Tuncel Kurtiz: ‘Komünizmden başka bir yol var mı?’ Şubat 8, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
Ama ben bu diziyi seviyorum. Çünkü gerçekten ilk defa Türkiye’de böyle bir dizi çekiliyor yani. Şimdi eleştiriyorlar Ramiz Dayı’nın aforizmaları nerelerden arak diyorlar. Kardeşim ben konuşurken Shakespeare’den alıntı yaparım. Hikmet Kıvılcımlı’dan da alıntı yaparım, Cemil Meriç’den de yaparım. Özdemir Asaf’tan, Cemal Süreyya’dan ve Cahit Irgat’dan bol bol yaparım. Üstelik bu adam okuyor demek ki. Hamlet elinde duruyor, Özdemir Asaf çevirisi yanında duruyor. Okuyorsa bu adam alıntı da yapacaktır. Tabii alıntı yapıyor. Yani Shakespeare olmam lazım yani.
Sinema oyuncusu, yönetmen, yapımcı, senarist Tuncel Kurtiz, Yeni Harman dergisine konuştu. Son dönemde Ezel dizisindeki rolüyle gündeme gelen Kurtiz, derginin Şubat sayısında yayımlanan röportajın bir bölümü bir çok sitede yer aldı. Söyleşiyi yapan Başar Başaran’la memleket meseleleri ve sanatın güncel durumunu üzerine konuşan Kurtiz, TEKEL direnişi hakkındaki görüşlerini ve komünizme nasıl baktığını anlatıyor. Ve ‘Komünizmden başka bir yol var mı?’ diye soruyor.
http://www.dailymotion.com/videoxaz7rz
Bu röportaj fikrine bizi götüren düşünce sizi son zamanda popüler bir dizi ile genel izleyiciye ulaştıran medyada sık işlenen konuların dışında, sizinle memleketin ve sanatın durumunu konuşmaktır.
Gayet tabii ya. Bu Ramiz Dayı karakterine olan ilgi açıkçası beni bazen bunaltıyor. Yolda bana Ramiz Dayı diyenlere ‘Benim adımı biliyor musunuz kardeşim?’ diyorum. ‘Bilmiyoruz’ diyorlar. Ama ben Ramiz Dayı’dan önce Hacı’da oynadım. Hacı dediniz. Cemal Aga oynadım onu dediniz. Yahu insan kim oynuyor diye bir bakar. Ben bir sürü oyun oynadım ve oynamaya da devam ediyorum. Ramiz Dayı değilim ben. Ama Ramiz Dayı’yı oynayan Tuncel Kurtiz’im. Böyle ‘Dayı, Dayı’diye bağıranlar için geçen gün birisi dedi ki ‘Tuncel kızma, niye beni seviyorsun kardeşim’ diye sor. Hiç değilse sohbet edersin. Adamın birisi, vapurda resmimi falan çekmeye çalışıyor. Sordum ne cevap verdi biliyor musun? ‘Abi, sen var ya böyle yemeğin suyuna ekmeği banarlar ya öyle oynuyorsun’ dedi. Vay anasını dedim. Yaşa be kardeşim dedim ya, hakikaten öyle oynayabiliyor muyum? Nasıl hoşuma gitti anlatamam. Ama ben bu diziyi seviyorum. Çünkü gerçekten ilk defa Türkiye’de böyle bir dizi çekiliyor yani. Şimdi eleştiriyorlar Ramiz Dayı’nın aforizmaları nerelerden arak diyorlar. Kardeşim ben konuşurken Shakespeare’den alıntı yaparım. Hikmet Kıvılcımlı’dan da alıntı yaparım, Cemil Meriç’den de yaparım. Özdemir Asaf’tan, Cemal Süreyya’dan ve Cahit Irgat’dan bol bol yaparım. Üstelik bu adam okuyor demek ki. Hamlet elinde duruyor, Özdemir Asaf çevirisi yanında duruyor. Okuyorsa bu adam alıntı da yapacaktır. Tabii alıntı yapıyor. Yani Shakespeare olmam lazım yani.
Peki dünyaca bilinen çok ünlü eserlerin en bilindik cümlelerinin dahi dizide söylendiğinde çoğunluk tarafından çok büyük bir şaşkınlık ve beğeni ile karşılanması da garip değil mi? Örneğin Oscar Wilde’ın Reading Zindanı Baladı..
Kimse okumamış ki ondan. Bizim senaristler bunları biliyorlar. Tesadüfen ben de biliyorum, okuyunca şaşırıyorum. Vay anasını diyorum. Bir bakıyorum İbn-i Arabi’den bahsediyorlar. Bir bakıyorum Hasan Sabbah’dan bahsediyorlar. İlk defa bunlar bir dizide yazılıyor. Çok seviniyorum.
Kırk beş gündür bekleyen TEKEL işçilerine, biz biraz daha düşünelim bir hafta sonra gelin konuşalım demek nasıl bir tavırdır?
Abi sen satıyorsun. Neyi satıyorsun? TEKEL’i satıyorsun, TELEKOM’u satıyorsun. Yakında demiryollarını da satacaklar. İtfaiye’yi satıyorlar. Kamuya ait olan her şeyi satıyorlar. Sonra Kemal Unakıtan diyor ki ‘Amma komünistmişiz yahu, sattık sattık bitiremedik’ diyor. Bu halkın malını satıyorlar yahu. Milletin malı bu. Başbakan diyor ki, ‘yetimin hakkını yedirmem’. Yediriyorlar işte. Kaça sattılar TEKEL’i acaba ve o sattıkları kişi Amerikalılara kaça sattı acaba? Çok acı bir şey ama. TEKEL’in sadece arazisi ve elindeki stok ne biçim bir değerdir? Şu an insanlar bağlarını söküyor biliyor musun? Tekirdağ’da, Mürefte’de bağlarını söküyor insanlar. Büyük şirketler karşısında, küçüklerin şarap yapmak hakkı bile yok. Bir köylünün şarap yapma hakkı kalmıyor elinde. Büyük holdingler çalışacak, büyük alışveriş merkezleri oluşacak. Bir kasabanın hayatı küçük esnaftır. Küçük esnaf olmazsa orası şehir değildir. Roma’ya gittiğin vakit orada küçük esnaf heryerdedir. Peynircisi, şarapçısı, balıkçısı..Bir tane alışveriş merkezi bulmak için şehrin kilometrelerce dışına çıkman gerekir.
Bunlar nasıl sözler abi? Yoksa siz hâlâ komünist misiniz?
Başka bir yol var mı yani? Başka bir düşünce, başka bir hissiyat, başka bir felsefe var mı? Dünyayı bir bahçe haline getirebilecek, insanoğlunun insanca yaşamasını, köleliğin kalkmasını, ırkçılığın kalmamasını öneren bir yol var mı? Bir hayal dünyasında yaşıyorum belki ama ona inanıyorum. Bir gün gerçekleşecek.
Peki, genç sanatçının durumu açısından nasıl bakıyorsunuz yeni düzene?
Garip çelişkiler vardır. Reklam piyasasının getirdiği olanakları, bugün sinema kullanıyor. Gerçi, ben ne Uğur Yücel’in Ejder Kapanı’na giderim ne de Sherlock Holmes’e giderim. Ben öyle şiddeti, büyük gürültü patırtı sevmiyorum. Ben daha başka işleri seviyorum. Gösteri olsun diye yapılan filmleri izlemiyorum. Fakat elde olanaklar var. Bizim dizide bile, çalışma şartları Türk sinemasında iyi yerde. Çok iyi oyuncular çıktı ortaya. Bizim dizide Kenan, Barış, Yiğit, Cansu herkes ezberleyip oynuyor. Eskiden böyle şeyler yoktu ki.
Bundan sonra ne planınız var?
Para kazanıyoruz. Çalışıyorum. İhtiyacım var. Hummer jip almayacağız. Ama hâlâ evimin içinde bir stüdyo kurmaya çalışıyorum. Yetmiş beş yaşından sonra orada sinema ve tiyatro çalışmaları yapacak bir okul açmak istiyorum. Dizide oynamayı da seviyorum ayrıca. Hoşuma gidiyor. Bedrettin’in film senaryosuna da çalışıyoruz hâlâ.
Kaynak: http://www.ensonhaber.com/medya/253642/bir-hayal-dunyasinda-yasiyorum.html
Tuncel Kurtiz: 1 Şubat 1936′da Bilecik’te doğdu. Sinema ve tiyatro oyuncusu, yönetmen, yapımcı ve senarist olan sanatçı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. İlk kez 1959 yılında Dormen Tiyatrosu’nda oyunculuğa başladı. Yılmaz Güney’in Sürü filmiyle zirveye çıkan Kurtiz, bir çok filmde başrol oynnadı.
Oynadığı Bazı Tiyatro Oyunları
Çok Tuhaf Soruşturma
Şeyh Bedrettin
Keşanlı Ali Destanı
Mahabaratta
Devri Süleyman
Zafer Madalyası
Altın Yumruk
Oynadığı Bazı Sinema Filmleri
Güz Sancısı – 2009
Jack Hunter Büyük Macera – 2008
Yaşamın Kıyısında – 2007
İnat Hikayeleri – 2003
Şellale – 2001
O da Beni Seviyor – 2001
Kumru – 2000
Hoşçakal Yarın – 1998
Akrebin Yolculuğu – 1997
Safiye Hatun / Grafin Sophia Hatun 1997
Çökertme – 1997
Işıklar Sönmesin – 1997
Usta Beni Öldürsene – 1996
İstanbul Kanatlarımın Altında – 1996
Tabutta Rövaşata – 1996
Cemile Ve Umudun Masalı – 1995
Bir Aşk Uğruna – 1994
Aşk Ölümden Soğuktur – 1994
Ağrı’ya Dönüş – 1993
Dunkle Schatten der Angst – 1993
Mahabharata – 1989
Duvar – 1983
Bereketli Topraklar Üzerinde – 1979
Gül Hasan – 1979
Sürü – 1978
Kanal – 1978
Otobüs – 1974
Umut – 1970
Kuduz Recep (Aslan Arkadaşım) – 1967
Krallar Ölmez – 1967
Bana Kurşun İşlemez – 1967
Silahların Kanunu – 1966
At Avrat Silah – 1966
Ağaların Savaşı – 1966
Silahına Sarılan Adam – 1966
Kanunsuz Dağlar – 1966
Karanlıkta Vuruşanlar – 1966
Kıran Kırana – 1966
Nikahsızlar – 1966
Çingene – 1966
Zehirli Kucak – 1966
Kanunsuz Yol – 1966
Hudutların Kanunu – 1966
Yiğit Yaralı Olur – 1966
Konyakçı – 1965
Son Kuşlar – 1965
Haracıma Dokunma – 1965
Sokakta Kan Vardı – 1965
Krallar Kralı – 1965
Ben Öldükçe Yaşarım – 1965
Bir Caniye Gönül Verdim – 1965
Bitmeyen Yol – 1965
Üçünüzü de Mıhlarım – 1965
Babasız Yaşayamam – 1965
Sayılı Kabadayılar – 1965
Büyük Şehrin Kanunu – 1965
Sokaklar Yanıyor – 1965
Güzel Bir Gün İçin – 1965
Şeytanın Uşakları – 1964
Oynadığı Bazı Dizi Filmler
Asi
Kara Duvak
Hacı
Alacakaranlık (dizi)
Kurtlar Sofrası
Ezel
Toplam okunma (6196) Bugün(81) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Sinema Yazarlarına Göre 2009′un En İyi filmi IRA Açlık Grevini konu alan “Hunger” (online izle) Şubat 5, 2010
Posted by cafrande.org in : Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
Aylık sinema dergisi Altyazı’nın sinema yazarlarının oylarıyla hazırladığı “2009′un En İyi 20 Filmi” listesinin zirvesinde Steve McQueen’in yönettiği “Hunger” (Açlık) isimli film var. Açlık 1981′de Bobby Sands’in önderlik ettiği IRA Açlık Grevi sırasında Maze Hapishanesi’nde yaşananları konu alan film, detaylara epik bir gözle eğilerek akıl ve bedenin sınırları zorlandığında neler olduğuna ışık tutuyor. Henüz ilk filmini çeken Steve McQueen’e başta Cannes’da Altın Kamera olmak üzere uluslararası birçok festivalde ödül kazandıran İngiltere yapımı film, H blokları olarak ünlenen bu hapishanedeki direnişçilerin yaşamlarını tüm ayrıtılarıyla gösteriyor.
Hunger / Açlık filmini aşağıdan izleyebilirsiniz
Kuzey İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele eden IRA ve INLA üyesi militanların, savunma haklarından yoksun bırakılarak hapsedildikleri işkencehane muadili Maze Cezaevi’nin (Long Cesh) H Blokları’nda geçer. Politik mahkûm statüsü adına direniş kararı alan Bobby Sands ve arkadaşlarının, “battaniye” protestosu ve “yıkanmama” eylemleri, Belfast sokaklarında yankısını bulur.
Ancak İngiliz hükümetinin “Demir Leydi” lakaplı Başbakanı Margaret Thatcher geri adım atmaz. Sands son çare olarak Mart 1981’de bedenini açlığa yatırır. Hücre hücre eriyen Sands, eyleminin 66. günü olan 5 Mayıs 1981’de son soluğunu verir ve yüz bin kişilik cenaze töreniyle Derry Şehir Mezarlığı’nda defnedilir.
Altyazı dergisi listesinin 1 numarası ise Darren Aranowsky’nin yönettiği, Mickey Rouke’un geri dönüş filmi “Şamiyon”.
Derginin okuyucuları için hazırladığı bir başka liste de 2000′lerin en iyi 50 filmi. Altyazı yazarlarına göre son 10 yılın en iyi filmi David Lynch’in yönettiği “Mulholand Çıkmazı”.
“Avatar” 9. sırada
Aralarında Mithat Alam, Cüneyt Cebenoyan, Övgü Gökçe, Berke Göl, Kutlukhan Kutlu, Esin Küçüktepepınar, Sevin Okyay, Fatih Özgüven, Ceylan Özçelik, Alin Taşçıyan, Uğur Vardan gibi isimlerin olduğu sinema yazarlarının hazırladığı 2009′un En İyi 20 Filmi listesinin ilk 10 filmi şöyle:
1) “Açlık”, Steve McQueen
2) “Hayat Var”, Reha Erdem
3) “Hayallerin Peşinde”, Sam Mendes
4) “Soysuzlar Çetesi”, Quentin Tarantino
5) “Şampiyon”, Darren Aranowsky
6) “Vavien”, Durul Taylan – Yağmur Taylan
7) “İki Dil Bir Bavul”, Orhan Eskiköy – Özgür Doğan
8 ) “Yasak Bölge 9″, Neil Blomkamp
9) “Avatar”, James Cameron
10) “Milk”, Gus Van Sant
Toplam okunma (6377) Bugün(10) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Salvador Dali’nin Aşkı Gala ve deneysel kısa filmi Endülüs Köpeği (An Andalusian Dog) Ocak 25, 2010
Posted by cafrande.org in : Ressam Resim Heykel - Painting Sculpture, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
İspanyol sürrealist ressam Salvador Dali eserlerindeki tuhaf ve çarpıcı imgelerle ünlendi. Ressamlığın yanı sıra heykel, fotoğraf ve sinemayla da ilgilendi. 1929’da arkadaşı Luis Buñuel ile beraber çektikleri ‘Bir Endülüs Köpeği’ adlı avangart kısa film, sürrealist sanat çevrelerinde ikiliye büyük şöhret kazandırdı. Aynı yıl ikinci kez Paris’e giden Dalí, burada sürrealist akımın öncülerinden biri olan Paul Éluard ve karısı Gala tanıştı. Gala o andan itibaren Dalí’nin ilgisini çekti ve 1929 yazında Dali ile Gala arasında, sonradan evliliğe dönüşecek olan tutkulu bir ilişki başladı.10 Haziran 1982’de Dali’nin çok sevdiği karısı, menajeri, modeli ve ilham perisi Gala hayatını kaybetti zaman Dali yaşama isteğinide yitirdi. Karısının öldüğü ve gömüldüğü Púbol Kalesi’ne yerleşerek münzevi bir hayat sürmeye başladı. Burada 1983 yılında yaptığı Serçenin Kuyruğu adlı son eseri yaptı. 23 Ocak 1989’da kalp yetmezliğinden öldü ve Figueres’te kendi adını taşıyan müzenin mahzenine gömüldü.
Salvador Dalí’nin eşi ve esin perisi. Asıl adı Elena İvanovna Diakonova’ydı. Hem gizemli hem de sezgileri çok güçlü bir kadındı. Sanatsal ve yaratıcı bir dehayı görür görmez tanıyabilmesi ona çok sayıda entelektüelin ve sanatçının dostluklarını kazandırdı. Yine de bu ilginç kişilik hakkında bilinen pek az şey bulunduğunu kabul etmek gerekir. Vadim ve Nicolai adlı iki ağabeyi ile Lidia adında bir kız kardeşi olduğu, çocukluğunun Moskova’da geçtiği, babasının o henüz on bir yaşındayken öldüğü bilinir. Annesi daha sonra bir avukatla evlenmiş, Gala’nın çok sevdiği bu avukat onun iyi bir eğitim almasında önemli bir rol oynamış. Parlak bir öğrenci olan Gala genç kızlar için açılan M.G. Brukhonenko Akademisinde, orta düzeyde bir not alarak eğitimini tamamladığında, çarlık ona, ilkokul çağındaki çocuklara kendi evlerinde öğretmenlik yapma yetkisi verdi. 1912’de, bir süredir yakasını bırakmayan verem yüzünden durumu iyice kötüleşince ailesi onu tedavi için yurt dışına, İsviçre’deki Clavadel sanatoryumuna yolladı.
Beyzi çehreli karıma Gala, Galuşka, Gradiva diyorum; teninin rengi nedeniyle Oliva diye sesleniyorum; onu çağırmak için Oliveta’nın kısaltılmış hali Olive’i ve ondan türettiğim Oliueta, Oriueta, Buribeta, Buriueteta, Suliueta, Solibubuleta, Oliburibuleta, Ciueta, Liueta gibi çılgınca isimleri kullanıyorum. Ona Lionette dediğim de oluyor; çünkü öfkelendiği zaman Metro-Goldwyn-Mayer’in aslanı gibi kükreyiveriyor.” Gala
(Doğum: Kazan, Rusya, 1894 – Ölüm: Portlligat, Girona, İspanya, 1982)
Burada (daha sonra Paul Éluard adıyla ün kazanacak olan) Eugène Grindel ile tanıştı. Aynı yaşlardaydılar, ikisi de okumayı seviyordu; böylece yakınlaştılar. 1914 yılında tedavileri bitti ve sanatoryumdan taburcu edildiler. Gala Rusya’ya döndü; Éluard ise cepheye, savaşmaya gitti. Kısa bir süre sonra evlenmeye karar verip 1917 yılında da evlendiler. Ertesi yıl Gala’nın tek çocuğu olan kızı Cécile dünyaya geldi. Artık adını değiştirmiş ve ozan olarak epeyce dikkat çekmiş olan Éluard, o sıralarda André Breton, Philippe Soupault, Louis Aragon gibi, gerçeküstücü akımın öncüleriyle, özellikle Littérature dergisi ekibiyle sık sık görüşüyordu. Bazı toplantılarına Gala da katılıyordu. Gala’nın Max Ernst ile 1922’de başlayan ilişkisi 1924’e kadar sürdü. Bu arada Max Ernst onun birkaç portresini yaptı. Gala aynı zamanda ozan René Char ve özellikle de René Crevel ile yakın dostluklar kurmuştu.
Salvador Dalí ile 1929 yılında tanıştılar. O yılın Nisan ayında Dalí, İspanyol sinemacı Luis Buñuel ile birlikte yaptığı “Un Chien Andalou” (Endülüs Köpeği) adlı kısa filmin sunumu için Paris’e gitmişti.
http://myspacetv.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&videoid=23549766
Luis Buñuel: Neden rüya gören bir insanın rüyasını ben de göremiyorum? Neden onun rüyasına girip onu değiştiremiyorum? Can sıkıcı bir durum bu. Ben sinema yaparak böyle bir engeli ortadan kaldırıyorum.
Bir Endülüs Köpeği, Fransızca orijinal ismi Un Chien Andalou olan (İngilizce: An Andalusian Dog) 16 dakikalık sürrealist bir filmdir. Deneysel sinemanın ilk örneği kabul edilmektedir. Ünlü İspanyol ressam Salvador Dali ve İspanyol yazar ve film yönetmeni Luis Buñuel’in gördükleri bazı rüyaları birbirlerine anlatmaları filme esin kaynağı olmuştur. 1928 yılında Fransa’da Luis Buñuel ve Salvador Dali tarafından hazırlanmış ve 1929 yılında Paris’te çekilmiştir.
1920′lerde başlayan deneysel filmlerin en bilinenidir. Filmin yıldızları Simone Mareuil ve Pierre Batcheff ve isimsiz birçok kahramandır.
Filmde bilediği ustura ile bir kadının gözünü ikiye ayıran adam ile bir bulutun Ay’ı kesmesi ilişkilendirilmiştir. Buna benzer avcunun içinde karıncalar dolaşan adam gibi, rüya olduğu bilinen sahnelerin yanı sıra, mantıklı açıklamasının olmadığını düşündürebilecek onlarca sahne de mevcuttur.
Filmin konusunun bir hikâyesi yoktur. Filmin iki temel karakteri olan, isimsiz bir erkek ve bir kadın vardır. Filmdeki kronoloji tutarsızdır. Örneğin, ” bir zamanlar” dan “sekiz yıl sonra”ya konu ilgisiz olarak değişir.
