğlu saat 19:00 Levent Üzümcü’nün sunumu ile Türkan Şoray, uluslararası konukların katılımı ile, İlkay Akkaya’nın şarkılarıyla sürecek olan gecede Emek Sineması çalışanları ve sinema emekçilerine plaketler verilecek. Açılış Filmi Tekel Direnişi üzerine.
3 Mayıs 2010 saat 17:00 Fransız Kültür Merkezi Ken Loach’ın Ülke Özgürlük filmi üzerine İngilitere’den konuğumuz John Cunnigham sunuşu
3 Mayıs 2010 saat 20:00 Fransız Kültür Merkezi Madencilerin Anıları filminin gösterimi ve Güney Kıbrıs’tan Konuğumuz Lefteris Georgiadis ile söyleşi
5 Mayıs 2010 saat 18:30 :00 Fransız Kültür Merkezi “Yaşamak bir Ağaç gibi” Filmi Söyleşisi Yönetmen Pascale Boosten
5 Mayıs 2010 saat 20:00 Fransız Kültür Merkezi “Birleştik Tekel Olduk” filminin galası
4 Mayıs 2010 saat 20:00 Fransız Kültür Merkezi “Direnişçi” filminin galası
6 Mayıs 2010 saat 19:30 Fransız Kültür Merkezi Metin Yeğin D filmi galası
ANKARA SÖYLEŞİ VE GALALAR
Açılış 2 Mayıs 2010 Saat: 18.30 Onur Konuğu: Majid Majidi seöyeşilisi ile Serçelerin Şarkısı filminin gösterimi
Saygın Soysal ve İdil Güngör’ün sunumlarıyla Yer: Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi Saat 18:30
3 Mayıs-4 Mayıs LaborComm Konferansı Yer: Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi 2 tam gün
3 Mayıs 2010 Gördüğümüz Kendi Yüzümüzdür Ahmet Özer İle Söyleşi
Yer: Batı Sineması Büyük Salon / Özel Gösterim / 20.00
4 Mayıs 2010 Ankara Batı Sineması Metin Yeğin D filmi galası ve Metin Yeğin ile Söyleşi
Yer: Batı Sineması Salon I BÜYÜK SALON Saat 19:30
6 Mayıs 2010 Mın Dît Özel Gösterim
Yer: Batı Sineması Salon I BÜYÜK SALON Saat 20:00
7 Mayıs 2010 Zorunlu Hayat, Özel Gösterimi
Yön: Zafer Akturan, Sema Cabbar Oğlu
Mardin kırsalından İstanbul Tarlabaşı’na uzanan bir zorunlu göç hikâyesi.
Yer: Batı Sineması Salon I BÜYÜK SALON Saat 18:30
7 Mayıs 2010 Jafar Pinahi / Dayanışma Gecesi Film Gösterimi / Söyleşi
Gezici Film, Uçan Süpürge, Ankara Uluslararası Film ve Uluslararası İşçi Filmleri Festivalleri ile ODTÜ, Bilkent, Ankara, Hacettepe Üniversiteleri Sinema Topluluklarının ortaklaşa düzenlediği, tutuklu bulunan İranlı Yönetmen Jafar Pinahi ile dayanışma etkinliği.
Yer: Batı Sineması Salon I BÜYÜK SALON Saat 20:00
İZMİR SÖYLEŞİ VE ETKİNLİKLER:
Açılış 2 Mayıs 2010 Saat 19:30 İsmet İnönü Kültür Merkezi KONUK OYUNCULAR:ECE USLU,JANSET
Derya Durmazın sunumuyla AÇILIŞ FİLMİ TEKEL BELGESELİ 60 DK
KONSER GRUP GÜNBERİ
4 Mayıs Salı 2010 Saat 18.10 KIYIYA VURAN TAHTA VALİZ Filmin yönetmeni Tahsin İŞBİLEN ile söyleşi
Belgesel Sinema ve Toplumsal Bellek Yer: Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi
*5 Mayıs Çarşamba 2010 saat 19.00 SÖYLEŞİ: Konu: Güvencesizlik ve Güvencesizliğe Karşı Örgütlenme
Konuşmacı:Tufan Sertlek (Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası Genel Sekreteri)
*7 Mayıs Cuma 2010 saat 19.30 D FİLMİNİN GALASI
Saat 21.10 Söyleşi: Filmin Yönetmeni Metin Yeğin İle Söyleşi
Yer: İsmet İnönü Sanat Merkezi Kültür Park
EMEK VE HAK ARAMA MÜCADELESİNDE FOTOĞRAFIN DÜNÜ VE BUGÜNÜ PANEL PROGRAMI
1. Panel (8 Mayıs Cumartesi / 11:00 – 13:00)
Katılımcılar; FERYAL SAYGILIGİL, GÜLİZ SAĞLAM, NİLGÜN YURDALAN, MEHMET ÖZER
Desa, Novamed ve Tekel İşçi Direnişlerinde Fotoğraf ve Video Kullanımı – bir model tartışması
2. Panel (8 Mayıs Cumartesi / 14:00 – 16:00)
Katılımcılar; AHMET ŞIK, FİKRET İLKİZ, KUTUP DALGAKIRAN, UĞUR KAVAS
Kadrolu ve serbest çalışan foto-muhabirlerinin Örgütlenme Sorunu – dernekler ve sendikalar.