Film, bir usturayla bir kadının gözünün yarıldığı bir sahneyle açılır. Usturalı adamı Buñuel kendisi oynamıştır. Sonraki sahnelerde, bir adamın elinin karıncalar görünür. Bir adam bir kadını okşamak ister kadın ona direnir ve adam sonra adam piyano ve çürümüş bir ölü eşek sürükler.
Filmin sonunda, kadın apartmandan çıkar ve plajda başka bir adamla buluşur. Bu adamı ise Dali oynamıştır. Onların mutlu görüntüleri vardır. Ancak final sahnesinde kumlara gömülü, ölmüş ve sinekler üşüşmüş sahnesi bütçe azlığı nedeniyle tam çekilememiştir. Bu ise Buñuel’in orijinal el yazısı metinlerinden anlaşılmaktadır.
Film müziği Richard Wagner’in Liebestod’undan alıntı olan Tristan ve İsolde operasının final bölümü. 1929 yılındaki filmin orijinal gösteriminde Buñuel bu müzikleri gramafondan çalmış ancak 1960 yılında filme eklenmiştir.
O sırada Belçikalı ozan ve sanat galerisi sahibi olan Camille Goemans, Dalí ile Paul Éluard’ı tanıştırdı. Dalí onları yaz tatili için Cadaqués’ye davet etti. Goemans ile bir arkadaşı, René Magritte ile karısı, Luis Buñuel, Paul Éluard ile Gala ve kızları Cécile bir süre orada kaldılar. Ressam Gala’yı görür görmez ona âşık olmuştu.
“Gizli Yaşam”da şöyle yazar: “Benim Gradiva’m olacaktı; beni geliştirmek, karım olmak onun kaderinde yazılıydı.” Gerçekten de Gala o tarihten sonra ressamdan ayrılmadı ve böylece yaşam öyküsü Dalí’ninkine paralel olarak sürdü. Dalí ve Gala Amerika Birleşik Devletleri’nde geçirdikleri sekiz yıllık sürgünden sonra 1948’de İspanya’ya döndüler. Dalí artık ülkesi tarafından kabul görmüş, hatta babası bile oğlunun daha önce evlenip boşanmış bir Rus kadınıyla ilişkisini kabul etmeye karar vermişti. Bu tarihten sonra Dalí ile Gala bahar ve yaz aylarını Portlligat’da, sonbahar ve kış aylarını ise New York ve Paris’te geçirir oldular. Dalí ve Gala 28 yıllık birliktelikten sonra, 1958’de, Girona yakınlarındaki Àngels şapelinde dini nikâhla evlendiler. Dalí 1968’de Gala için Girona yakınlarındaki Púbol’da bir şato aldı. Aralarında yaptıkları anlaşmaya göre Dalí ancak Gala’nın yazılı iznini aldıktan sonra şatoya gidebilecekti. Gala 1971 ile 1980 yılları arasında, zamanının bir kısmını, özellikle yaz aylarını o şatoda geçirdi. 1982 yılında öldükten sonra da oraya gömüldü. Yapı 1996 yılında Gala- Salvador Dalí Vakfı tarafından Púbol Gala-Dalí Şatosu Müze Evi olarak ziyarete açıldı.
Toplam okunma (7320) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Bilinmeyen bir kişiyi – bir şeyi beklemek, Godot’yu Beklerken Ocak 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , 1 comment so far
Godot’yu Beklerken 1948 yılında Fransızca olarak yazıldı ve 1953′te Paris’de sahneye kondu. Avangard olarak nitelenmesine karşın hızla klasikleşti. Oyunun varoluş sancıları çeken kahramanları Vladimir ve Estragon, yolları kesiştiğinde birbirleriyle iletişim kurmaya çalışırlar. Her gün yinelenen bu ritüelde bellek işlevinin yerine getiremeyince de gerçekliğin kesinliğinden uzaklaşmaya başlarlar.
Eylemsizliklerine yenilmiş insanların, Godot adında ne olduğunu bilinmeyen bir kimseyi veya “şeyi” beklemelerini konu alan absürd tiyatronun en önemli eserlerinden birisidir.
Oyun Türkiye’de 1963 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından oynanmış aynı zamanda AST’ın ilk oyunu olmuştur.
Oyunda tek tük aksiyona da rastlanır; kişiler ayakkabılarla ve şapkalarla oynar veya intihar etmeye çalışırlar. Ama hiçbir şey değişikliğe uğramadan kendini benzeyen bir günün sonu gelmezliğini ortadan kaldıramaz. Pozzo “bir gün doğduk ve bir gün öleceğiz; bu aynı andır” der. Seyirci belki de Tanrı’nın son imgesi, ulaşılabilir bir gerçeklik mi, yoksa onların hayal gücünün bir ürünü mü olduğunu hiçbir zaman bilemeyecektir.
“Beckett”in kişileri oyun boyunca karar veremeden beklerler. “Godot”yu beklerler. Onların dünyaları, Vladimir’in oyunun sonlarına doğru dediği gibi, mutlu mu mutsuz mu olduklarını tam kestiremedikleri, içinde gizini çözemedikleri zaman ile cebelleştikleri, renksiz bir düş-karabasan ortamıdır.
İrlandalı yazar Samuel Beckett, kendi sözcüklerinin ağırlığında bir adamdı; eserleri hayatın anlamsızlığını, gülünçlüğünü tarif etmeye çabalamış, sessizlik takıntılı tek başına ve yalnız bir kişilikti. Unutulmaz, çoğu kez acayip karakterlerin kol gezdiği traji-komik oyunları, yirminci yüzyıl tiyatrosunun en önemli eserleri arasında yer alıyor.
Beckett, 1969′da Nobel’e değer görülmüştü. Ancak törene katılmayı reddetmiş ve söylentilere göre, verilen paranın çoğuyla mücadeleci sanatçıları desteklemişti. Beckett 26 Aralık 1989′da Fransa’da ölene kadar yazmaya devam etti. Ama işi giderek zorlaşıyordu, sonunda şöyle demişti: “Her sözcük sessizlik ve hiçlik üzerinde gereksiz bir leke gibi.”
VLADIMIR:
Zaman durdu.
POZZO:
(saati kulağına dayar). İnanmayın efendim, inanmayın. (Saati cebine koyar) Her şeye inanın, buna inanmayın.
ESTRAGON:
(Pozzo’ya). Ona her şey kapkara görünüyor bugün.
POZZO:
Gökkubbe hariç. (Bu nükteden hoşnuz, güler.) Ama meseleyi anlıyorum, buralı değilsiniz, bizim alacakaranlıklar nerede kadirdir bilmezsiniz. Anlatayım mı? (Sessizlik. Estragon çizmelerini, Vladimir de şapkasını incelemeye koyulur.) Madem istiyorsunuz anlatayım. (Püstürgeç.) Biraz dikkat lütfederseniz. (Estragon ile Vladimir incelemelerini sürdürür. Lucky yarı uykudadır. Pozzo kırbacını şaklatır, ama pek ses çıkmaz.) N’olmuş bu kırbaca? (Yerinden kalkıp daha sert şaklatır, sonunda iyi şaklatmayı başarır. Lucky yerinden sıçrar. Vladimir’in şapkası Estragon’un çizmesi, Pozzo’nun şapkası düşer. Pozzo kırbacı fırlatıp atar.) İşi bitmiş bu kırbacın. (Vladimir ile Estragon’a bakar.) Ne diyordum?
VLADIMIR:
Gidelim.
ESTRAGON:
Ama böyle ayakta kalmayın, istirham ederim, soğuk algınlığından ölürsünüz.
POZZO:
Doğru. (Oturur. Estragon’a.) Adınız neydi sizin?
ESTRAGON:
Adem.
POZZO:
(dinlememiştir.). Ha, doğru ya! Gece. (Başını kaldırır.) Ama lütfen kendinizi verin, yoksa hiçbir yere varamayız. (Göğe bakar.) Bakın! (Uyuklamaya başlayan Lucky hariç hepsi göğe bakar. Pozzo ipi çeker.) Göğe baksana, eşek! (Lucky göğe bakar.) güzel, yeter. (Göğe bakmayı bırakırlar.) Ne olağanüstülüğü var? Gökyüzü olarak yani? Günün bu saatindeki her gökyüzü dilimi gibi soluk bir aydınlığı var. (Bir an.) Bu enlemdeki. (Bir an.) Hava güzelken. (Lirik.) Bir saat önce (saatine bakar, düz bir tarzda) aşağı yukarı (lirik) tepemizde (duraksar, düz bir tarzda) sabahın onundan beri (lirik) kızıl beyaz ışık sağanaklarını hiç azaltmadan boşalttıktan sonra, parlaklığını kaybedip soluklaşmakta (iki eli aşama aşama hareketsizleşir) hep biraz daha, biraz daha solar, ta ki (dramatik bir an, birbirinden açılan iki elin geniş yatay hareketi) püff! Son! Artık dinlenecektir. Lakin-(elini uyarırcasına kaldırır)- Lakin bu yumuşaklık ve huzur perdesi ardında gece dörtnala hücuma geçip (sesi çınlar) üzerimize atılır (parmaklarını şaklatır) paf! İşte böyle! (ilhamını kaybeder) onu hiç beklemediğimiz bir anda. (Sessizlik. Hüzünle.) İşte bu rezil coğrafyada böyle olur geceler.
Uzun sessizlik.
ESTRAGON:
İnsan biliyorsa eğer.
VLADIMIR:
Sabretmekten yılmaz.
ESTRAGON:
Ne beklemek gerektiğini biliyorsa.
VLADIMIR:
Endişeye mahal yoktur.
ESTRAGON:
Sadece bekler.
VLADIMIR:
Artık alıştığımız gibi.
Şapkasını alır, içine bakar, sallar, giyer.
POZZO:
Nasıl buldunuz beni? (Estragon ile Vladimir ona anlamadan bakar.) Parlak mı? Vasat mı? İdare eder mi? Berbat mı? Kesinlikle feci mi?
VLADIMIR:
(önce o anlar). Ah, çok iyi, çok çok iyi.
POZZO:
(Estragon’a). Peki ya siz, Bayım…
ESTRAGON:
Ah, gut gut, veri veri gut.
POZZO:
(coşkuyla). Sağ olun beyler, sağ olun! (Bir an.) Teşvik edilmeye öyle ihtiyacım var ki? (Bir an.) Sonuna doğru performansımda biraz düşüş oldu, fark etmediniz mi?
VLADIMIR:
Canım belki sadece azıcık birazcık.
ESTRAGON:
Ben bilerek yaptınız sanmıştım.
POZZO:
Gördüğünüz gibi, kusursuz değil.
Sessizlik.
ESTRAGON:
Bu sırada hiçbir şey olmuyor.
POZZO:
Sıkıcı mı geliyor bu?
ESTRAGON:
Biraz.
POZZO:
(Vladimir’e). Ya siz, Beyefendi?
VLADIMIR:
Daha çok eğlendiğim zamanlar olmadı değil.
Sessizlik. Pozzo bir iç hesaplaşmaya dalar.
POZZO:
Beyler, bana … uygarca davrandınız.
ESTRAGON:
Yok canım!
VLADIMIR:
Daha neler!
POZZO:
Evet, evet, tam olması gerektiği gibi davrandınız bana. Ben de kendime soruyorum: Nicedir canı sıkılan bu dürüst insanlara kendi hesabıma neler yapabilirim?
ESTRAGON:
Bir onluk bile makbule geçer.
VLADIMIR:
Dilenci değiliz biz.
POZZO:
Onları neşelendirmek için ne yapabilirim? İşte kendime sorduğum soru bu. Onlara kemiz verdim, birçok şeyden söz ettim, alacakaranlığı anlattım doğrusu. Ama yeter mi, azaplar içinde düşündüğüm bu.
ESTRAGON:
Bi’ beşlik bile.
VLADIMIR:
(Estragon’a öfkeyle). Artık yeter!
ESTRAGON:
Daha azını kabul edemem.
POZZO:
Ama yeter mi? Kuşkusuz yeter. Ama ben açık fikirli birisiyim. Yapım böyle. Bu akşam üzülüyorum kendim için. (İpi çeker, Lucky ona bakar.) Çünkü acı çekeceğim kesin. (Eğilip kırbacı alır.) Tercihiniz? Dans mı etsin, şarkı mı söylesin, ezberden mi konuşsun, düşünsün mü, yoksa-
ESTRAGON:
Kim?
POZZO:
Kimmiş! Siz, ikiniz, düşünmeyi becerir misiniz ki?
ESTRAGON:
O düşünebilir mi ki?
POZZO:
Elbette. Yüksek sesle. Hatta eskiden pek şirin düşünürdü, saatlerce dinlemeye doyamazdım. Artık … (ürperir). Her neyse, yazık. Eee, bizim için bir şeyler düşünmesini ister misiniz?
ESTRAGON:
Ben dans etmesini tercih ederim; daha eğlenceli olmaz mı?
POZZO:
Her zaman olmayabilir.
ESTRAGON:
Sence daha eğlenceli olmaz mı, Didi?
VLADIMIR:
Ben düşünmesini dinlemeyi tercih ederim.
ESTRAGON:
Belki de önce dans edip sonra düşünebilir, tabi ondan çok şey istemiş olmazsak.
VLADIMIR:
(Pozzo’ya). Mümkün mü?
POZZO:
Kesinlikle, onun için çocuk oyuncağı. Hem zaten doğal olan bu sıradır.
Kısa bir gülüş.
VLADIMIR:
Öyleyse dans etsin.
Sessizlik.
POZZO:
(Lucky’ye). Duydun mu, domuz?
ESTRAGON:
Hiç karşı çıkmaz mı?
POZZO:
Bir kere karşı çıkmıştı. (Sessizlik.) Dans et, sefil!
Lucky valizle sepeti yere bırakır, sahne önüne doğru biraz ilerler. Pozzo’ya doğru döner. Lucky dans eder. Durur.
ESTRAGON:
Bu kadarcık mı?
POZZO:
Devam!
(Lucky aynı hareketleri yapar.)
ESTRAGON:
Hıh! Bu da dans mı! Ben de bu kad arını becerebilirdim. (Lucky’nin dansını taklit eder, düşecek gibi olur.) Biraz idmanla tabi.
POZZO:
Eskiden frandol, jig, fandango, tango, mambo, hatta denizci dansları bile yapardı. Zıp zıp zıplardı. Zevk için. Artık ancak bu kadar dans edebiliyor. Ne diyor bu dansa, biliyor musunuz?
ESTRAGON:
Günah Keçisinin Can Çekişmesi.
VLADIMIR:
Kahreden Kabızlık.
POZZO:
Ağ. Kendini bir ağa dolanmış sanıyor.
VLADIMIR:
(estetikten anlayan birisi gibi kıvrılıp bükülerek)
Efendim, bu hususta…
Lucky yükünü almaya yönelir.
POZZO:
Hoooaaaa!
Lucky hareketsizleşir.
ESTRAGON:
Şu karşı çıkışını anlatır mısınız?
POZZO:
Memnuniyetle. (Ceplerini karıştırır.) Bir dakika. (Karıştırır.) Spreyimi nereye koydum? (Karıştırır.) Yani, şimdi… (Başını kaldırır, yüz hatları donup kalmış gibidir. Zayıf bir sesle.) Püskürtecimi bulamıyorum!
ESTRAGON:
(zayıf bir sesle.) Sol ciğerim çok zayıf! (Güçsüzce öksürür. Gökgürültüsünü andıran bir tonla.) Ama sac ciğerim taş gibi!
POZZO:
(doğal sesiyle). Neyse! Ne diyordum? (Düşünür.) Bir dakika! (Düşünür.) Yoksa şey miydi … (Başını kaldırır.) Bana yardımcı olun!
ESTRAGON:
Bekleyin!
VLADIMIR:
Bekleyin!
POZZO:
Bekleyin!
Üçü de aynı anda şapkasını çıkarır, elini alnına götürür, dikkatini yoğunlaştırır.
ESTRAGON:
(zafer kazanmışçasına). Hah!
VLADIMIR:
Buldu.
POZZO:
(sabırsız). Eee?
ESTRAGON:
Neden yükünü yere bırakmıyor?
VLADIMIR:
Saçmaladın.
POZZO:
Emin misiniz?
VLADIMIR:
Yahu, zaten anlatmadınız mı?
POZZO:
Anlattım mı?
ESTRAGON:
Anlattı mı?
VLADIMIR:
Zaten yükünü yere bıraktı.
ESTRAGON:
(Lucky’e göz atar). Doğru. Peki sonra?
VLADIMIR:
Yükünü yere bıraktığına göre, niye yere bırakmıyor diye sormamız artık imkânsız.
POZZO:
Sağlam akıl yürütme!
ESTRAGON:
Peki neden yere bıraktı yükünü?
POZZO:
Cevabı siz bulun.
VLADIMIR:
Dans etmek için.
ESTRAGON:
Doğru!
POZZO:
Doğru!
Sessizlik. Şapkalarını giyerler.
ESTRAGON:
Hiçbir şey olmuyor, ne gelen var ne giden, berbat bir şey bu!
VLADIMIR:
(Pozzo’ya). Ona düşünmesini söylesenize.
POZZO:
Şapkasını verin.
VLADIMIR:
Şapkasını mı?
POZZO:
Şapkasız düşünemez.
VLADIMIR:
(Estragon’a). Şapkasını ver.
ESTRAGON:
Ben mi! Bana yaptıklarından sonra mı! Asla!
VLADIMIR:
Ben vereyim.
Kımıldamaz.
ESTRAGON:
(Pozzo’ya). Gidip yerden almasını söyleyin.
POZZO:
Siz verseniz daha iyi olur.
VLADIMIR:
Ben veririm.
Şapkayı yerden alır ve kolu yettiğince hiç kımıldamadan Lucky’ye uzatır.
POZZO:
Sizin başına takmanız gerekir.
ESTRAGON:
(Pozzo’ya). Almasını söyleyin.
POZZO:
Siz başına taksanız daha iyi olur.
VLADIMIR:
Ben takarım.
Lucky’nin çevresinde döner, arkasından usulca yaklaşır, şapkayı başına takıp hızla geri çekilir. Lucky kımıldamaz. Sessizlik.
ESTRAGON:
Ne bekliyor.
POZZO:
Geri çekilin! (Estragon ile Vladimir Lucky’nin yanından uzaklaşır. Pozzo ipi çeker. Lucky Pozzo’ya bakar.) Düşünsene domuz! (Bir an. Lucky dans etmeye başlar.) Dur! (Lucky durur.) İlerle! (Lucky ileri doğru gider.) Dur! (Lucky durur.) Düşün!
Sessizlik.
LUCKY:
Öte yandan, dikkate alınması gereken-
POZZO:
Dur! (Lucky durur.) Geriye! (Lucky geriler). Dur! (Lucky durur.) Dön! (Lucky seyircilere döner.) Düşün!
Lucky’nin tiradı boyunca ötekilerin tepkileri aşağıdaki gibi olacaktır:
Vladimir ile Estragon’un yoğun dikkati, Pozzo’nun sıkıntı ve bezginliği.
Vladimir ile Estragon’dan yükselen ilk mırıltılar, Pozzo’nun artan sıkıntısı.
Vladimir ile Estragon sakinleşip yeniden dinlemeye koyulur. Pozzo gittikçe hırçınlaşır, oflayıp poflamaya başlar,
Vladimir ile Estragon şiddetle karşı çıkarlar. Pozzo kalkar, bir sıçrayışta ipi çeker. Hepsi bağırır. Lucky ipi çeker, sendeler, haykırarak konuşur. Hepsi mücadele edip haykırarak konuşan Luck’nin üstüne atılır.
LUCKY:
Puncher ve Wattman’ın bayındırlık işlerine bakılırsa öztözbiçimbiçem aksakallı zaman dışı mekân dışı kakakaka bir kişi olarak Tanrı’nın tünediği yükseklerde yüce bir kayıtsızlık yüce bir sükûn ve yüce bir dilsizlik içinde birkaçımız dışında bizi bir hayli sevmesine akıl erdiremeyiz ama zaman yanıt verecektir buna ve yüce Miranda gibi acı çekmektedir ötekilerle birlikte sırası geldiğinde akıl erdiremeyiz buna işkenceler içinde ateşlerde yanarak zaman yanıt verecektir buna ateşin alevleri sürüp giderse ki sürüp gidecektir gökkubbeyi yakıp tutuşturacak yani şu sıralarda iyice sakin ve de masmavi gözüken bulutları cehennemlik edecektir, bulutlar öylesine sakindir ki seyrek görülse de insana yine hoş gelir ama acele etmeyelim öte yandan Testisof ile Vajen’in henüz tamamlanmamış ama yine de Çokbilmişler Antropopopometri Akakakakdemisince ödüllendirilen insanı araştırma konusu yapan araştırmaların sonucunu bekleyim işlem hataları dışında bir yanılgı taşımayan bu çalışmalardan ortaya gerçek Testisof ve Vajen’in bu tamamlanmamış çalışmalarından ortaya çıkan kan an şudur udur dur yani acele etmeyelim Puncher ile Wattman’ın bayındırlık işlerinin sonucunda nedendir bilinmez açıkça görülen son derece açık seçik görülen Osurman ile Geğirmen’in bitmemiş Testisof ile Vajen’in bitmemiş nedendir bilinmez bir türlü bitmemiş eserleri göz önünde bulundurulduğunda ortaya çıkan Çokbilmişler’indeki Testisof ile Vajen’in karşıt görüşlerine karşı olarak insan yani kısacası insan diye tanımlayabileceğimiz insan kısaca tüm beslenme ve dışkılama edimlerinde gözlemlenen gelişmelere karşın zayıflamaktadır ve aynı zamanda buna koşut olarak bilinmeyen sebeplerden kültür fizik spor tekniklerinde yani teniste futbolda bisiklette yürüyüşte yüzmede binicilikte havacılıkta düşüncede hokeyde buz pateninde asfalt pateninde teniste havacılıkta sporlarda kış sporlarında yaz güz güz sporlarında çim çam toprak tenisinde kara deniz ve hava hokeyinde penisilin ve muadillerinde yani kısaca toparlarsak aynı zamanda buna koşut olarak bilinmeyen nedenlerle insanoğlu küçülmektedir tenise rağmen toparlarsak havacılık dokuz deliklisinden onsekiz deliklisine kadar golf buz üstünde tenise rağmen kısaca açıklanamayan nedenlerden Akkent Pakkent Hakkent Yakkentte yani aynı zamanda buna koşut olarak insanoğlu bilinmeyen nedenlerle zayıflamakta ve küçülmektedir toparlarsak Yakkent Hakkent kısacası Piskopos Berkeley’in ölümünden bu yana adam başı eksilmemiz aşağı yukarı adam başı ortalama yuvarlak rakamla Normandiya’da çıplak olarak tartıya çıkıldığında iki yüz grama çok yakındır bilinmeyen nedenlerle kısaca her neyse geçelim bunları gerçekler ortada öte yandan Steinweg ile Peterman’ın sürmekte olan deneyimlerinin ışığında deneylerinin ışığında karşımıza ciddiyetle çıkan çıkan Steinweg ile Peterman’ın yarıda bıraktığı deneylerin ışığında ciddiyetle karşımıza çıkan kırda dağda deniz kıyısında su ve ateş akıntılarının yakınlarında hava hiç de farklı değildir ve toprak yani havayla toprak soğuk havalarda karanlıklarda havayla toprak soğuklarda taştan konutlarda ne yazık ki miladın altıncı yüzyılında hava toprak deniz toprak büyük derinliklerde taştan konutlar denizde karada ve havada büyük soğuklar toparlarsak bilinmeyen nedenlerle tenise rağmen gerçekler ortada ama yanıtı zaman verecektir toparlarsak ne yazık ki ne yazık ki bir sonraki kısacası neyse ne yazık ki bir sonraki taştan konut bundan kim kuşku duyabilir ki toparlarsak acele etmeyelim toparlarsak kafatası küçülmektedir, ufalmaktadır aynı zamanda koşut olarak bilinmeyen nedenlerle tenise rağmen sonra sonra sakal alevler gözyaşları taşlar masmavi öylesine dingin kafa kafa kafa Normandiya’da tenise rağmen bitmeyen çalışmalar ciddiyet taştan konutlar kısacası toparlarsak heyhat ne yazık ki yarıda bırakılmış tamamlanmamış kafatası kafatası Normandiya’da tenise rağmen kafatası ne yazık ki taştan konutlar Vajen… (üst üste yığılırlar, son bağırıp çağırmalar) tenis… taşlar… masmavi… Vajen… bitmemiş…
POZZO:
Şapkası!
Vladimir Lucky’nin şapkasını yakalar. Lucky’nin sessizliği. Düşer. Sessizlik. Zafer kazananların soluması.
ESTRAGON:
Öcümü aldım!
Vladimir şapkayı inceler, içine göz gezdirir.
POZZO:
Verin şunu bana! (Şapkayı Vladimir’in elinden çeker, yere atar, üzerinde zıplar.) Böylece artık düşünemeyecek bir daha.
BİRİNCİ PERDE
Bir kır yolu, ağaç
Akşam
Estragon yere oturmuş, ayakkabılarından birini çıkarmaya uğraşmaktadır. Ayakkabısını iki eliyle yakalamıştır ve tüm gücünü harcamaktadır. Gücü tükenince durur soluklanır, sonra yeniden aynı işe koyulur. Aynı hareketler. Vladimir girer.
ESTRAGON ( soluklanmak için durarak) –Olmayacak.
VLADİMİR ( bacakları ayrık ayrık , kısa kısa sert adımlarla ona doğru yürürken) –Sanırım öyle. ( Hareketsiz durur.) Bu düşünceye uzun süre karşı koydum; Vladimir, dedim kendi kendime, aklını başına topla, daha her şeyi denemedin. Ondan sonra, sürdürdüm savaşımı. ( Savaşımını düşünerek dalar gider. Estragon’a) Bak sen, demek buradasın yine.
ESTRAGON –Ne demezsin?
VLADİMİR –Sevindim seni gördüğüme. Bir daha dönmeyeceksin sanıyordum.
ESTRAGON –Ben de.
VLADİMİR –Ne yapalım buluşmamızı kutlamak için? ( Düşünür.) Ayağa kalk da seni kucaklayıp bir öpeyim. ( Elini Estragon’a uzatır.)
ESTRAGON ( öfkeli.) –Sonra, daha sonra.
( Sessizlik)
VLADİMİR ( gücenmiştir, soğukça) –Beyefendinin geceyi nerede geçirdiklerini öğrenebilir miyiz acaba?
ESTRAGON –Bir çukurda.
VLADİMİR ( şaşırarak) –Bir çukurda mı! Nereden buldun onu ?
ESTRAGON ( yön göstermeden) –Şuralarda.
VLADİMİR –Dayak da yedin mi?
ESTRAGON – Yedim…Fazla değil.
VLADİMİR –Hep aynıları mı?
ESTRAGON – Aynıları mı? Bilmem.
( Sessizlik)
VLADİMİR – Düşünüyorum da…o zamandan beri…kimbilir…ne hallere düşerdin…ben olmasaydım…diyorum kendi kendime. ( Kararlılıkla) Şu an zavallı bir kemik yığınından başka bir şey olmazdın, kalıbımı basarım.
ESTRAGON ( bamteline basılmış gibi) –Daha neler.
VLADİMİR ( bıkkın) –Bir kişiye de bu kadar yüklenilmez ama. ( Bir süre.Canlı) Bir yandan da, kendi kendime, şimdi umutsuzluğa kapılmaya ne gerek var, diyorum. Bunu daha işin başında düşünmek gerekirdi, 1900’e doğru filan.
ESTRAGON –Yeter. Yardım et şu cenabeti çıkartmama.
VLADİMİR- El ele tutuşup kendimizi Eiffel Kulesi’nden aşağı atabilirdik, ilk atlayanlarla birlikte. İki dirhem bir çekirdektik o zamanlar. Şimdi artık çok geç. Bizi yukarı çıkartmazlar bile. ( Estragon ayakkabısıyla boğuşur) Ne yapıyorsun sen öyle?
ESTRAGON –Ayakkabımı çıkartıyorum. Senin başına hiç gelmedi galiba?
VLADİMİR –Ne zamandır sana onları her gün çıkartman gerekir diyorum. Laf anlamıyorsun ki.
ESTRAGON ( güçsüzce) –Yardım et bana!
VLADİMİR –Canın yanıyor mu?
ESTRAGON –Canım yanıyor muymuş. Soruya bak!
VLADİMİR ( öfkelenerek) –Yalnız sen mi acı çekiyorsun sanki! Ya ben neciyim. Bir benim yerimde olda görelim bakalım gününü.
ESTRAGON –Sen de acı çektin mi?
VLADİMİR –Sen de acı çektin miymiş! Sen de acı çektin mi diye soruyor bana!
ESTRAGON ( parmağıyla göstererek) –Pantolonunu iliklesen iyi edersin.
VLADİMİR ( önüne bakar.) –Doğru. ( Pantolonunu ilikler.) Küçük şeyler ihmale gelmez.
ESTRAGON –Sana ne söylememi istiyorsun hep son dakikaya bırakırsın her şeyi.
VLADİMİR ( dalıp giderek) – Son dakika…( Düşünceler içinde) Uzun sürecek, ama iyi olacak. Kim diyordu bunu?
ESTRAGON –Bana yardım etmeyecek misin?
VLADİMİR –Kimi kez, yine de yaklaşıyor, diyorum kendi kendime. Bir tuhaf hissediyorum o zaman kendimi. ( Şapkasını çıkarır, içine bakar, elini içinde dolaştırır, silkeler, başına geçirir.) Nasıl söylesem ? Hem rahatlamış gibi, hem de…( sözcüğü arar)…dehşet içinde. ( Abartılı biçimde) DEH-ŞET-İ-ÇİN-DE. ( Şapkasını yeniden çıkarır, içine bakar.) Bu kadarı da fazla ha! ( İçindeki bir şeyi yere düşürmek ister gibi şapkasının tepesine vurur, yeniden içine bakar, başına geçirir) Neyse… ( Estragon son ve müthiş bir çabayla ayakkabısını çıkarmayı başarır. İçine bakar, elini içinde dolaştırır, başaşağı çevirir, silkeler, içinden bir şey düştü mü diye yere bakar, hiçbir şey bulamaz, elini yeniden ayakkabısının içinde dolaştırır, bakışları bulanıktır.)
VLADİMİR –Eee,sonra?
ESTRAGON – Hiç.
VLADİMİR – Göster bakayım.
ESTRAGON – Görecek bir şey yok.
VLADİMİR – Yeniden giymeye çalış.
ESTRAGON – Biraz hava alsın.
VLADİMİR – İşte karşınızda tüm yönleriyle insan, suçlu kendi ayağıyken ayakkabısına kızıyor. ( Şapkasını bir kez daha çıkarır, içine bakar, elini içinde dolaştırır, silkeler, tepesine vurur, içine üfler, yeniden başına geçirir.) Hırsızlardan biri kurtuldu. ( Bir süre.) Kabul edilebilir bir oran. ( Bir süre.) Gogo…
ESTRAGON- Ne var ?
VLADİMİR- Pişman olalım mı, ne dersin ?
ESTRAGON- Neye ?
VLADİMİR – Şey… ( Bulmaya çalışır.) Ayrıntılara girmemiz gerekmez.
ESTRAGON – Doğduğumuza mı ?
( Vladimir kahkaha atarken elini kasığına götürerek kendini tutar. )
VLADİMİR – Artık gülmek için bile yürek gerekli.
ESTRAGON – Bir yoksunluk tabii.
VLADİMİR – Kala kala bir gülümseme kaldı. ( Yüzüne çok geniş, bıçak gibi bir gülümseme yayılır ve donar, uzunca bir süre öyle kalır, sonra birden kaybolur.) Aynı şey değil. Ne yapalım… ( Bir süre.) Gogo…
ESTRAGON ( rahatsız edilmiş gibi ) – Yine ne var ?
VLADİMİR – İncil’ i okudun mu ?
ESTRAGON – İncil’ i mi? ( Düşünür.) Bir göz atmışımdır herhalde.
VLADİMİR ( şaşırmış) – Tanrısız okulda mı ?
ESTRAGON – Tanrılı mıydı, Tanrısız mıydı bilmiyorum.
VLADİMİR – Sen La Roquette İslaheviyle karıştırıyorsun okulu.
ESTRAGON – Olabilir. Kutsal-Toprak haritalarını anımsıyorum. Renkli. Çok güzel. Ölü Deniz soğuk maviydi. Ona bakınca bile dilim damağım kururdu. İşte orada geçireceğiz balayımızı, derdim kendi kendime. Yüzeceğiz . Mutlu olacağız.
VLADİMİR – Sen şair olmalıymışsın.
ESTRAGON – İdim. ( Üstündeki yırtık pırtık giysileri gösterir.)
Belli olmuyor mu?
( Sessizlik.)
VLADİMİR – Ne diyordum… Ayağın nasıl oldu ?
ESTRAGON – Şişiyor .
VLADİMİR – Tamam, buldum, şu hırsız öyküsü. Anımsıyor musun?
ESTRAGON – Hayır .
VLADİMİR – Anlatayım mı ? İster misin ?
ESTRAGON – Hayır .
VLADİMİR – Vakit geçirtir. ( Bir süre. ) İki hırsız varmış. Kurtarıcı’ yla aynı zamanda çarmıha gerilmişler. Bunlardan…
ESTRAGON – Kiminle ?
VLADİMİR – Kurtarıcı’ yla. İki hırsız. Bunlardan biri kurtulmuş, ötekiyse… ( “Kurtulmuş” kavramının karşıt anlamlısını arar.) … cehennemlik olmuş, deniyor.
ESTRAGON – Neden kurtulmuş ?
VLADİMİR – Cehennemden .
ESTRAGON – Ben gidiyorum. ( Yerinden kıpırdamaz.)
VLADİMİR – Ama… ( Bir süre.) Nasıl oluyor da… Umarım canını sıkmıyorumdur.
ESTRAGON – Dinlemiyorum .
VLADİMİR – Nasıl oluyor da dört Havariden yalnızca biri olayları böyle veriyor ? Oysa dördü de oradaydılar – yani çok uzakta değillerdi. Ve içlerinden yalnızca biri kurtulan bir hırsızdan söz ediyor. ( Bir süre. ) Bak, ama, Gogo, arada bir iki laf etsen hiç fena olmayacak.
ESTRAGON – Dinliyorum .
VLADİMİR – Dördünden biri. Öteki üçünden ikisi bundan hiç söz etmiyor, üçüncü de ikisinin ona ana avrat düz gittiklerini söylüyor.
ESTRAGON – Kim ?
VLADİMİR – Nasıl ?
ESTRAGON – Hiçbir şey anlamıyorum… ( Bir süre. ) Kime ana avrat düz gitmişler ?
VLADİMİR – Kurtarıcı’ ya.
ESTRAGON – Niye ?
VLADİMİR – Onları kurtarmak istemedi diye.
ESTRAGON – Cehennemden mi?
VLADİMİR – Ne münasebet canım ! ölümden
ESTRAGON – Ne olmuş , peki ?
VLADİMİR – O zaman ikisi de cehennemlik olmalı.
ESTRAGON – E ?
VLADİMİR – Ama öteki, biri kurtulmuş, diyor.
ESTRAGON – Ne var bunda ? Aynı görüşte değiller demek.
VLADİMİR – Dördü de oradaydılar. Ve içlerinden biri kurtarılmış bir hırsızdan söz ediyor. Niçin ötekilere değil de, ona inanılıyor ?
ESTRAGON – Kim inanıyor ?
VLADİMİR – Herkes , canım. Olayın yalnızca bu biçimi biliniyor.
ESTRAGON- İnsanların tümü hıyar zaten. ( Güçlükle ayağa kalkar, sekerek sol kulise doğru gider, durur, elini siper ederek uzaklara bakar, geri döner, sağ kulise doğru gider, uzaklara bakar. Vladimir gözleriyle onu izler, sonra gider ayakkabıyı yerden alır, içine bakar, hemen elinden atar. )
VLADİMİR – Öööö ! ( Yere tükürür. )
(Estragon sahnenin ortasına doğru gelir, fona doğru bakar. )
ESTRAGON – Çok güzel bir yer. ( Geri döner, rampa kadar yürür, seyircilere doğru bakar. ) Güleç görünümler. ( Vladimir’ e döner. ) Haydi gidelim artık.
VLADİMİR – Gidemeyiz .
ESTRAGON – Niye ?
VLADİMİR – Godot ‘yu bekliyoruz.
ESTRAGON – Doğru . ( Bir süre. ) Burası olduğundan emin misin ?
VLKADİMİR – Neresinin ?
ESTRAGON – Beklenecek yerin .
VLADİMİR – Ağacın önünde, dedi. ( Ağaca bakarlar. ) Başka ağaç var mı görünürde ?
ESTRAGON – Ne ağacı bu ?
VLADİMİR – Söğüte benziyor.
ESTRAGON – Yaprakları nerde ?
VLADİMİR – Dökülmüşler.
ESTRAGON – Gözyaşları dinmiş.
VLADİMİR – Ya da mevsim gereği böyle .
ESTRAGON – Bir fide mi bu ?
VLADİMİR – Bir fidan .
ESTRAGON – Bir fide.
VLADİMİR – Bir – (Kendini toparlar. ) Dilinin altında ne var senin ? Yanlış yerde odlumuzu mu söylemek istiyorsun ?
ESTRAGON – Burada olması gerekirdi .
VLADİMİR – Kesin olarak gelirim demedi ki.
ESTRAGON – Ya gelmezse ?
VLADİMİR – Biz de yarın geliriz.
ESTRAGON – Sonra da öbür gün.
VLADİMİR – Kimbilir.
ESTRAGON – Ve böylece sürer gider.
VLADİMİR – Yani …
ESTRAGON – O gelene kadar.
VLADİMİR – Çok acımasızsın.
ESTRAGON – Dün de geldik.
VLADİMİR – Dur bakalım, orada faka bastık.
ESTRAGON – Dün ne yaptık ?
VLADİMİR – Dün ne mi yaptık ?
ESTRAGON – Evet.
VLADİMİR – Şey … ( Öfkelenerek ) Senin de ortalığı karıştırmakta üstüne yok.
ESTRAGON – Bana kalırsa, yine buradaydık.
VLADİMİR ( çevresine dairesel bakarak ) – Burası sana bildik bir yer gibi mi geliyor ?
ESTRAGON – Öyle demedim.
VLADİMİR – Öyleyse ?
ESTRAGON – Yine de olabilir.
VLADİMİR – Ama yani … bu ağaç … ( seyircilere doğru dönerek ) … bu bok çukuru …
ESTRAGON – Bu akşam olduğundan emin misin ?
VLADİMİR – Neyin ?
ESTRAGON – Beklememiz gerektiğinin .
VLADİMİR – Cumartesi, dedi. ( Bir süre.) Sanırım.
ESTRAGON – Mesaiden sonra.
VLADİMİR – Bir yere not almışımdır. ( Her türlü pislikle tıka basa dolu olan ceplerini karıştırır. )
ESTRAGON – Ama, hangi cumartesi ? Ayrıca da bugün cumartesi mi ? Cumartesiden çok Pazar değil mi bugün ?
VLADİMİR ( sanki tarih manzaraya yazılıymış gibi , şaşkın, çevresine bakınırken ) – Olanaksız.
ESTRAGON – Ya da Perşembe.
VLADİMİR – Ne yapacağız ?
ESTRAGON – Dün akşam gelip de bizi bulamadıysa, bugün gelmez tabii.
VLADİMİR – Ama dün akşam geldik , diyorsun.
ESTRAGON – Yanılabilirim . ( Bir süre. ) Biraz konuşmayalım, ha , ne dersin ?
VLADİMİR ( alçak sesle ) – Tamam . ( Estragon yere oturur. Vladimir sahnede, heyecanlı heyecanlı dolaşır durur, arada bir ufku dikkatle incelemek için durur. Estragon uyuyakalır. Vladimir, Estragon’ un önünde durur. ) Gogo… ( Sessizlik ) Gogo… ( Sessizlik ) GOGO! ( Estragon sıçrayarak uyanır. )
ESTRAGON ( birdenbire uyanıp kendini aynı yerde bulmanın tüm dehşeti içinde ) – Uyuyordum. ( Çıkışarak ) Niçin hep uyandırıyorsun beni ?
VLADİMİR – Kendimi yalnız hissediyordum.
ESTRAGON – Bir düş gördüm.
VLADİMİR – Anlatma !
ESTRAGON – Düşümde …
VLADİMİR – ANLATMA !
ESTRAGON ( bir hareketle evreni göstererek ) – Bu sana yetiyor mu ? ( Sessizlik.) Hiç nazik değilsin, Didi. Kişisel karabasanlarımı senden başka kime anlatayım istiyorsun ?
VLADİMİR – Kişisel kalsınlar. Onlara dayanamadığımı biliyorsun.
ESTRAGON ( soğukça ) – Arada bir, ayrılsak daha iyi olmaz mı, diye soruyorum kendi kendime.
VLADİMİR – Uzağa gidemezsin ki.
ESTRAGON – Uzağa gidememek gerçekten de ciddi bir engel. (Bir süre.) Öyle değil mi, Didi, bu ciddi bir engel değil mi ? (Bir süre.) Yol bu kadar güzelken. (Bir süre.) Yolcular bu kadar iyilerken. (Bir süre. Cilveli) Öyle değil mi , Didi ?
VLADİMİR – Sakin ol.
ESTRAGON ( cinsellikle) – Sakin … sakin… İngilizler bunu çok güzel söylerler, saaakin, derler. Onlar saaakin insanlardır. (Bir süre.) Genelevdeki ingilizin öyküsünü biliyor musun ?
VLADİMİR – Evet.
ESTRAGON – Anlat bana.
VLADİMİR – Yeter .
ESTRAGON – Kafayı bulan bir İngiliz geneleve gitmiş. Mama ona sarışın mı, esmer mi, yoksa kızıl saçlı mı istersin, diye sormuş. Devam et .
VLADİMİR – YETER !
( Vladimir çıkar. Estragon ayağa kalkar, onu sahne çıkışına kadar izler. Kulisteki Vladimir’i gözleriyle izleyen Estragon’un mimikleri ringteki bir boksörü yüreklendiren seyircinin mimiklerini andırır. Vladimir geri gelir, Estragon’un önünden geçer, sahnede yürür, gözleri önündedir. Estragon ona doğru birkaç adım atıp durur.)
ESTRAGON (yumuşak) – Benimle konuşmak mı istiyordun? (Vladimir yanıtlamaz. Estragon, Vladimir’e doğru bir adım atar.) Bana söyleyecek bir şeyin mi var? (Sessizlik. Bir adım daha atar.) Söyle, Didi…
VLADİMİR (yüzünü dönmeden) – Sana söyleyecek hiçbir şeyim yok.