Geçmişte ve günümüzde foto muhabirlerinin örgütlenme sorunu – dernekler ve sendikalar
Foto muhabirlerinin iş koşulları, ekonomik, sosyal güvenlik ve telif hakları.
Ana akım medyanın fotoğrafa, foto muhabirine ve fotoğraf teknolojisine yaklaşımı
3. Panel (9 Mayıs Pazar/ 11:00 – 13:00)
Katılımcılar; BEYHAN ÖZDEMİR, TOLGA KORKUT, RAGIP DURAN, YÜCEL TUNCA
Yoksulluğu pornografileştiren fotoğraf anlayışıyla nasıl baş etmeli?
Bir süreç ve durum olarak yoksullaşmayı sorgularken görüntünün imtihanı
Belgesel Fotoğrafçılar, kent yoksullarının içinde yaşadıkları toplumsal hayatın, tahakküm ve sömürü ilişkilerinin, marjinalleştirilme, dışlanma ve kriminalize edilme süreçlerinin farkında mı?
Türkiye’de yoksulların kültürel temsilleri
Bu güne kadar yoksulların kendi anlatımları ve hikâyeleri üzerinden, yoksulluk hallerinin değişik cephelerine dair Belgesel Fotoğrafçıların bir analizi oldu mu?
4. Panel (9 Mayıs Pazar, 14:00 – 16:00)
Katılımcılar; HİLMİ ETİKAN, MURAT YAYKIN, ÖZCAN YURDALAN
Tarihte Belgesel Fotoğrafın İşçi Haklarına Etkisi
Türkiye’de fotoğraf algısı ve Belgesel Fotoğrafın Emek/Hak Arama Ekseninde Etki Gücü
Kapitalist Üretim Biçimi Olarak Sanatın Belgesel Fotoğrafa Müdahalesi
1980 Öncesi işçi sendikalarında fotoğraf ve fotoğrafçılık
Farklı kentlerde sinema atölyelerinin kurulacağı festival sırasında bu yıl da kapsamlı bir festival gazetesi yayınlanacak.
Festivalle ilgili tüm bilgilere, görsellere ve tanıtım videolarına www.iff.org.tr adresinden ulaşmak mümkün.
Ayrıntılı bilgi için:
İstanbul Halkevi:
Telefon: 0212 245 82 65
Fax: 0212 245 70 10
Adres: İstiklal Caddesi, Orhan Adli Apaydın Sokak, No:34, Beyoğlu/İstanbul
Halkevleri Genel Merkezi:
Telefon: 0312 419 27 17
Fax: 0312 419 32 07
Adres: Konur Sokak, No:8/9, Kızılay/Ankara
E-posta: festival@sendika.org Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Toplam okunma (7417) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)

Bir saz şairi olarak Aşık Veysel – Enver Gökçe
Makedonya akustik etnik müzik grubu Baklava, “Kalemar” adlı albümüyle cafrande.org’ta
İki alıntı bir öykü | “Ortasında cehennem olmayan kim var” Italo Calvino ve Vicdan
Abidin Dino hayatı, sanatı ve online resim sergisiyle cafrande.org’ta
Aynur Doğan ve yeni albümü “Rewend/ Göçebe” (2010) cafrande.org’ta
12 bölümden oluşan BBC Siyasi Düşünce Tarihi’ni Cafrande.org’ta sesli dinleyin
Ve İnsan Otomobili Yarattı | Yürüyen Bant – İlya Ehrenburg
Başarılı bir besteci ve multi – enstrümantalist; Yann Tiersen ve eserleri
KPSSzedeler… Oy badem bıyığını yidiim gel bakim sen yamacıma! – Serdar Türkmen