ESTRAGON (bir adım daha atar.) – Küstün mü? (Sessizlik. Bir adım daha atar.) Özür dilerim. (Sessizlik. Bir adım daha. Vladimir’in omzuna dokunur.) Haydi, Didi. (Sessizlik.) Elini ver! (Vladimir ona doğru döner.) Öp beni! (Vladimir geriler.) Rahat bırak kendini! (Vladimir yumuşar. Birbirlerine sarılıp öpüşürler. Estragon kendini geriye atar.) Leş gibi sarımsak kokuyorsun!
VLADİMİR – Böbreklere birebirdir! (Sessizlik. Estragon dikkatli dikkatli ağaca bakar.) Şimdi ne yapıyoruz?
ESTRAGON – Bekliyoruz.
VLADİMİR – Tamam, ama beklerken…
ESTRAGON – Kendimizi assak mı?
VLADİMİR – O da bir tür kaldırma biçimi.
ESTRAGON (kıkırdayarak) – Kaldırıyor muyuz?
VLADİMİR – Hem de tüm sonuçlarıyla. Onun düştüğü yerde adamotu biter. Onun için koparıldığında bağırır. Bilmiyor muydun bunu?
ESTRAGON – Kendimizi hemen asalım.
VLADİMİR – Bir dala mı? (Yaklaşıp ağaca bakarlar.) Güvenemem.
ESTRAGON – Yine de deneyebiliriz.
VLADİMİR – Sen dene.
ESTRAGON – Önce sen.
VLADİMİR – Yok , önce sen.
ESTRAGON – Niye ?
VLADİMİR – Sen benden daha hafifsin de ondan.
ESTRAGON – İyi ya işte.
VLADİMİR – Anlamadım .
ESTRAGON – Biraz düşünsene , canım.
(Vladimir düşünür.)
VLADİMİR (en sonunda) – Anlamadım .
ESTRAGON – Bak anlatayım. (Düşünür.) Dal… dal… (Öfkeyle) Anlamaya çalışsana!
VLADİMİR – Bütün umudum sende.
ESTRAGON (çaba göstererek) – Gogo hafif – dal yok kırılmak – Gogo öldü. Didi ağır – dal kırılmak – Didi yalnız. (Bir süre.) Oysa… (Doğru deyimi bulmaya çalışır.)
VLADİMİR – Bunu düşünmemiştim.
ESTRAGON (bularak) – Ağırı çeken hafifi haydi haydi.
VLADİMİR – Niye ben senden daha ağır oluyorum ?
ESTRAGON – Sen öyle diyorsun. Ne bileyim. Böylesi daha güvenli.
VLADİMİR – Bize ne söyleyecek onu bekleyelim.
ESTRAGON – Kim ?
VLADİMİR – Godot .
ESTRAGON – Tamam .
VLADİMİR – Durumun açıklığa kavuşmasını bekleyelim.
ESTRAGON – Öte yandan, belki de demiri buz tutmadan tavında tavlamak daha iyidir.
VLADİMİR – Bize ne söyleyeceğini merak ediyorum. Dinlemek bağlamaz bizi .
ESTRAGON – Ondan tam ne istedik ?
VLADİMİR – Sen orada değil miydin ?
ESTRAGON – Dikkat etmemiştim.
VLADİMİR – Şey… Açık seçik bir şey istemedik .
ESTRAGON – Bir tür yakarıştı.
VLADİMİR – Öyle .
ESTRAGON – Belirsiz bir dilek.
VLADİMİR – Öyle de denebilir .
ESTRAGON – Nasıl yanıtladı ?
VLADİMİR – Bakacakmış.
ESTRAGON – Hiçbir şeye söz veremezmiş.
VLADİMİR – Düşünecekmiş.
ESTRAGON – Sakin kafayla.
VLADİMİR – Ailesine danışacakmış.
ESTRAGON – Dostlarına.
VLADİMİR – Adamlarına.
ESTRAGON – Yazışmalarına.
VLADİMİR – Defterlerine .
ESTRAGON – Banka hesabına.
VLADİMİR – Bakacakmış yanıtlamadan önce.
ESTRAGON – Doğal .
VLADİMİR – Değil mi?
ESTRAGON – Bana göre öyle.
VLADİMİR – Bana göre de.
( Duruş.)
ESTRAGON ( kaygılı) – Ya biz?
VLADİMİR – Efendim?
ESTRAGON – Ya biz? dedim.
VLADİMİR – Anlamadım.
ESTRaGON – Bizim rolümüz ne bu işte?
VLADİMİR – Rolümüz mü?
ESTRAGON – Hemen yanıtlaman gerekmez. Vaktin bol.
VLADİMİR – Rolümüz mü ne? Yakaran rolü.
ESTRAGON – O kadarcık mı?
VLADİMİR – Beyefendi beğenmediler mi?
ESTRAGON – Hiç hakkımız yok mu?
( Vladimir güler ve bir önceki gibi hemen durur. Aynı hareketleri yapar, yalnız gülümsemez.)
VLADİMİR – Gülme iznim olsaydı , haline gülerdim.
ESTRAGON – Haklarımızı yitirdik mi?
VLADİMİR ( kesin bir biçimde) – Hepsini okuttuk. ( Sessizlik.)…( Kolları sarkık, başları göğüslerine düşmüş, dizleri çözülmüş, hareketsiz dururlar.)
ESTRAGON ( hafifçe) – Bağlı değiliz, değil mi? ( Bir süre.) Ha?
VLADİMİR ( elini kaldırarak) – Dinle !
( Gülünç bir durumda donup kalarak dinlerler.)
ESTRAGON – Ben hiçbir şey duymuyorum.
VLADİMİR – Şşşşt ! ( Dinlerler. Estragon dengesini yitirir ve düşecek gibi olur. Vladimir’in koluna yapışınca o da sendeler. Birbirlerine yapışmış, gözleri gözlerinde, dinlerler.) Ben de duymuyorum. ( Rahatlamış olarak soluk alırlar, gevşerler. Birbirlerinden ayrılırlar.)
ESTRAGON – Korkuttun beni.
VLADİMİR – O geliyor sandım.
ESTRAGON – Kim ?
VLADİMİR – Godot.
ESTRAGON – Iıh ! Sazlardaki rüzgardı.
VLADİMİR – Sanki bağrışmalar duydum.
ESTRAGON – Niçin bağıracakmış ki?
VLADİMİR – Atını çağırmak için.
( Sessizlik.)
ESTRAGON – Gidelim buradan.
VLADİMİR – Nereye? ( Bir süre.) Bu akşam belki de onun evinde, sıcacık, karnımız tok sırtımız pek, yatarız samanların üzerinde. Değer beklemeye. Değil mi?
ESTRAGON – Bütün gece değil .
VLADİMİR – Daha gündüz.
( Sessizlik.)
ESTRAGON – Karnım acıktı.
VLADİMİR – Havuç ister misin?
ESTRAGON – Başka bir şey yok mu?
VLADİMİR – Birkaç şalgamım olacak.
ESTRAGON – Havuç ver. ( Vladimir ceplerini karıştırır, bir şalgam çıkarıp Estragon’a verir.) Sağol. ( Şalgamı dişler. Şikayetçi) Şalgam bu !
VLADİMİR – Oh, özür dilerim ! Ben havuç sanmıştım. ( Yeniden ceplerini karıştırır, ceplerinden yalnızca şalgamlar çıkar.) Bunların hepsi şalgam. ( Sürekli arar.) Son havucu da yedin herhalde. ( Arar.) Dur, buldum. ( Cebinden en sonunda bir havuç çıkarıp Estragon’a verir.) İşte, al, sevgili dostum. ( Estragon havucu ceketinin koluna siler, yemeye başlar.) Şalgamı bana ver. ( Estragon şalgamı geri verir.) Hemen bitirme, başka yok.
ESTRAGON ( çiğnerken.) Sana bir soru sormuştum.
VLADİMİR – Hı .
ESTRAGON – Yanıtladın mı ?
VLADİMİR – Güzel mi havucun ?
ESTRAGON – Tatlı .
VLADİMİR – Daha iyi, daha iyi. ( Bir süre.) Neyi bilmek istiyordun?
ESTRAGON – Unuttum. ( Çiğner.) Canımı sıkan da bu. ( Havuca hayranlıkla bakar, havucu parmaklarının ucunda havada döndürür.) Çok lezzetliymiş havucun. ( Düşünceler içinde havucun ucunu emer.) Dur, anımsıyorum. ( Bir lokma koparır.)
VLADİMİR – Eeee ?
ESTRAGON ( ağzı dolu, dalgın dalgın) – Bağlı değil miyiz ?
VLADİMİR – Bir şey anlamıyorum.
ESTRAGON ( çiğneyip yutar.) – Bağlı mıyız, diye soruyorum.
VLADİMİR – Bağlı mı ?
ESTRAGON – Bağlı .
VLADİMİR – Nasıl bağlı ?
ESTRAGON – Ayaklarımızdan ve bileklerimizden.
VLADİMİR – Ama kime? Kim bağlamış?
ESTRAGON – Senin herifçioğluna .
VLADİMİR – Godot’ ya mı? Godot’ya mı bağlı? O da nereden çıktı! Olur mu hiç! ( Bir süre.) Daha değil.
ESTRAGON – Adı Godot’mu ?
VLADİMİR – Sanırım.
ESTRAGON – Şuna bak ! ( Havuçtan kalanı dibinden tutarak havaya kaldırır, gözlerinin önünde döndürür.) Tuhaf, gittikçe tatsızlaşıyor.
VLADİMİR – Benim içinse tersi.
ESTRAGON – Yani?
VLADİMİR – Ben yedikçe tadına varırım.
ESTRAGON ( uzun uzun düşündükten sonra) – Tersi bu mu oluyor?
VLADİMİR – Kişiye göre değişebilir.
ESTRAGON – Kişiliğe göre.
VLADİMİR – Ne yaparsın?
ESTRAGON – İstediğin kadar çırpın.
VLADİMİR – Huylu huyundan vazgeçmez.
ESTRAGON – İstediğin kadar yırtın.
VLADİMİR – Can çıkar, huy çıkmaz.
ESTRAGON – Elden ne gelir. ( Havucun kalanını Vladimir’e uzatır.) Bitirmek ister misin ?
( Tam bu sırada, çok yakından, korkunç bir çığlık duyulur. Estragon elinden havucu
düşürür. Donup kalırlar, sonra kulise doğru koşuştururlar. Estragon yarı yolda
durup geri döner, havucu yerden alır, cebine atar, kendisini bekleyen Vladimir’e
doğru koşturur, yeniden durur, geri döner, ayakkabısını yerden alır, sonra koşarak
Vladimir’in yanına gelir. Birbirlerine sarılarak, başları omuzlarının içinde, tehdide
arkalarını dönerek beklerler.
Pozzo ile Lucky girerler. Pozzo, Lucky’yi, boynuna geçirilmiş bir iple yönetmektedir.
Öyle ki, önce Lucky, sonra ip görünür; ip, Lucky sahnenin ortasına gelince Pozzo girecek
Uzundur. Lucky ağır bir bavul, açılır kapanır bir sandalye, bir yiyecek sepeti ile kolunda
Bir palto taşımaktadır; Pozzo’nun elinde bir kamçı vardır.)
POZZO ( kulisten) – Daha hızlı! ( Kamçı sesi. Pozzo girer. Sahneyi geçerler. Lucky, Vladimir ile Estragon’un önünden geçer ve çıkar. Pozzo, Vladimir ile Estragon’u görür, durur. İp gerilir. Pozzo ipe asılır.) Geri bas !
( Kuliste düşme sesi . Lucky tüm yüküyle yere düşmüştür. Vladimir ile Estragon
yardımına gitmek isteği ile kendilerini ilgilendirmeyene karışmak korkusu arasında
kararsız, bocalayarak ona bakarlar. Vladimir, Lucky’ye doğru bir adım atar, Estragon
onu kolundan tutar.)
VLADİMİR – Bırak beni !
ESTRAGON – Karışma !
POZZO – Dikkat ! Saldırır ! ( Estragon ile Vladimir ona bakarlar.) Yabancılara.
ESTRAGON ( alçak sesle) – O mu?
VLADİMİR – Kim ?
ESTRAGON – Biliyorsun işte…
VLADİMİR – Godot ?
ESTRAGON – Evet .
POZZO – Kendimi tanıtayım: ben Pozzo .
VLADİMİR – O da nereden çıktı ?
ESTRAGON – Godot, dedi.
VLADİMİR – O da nereden çıktı ?
ESTRAGON ( Pozzo’ya) – Siz bay Godot değil miniz, Bayım ?
POZZO ( korkunç bir sesle) – Ben Pozzo’yu ! ( Sessizlik.) Bu ad size bir şey anımsatmıyor mu? ( Sessizlik.) Bu ad size bir şey anımsatmıyor mu , diyorum.
( Vladimir ile Estragon başlarıyla birbirlerine sorarlar.)
ESTRAGON ( anımsamaya çalışır gibi yaparak) – Bozzo… Bozzo…
VLADİMİR ( aynı) – Pozzo…
POZZO – PPPOZZO !
ESTRAGON – Ha ! Pozzo… dur bakayım… Pozzo…
VLADİMİR – Pozzo mu, Bozzo mu ?
ESTRAGON – Pozzo… yok, anımsamıyorum.
VLADİMİR ( işi tatlıya bağlamak isteyerek) – Ben bir vakitler bir Gozzo ailesi tanıdım. Anne gergef işlerdi.
( Pozzo, ürkünç üstlerine yürür .)
ESTRAGON ( çarçabuk.) – Biz buralı değiliz, Bayım.
POZZO ( durarak.) – İnsanoğlusunuz ama. ( Gözlüklerini takar.) Öyle görünüyor. ( Gözlüklerini çıkarır.) Benimle aynı türden. ( Müthiş bir kahkaha patlatır.) Pozzo’yla aynı türden. Tanrısal kökenden !
VLADİMİR – Bakın…
POZZO ( lafı gevelemeden) – Godot kim ?
ESTRAGON – Godot mu ?
POZZO – Beni Godot sandınız ya ?
VLADİMİR – Onu da nereden çıkarıyorsunuz, Bayım, ne münasebet, Bayım.
POZZO – Kim o ?
VLADİMİR – Pekala, o bir… o bir tanıdık.
ESTRAGON – Tam da değil, pek öyle tanımıyoruz.
VLADİMİR – Tabii… pek öyle tanımıyoruz onu… bir parça…
ESTRAGON – Ben görsem bile tanımam.
POZZO – Beni o sandınız ama.
ESTRAGON – Yani… karanlık… yorgunluk… güçsüzlük… bekleyiş… itiraf ederim ki… bir an… sandım ki…
VLADİMİR – Dinlemeyin onu, Bayım, dinlemeyin onu !
POZZO – Bekleyiş mi dedin ? Demek onu bekliyorsunuz ?
VLADİMİR – Şey…
POZZO – Burada mı ? Benim topraklarımda mı ?
VLADİMİR – Kötü bir niyetimiz yoktu.
ESTRAGON – İyi niyetleydi.
POZZO – Yol herkesindir.
VLADİMİR – Ben de onu söylüyordum.
ESTRAGON – Biz de birbirimize onu söylüyorduk.
POZZO – Utanç verici bir şey, ama ne yazık ki öyle.
ESTRAGON – Ne yaparsınız.
POZZO ( geniş bir hareket yaparak) – Artık bundan söz etmeyelim. ( İpe asılır.) Kalk ayağa ! ( Bir süre.) Her düşüşünde uyuyakalır. ( İpe asılır.) Kalk ayağa, leş herif ! ( Ayağa kalkan ve düşürdüğü eşyaları toplayan Lucky’nin çıkardığı sesler duyulur. Pozzo ipe asılır.) Geri bas ! ( Lucky geri geri yürüyerek girer.) Dur ! ( Lucky durur.) Dön ! ( Lucky geri döner. Vladimir ile Estragon’a gönüllerini almak ister gibi.) Dostlarım, sizlerle karşılaştığım için çok mutluyum. ( İnanmamış bakışlarını görünce.) Evet, öyleyim, içtenlikle, mutluyum. ( İpe asılır.) Daha yakına ! ( Lucky ilerler.) Dur ! ( Lucky durur. Vladimir ile Estragon’a.) Ne yaparsınız, yalnız yolculuk etti mi, insana yol uzun geliyor. ( Saatine bakar.)… uzun geliyor… ( hesaplar)… altı saat, evet, tastamam altı saat, hiç durmadan, hiç kimseyle karşılaşmadan. ( Lucky’ye.) Palto ! Lucky bavulu yere koyar, ilerler, paltoyu verir, geri gelir, bavulu yerden alır.) Tut şunu. ( Pozzo ona kamçıyı uzatır, Lucky ilerler, elleri dolu olduğu için eğilir, kamçıyı dişleriyle alır, sonra yerine gider. Pozzo paltosunu giymeye başlar, durur.) Palto ! ( Lucky her şeyi yere bırakır, ilerler, Pozzo’nun paltosunu giymesine yardım eder, yerine döner, eşyaları yerden alır.) Hava serinlemeye başlıyor. ( Paltosunun düğmelerini ilikler, eğilir, giyimini denetler, doğrulur.) Kamçı ! ( Lucky ilerler, eğilir, Pozzo kamçıyı ağzından çekip alır, Lucky yerine gider.) Görüyorsunuz, dostlarım, uzun süre türdeşlerimden ayrı kalamıyorum ( iki türdeşine bakar) bana yarım yamalak benzeseler bile. ( Lucky’ye.) Sandalye ! ( Lucky bavulu ve sepeti yere bırakır, ilerler, açılır kapanır sandalyeyi açar, yere koyar, yerine gider, bavul ile sepeti yerden alır. Pozzo sandalyeye bakar.) Daha yakına! ( Lucky bavulu ve sepeti yere bırakır, ilerler, sandalyenin yerini değiştirir, yerine döner, bavulla sepeti yerden alır. Pozzo sandalyeye oturur, kamçısının ucunu Lucky’nin göğsüne dayayarak onu geri iter.) Geri bas ! ( Lucky geri gider.) Daha ! ( Lucky biraz daha geri gider.) Dur ! ( Lucky durur. Vladimir ile Estragon’a.) İşte bu nedenle ve izninizle, ileriye ileriye ilerlemeden önce, bir süre yanınızda kalacağım. ( Lucky’ye.) Sepet ! ( Lucky ilerler, sepeti verir, yerine döner.) Açık hava iştah kabartır, mide guruldatır. ( Sepeti açar, bir parça tavuk, biraz ekmek, bir şişe şarap çıkarır. Lucky’ye.) Sepet ! ( Lucky ilerler, sepeti alır, yerine gider, hareketsiz durur.) Daha geriye ! ( Lucky geri gider.) Tamam ! ( Lucky durur.) Leş gibi kokuyor. ( Şişeyi kafasına dikerek uzun uzun içer.) Hepimizin sağlığına. ( Şişeyi yere koyar, yemeye başlar. Sessizlik.)
( Vladimir ile Estragon yavaş yavaş yüreklenmeye başlarlar, Lucky’nin çevresinde dolanırlar, onu tepeden tırnağa incelerler. Pozzo tavuğunu sanki biri elinden kapacakmış gibi dişler, kemikleri sıyırdıktan, emdikten sonra fırlatır atar. Lucky durduğu yerde elindeki bavul yere değinceye kadar yavaş yavaş öne doğru bükülür, bavul yere değince birden doğrulur, sonra yeniden bükülmeye başlar. Ayakta uyumaktadır.)
ESTRAGON – Nesi var bunun ?
VLADİMİR – Yorgun görünüyor.
ESTRAGON – Elindekileri niye yere koymuyor ?
VLADİMİR – Ben nereden bileyim ? (Birbirlerine daha çok yaklaşırlar.) Dikkat !
ESTRAGON – Onunla konuşsak mı ?
VLADİMİR – Şuraya bak !
ESTRAGON – Ne ?
VLADİMİR ( göstererek) – Boynu.
ESTRAGON ( Lucky’nin boynuna bakarak) – Ben bir şey görmüyorum.
VLADİMİR – Buraya gel.
( Estragon Vladimir’in yerine gelir.)
ESTRAGON – Evet gerçekten.
VLADİMİR – Yara olmuş?
ESTRAGON – İp yapmış.
VLADİMİR – Sürtüne sürtüne.
ESTRAGON – Olacağı bu tabii.
VLADİMİR – Düğüm yapmış.
ESTRAGON – Yapar tabii.
( Lucky’yi incelemeyi sürdürürler, sonunda yüzünü incelemeye koyulurlar.)
<–nexpage–>
VLADİMİR – Fena değil aslında.
ESTRAGON ( omuzlarını silkerek) – Öyle mi buluyorsun ?
VLADİMİR – Biraz kadınsı.
ESTRAGON – Salyası akıyor.
VLADİMİR – Olacak artık o kadar.
ESTRAGON – Ağzı köpürüyor.
VLADİMİR – Belki de alığın tekidir.
ESTRAGON – Bir gerzek.
VLADİMİR ( başını uzatarak) – Guatrı var gibi.
ESTRAGON ( aynı hareket) – Olmayabilir de.
VLADİMİR – Soluk soluğa kalmış.
ESTRAGON – Olacak o kadar.
VLADİMİR – Peki gözleri ?
ESTRAGON – Ne olmuş gözlerine ?
VLADİMİR – Yuvalarından dışarı fırlamışlar.
ESTRAGON – Bana kalırsa gebermek üzere.
VLADİMİR – Belli olmaz. ( Bir süre.) Ona bir şey sor.
ESTRAGON – Doğru olur mu ?
VLADİMİR – Ne kaybederiz ?
ESTRAGON ( çekinerek) – Bayım …
VLADİMİR – Daha yüksek sesle.
ESTRAGON ( daha yüksek sesle) – Bayım …
POZZO – Rahat bırakın onu ! ( Yemeğini bitirip ağzını elinin tersiyle silmekte olan Pozzo’ya doğru dönerler.) Dinlenmek istediğini görmüyor musunuz? ( Piposunu çıkarıp doldurmaya başlar. Estragon yerdeki tavuk kemiklerini görür, gözleri iştahla onlara dikilir. Pozzo bir kibrit çakar ve piposunu yakmaya başlar.) Sepet ! ( Lucky yerinden kıpırdamaz, Pozzo kibriti öfkeyle fırlatır, ipe asılır.) Sepet ! Lucky düşecek gibi olur, kendini toparlar, ilerler, şişeyi sepete koyar, yerine döner, önceki durumunu alır. Estragon kemiklere bakar, Pozzo ikinci bir kibrit çakar ve piposunu tüttürmeye başlar.) Ne yaparsınız, mesleği değil bu. ( Bir nefes çeker, bacaklarını uzatır.) Oh, dünya varmış.
ESTRAGON ( çekinerek) – Bayım…
POZZO – Ne var, ahbap ?
ESTRAGON – Şey… artık yemiyorsanız… artık işiniz bittiyse… bu kemiklerle… değil mi, Bayım ?
VLADİMİR ( rezil olmuş gibi) – Gitmesini bekleyemez miydin sanki ?
POZZO – Sorabilir, tabii, çok doğal bir şey bu. Kemiklerle işim bitti mi? ( Kamçının ucuyla kemikleri oynatır.) Evet, kişisel olarak bunlarla işim artık bitti. ( Estragon kemiklere doğru bir adım atar.) Ancak… ( Estragon durur.) İlke olarak kemikler hamalındır. Bu durumda ona sormak gerekecek. ( Estragon Lucky’ye döner, duraksar.) Sorun, canım, kendisine sorun, korkmayın, söyler. ( Estragon, Lucky’ye doğru gider, önünde durur.)
ESTRAGON – Bayım… özür dilerim, Bayım… ( Lucky hiçbir tepki göstermez. Pozzo kamçısını şaklatır, Lucky başını kaldırır.)
POZZO – Sana söyleniyor, domuz. Yanıtla . ( Estragon’a) Sorun.
ESTRAGON – Özür dilerim, Bayım, kemikler, onları istiyor musunuz acaba?
( Lucky uzun uzun Estragon’ bakar.)
POZZO ( ağzı kulaklarında.) – Ona bayım, dedi. ( Lucky başını eğer.) Yanıtla! İstiyor musun ? İstemiyor musun ? ( Lucky’den ses çıkmaz. Estragon’a) Kemikler sizindir. ( Estragon kemiklere saldırır, kemirmeye başlar.) Garip aslında, ilk kez verdiğim kemiği geri çeviriyor. ( Lucky’ye kaygıyla bakar.) Umarım hastalanma filan gibi bir eşek şakası yapmaz. ( Piposunu tüttürür.)
VLADİMİR ( patlayarak.) – Ayıp be, ayıp !
( Sessizlik. Estragon, hayretler içinde, kemirmeyi bırakır, bir Vladimir’e, bir Pozzo’ya bakar. Pozzo son derece sakindir; Vladimir ise gittikçe daha huzursuzdur.)
POZZO ( Vladimir’e.) – Bir şey mi ima etmek istiyorsunuz ?
VLADİMİR ( kararlıdır, ancak anlatım güçlüğü çeker.) – Bir insana ( Lucky’yi göstererek) böyle davranmak… bana göre bu… bir insana… olmaz… ayıp bu be, ayıptır !
ESTRAGON ( geri kalmak istemez) – Rezalet derler buna ! ( Kemirmeyi sürdürür.)
POZZO – Bakıyorum, çok katısınız. ( Vladimir’e) Sorması ayıp olmasın ama, kaç yaşındasınız? ( Sessizlik.) Altmış?… Yetmiş?… ( Estragon’a) Kaç yaşında olabilir?
ESTRAGON – Kendisine sorun.
POZZO – İşim olmayan şeye burnumu – sokuyorum. ( Piposunu kamçısını vurarak boşaltır, ayağa kalkar.) Sizlerden ayrılacağım. Benimle birlikte olduğunuz için sizlere teşekkür ederim. ( Düşünür.) Yoksa bir pipo daha içsem mi? Ha, ne dersiniz? ( Hiçbir şey demezler.) Yok, ben öyle tiryaki filan değilim, laf olsun diye içiyorum; arka arkaya iki pipo ömrümde içmedim, ( elini kalbinin üstüne koyarak) çarpıntı yapıyor. ( Bir süre.) Nikotin yapıyor, ne kadar dikkat edersem eydim, içime çekiyorum. ( İçini çeker.) Ne yaparsın. ( Sessizlik.) Siz belki tiryaki değilsinizdir. Öyle mi? Değil mi? Neyse, ayrıntılara girmeyelim. ( Sessizlik.) Peki, şimdi bir kez ayağa kalktıktan sonra doğal bir biçimde nasıl yeniden oturabileceğim? Yani, nasıl derler, eğilir havası vermeden? ( Vladimir’e) Efendim? ( Sessizlik.) Bir şey söylemediniz mi? ( Sessizlik.) Önemli değil. Şey… ( Düşünür.)
ESTRAGON – Oh be ! Kendime geldim. ( Kemikleri fırlatıp atar.)
VLADİMİR – Gidelim .
ESTRAGON – Hemen mi ?
POZZO – Bir dakika ! ( İpe asılır.) Sandalye ! ( Kamçısıyla sandalyeyi gösterir. Lucky sandalyenin yerini değiştirir.) Biraz daha! Şuraya ! ( Oturur. Lucky yerine gider, bavulla sepeti alır.) İşte, yeniden sandalyeme kuruldum ! ( Piposunu doldurmaya başlar.)
VLADİMİR – Gidelim .
POZZO – Umarım sizi ben kovmuyorumdur. Biraz daha kalın, pişman olmazsınız.
ESTRAGON ( yine bir şeyler kapabileceğini hesaplayarak) – Bizim vaktimiz bol.
POZZO ( piposunu yaktıktan sonra) – İkincisi hiçbir zaman ( piposunu eline alarak seyreder) birincisi gibi olmaz, hep böyledir bu. ( Piposunu ağzına alır.) Ama yine de fena değil.
VLADİMİR – Ben gidiyorum.
POZZO – Benim varlığıma katlanamıyor. Pek insan değilimdir ben kuşkusuz, ama bundan size ne ? ( Vladimir’e) Aklınıza estiği gibi hareket etmeden önce düşünmeniz gerekir. Diyelim ki yola koyuldunuz, hava daha aydınlıkken, çünkü hava daha aydınlık. ( Üçü de göğe bakarlar.) Pekala. Ne olacak bu durumda – ( piposunu ağzından çıkarır, piposuna bakar) – sönmüş – ( piposunu yeniden yakar) – bu durumda… bu durumda… ne olacak bu durumda buluşmanız şu… neydi… Godet… Godot… Godin’le… ( sessizlik) her kimse, anlıyorsunuz işte kimden söz ettiğimi, geleceğinizin bağlı olduğu kişi ( sessizlik)… yakın geleceğinizin yani.
ESTRAGON – Haklı.
VLADİMİR – Bunu nasıl biliyorsunuz ?
POZZO – Buyurun bakalım, yine benimle konuşuyor! Sonunda birbirimizi seveceğiz bu gidişle.
ESTRAGON – Elindekileri niye yere koymuyor ?
POZZO – Onunla karşılaşmaktan ben de mutluluk duyardım. Ne kadar çok insanla karşılaşırsam, o kadar mutlu oluyorum. En aşağılık yaratıktan bile insanın öğreneceği bir şeyler oluyor, zenginleşiyor, mutluluğunun tadına daha iyi varıyor. Sizler bile (ikisine de, söz ettiğinin kendileri olduğunu anlamaları amacıyla, bir birine, bir ötekine dikkatle bakarak) belki bir şeyler vermişsinizdir bana.
ESTRAGON – Elindekileri niye yere koymuyor ?
POZZO – Ummadığın taş baş yarar .
VLADİMİR – S ize bir şey soruluyor.
POZZO ( çok hoşnut.) – Bir soru mu ? Kim ? Ne sorusu ? ( Sessizlik.) Demin bana titreyerek, Bayım, diyordunuz. Şimdi soru soruyorsunuz. Bunun sonu kötüye varacak.
VLADİMİR ( Estragon’a) – Haydi, seni dinliyor.
ESTRAGON ( Lucky’nin çevresinde yeniden dolanmaya başlamıştır.) Ne ?
VLADİMİR – Şimdi sorabilirsi ona. Anladı niyetini.
ESTRAGON – Ne sorayım ona ?
VLADİMR – Elindekileri niye yere koymuyor ?
ESTRAGON – Ben de anlamıyorum ki.
VLADİMİR – Sorsana ona.
POZZO ( Estragon ile Vladimir’in konuşmalarını kaygılı bir dikkatle izlemiştir, sorunun güme gitmesini istememektedir.) – Yani, dediğiniz gibi, bana, elindekileri niye yere koymadığını soruyorsunuz, değil mi?
VLADİMİR – Tastamam.
POZZO ( Estragon’a) – Siz de onaylıyor musunuz ?
ESTRAGON ( Lucky’nin çevresinde dolanmayı sürdürerek) – Bir fok gibi soluyor.
POZZO – Sizi yanıtlayacağım. ( Estragon’a) Sakin olun biraz, lütfen, beni de sinirlendiriyorsunuz.
VLADİMİR – Buraya gel.
ESTRAGON – Ne var ?
VLADİMİR – Konuşacak.
POZZO – Mükemmel. Herkes burada mı ? Herkes bana bakıyor mu ? ( Lucky’ye bakar, ipe sılır. Lucky başını kaldırır.) Bana bak, domuz! ( Lucky ona bakar.) Mükemmel. ( Piposunu cebine sokar, cebinden nefes açmak için bir püskürtme aygıtı çıkararak boğazına sıkar, aygıtı cebine koyar, genzini temizler, tükürür, aygıtı yine çıkartır, boğazına sıkar, cebine koyar.) Ben hazırım. Herkes dinliyor mu beni? ( Lucky’ye bakar. İpe asılır.) Yürü ! ( Lucky yürür.) Tamam! ( Lucky durur.) Herkes hazır mı ? ( Üçüne bakar, en son Lucky’ye. İpe asılır.) Ne oluyor ? ( Lucky başını kaldırır.) Havaya konuşmayı sevmem. İyi . Şimdi. ( Düşünür.)
ESTRAGON – Ben gidiyorum.
POZZO – Bana tam olarak ne sormuştunuz ?
VLADİMİR – Elindeki…
POZZO ( öfkeyle) – Sözümü kesmesenize! ( Bir süre. Daha sakin.) Hepimiz birden konuşmaya başlarsak sonu gelmez. ( Bir süre.) Ne diyordum ? (Bir süre. Daha yüksek sesle) Ne diyordum ? (Vladimir ağır bir yük taşıyan birinin taklidini yapar. Pozzo anlamadan bakar.)
ESTRAGON (güçlü bir sesle) – Eşyalar! (Parmağıyla Lucky’yi gösterir.) Niye ? Hep tutmak! (Yükün altında beli bükülen ve soluyanı oynar.) Hiç bırakmamak. (Ellerini açarak rahatlamış gibi doğrulur.) Niye ?
POZZO – Tamam. Bunu bana daha önce söylemek gerekirdi. Niye rahatına bakmıyor. Aydınlatmaya çalışalım. Buna hakkı yok mu ? Var. Bu istemiyor anlamına mı gelir ? İşte mantıklı bir soru. Öyleyse niye istemiyor ? (Bir süre.) Baylar, bunu size söyleyeceğim.
VLADİMİR – Dikkat !
POZZO – Onu yanımda tutmam sağlamak için beni etkilemek istiyor.
ESTRAGON – Nasıl ?
POZZO – Sanırım tam anlatamadım. Kendisini bana acındırmak istiyor, ondan ayrılmamı engellemek için. Yok, tam böyle değil.
VLADİMİR – Onu başınızdan atmak mı istiyorsunuz ?
POZZO – Beni kandırmak istiyor, ama yağma yok.
VLADİMİR – Onu başınızdan atmak mı istiyorsunuz ?
POZZO – İyi bir hamal olduğunu görürsem, ilerde de onu bu işte kullanmak isteyeceğimi sanıyor.
VLADİMİR – Artık onu istemiyor musunuz ?
POZZO – Gerçekte bir domuz gibi taşıyor. Bu onun mesleği değil.
VLADİMİR – Onu başınızdan atmak mı istiyorsunuz ?
POZZO – Yorulmadığını görünce kararımdan döneceğimi sanıyor. Onun aşağılık hesabı bu. Elimin altında sanki başka hamal mı yok! (Üçü de Lucky’ye bakarlar.) Atlas, Jüpiter’in oğlu! (Sessizlik.) İşte. Sanırım sorunuzu yanıtladım. Başka sorunuz var mı ? (Püskürtme aygıtıyla genzini temizler.)
VLADİMİR – Onu başınızdan atmak mı istiyorsunuz ?
POZZO – Şuna dikkatinizi çekerim ki pekala onun yerinde ben, benim yerimde de o olabilirdi. Eğer rastlantı buna engel olmamış olsaydı. Herkes layığını bulur.
VLADİMİR – Onu başınızdan atmak mı istiyorsunuz ?
POZZO – Efendim ?
VLADİMİR – Onu başınızdan atmak mı istiyorsunuz ?
POZZO – Evet. Ama, pekala yapabileceğim gibi onu tekme tokat kovmak yerine, iyilik damarım kabardığı için, onu Aziz-Kurtarıcı pazarına okutmaya götürüyorum. Üç beş kuruş atsam yani cebe, fena mı olur. Aslında bu tür yaratıkları sepetlemek de kolay değil. En temizi, onları temize havale etmek.
( Lucky ağlar.)
ESTRAGON – Ağlıyor.
POZZO – Ne varsa yine eski toprakta var. ( Mendilini Estragon’a verir.) Ona acıdığınıza göre, avutmak da size düşer. ( Estragon duraksar.) Alın. ( Estragon mendili alır.) Gözlerini silin. Kendini terkedilmiş hissetmesin. ( Estragon hep duraksar.)
VLADİMİR – Ver, ben sileyim. ( Estragon mendili vermek istemez. Çocuk davranışları.)
POZZO – Çabuk olun. Birazdan keser ağlamayı. ( Estragon, Lucky’ye yaklaşır, gözlerini silme durumuna geçer. Lucky birden Estragon’un bacağına müthiş bir tekme atar. Estragon, mendili elinden bırakır, kendini geriye atar, topallayarak ve acıdan avaz avaz bağırarak sahnenin çevresini dolanır.) Mendil. ( Lucky bavulu ve sepeti yere koyar, mendili yerden alır, ilerler, Pozzo’ya verir, yerine gider, bavulu ve sepeti alır.)
ESTRAGON – Bok herif! İnek! (Pantolonunu sıvar.) Bacağımı haşat etti.
POZZO – Size yabancılardan hoşlanmadığını söylemiştim.
VLADİMİR ( Estragon’a) – Göster bakayım. ( Estragon ona bacağını gösterir. Pozzo’ya, öfkeli) Kanıyor!
POZZO – İyiye işaret.
ESTRAGON ( tekmelenen bacağı havada) – Bir daha yürüyemeyeceğim!
VLADİMİR ( sevecen) – Ben seni taşırım. ( Bir süre) İcabında.
POZZO – Artık ağlamıyor. ( Estragon’a) Bir yerde onun yerini aldınız. (Dalıp giderek) Yeryüzündeki tüm gözyaşları hep aynıdır. Bir yerde biri ağlamaya başlayınca, bir başka yerde bir başkasının gözyaşları diner. Gülme de böyledir. (Güler.) Öyleyse çağımızı kötülemeyelim, o da öncekilerden daha mutsuz değil. (Sessizlik.) Göklere de çıkarmayalım. (Sessizlik.) Hiç söz etmeyelim. (Sessizlik.) Nüfusun arttığı da bir gerçek.
VLADİMİR – Yürümeye çalış.
(Estragon topallayarak yürür, Lucky’nin önünde durur, Lucky’ye tükürür, sonra perde açıldığında oturduğu yere gider oturur.)
POZZO – Bütün bu güzel şeyleri bana kim öğretti, biliyor musunuz ? (Bir süre parmağını Lucky2ye doğru saplayacak gibi uzatarak) O !
VLADİMİR (Göğe bakarak) – Gece hiç olmayacak mı bugün ?
POZZO – O olmasaydı ben hiçbir zaman mesleğime – ne olduğu sizi hiç ilgilendirmez – ilişkin düzeysiz şeylerden başka bir şey düşünemezdim. Güzellik, incelik, birinci sınıf gerçek, benim yanımdan bile geçmemişti. İşte o zaman çareyi bir şrakkada buldum.
VLADİMİR (elinde olmadan gökyüzünü sorgulamayı bırakarak) – Şrakka mı?
POZZO – Başlayalı yakında altmış yıl olacak… (aklından hesaplar)… evet, yakında altmış yıl olacak. (Kendisiyle gurur duyarak ayağa kalkar.) O kadar göstermiyorum, değil mi ? (Vladimir ile Lucky’ye bakar.) Onun yanında delikanlı gibiyim, değil mi ? (Bir süre. Lucky’ye) Şapka! (Lucky sepeti yere koyar, şapkasını çıkarır. Yüzünün çevresine sık ak saçlar dökülür. Şapkasını kolunun altına sıkıştırır, sepeti yerden alır.) Bakın şimdi. (Pozzo şapkasını çıkarır.* Başında hiç saç yoktur. Şapkasını giyer) Gördünüz mü ?
[*: Tüm oyun kişilerinin başlarında melon şapkalar vardır]
VLADİMİR – Şrakka ne demek ?
POZZO – Sizler buralı değilsiniz. Bu yüzyıldan mısınız acaba ? Eskiden soytarılar varmış. Şimdi şrakkalar var. Tabii, edinebilenlere.
VLADİMİR – Şimdi onu kovuyor musunuz ? Bu kadar yaşlı, bu kadar sadık bir hizmetçiyi ?
ESTRAGON – Bok herif!
(Pozzo gittikçe daha fazla heyecanlanır.)
VLADİMİR – İliğini kemiğini sömürdükten sonra onu tıpkı bir… (sözcüğü arar)… tıpkı bir muz kabuğu gibi atıyorsunuz. İtiraf edin ki…
POZZO (inleyerek ve başını elleri arasına alarak) – Artık dayanamıyorum… dayanamıyorum… yaptığını… bilemezsiniz… korkunç… gitmeli… (Kollarını sallar)… akılımı yitiriyorum… (Başı kolları arasında, yığılı kalır.) Artık dayanamıyorum, dayanamıyorum…
(Sessizlik. Hepsi Pozzo’ya bakarlar. Lucky sendeler.)
VLADİMİR – Dayanamıyor artık.
ESTRAGON – Korkunç bir şey.
VLADİMİR – Aklını yitiriyor.
ESTRAGON – İğrenç bir şey.
VLADİMİR (Lucky’ye) – Ona bunu nasıl yaparsınız ? Çok ayıp! Böyle iyi bir efendiye! Böyle acı çektirmek! Bunca yıldan sonra! Olacak şey değil!
POZZO (hıçkırarak) – Eskiden… nazikti… bana yardım ederdi… beni eğlendirirdi… beni yetkinleştirirdi… şimdiyse… canıma okuyor…
ESTRAGON (Vladimir’e) – Onun yerine başkasını mı almak istiyor ?
VLADİMİR – Nasıl ?
ESTRAGON – Onun yerine başkasını mı almak istiyor, yoksa ondan başkasını istemiyor mu, tam anlamadım.
VLADİMİR – Sanmıyorum.
ESTRAGON – Nasıl ?
VLADİMİR – Bilmiyorum.
ESTRAGON – Ona sormak gerek.
POZZO ( yatışmıştır) – Baylar, bana ne oldu anlamadım. Sizlerden özür dilerim. Unutun olanları. ( Gittikçe kendine daha egemen olur.) Neler söylediğimi tam olarak bilemiyorum ama, emin olabilirsiniz ki söylediklerimin tek sözcüğü bile gerçek değildi. ( Doğrulur, göğsünü yumruklar.) Acı çektirilen birine benziyor muyum ben, ha! Haydi oradan! ( Ceplerini karıştırır.) Pipomu nereye koydum ?
VLADİMİR – Harika bir gece.
ESTRAGON – Unutulmaz.
VLADİMİR – Daha da bitmedi.
ESTRAGON – Öyle görünüyor.
VLADİMİR – Daha yeni başlıyor.
ESTRAGON – Korkunç.
VLADİMİR – Bir gösterideyiz sanki.
ESTRAGON – Sirkte.
VLADİMİR – Müzikholde.
ESTRAGON – Sirkte.
POZZO – Çubuğumu da nereye soktum !
ESTRAGON – Ne gırgır herif! Çubuğunu bulamıyor! (Kahkahayla güler.)
VLADİMİR – Koridorun sonunda, solda.
VLADİMİR – Yerimi tut. (Çıkar.)
POZZO – Aptullah’ımı yitirdim.
ESTRAGON (Katıla katıla güler.) – Öldürecek bu adam beni !
POZZO (Başını kaldırarak.) – Siz gördünüz mü acaba – (Vladimir’in olmadığını görür. Üzgün.) A!… Gitmiş!… Bana veda bile etmeden! Hiç de nazik bir davranış değil! Göndermemeliydiniz onu, tutmalıydınız.
ESTRAGON – Aslında o tuttu, ama sonunda tutamadı.
POZZO – Yaaa! (Bir süre) Neyse, ne yapalım.
ESTRAGON – Buraya gelin.
POZZO – Niçin ?
ESTRAGON – Gelince görürsünüz.
POZZO – Yani, ayağa mı kalkayım istiyorsunuz ?
ESTRAGON – Gelin… gelin! Çabuk olun!
(Pozzo ayağa kalkar, Estragon’a doğru gider.)
ESTRAGON – Bakın!
POZZO – Amanın, amanın, amanın!
ESTRAGON – Bitti.
(Vladimir sahneye döner, suratı asıktır, Lucky’ye çarpar, açılır kapanır sandalyeye bir tekme sallar, bir oraya bir buraya gidip gelir.)
POZZO – Hoşnut değil mi ?
ESTRAGON – Harika şeyler kaçırdın. Yazık.
(Vladimir durur, sandalyeyi düzeltir, gidip gelmesini sürdürür, daha sakindir.)
POZZO – Sakinleşiyor. (Çevreye dairesel bakış.) Zaten her şey sakinleşiyor, hissediyorum. Büyük bir huzur iniyor. Dinleyin. (Elini kaldırır) Pan uyuyor.
VLADİMİR (durarak) – Gece hiç olmayacak mı ?
(Üçü de göğe bakarlar.)
POZZO – Olmadan gitmeyeceksiniz, umarım ?
ESTRAGON – Şey… Bilmiyoruz…
POZZO – Ama bu çok doğal, çok doğal. Ben de sizin yerinizde olsaydım, Godin… Godet… Godot… her neyse, biliyorsunuz kimden söz ettiğimi, onunla buluşacak olsaydım, gece karanlığı çökmeden bir yere gitmezdim. (Açılır sandalyeye bakar.) Canım oturmak istiyor ama nasıl oturacağımı bilmiyorum.
ESTRAGON – Size yardım edebilir miyim ?
POZZO – Belki benden isterseniz.
ESTRAGON – Nasıl ?
POZZO – Benden oturmamı isterseniz.
ESTRAGON – Bir işe yarayacak mı ?
POZZO – Sanırım.
ESTRAGON – Pekala. Buyurunuz, Bayım, lütfen oturunuz.
POZZO – Yok, yok, rica ederim, olmaz. (Bir süre. Alçak sesle) Biraz ısrar etsenize.
ESTRAGON – Lütfen, öyle ayakta kalmayın, soğuk alacaksınız.
POZZO – Öyle mi dersiniz ?
ESTRAGON – Kesinlikle eminim.
POZZO – Haklısınız kuşkusuz. (Oturur.) Sağolun, azizim. İşte yine kurulmuş oturmuş bulunuyorum. (Saatine bakar.) Ama geç kalmamak için sizlerden ayrılmam gerek.
VLADİMİR – Zaman durdu.
POZZO (saatini kulağına dayayarak) – İnanmayın buna, Bayım, inanmayın. (Saatini cebine koyar.) Neye inanırsanız inanın, ama buna inanmayın.
ESTRAGON (Pozzo’ya) – Bugün her şeyi kapkara görüyor.
POZZO – Gökkubbe dışında. (Yaptığı espriden hoşnut, güler.) Sabır, o da olacak. Ama siz daha bilmezsiniz, buralı değilsiniz, bizim buraların günbatımını bilmezsiniz. Söyleyeyim mi nasıl olduğunu ? (Sessizlik. Estragon ile Vledimir yeniden, birincisi ayakkabısını, ikincisi şapkasını incelemeye koyulmuşlardır. Lucky’nin şapkası başından yere düşer, farkına varmaz.) İsteğinizi yerine getireceğim. (Püskürtme aygıtını kullanır.) Biraz dikkat, lütfen. (Estragon ile Vladimir hareketlerini sürdürürler, Lucky yarı uyumaktadır. Pozzo kamçısını şaklatır, ancak kamçıdan çok hafif bir ses çıkar.) Bu kamçıya da ne oldu böyle. (Ayağa kalkar, kamçıyı daha güçlü şaklatır, sonunda istediği ses çıkar. Lucky irkilir. Estragon’un ayakkabısı, Vladimir’in şapkası ellerinden düşer. Pozzo kamçıyı atar.) İyice bozulmuş bu kamçı. (Seyircilere bakar.) Ne diyordum ?
VLADİMİR – Gidelim.
ESTRAGON – Lütfen öyle ayakta kalmayın, boktan bir şifa kapacaksınız.
POZZO – Doğru. (Oturur. Estragon’a) Sizin adınız neydi ?
ESTRAGON – Catullus.
POZZO (dinlememiştir.) – Ya evet, gece. (Başını kaldırır.) Ama, lütfen, biraz daha dikkatli olun. Yoksa bir sonuca ulaşamayacağız. (Göğe bakar.) Bakın. (Yeniden uyuklamaya başlamış olan Lucky dışındakiler göğe bakarlar. Pozzo, Lucky’nin uyukladığını fark eder, ipe asılır.) Göğe baksana ulan, domuz! (Lucky başını geriye atar.) Tamam, yeter. (Başlarını aşağıya indirirler.) Nesi var bunun olağanüstü, ha ? Gök olarak ne olağanüstülüğü var ? Günün bu saatindeki herhangi bir gök gibi soluk ve aydınlık. (Bir süre.) Hava güzelken. (Şarkı söyler gibi konuşur) Bir saat önce (saatine bakar, sesi düzelir) aşağı yukarı (sesi yeniden lirikleşir) o an’a kadar bize ışık çağlayanları döktükten sonra (duraksar, sesinin tonu alçalır) diyelim sabahın onundan beri (yükselir) kırmızı ve beyaz ışık çağlayanları parlaklıklarını yitirmeye, solmaya başladılar (iki eliyle basamak basamak inme hareketi) solmaya, giderek solmaya sonunda (dramatik susuş, iki eliyle geniş yatay hareket) trak! tamam! dondu kaldı! (Sessizlik.) Ama (elini uyarmak amacıyla havaya kaldırır) ama, bu huzur perdesinin ardından (gözlerini göğe kaldırır, Lucky dışındakiler de öyle yaparlar) gece geliyor dörtnala (sesi daha da titreşimlenir) ve gelip üzerimize atılacak (parmaklarını şıklatır) şak! İşte böyle (esinlenmesi biter) en ummadığımız anda. (Sessizlik. İçkarartıcı bir sesle) Böyle olur bu, bu kahpe dünyada.
(Uzun sessizlik.)
ESTRAGON – Biri uyarırsa.
VLADİMİR – Sabredilebilinir.
ESTRAGON – Ne olacağını bilirsin.
VLADİMİR – Kaygılanmazsın.
ESTRAGON – Yalnızca beklersin.
VLADİMİR – Biz alışığız. (Şapkasını yerden alır, içine bakar, silkeler, başına geçirir.)
POZZO – Nasıldım ama ? (Estragon ile Vladimir ona anlamadan bakarlar.) İyi mi ? Orta mı ? Eh işte mi ? Sıradan mı ? Berbat mı ?
VLADİMİR (ilk o anlayarak) – Oh, çok iyi, gerçekten iyi.
POZZO (Estragon’a) – Ya siz, Bayım ?
ESTRAGON (İngiliz aksanıyla) – Oh, çok iyi, çok, çok, çok iyi.
POZZO (heyecanla) – Sağolun, Baylar! (Bir süre.) Yüreklendirilmeye gereksinmem var. (Düşünür) Sonuna doğru başlangıca göre biraz çuvalladım. Farkına varmadınız mı ?
VLADİMİR – Oh, belki bir parçacık.
ESTRAGON – Ben bilerek yapıyorsunuz sandım.
POZZO – Belleğim arada boşluyor da ondan oluyor. (Sessizlik)
ESTRAGON – Beklerken de hiçbir şey olmuyor.
POZZO (üzülmüş) – Canınız mı sıkılıyor ?
ESTRAGON – Herhalde.
POZZO (Vladimir’e) – Ya sizin ki , Bayım ?
VLADİMİR – Çılgınlar gibi eğlenmiyoruz.
(Sessizlik. Pozzo kendisiyle bir savaşım içindedir.)
POZZO – Baylar, bana karşı… (sözcüğü arar) … kusursuzdunuz.
ESTRAGON – Rica ederim !
VLADİMİR – Ne münasebet !
POZZO – Öyle, öyle, olması gerektiği gibiydiniz. Onun için… ben de şimdi kendi kendime… canları sıkılan bu can insanlara ben ne yapabilirim ? diye sorup duruyorum.
ESTRAGON – Biz bir altına bile fitiz.
VLADİMİR – Dilenci miyiz biz.
POZZO – Ne yapabilirim, dedim kendi kendime, zaman onlara bu kadar uzun gelmesin diye, ne yapabilirim ? Onlara kemikler verdim, onlarla şundan bundan konuştum, onlara günbatımını anlattım, bütün bunları yaptım. Daha bir sürü şey de. Ama, acaba, bunlar yeterli mi ? İşte içimi kemiren de bu, acaba bunlar yeterli mi ?
ESTRAGON – Yüz metelik de olur.
VLADİMİR – Kes sesini!
ESTRAGON – Tamam, kestik.
POZZO – Yeterli mi ? Kuşkusuz. Ama benim gönlüm yüce. Huyum kurusun. Böyle bugün. Kendi zararıma da olsa. (İpe asılır. Lucky ona bakar.) Çünkü acı çekeceğim biliyorum. (Yerinden kalkmadan, eğilip kamçıyı alır.) Hangisini yeğlersiniz ? Size dans mı etsin, şarkı mı söylesin, ezber mi okusun, düşünsün mü, yoksa…
VLADİMR – Kim ?
POZZO – Kim mi! Sizler düşünmesini biliyor musunuz ki ?
VLADİMİR – O düşünüyor mu ?
POZZO – Kusursuz. Yüksek sesle. Eskiden çok daha güzel düşünürdü, saatlerce dinlerdim onu. Şimdiyse… (Ürperir.) Neyse, ne yapalım, olan oldu. Size bir şey düşünmesini ister misiniz ?
ESTRAGON – Ben dans etmesini yeğlerdim, daha çok eğlenirdik.
POZZO – Orası biraz kuşkulu.
ESTRAGON – Değil mi, Didi, daha çok eğlenmez miydik ?
VLADİMİR – Ben düşüncesini dinlemeyi yeğlerim.
ESTRAGON – Önce dans edip sonra düşünemez mi ? Eğer fazla bir şey istemiyorsak tabii.
VLADİMR (Pozzo’ya) – Olabilir mi ?
POZZO – Tabii, ondan kolay ne var. Ayrıca doğa düzeni de böyledir. (Kısa gülüş.)
VLADİMİR – Öyleyse dans etsin. (Sessizlik.)
POZZO (Lucky’ye) – Duyuyor musun ?
ESTRAGON – Hiç sözünüzü dinlemediği olmaz mı?
POZZO – Bunu size daha sonra açıklarım. (Lucky’ye.) Dans et, kokmuş!
( Lucky bavulu ve sepeti yere bırakır, rampa doğru biraz yürür, yüzünü Pozzo’ya döner. Estragon daha iyi görmek için ayağa kalkar. Lucky dans eder ve durur.)
ESTRAGON – Hepsi bu kadar mı ?
POZZO – Daha! (Lucky aynı hareketleri yapıp durur.)
ESTRAGON – Bu da iş mi be, utanmaz herif! (Lucky’nin hareketlerini taklit eder.) O kadarını ben de yaparım. (Taklit eder, düşerken kendini zor toparlar.) Tabii biraz çalışmam gerek.
VLADİMİR – Yoruldu.
POZZO – Eskiden bütün dansları yapardı, hora teperdi, çengi gibi oynardı, kasap havası, halk dansları, klasik danslar, İspanyol dansları, gayda dansları bile yapardı. Zıplardı, sıçrardı. Şimdi yalnız bunu yapabiliyor. Buna ne ad takmış, biliyor musunuz ?
ESTRAGON – Işıkçının ölümü.
VLADİMİR – Yaşlı kanseri.
POZZO – Ağ dansı. Kendisini bir ağa yakalanmış sanıyor.
VLADİMİR (bir güzellikbilimcinin ıkıntısı, sıkıntısı içinde) – Şeyinde şey olan bir şey var, ama yine de şey… (Lucky eşyalara doğru gitmeye başlarken)
POZZO (bir ata seslenir gibi) – Çüş! (Lucky hareketsiz durur.)
ESTRAGON – Hiç sözünüzü dinlemediği olmaz mı ?
POZZO – Bunu size daha sonra açıklarım. (Ceplerini karıştırır.) Durun (Karıştırır.) Armudumu da nereye koydum ? (Karıştırır.) Olacak şey değil! (Başını kaldırır, şaşırmış, sersemlemiş gibidir. Gitgide işitilmez olan bir sesle) Nefes aygıtım yok!
ESTRAGON (gitgide itilmez olan bir sesle) – Sol ciğerim çok zayıftır. (Hafifçe öksürür. Gümbür gümbür öten bir sesle) Ama sağ ciğerim sapasağlamdır.
POZZO (doğal sesiyle) – Ne yapalım, ben de kullanmam. Ne diyordum… (Düşünür.) Durun. (Düşünür.) Olamaz! (Başını kaldırır.) Bulamıyorum, yardım edin bana.
ESTRAGON – Arıyorum.
VLADİMİR – Ben de.
POZZO – Düşünelim!
(Üçü de aynı anda şapkalarını çıkarırlar, ellerini alınlarına götürürler, yüzleri harcadıkları güçle buruşmuştur; dikkatlerini Pozzo’nun ne söylemiş olduğunu bulmaya yoğunlaştırmışlardır. Uzun sessizlik.)
ESTRAGON (bulmuş gibi yaparak) – Hey!
VLADİMİR – Buldu.
POZZO (sabırsızlıkla) – Neymiş ?
ESTRAGON – Elindekileri niye yere koymuyor ?
VLADİMİR – O değil!
POZZO – Emin misiniz ?
VLADİMİR – Tabii, onu bize açıkladınız.
POZZO – Açıkladım mı ?
ESTRAGON – Açıkladı mı ?
VLADİMİR – Ayrıca, elindekileri de yere koydu.
ESTRAGON (Lucky’ye doğru bir göz atarak) – Doğru. Peki, koyduysa ne olur ?
VLADİMİR – Elinde taşıdıklarını yere koymuş olduğuna göre, artık elindekileri niye yere koymadığını soramayız…
POZZO – Taş gibi bir uslamlama!
ESTRAGON – Peki, elindekileri niye yere koydu ?
POZZO – Tamam.
VLADİMİR – Dans etmek için.
ESTRAGON – Doğru.
POZZO (elini kaldırarak) – Durun! (Bir süre.) Hiçbir şey söylemeyin! (Bir süre.) Tamam. (Şapkasını giyer.) Oldu.
(Estragon ile Vladimir şapkalarını giyerler.)
VLADİMİR – Buldu.
POZZO – Bakın nasıl oluyor.
ESTRAGON – Ne nasıl oluyor ?
POZZO – Göreceksiniz. Ama söylemesi güç.
VLADİMİR – Söylemeyin öyleyse.
POZZO – Yo! Korkmayın, eninde sonunda başaracağım. Aslında lafı uzatmak istemiyorum, çünkü geç oluyor. Hem kısa, hem de açık seçik olmanın yolu nedir, bulun bakalım. Bırakın biraz düşüneyim.
ESTRAGON – Ne kadar uzun düşünürseniz, o kadar kısa konuşursunuz.
POZZO (düşünmüştür.) – Olacak. Bakın, ya o, ya o.
ESTRAGON – Üşüttü.
POZZO – Ya ondan bir şey istiyorum, dans etmek, şarkı söylemek, düşünmek gibi…
VLADİMİR – Tamam, tamam, anladık.
POZZO – Ya da hiçbir şey istemiyorum. Tamam. Kesmeyin sözümü. Diyelim ki ondan… dans etmesini istiyorum, sözgelişi. Ne oluyor ?
ESTRAGON – Islık çalmaya başlıyor.
POZZO (alınmış) – Bundan sonra hiçbir şey anlatmayacağım.
VLADİMİR – Siz ona bakmayın, lütfen devam edin.
POZZO – Ama durmadan sözümü kesiyorsunuz.
VLADİMİR – Devam edin, devam edin, çok heyecanlı.
POZZO – Biraz daha ısrar edin.
ESTRAGON (ellerini birleştirerek) – Yalvarırım, Bayım, devam ediniz, anlatınız.
POZZO – Nerede kalmıştım ?
VLADİMİR – Ondan dans etmesini istiyordunuz.
ESTRAGON – Şarkı söylemesini.
POZZO – Tamam, ondan şarkı söylemesini istiyorum. Peki ne oluyor ? Ya ondan istediğim gibi şarkı söylüyor, ya da ondan istediğim gibi şarkı söylemek yerine, tutup, sözgelişi, dans etmeye başlıyor, ya da düşünmeye, ya da…
VLADİMİR – Açık, apaçık, bağlayın.
ESTRAGON – Yeter be!
VLADİMİR – Oysa bu akşam her istediğinizi yapıyor.
POZZO – Onu yanımda tutayım diye duygu sömürüsü yapıyor.
ESTRAGON – Hepsi maval bunların.
VLADİMİR – Nereden biliyorsun ?
ESTRAGON – Biraz sonra bize anlattıklarının tek sözcüğünün bile doğru olmadığını söyleyecek.
VLADİMİR (Pozzo’ya) – İtiraz etmiyor musunuz ?
POZZO – Yorgunum. (Sessizlik.)
ESTRAGON – Hiçbir şey olmuyor, hiç kimse gelmiyor, korkunç bir şey.
VLADİMİR (Pozzo’ya) – Ona düşünmesini söyleyin.
POZZO – Şapkasını verin ona.
VLADİMİR – Şapkasını mı ?
POZZO – Şapkasız düşünemez.
VLADİMİR (Estragon’a) – Şapkasını ver ona.
ESTRAGON – Ben mi! Bana yaptığından sonra mı ? Asla!
VLADİMİR – Öyleyse ben veririm. (Yerinden kıpırdamaz.)
ESTRAGON – Gitsin kendisi alsın.
POZZO – Vermek daha iyi olur.
VLADİMİR – Ben vereyim bari. (Şapkayı yerden alır, kolunun ucunda Lucky’ye uzatır. Lucky kıpırdamaz.)
POZZO – Başına giydirmek gerek.
ESTRAGON (Pozzo’ya) – Söyleyin de alsın.
POZZO – Giydirseniz daha iyi olur.
VLADİMİR – Ben giydiririm. (Dikkatle Lucky’nin çevresini dolaşıp arkasından yavaşça yaklaşır, şapkayı başına geçirip hemen kaçar. Lucky kıpırdamaz. Sessizlik.)
ESTRAGON – Ne bekliyor ?
POZZO – Biraz açılın. (Estragon ile Vladimir, Lucky’nin iyice uzağına giderler. Pozzo ipe asılır. Lucky ona bakar.) Düşün, domuz! (Bir süre. Lucky dans etmeye başlar.) Dur! (Lucy durur.) Yürü! (Lucky, Pozzo’ya doğru yürür.) Tamam! (Lucky durur.) Düşün! (Bir süre.)
LUCKY – Öte yandan denebilir ki…
POZZO – Dur! (Lucky susar.) Geri bas! (Lucky geri geri gider.) Tamam! (Lucky durur.) Deh! (Lucky seyircilere doğru döner.) Düşün!
LUCKY (tekdüze anlatım)
*[ Estragon ile Vladimir büyük bir dikkatle dinlerler. Pozzo ise bitkin ve iğrenmiş gibidir.]
**[ Estragon ile Vladimir homurdanmaya başlamışlardır. Pozzo’nun ıstırabı artar.]
***[ Estragon ile Vladimir yatışarak dinlemeye başlarlar. Pozzo giderek yerinde duramaz olur, iniltiler çıkarır.]
****[Estragon ile Vladimir bağırmaya başlarlar. Pozzo bir sıçrayışta ayağa fırlar. İpe asılır. Hepsi bağırırlar. Lucky ipe asılır, sendeler, avazı çıktığı kadar bağırmaya başlar. Hep birlikte Lucy’nin üzerine atılırlar. Lucky, bir yandan kendini savunurken, bir yandan da nefretini haykırmaktadır.]
LUCKY (tekdüze anlatım) – Eldeki verilere dayanarak denebilir ki Poinçon ile Wattman’ın en son kamusal incelemelerinin gösterdiği gibi bi bi kişisel bir Tanrı’nın varlığı ğı ğı zamandışı uzamdışı tepesinden bakan tanrısal uyuşukluğun tanrısal dilsizliğin ğin ğin ğin ki ki ki kimileri dışında bizleri çok seven nedendir bilinmez ki ki ki ki ama bir gün bilinecek ve acı çeken Miranda’ya karşın şın şın şın ötekilerle birlikte birlikte nedendir bilinmez ama vakit var acı içinde ve ateşleri alevleri biraz daha sürerse biraz az az az ateşler içinde inanmayanlar sonunda ateşe verecekler kalasları annadın mı ve ki ki ki kimi kez hala ne güzel mavi bulutlara sakin sakin o da hoş geldi safa geldi ama sonu başa almayalım ayrıca öte yandan tamamlanmamış araştırmaları sonunda sonu başa almayalım tamamlanmamış araştırmaları ama yine de Antropopopometri Akakakademisince ödüllendirilmiş miş miş miş araştırmaları Testu ile Conard’ın göstermiştir ki Berne’den Bresse’e kadar hesap yanlışı dışında hiçbir yanlış olasılığına yer vermeden göstermiştir ki Testu ile Conard’ın tamamlanmamış tamamlanmamış araştırmaları sonunda göstermiştir ki miştir ki miştir ki bundan sonrası sonrası sonra sı annadın mı ama sonu başa almayalım nedendir bilinmez Poinçon ile Wattman’ın çalışmaları sonucunda son derece açık çık çık görülüyor ki ki ki ki Fartov ile Belcher’in tamamlanmamış tamamlanmamış çabaları nedendir bilinmez Testu ile Conard’ın tamamlanmamış tamamlanmamış görülüyor ki ki ki ki insan kanısının tersine tersi kanısının Bresse’de Testu ile Conard’ın ın ın ın ki ki ki insan kı kı kısaca sonunda beslenmedeki gelişmelere ve dışkıların arıtılmasına karşın hem zayıflamakta hem de nedendir bilinmez buna koşut olarak beden eğitiminin atılımına karşın ve ki ki kimi sporların tıpkı kı kı kı tenis futbol koşu bisiklet yüzme binicilik havacılık salaklık tenis çek baba çekelim buz pateni asfalt pateni tenis havacılık sporları sporları kış yaz bonbahar sonbahar çim tenisi çam tenisi toprak sahada tenis havacılık tenis hokey yerde penisilin ve eşdeğerleri baştan alıyorum kısacası aynı zamanda koşut olarak nedendir bilinmez tenise karşın küçültmek baştan alıyorum havacılık golf dokuz delik on sekiz delik fark etmez buz tenisi kısacası nedendir bilinmez Seine’de Seine-et-Oise’da Seine-et-Marne’da Maeme-et-Oise’da annadın mı aynı zamanda koşut olarak nedendir bilinmez zayıflanıyor daralmıyor baştan alıyorum Oise Marne kısacası Voltaire’in ölümünden beri kelle başına edilen zarar kelle başına iki parmak yüz gram kelle başına yaklaşık ortalama yuvarlak hesap Normandiya’da çıplak olarak iyi kilo nedendir bilinmez kısaca sonunda önemli değil olay açık ve seçik ve öte yandan daha da ciddi olan dikkate aldığımızda ortaya daha da ciddi sonuçlar çıkmaktadır ki ki ki Steinweg ile Petermann’ın sürmekte olan deneylerinin ışığında ışığında ortaya çıkmıştır ki ki ki ortaya ciddi sonuçlar çıkmaktadır dır dır sonuçlandırılmamış deneyleri sonucunda Steinweg ile Petermann’ın kırda dağda ve deniz kıyısında ve dere ve su ve ateş hava aynı ve toprak annadın mı hava ve toprak büyük soğuklarda hava ve toprak taşlar için yapılmışlar büyük soğuklarda ne yazık ki çağlarının yedincisinde hava toprak deniz büyük kovuklarda taşlar için büyük soğuklarda denizde karada ve havada vay canına baştan alıyorum nedendir bilinmez tenise karşın olaylar ortada nedendir bilinmez baştan alıyorum sıradaki gelsin kısaca sonunda ne yazık ki sıradaki gelsin taşlar için niçin olmasın ki baştan alıyorum ama sonu başa almayalım baştan alıyorum baş aynı zamanda koşut olarak nedendir bilinmez tenise karşın sıradaki gelsin sakal alevler gözyaşları masmavi ve sakin taşlar ne yazık ki baş baş baş baş Normandiya’da tenise karşın sonuçlandırılmamış tamamlanmamış çabaları daha ciddi taşlar kısaca baştan alıyorum ne yazık ki ne yazık ki sonuçlandırılmamış tamamlanmamış baş baş Normandiya’da tenise karşın baş ne yazık ki taşlar Conard Conard… Hıyar hıyar… (Birbirlerine girerler. Lucky birkaç kez daha haykırır.) Tenis!… Taşlar!… Çok sakin!… Conard!… Hıyar!… Tamamlanmamış!…
POZZO – Şapkasını alın!
(Vladimir Lucky’nin başından şapkasını kapar; Lucky susar, yere düşer. Büyük sessizlik. Savaşımı kazananlar körük gibi solumaktadırlar.)
ESTRAGON – Aldım öcümü.
(Vladimir Lucky’nin şapkasını incelemeye koyulur; içine bakar.)
POZZO – Bana verin onu! (Şapkayı Vladimir’in elinden çekip alır, yere fırlatır, üstünde tepinir.) Bir daha düşünsün de göreyim onu!
VLADİMİR – Yönünü bulabilecek mi, peki ?
POZZO – Ben buldururum ona. (Lucky’yi tekmeler.) Ayağa kalk! Domuz!
ESTRAGON – Belki de ölmüştür.
VLADİMİR – Onu öldüreceksiniz.
POZZO – Kalk ayağa! Geberesice! (İpe asılır, Lucky yerde sürüklenerek biraz kayar. Estragon ile Vladimir’e) Yardım edin bana.
VLADİMİR – Ne yapabiliriz ki ?
POZZO – Ayağa kaldırın onu!
(Estragon ile Vladimir Lucky’yi ayağa kaldırırlar, bir süre tutarlar, sonra bırakırlar. Lucky yere düşer.)
ESTRAGON – İsteyerek yapıyor.
POZZO – Ayakta tutmak gerek. (Bir süre.) Haydi, haydi, kaldırın onu!
ESTRAGON – Benden bu kadar.
VLADİMİR – Gel, bir kez daha deneyelim.
ESTRAGON – Bizi ne yerine koyuyor bu ?
VLADİMİR – Haydi gel.
( Lucky’yi ayağa kaldırırlar, ayakta tutarlar.)
POZZO – Bırakmayın sakın! ( Estragon ile Vladimir sendelerler. ) Kıpırdamayın! ( Pozzo gidip bavulu ve sepeti alır, Lucky’ye getirir. ) İyi tutun! ( Bavulu Lucky’nin eline verir; Lucky hemen bırakır. ) Bırakmayın bavulu! ( Yeniden aynı hareketleri yapar. Lucky yavaş yavaş bavula alışır, sonunda parmakları bavulun sapını kavrar. ) Bırakmayın ha! ( Sepetle aynı hareketler.) Tamam, bırakabilirsiniz. ( Estragon ile Vladimir, Lucky’nin yanından uzaklaşırlar; Lucky sendeler, sallanır, düşecek gibi olur, ama sonunda bavul ve sepet ellerinde ayakta kalmayı başarır. Pozzo geri çekilir, kamçısını şaklatır.) Tamam, yürüyebilir. ( Estragon ile Vledimir’e dönerek) Sağolun, Baylar, izin verin de sizi – (ceplerini karıştırır) – en iyi dilek – (karıştırır) – en iyi dilek –(karıştırır) – şu saati de nereye soktum? (Karıştırır.) Olamaz! ( Başını kaldırır; yüzü allak bullak olmuştur.) Tam bir köstekli saatti, pırıl pırıl. Baylar, saniye sektirmezdi. Dedeciğim vermişti onu bana. ( Arar.) Belki de düşürdüm. ( Yerde arar; Estragon ile Vladimir’de ararlar. Pozzo, Lucky’nin şapkasından arta kalanları ayağıyla ters çevirir.) Bir bu eksikti!
VLADİMİR – Belki de yelek cebinizdedir.
POZZO – Durun. ( Öne doğru eğilir, başını göbeğine yaklaştırır, dinler.) Hiçbir şey duymuyorum. ( Onlara yaklaşmalarını işaret eder.) Gelin bakın. ( Estragon ile Vladimir yanına giderler, göbeğine doğru eğilirler. Sessizlik.) Tiktakını duymanız gerek.
VLADİMİR – Susun!
(Hepsi eğilmiş, dinlerler.)
ESTRAGON – Ben bir şeyler duyuyorum.
POZZO – Nerede ?
VLADİMİR – Kalbi o.
POZZO ( umutları kırılmış) – Hastir!
VLADİMİR – Susun!
(Dinlerler.)
ESTRAGON – Belki de durmuştur.
(Doğrulurlar.)
POZZO – Hanginiz böyle leş gibi kokan ?
ESTRAGON – Onun ağzı kokar; benim ayaklarım.
POZZO – Sizlerden ayrılacağım.
ESTRAGON – Peki, saatiniz ?
POZZO – Herhalde şatoda bıraktım.
ESTRAGON – Öyleyse Allahaısmarladık.
POZZO – Allahaısmarladık.
VLADİMİR – Allahaısmarladık.
ESTRAGON – Allahaısmarladık.
( Sessizlik. Kimse yerinden kıpırdamaz.)
VLADİMİR – Allahaısmarladık.
POZZO – Allahaısmarladık.
VLADİMİR – Allahaısmarladık.
(Sessizlik.)
POZZO – Sağolun.
VLADİMİR – Siz de Sağolun.
POZZO – Rica ederim.
ESTRAGON – Rica ederim.
POZZO – Rica ederim.
VLADİMİR – Rica ederim.
ESTRAGON – Rica ederim.
( Sessizlik.)
POZZO – Bir türlü… (duraksar)… gidemiyorum.
ESTRAGON – Olur öyle şeyler.
( Pozzo geri döner, Lucky’den uzaklaşır, kulise doğru giderken ipi boşaltır.)
VLADİMİR – Ters yöne gidiyorsunuz.
POZZO – Gerilmem gerek. ( İpin sonuna gelince, durur, geri döner, bağırır.) Açılın! ( Estragon ile Vladimir fona doğru çekilirler, Pozzo’ya doğru bakarlar. Kamçı sesi.) İleri! ( Lucky kıpırdamaz.)
ESTRAGON – İleri!
VLADİMİR – İleri!
( Ksmçı sesi. Lucky yürümeye başlar.)
POZZO – Daha hızlı! ( Kulisten sahneye çıkar, Lucky’nin peşinden sahneyi geçer. Estragon ile Vladimir şapkalarını çıkarırlar, el sallarlar. Lucky çıkar. Pozzo ipi ve kamçıyı şaklatır.) Daha hızlı! Daha hızlı! ( Kendisi de sahneden çıkarken durup geri döner, ip gerilir. Kulisten, Lucky’nin düşerken çıkarttığı ses duyulur.) Sandalyem! ( Vladimir gider, açılır kapanır sandalyeyi alır, Pozzo’ya verir; o da Lucky’ye doğru fırlatır.) Allahaısmarladık!
ESTRAGON ile VLADİMİR ( el sallarlar) – Allahaısmarladık! Allahaısmarladık !
POZZO – Kalk ayağa! Domuz! ( Lucky’nin ayağa kalkarken çıkardığı sesler duyulur.) İleri! ( Pozzo çıkar. Kamçı sesi.) İleri! Allahaısmarladık! Daha hızlı! Domuz! Deh! Allahaısmarladık!
(Sessizlik.)
VLADİMİR – Vakit geçirttirdi.
ESTRAGON – Bunsuz da geçerdi.
VLADİMİR – Evet, ama daha yavaş.
( Bir süre.)
ESTRAGON – Şimdi ne yapalım ?
VLADİMİR – Bilmem.
ESTRAGON – Haydi, gidelim buradan.
VLADİMİR – Gidemeyiz.
ESTRAGON – Niye ?
VLADİMİR – Godot’yu bekliyoruz.
ESTRAGON – Doğru.
( Bir süre.)
VLADİMİR – Çok değişmişler.
ESTRAGON – Kimler ?
VLADİMİR – Bu ikisi.
ESTRAGON – Tamam, haydi biraz konuşalım.
VLADİMİR – Çok değişmemişler mi ?
ESTRAGON – Olabilir. Bir tek biz beceremiyoruz değişmeyi.
VLADİMİR – Olabilir mi ? Olmuş. Onları görmedin mi ?
ESTRAGON – Nasıl istersen. Ama ben tanımıyorum onları.
VLADİMİR – Nasıl tanımazsın.
ESTRAGON – Tanımıyorum.
VLADİMİR – Onları tanıyoruz, diyorum sana. Her şeyi unutuveriyorsun. ( Bir süre.) Aynıları değillerse o başka.
ESTRAGON – Kanıtı, onlar bizi tanımadılar.
VLADİMİR – Bu bir şey kanıtlamaz. Ben de onları tanımazlıktan geldim. Ayrıca bizi hiçbir zaman hiç kimse tanımıyor.
ESTRAGON – Yeter. Gereken – Ay! ( Vladimir kılını bile kıpırdatmaz.) Ay!
VLADİMİR – Aynıları değillerse o başka.
ESTRAGON – Didi! Öteki ayağım! ( Topallayarak perde açıldığında oturmakta olduğu yere doğru gider.)
KULİSTEN BİR SES – Bayım !
( Estragon durur. İkisi de sesin geldiği yöne bakarlar.)
ESTRAGON – Yine başlıyor.
VLADİMİR – Yaklaş , çocuğum.
( Çekinerek, bir erkek çocuk girer. Durur.)
ÇOCUK – Bay Albert!
VLADİMİR – Benim.
ESTRAGON – Ne istiyorsun ?
VLADİMİR – Yaklaş.
( Çocuk yerinden kıpırdamaz.)
ESTRAGON ( bağırarak) – Sana yaklaş, dendi!
( Çocuk çekinerek, biraz ilerler, durur.)
VLADİMİR – Nedir ?
ÇOCUK – Bay Godot – (susar.)
VLADİMİR – Tabii. (Bir süre.) Yaklaş.
( Çocuk yerinden kıpırdamaz.)
ESTRAGON (bağırarak) – Sana yaklaş, dendi! ( Çocuk, çekinerek, biraz ilerler, durur.) Niye bu kadar geç kaldın ?
VLADİMİR – Bay Godot’dan bir haber getirdin mi ?
ÇOCUK – Evet, Bayım.
VLADİMİR – Söyle öyleyse.
ESTRAGON – Niye bu kadar geç kaldın ?
( Çocuk, hangisini yanıtlayacağını bilemeden, bir ona, bir ötekine bakar.)
VLADİMİR ( Estragon’a) – Rahat bırak onu.
ESTRAGON – Asıl sen hastir git başımdan. ( İlerleyerek çocuğa) Saatin kaç olduğunu biliyor musun sen ?
ÇOCUK (geri geri giderek) – Benim bir suçum yok, Bayım!
ESTRAGON – Benim suçum, öyleyse.
ÇOCUK – Korkmuştum, Bayım.
ESTRAGON – Kimden ? Bizden mi ? (Bir süre.) Konuş!
VLADİMİR – Anlıyorum, ötekiler korkuttular onu.
ESTRAGON – Sen ne zamandır buradasın ?
ÇOCUK – Çok olmadı, Bayım.
VLADİMİR – Kamçıdan mı korktun ?
ÇOCUK – Evet, Bayım.
VLADİMİR – Bağrışmalardan ?
ÇOCUK – Evet, Bayım.
VLADİMİR – O iki Baydan ?
ÇOCUK – Evet, Bayım.
VLADİMİR – Onları tanıyor musun ?
ÇOCUK – Hayır, Bayım.
VLADİMİR – Sen buralı mısın ?
ÇOCUK – Evet, Bayım.
ESTRAGON – Bunların hepsi yalan! ( Çocuğu kolundan yakalayıp sarsar.) Gerçeği söyle bize!
ÇOCUK – Gerçek bu, Bayım.
VLADİMİR – Rahat bıraksana onu! Neyin var senin! ( Estragon çocuğu bırakıp geri gider, elleriyle yüzünü kapatır. Vladimir ile Çocuk ona bakarlar. Estragon ellerini yüzünden çeker. Yüzü allak bullak olmuştur.) Neyin var ?
ESTRAGON – Mutsuzum.
VLADİMİR – Atma! Ne zamandan beri ?
ESTRAGON –Anımsamıyorum.
VLADİMİR – Böyle oyunlar oynar adama bellek. ( Estragon bir şeyler söylemek ister, vazgeçer, topallayarak gidip yerine oturur, ayakkabısını çıkarmak için uğraşmaya başlar. Çocuğa) Ne diyordun ?
ÇOCUK – Bay Godot…
VLADİMİR ( sözünü keserek) – Seni daha önce de gördüm, değil mi ?
ÇOCUK – Bilmiyorum, Bayım.
VLADİMİR – Sen beni tanımadın mı ?
ÇOCUK – Hayır, Bayım.
VLADİMİR – Dün de gelmedin mi sen ?
ÇOCUK – Hayır, Bayım.
VLADİMİR – İlk kez mi geliyorsun ?
ÇOCUK – Evet, Bayım.
(Sessizlik.)
VLADİMİR – Ne demezsin . (Bir süre.) Peki, devam et.
ÇOCUK ( bir solukta.) – Bay Godot bugün gelemeyeceğini ama yarın kesinlikle geleceğini size söylememi istedi.
VLADİMİR – Hepsi bu kadar mı ?
ÇOCUK – Evet, Beyim.
VLADİMİR – Sen Bay Godot’nun yanında mı çalışıyorsun ?
ÇOCUK – Evet, Bayım.
VLADİMİR – Ne iş yapıyorsun ?
ÇOCUK – Keçileri güdüyorum, Bayım.
VLADİMİR – Sana iyi davranıyor mu ?
ÇOCUK – Evet, Bayım.
VLADİMİR – Seni dövmüyor mu ?
ÇOCUK – Hayır, Bayım, beni dövmez.
VLADİMİR – Kimi döver ?
ÇOCUK – Kardeşimi döver, Bayım.
VLADİMİR – Ya! Bir kardeşin de var, demek ?
ÇOCUK – Evet, Bayım.
VLADİMİR – O ne iş yapıyor ?
ÇOCUK – O koyunları güdüyor, Bayım .
VLADİMİR – Peki, seni niye dövmüyor ?
ÇOCUK – Bilmiyorum , Bayım.
VLADİMİR – Seni seviyor olmalı.
ÇOCUK – Bilmiyorum , Bayım.
VLADİMİR – Sana yeterince yiyecek veriyor mu ? ( Çocuk duraksar.) Sana iyi yiyecek veriyor mu ?
ÇOCUK – Yeterince iyi, Bayım.
VLADİMİR – Mutsuz değil misin ? ( Çocuk duraksar.) Duyuyor musun ?
ÇOCUK – Evet, Bayım.
VLADİMİR – Söylesene!
ÇOCUK – Bilemiyorum , Bayım.
VLADİMİR – Mutsuz musun, değil misin, bilmiyor musun ?
ÇOCUK – Bilmiyorum, Bayım.
VLADİMİR – Desene benim gibi. ( Bir süre.) Nerede yatıyorsun sen ?
ÇOCUK – Tavanarasında , Bayım.
VLADİMİR – Kardeşinle mi ?
ÇOCUK – Evet, Bayım.
VLADİMİR – Samanların içinde mi?
ÇOCUK – Evet, Bayım.
(Bir süre.)
VLADİMİR – Peki, hadi git.
ÇOCUK – Bay Godot’ya ne söyleyeyim, Bayım ?
VLADİMİR – Ona… (Duraksar.) Ona bizi gördüğünü söyle. (Bir süre.) Bizi gördün değil mi ?
ÇOCUK – Evet, Bayım. ( Geri geri gider, duraksar, geri döner ve koşarak çıkar.)
( Işık birden azalmaya başlar. Bir anda gece olur. Fonda ay doğar , gökte yükselir, durur, sahneye gümüş rengi bir ışık yayar.)
VLADİMİR – En sonunda! ( Estragon ayağa kalkar, Vladimir’e doğru gider; ayakkabılar elindedir. Ayakkabılarını rampın yanına bırakır, doğrulur, aya bakar.) Ne yapıyorsun ?
ESTRAGON – Senin yaptığını yapıyorum, şu solgun surata bakıyorum.
VLADİMİR – Ayakkabılarını diyorum.
ESTRAGON – Orada bırakıyorum, şuraya. (Bir süre.) Bir başkası gelecek, benden daha … benden daha… olan, ama daha küçük numara giyen biri; onu mutlu edecekler.
VLADİMİR – Ama sen yalınayak yürüyemezsin.
ESTRAGON – İsa yürüdü.
VLADİMİR – İsa. Ne demek istiyorsun! Kendini onunla nasıl kıyaslarsın!
ESTRAGON – Bütün yaşamım boyunca kendimi onunla kıyasladım ben.
VLADİMİR – Ama orası sıcaktı! Hava da güzeldi!
ESTRAGON – Evet. Hemencecik de çarmıha geriveriyorlardı insanları.
( Sessizlik.)
VLADİMİR – Burada yapacak bir şeyimiz kalmadı.
ESTRAGON – Başka bir yerde de.
VLADİMİR – Bak, Gogo, yapma böyle. Yarın her şey daha iyi olacak.
ESTRAGON – O nasıl olacak ?
VLADİMİR – Oğlanın söylediklerini duymadın mı ?
ESTRAGON – Hayır.
VLADİMİR – Godot’nun yarın kesin olarak geleceğini söyledi. ( Bir süre.) Sence bunu hiçbir anlamı yok mu ?
ESTRAGON – Öyleyse burada bekleyeceğiz.
VLADİMİR – Çıldırdın mı sen! Başımızı sokacak emin bir yer bulmamız gerek. ( Estragon’un kolundan tutar.) Gel. ( Estragon’u çeker. Estragon önce gelir gibi olur, sonra direnir. Dururlar.)
ESTRAGON ( ağaca bakarak.) – Ne yazık ki bir parça ipimiz bile yok.
VLADİMİR – Gel. Hava soğumaya başlıyor. ( Estragon’u çeker. Aynı hareketler.)
ESTRAGON – Hatırlat da yarın bir ip getireyim.
VLADİMİR – Olur. Gel. ( Estragon’ çeker. Aynı hareketler.)
ESTRAGON – Ne zamandan beri hep birlikteyiz ?
VLADİMİR – Bilmem. Elli yıldır belki.
ESTRAGON – Kendimi Durance ırmağına attığım günü anımsıyor musun ?
VLADİMİR – Bağbozumundaydık.
ESTRAGON – Beni sen çıkarmıştın sudan.
VLADİMİR – Bütün bunların hepsi çoktan sizlere ömür.
ESTRAGON – Giysilerimi güneşte kurutmuştuk.
VLADİMİR – Düşünme artık bunları, hadi gel. ( Aynı hareketler.)
ESTRAGON – Dur.
VLADİMİR – Üşüyorum.
ESTRAGON – Acaba yalnız başımıza kalsaydık da kendi yollarımıza gitseydik, daha iyi olmaz mıydı, diye soruyorum kendi kendime. ( Bir süre.) Aynı yolun yolcusu değiliz biz.
VLADİMİR ( kırılmadan) – Orası belli değil.
ESTRAGON – Hiçbir şey beli değil.
VLADİMİR – Daha iyi olacağını düşünüyorsan, her an ayrılabiliriz.
ESTRAGON – Bundan sonra zahmetine değmez.
(Sessizlik.)
VLADİMİR – Doğru, bundan sonra zahmetine değmez.
(Sessizlik.)
ESTRAGON – E, gidiyor muyuz ?
VLADİMİR – Gidelim.
( Yerlerinden kıpırdamazlar. )
PERDE
( En attendant Godot )
Godot’u Beklerken … Birinci perde, Samuel Beckett (Düzyazı – Tam)
Kaynak: Godot’yu Beklerken, Çev: Hasan Anamur, Can Yayınları, İstanbul, 1994, 1. basım
Toplam okunma (7363) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Işıl Özgentürk: Hoşça kal sinemanın kadim dostu, Zeki Ökten… Aralık 28, 2009
Posted by cafrande.org in : Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
Geçen cumartesi günü film atölyesinde birinci sınıflarla birlikteyim. Söz nasıl olduysa oldu dayanışma, paylaşım gibi sözcüklere geldi. Ben de onlara, yakından tanık olduğum “Sürü” filminin çekim macerasını anlattım. Her yaştan öğrencim adeta bir ülke efsanesi dinler gibi dinlediler.
Senaryo yazarı Yılmaz Güney hapisteydi, yönetmen Zeki Ökten, Tarık Akan, Tuncel Kurtiz, Ali Özgentürk, Melike Demirağ ve filme emeği geçen tüm ekip dağlardaydı. Para azdı, sürekli peynir ekmekle beslendiklerinden ekibin pek çoğu İstanbul’a şişman dönmüştü. Filmin çok zor olan tren sahneleri, demiryolları işçilerinin dayanışması sayesinde kazasız belasız çekilmişti.
Sonuçta ortaya inanılmaz bir emekle gerçekleştirilen, Türk sinemasının bir başyapıtı, “Sürü” çıkmıştı. Filmin küçük bir gruba yapılan ilkgösteriminde gözyaşları içinde Zeki Ökten’in yanına gitmiştim, birbirimize sarılıp ağlamıştık.
Evet geçen cumartesi günü atölyede hep Zeki Ökten’den söz ettim, meğer o sıralarda yoğun bakıma alınmış. Öğrencilerim belki de dersi kaynatmak için hiç durmadan ısrar ettiler: “Hocam biraz daha anlatın.” Ben de anlattım; bu kez başka bir film söz konusuydu. Ali Özgentürk’ün “At” filmi. 12 Eylül’ün sancılı ve acımasız günlerini yaşıyorduk. “At”ın çekimi tamamlanmıştı, ama yönetmen Ali Özgentürk Kenan Evren’in Fatsa konuşmasında yaptığı bir ihbarla içeri alınmıştı. İdam cezasıyla yargılanacaktı.
“At” montaj masasında kalmıştı.
Hayır “At”ı montaj masasında öyle çaresiz terk edemezdik. Başta Zeki Ökten olmak üzere Yeşilcam işe koyulmuştu. Zeki Ökten Kadir İnanır’la birlikte her hafta Ali Özgentürk’ün yattığı Davuşpaşa Kışlası’na gider olmuştu. Kadir İnanır, cezaevi müdürüne çeşitli hikâyeler anlatırken iki yönetmen odanın bir köşesinde mırıl mırıl “At” filminin montajını konuşuyorlardı. Sonra Zeki Ökten, elinde notları montaj stüdyosuna girip filmi tamamlamaya çalışıyordu.
Sonunda “At”ın montajı bitti, seslendirmesi için Yeşilçam kuyruk oldu ve filmin sonuna gelindi. Tam o sırada Ali Özgentürk serbest bırakıldı ve ben o iki yönetmenin Ali Özgentürk ve Zeki Ökten’in birbirlerine sarılıp ağlamalarını hiç unutamam. Koskoca adamlar çocuklar gibi hüngür hüngür ağlıyorlardı…
Ağlama Işıl, yazını yazmak zorundasın, çünkü sırada “Düşman” filmi var. Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı bu film kıymeti bilinmemiş bir filmdir ve bana göre Türk sinemasının ilk üç filminden biridir.
Ekonomik nedenlerin aile kurumunu nasıl parçaladığını anlatan “Düşman”, konusu gereği sert bir filmdir. Ancak bu sertlik Zeki Ökten’in elinde müthiş bir şiirsel gerçekliğe ulaşır. Zeki Ökten’in en güzel filmidir.
Ne yazık, “Düşman”ın ve daha pek çok dürüst ve güzel filmin yönetmeni ve sinemanın kadim dostu Zeki Ökten’i cumartesi günü yitirdik. Onun en yakın dostu, hayat arkadaşı Güler’in (Ökten) acısını azaltmak için ne söylenebilir bilmiyorum. Sözcüklerin bittiği bir an bu.
Güle güle Zeki Ökten, sen sadece sevdiğin filmleri yaptın. Setlerin en sevilen yönetmeniydin; senin setlerinde yetişen insanlar hayata daha derin ve dostça bakmayı öğrendiler. Sıradan insanların küçük hikâyelerini bize öyle sevgi dolu bir yürekle sundun ki, onlar hepimizin kahramanları oldular.
Şimdi bu yazıyı okusaydın, bana kızardın, hafifçe boynunu eğer, “çok abartmışsın” derdin. Hayır hiçbir şeyi abartmıyorum, Türk ve dünya sineması çok değerli bir yönetmenini yitirdi. Bu böyle!
Hoşça kal sinemanın kadim dostu, Zeki Ökten…
(Cumruriyet)
Zeki Ökten (4 Ağustos 1941, İstanbul – 19 Aralık 2009 İstanbul), Türk yönetmen.
Haydarpaşa Lisesi mezunudur. Öğrencilik yıllarında tiyatro çalışmalarına başlar. Ama gönlü sinemadadır ve 1961 yılında bu düşünü gerçekleştirip, Nişan Hançer’in yönettiği “Acı Zeytin” filminde yönetmen yardımcılığı yaparak Yeşilçam’a ilk adımlarını atar. Lütfi Akad, Halit Refiğ, Memduh Ün ve ağırlıklı olarak Atıf Yılmaz, yönetmen yardımcılığı yaptığı ustalarıdır. Ökten, 1963′de ilk filmi Ölüm Pazarı’nı çeker. 19 Aralık 2009 günü saat 18:15 sularında,önceki gün kalp ve damar hastalığı şikayetiyle acil olarak yattığı hastanede geçirdiği operasyonun ardından hayatını kaybetti.
Filmografi
1963 – “Ölüm Pazarı” (Market of Death)
1972 – “Kadın Yapar” (Woman Does It)
1972 – “Kırık Hayat” (Broken Life)
1973 – “Ağrı Dağı’nın Gazabı” (Wrath of Mount Ararat)
1973 – “Bir Demet Menekşe” (A Bouquet of Violets )
1973 – “Bitirim Kadeşler” (Dandy Brothers)
1973 – “Bitirimler Sosyetede” (Dandy Brothers in High Society)
1973 – “Vurgun” (Bends)
1974 – “Askerin Dönüşü” (Return of the Soldier)
1974 – “Boşver Arkadaş” (Don’t Mind It My Friend)
1974 – “Hasret” (Longing)
1975 – “Hanzo” (Redneck)
1975 – “Kaynanalar” (Mother-in-laws) (Aynı zamanda senarist)
1975 – “Pisi Pisi” (Kitty Kitty) (Aynı zamanda senarist)
1975 – “Şaşkın Damat” (Silly Groom )
1976 – “Kapıcılar Kralı” (King of Porters) “Altın Portakal, En İyi Yönetmen”
1976 – “Ne Umduk Ne Bulduk” (What We Expected, What We Got)
1977 – “Çöpçüler Kralı” (King of Dustmen)
1977 – “Sevgili Dayım” (My Dear Uncle)
1978 – “Sürü” (The Herd) “Locarno Film Festivali, Altın Leopar”, “BFI, Sutherland Trophy”, “OCIC”
1979 – “Düşman” (Enemy) (Aynı zamanda kurgucu) “OCIC”
1982 – “Faize Hücum” (Rush on Interest) (Aynı zamanda yapımcı) “Altın Portakal, En İyi Yönetmen”
1983 – “Derman” – Şerif Gören’le birlikte
1984 – “Pehlivan” (Wrestler)
1984 – “Firar” – Şerif Gören’le birlikte
1985 – “Kurbağalar” – Şerif Gören’le birlikte
1986 – “Kan” – Şerif Gören’le birlikte
1986 – “Ses” (Voice)
1986 – “Davacı” (Plaintiff)
1987 – “Yoksul” (Poor)
1988 – “Düttürü Dünya” (Queer World)
1992 – “Saygılar Bizden” (TV Dizisi)
1995 – “Hep Aynı” (Kısa Film) (Always The Same) Kısa Film
1995 – “Aşk Üzerine Söylenmemiş Herşey”
1999 – “Güle Güle” (Raindrop) “Altın Portakal, En İyi Film”[1]
2002 – “Gülüm” (My Rose)
2006 – “Çinliler Geliyor” (Chineses are Coming)
Aldığı ödüller
2006 Sinema Yazarları Derneği Ödülleri, Onur Ödülü
“Altın Portakal, En İyi Yönetmen” – (1976) – “Kapıcılar Kralı
“Locarno Film Festivali, Altın Leopar” – (1978) – “Sürü”
“Sutherland Trophy” – BFI (1978) – “Sürü”
“OCIC” – (1978) – “Sürü”
“OCIC” – (1979) – “Düşman”
“Altın Portakal, En İyi Yönetmen” – (1982) – “Faize Hücum”
“Altın Portakal, En İyi Film” – (1999) – “Güle Güle”
Toplam okunma (5507) Bugün(2) Son okunma tarihi (08 February 2010)
Kaplumbağalar da Uçar filmini online izle Aralık 13, 2009
Posted by cafrande.org in : Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , 1 comment so far
Halepçe Katliamı İran-Irak Savaşı esnasında, Saddam Hüseyin’in, 1986-1988′de Irak’ın kuzeyinde isyan çıkartan Kürtlere karşı düzenlettiği İran askerleri ve Peşmergelerle birlikte 5.000′den fazla insanın öldüğü, 10.000′ne yakın insanın da yaralandığı operasyonun bir parçasıdır.
Saddam, İran ordusunun ilerleyişini durdurmak için Irak ordusunun Kuzey Cephesi Komutanı olan Korgeneral Alî Hasan al-Majîd al-Tikritî’ye (Kimyasal Ali)’e zehirli gaz bombaları kullanmayı emretmesi sonucu binlerce kişinin ölümü ve yaralanması dışında; Süleymaniye Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Fuat Baban, 7 Aralık 2002 tarihli ‘The Sydney Morning Herald’ gazetesinde yayımlanan ‘Experiment in Evil’ başlıklı makalesinde, Halepçe’de özürlü doğum oranının Hiroşima ve Nagasaki’nin 4-5 katı olduğunu belirtmişti.
52. San Sebastian Film Festivali’nde Altın İstiridye – En İyi Film ve En İyi Görüntü ödüllerinin yanı sıra Berlin Film Festivali’nde de Barış Ödülü’nü kazanan ‘Kaplumbağalar da Uçar’, Saddam sonrası Irak’ta çekilen ilk filmdir.
‘Sarhoş Atlar Zamanı’nın yönetmeni Bahman Ghobadi, şavaş, katliam ve ölümle iç içe mayınlar arasında büyüyen çocukları çektiği, izleyeni yaşadığımız tüm bunların yaşandığı bu dünyada insan olduğundan utandıracak bir film.
Konusu: Amerika’nın Irak’a saldırısına birkaç gün kala Irak-Türkiye sınırında bir Kürt mülteci kampı… Boş kovanların, yakılmış tankların ve bomba çukurlarının orta yerindeki köyde ailesini yitirmiş Satellite (Uydu) lakaplı bir çocuk yaşar. Satellite günlerini televizyon antenlerini tamir ederek ve üç beş kelime bildiği İngilizcesiyle uydu kanallarındaki savaş haberlerini meraklı ve tedirgin köylülere tercüme ederek geçirir. Genç adam ve köyün ona hayran diğer çocuklarının bir de gelir kaynağı vardır: Mayın toplamak… Toprak altından hayatları pahasına çıkardıkları mayınları Birleşmiş Milletler?e geri satarlar. Kaza sonucu birçoğu kollarını ve bacaklarını kaybedip sakat kalmıştır…
Yönetmen Bahman Ghobadi
Senaryo Bahman Ghobadi
Oyuncular Soran Ebrahim, Avaz Latif, Saddam Hossein Feysal, Hiresh Feysal Rahman, Abdol Rahman Karim
Filmin Türü Savaş, Drama
Orijinal Adı Lakposhtha hâm parvaz mikonand
Yapımcı Firma Mij Film Co. [ir]
Yapım Yılı 2004
Yapım Ülkesi İran/Fransa
Orijinal Dili Kürtçe
Filmin Süresi 98 dakika
Toplam okunma (6293) Bugün(5) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Ankara, Artvin ve Üsküp’ün ev sahipliği yapacağı “15. Gezici Film Festivali”, Başkentte başladı Aralık 7, 2009
Posted by cafrande.org in : Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
Ankara Sinema Derneği (ASD) tarafından, Türkiye’den ve Dünya’dan sinemanın seçkin örneklerini değişik kentlerdeki sinemaseverlere sunmak, sinema insanlarını bir araya getirmek ve ortak projelerin oluşmasına katkıda bulunmak amacıyla düzenlenen 15. Gezici Festival başladı. Bugüne kadar Kars, Malatya, Samsun, Kayseri, Mersin, Gaziantep, Eskişehir ve İzmir’in yanı sıra Yunanistan, Gürcistan, Azerbaycan ve Bosna-Hersek gibi birçok komşu ülkeyi gezen festival, bu yıl Bu yıl Almanya’dan Güney Kore’ye, Singapur’dan Polonya’ya 32 ülkeden 112 yönetmenin toplam 92 film ile doğduğu kent olan Ankara’ya geri döndü.
11-17 Aralıkta Artvin’de ve 18-20 Aralıkta da Makedonya’nın başkenti Üsküp’te sinemaseverlerle buluşacak. Festivalin bu yılki teması “Karşı-LIK”. Festival kapsamında, “Kapitalizm”, “Savaş”, “Burjuvazi”, “Eğitim sistemi”, “Milliyetçilik”, “Militarizm”, “Sömürü” gibi bir çok konuda film gösterimlerinden söyleşilere kadar “Karşı duruş” sergilenerek temanın altı doldurulacak.
Ekmek Ve Güller Bread And Roses Ken Loach
İngiltere 2000, 35mm, 110’, Renkli, İngilizce; Türkçe Altyazılı
FIPRESCI Ödülü Rio de Janeiro • En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Alma Ödülleri • En İyi Sinema Filmi Imagen Vakfı Ödülleri • Phoenix Ödülü Santa Barbara • Jüri Ödülü Temacula Valley
Ken Loach’un Ekmek ve Güller filmi, kaçak, güvencesiz ve sendikasız işçilerin kapitalizm ve emperyalizmle karşılaşma öyküsüdür. Meksika sınırından kaçak geçerek Los Angeles’a gelen Maya, ablası Rosa’nın evine yerleşir, onun çalıştığı yerde çalışmaya başlar. Sendikasız ve güvencesiz ve çoğu kaçak giriş yapmış, yasal kâğıtlarını bekleyen ve bu yüzden fazla ses çıkaramayan diğer işçilerle bilinçlenişlerini, sendikalaşma mücadelelerini ve sonuca ulaşmalarını izlerken, kapitalizmin sömürü ilişkileri de seyrimizin ana manzarasını oluşturur. – Z. Tül Akbal Süalp
5 Nolu Cezaevi Prison Nr. 5 Çayan Demirel
Türkiye 2009, 96’, Beta Sp, Renkli, Türkçe; İngilizce Altyazılı
En İyi Belgesel Antalya Film Festivali
Sözün bittiği yerde; anlatılamaz ve gösterilmez olan başladığında Çayan Demirel, 12 Eylül’ün ardından yaşananların en ağırını, Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nin tanıklıklarını sunar. İşkenceye karşı nefesimizi tutarız. – Z. Tül Akbal Süalp
Kıskanmak Zeki Demirkubuz
Türkiye 2009, 35mm, 96’, Renkli, Türkçe; İngilizce Altyazılı
En İyi Kadın Oyuncu Antalya
“Kıskanmak romanı her ne kadar çirkinlik, güzellik, kıskançlık, tutku gibi insanlık temalarının üzerinde oturan bir öykü gibi görünse de, onu temelde insanın yazgısı ile ilgilenen bir hikâye olduğu için filme almayı düşündüm. Yazgısı, tanrı vergisi çirkinliği tarafından belirlenmiş Seniha’nın, bu yazgıya boyun eğen olmaktan çıkıp, nefret ettiği güzelliğin kaderini yazan olmaya doğru gidişinin öyküsü, insan ruhuna dair çok az anlatılmış öykülerden biri olduğu için ilgimi çekti. Güzelliği çirkinlik tarafından sorgulayarak ve bunu sakınmadan, soyunarak anlatan bir öykünün ise insanın acılarını anlamak ve anlatmak çabasına bir katkı sunacağını düşündüm.” Zeki Demirkubuz
Hayata Çalım At Looking For Eric Ken Loach
İngiltere, Fransa, İtalya, Belçika, İspanya 2009, 35mm, 116’, Renkli, İngilizce; Türkçe Altyazılı
Ken Loach, komedi ve dram öğelerini içeren bu filminde Manchester United’lı futbolcu Eric Cantona’yı hayallerinde gören postacı Eric’i anlatıyor. Postacı, karısı onu terk ettikten sonra üvey oğullarıyla başa çıkamayan, 30 yıldır sevdiği Lily’ye bile açılamayan çaresiz bir adamdır. Böyle anlarda sarıldığı özel bir arkadaşı vardır: Her akşam ortaya çıkıp ona trompet çalan, futbol dehası, filozof Eric Cantona.
Burjuvazinin Gizli Çekiciliği The Discreet Charm Of The Bourgeoisie Luis Bunuel
Fransa, İtalya, İspanya 1972, 35mm, 102’, Renkli, Fransızca; Türkçe Ve İngilizce Altyazılı
En İyi Yabancı Film Oscarı
Buñuel’in Burjuvazinin Gizli Çekiciliği, burjuvaların küçük hırslar, gösterişler ve ikiyüzlülüklerle dolu dünyasını; gevezeliklerini sürrealist bir vodville anlatır. Şık, bakımlı, ayrıcalıklı elleri her türlü pis işe bulaşabilir; zalim, kaba, açgözlü ve vahşi olabilirler. Buñuel, burjuvaziye karşı burjuvazinin hâkimiyetindeki dünyanın, yaşam biçiminin kendini daim kılmak için geliştirdiği davranış ve duruş biçimlerinin bir tablosunu çıkarır. Z. Tül Akbal Süalp
Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi Capitalism: A Love Story Michael Moore
Amerika 2009, 35mm, 105’, Renkli, İngilizce; Türkçe Altyazılı
Benim Cici Silahım, Fahrenheit 9/11 ve Hasta’nın ardından muhalif belgeselci Michael Moore, bu kez meslek yaşamı boyunca izini sürdüğü bir konuyu mercek altına alıyor: Kapitalizm. Öfkeyle yoğrulmuş mizahıyla bu belgesel, mali krizin ardından şu soruyu soruyor: Kapitalizm aşkının bedeli nedir? Eylül ayında Venedik Film Festivali’nde ilk gösterimi yapılan filmde Michael Moore, elinde boş bir torbayla batık bankalardan birine girip “Amerikan halkının parasını geri istiyor.”
Polis, (s.) Police adj. Corneliu porumboiu
Romanya 2009, 35mm, 115’, Renkli, Rumence; Türkçe Ve İngilizce Altyazılı
En İyi Film ve Fipresci Ödülü Belirli Bir Bakış – Cannes Transilvanya Zaferi Ödülü Transilvanya Film Festivali
“Christi, kelimelerden oluşan bir kanunu uygulayan bir polis. Bir noktada, genç bir adamın hayatına mal olacağı kaygısıyla önemsiz bir vakayı çözmekten korkuyor. Amiri Anghelache’ın ofisinde kelimelerin anlamı sözlük tarafından belirleniyor. Kelimelerin arkasında sözlük var, oysa eskiden kelimelerin arkasında Tanrı vardı, ama bu, filmimdeki karakterlerin artık erişemediği bir dünya.” Corneliu Porumboiu
Bornova Bornova İnan Temelkuran
Türkiye 2009, 35mm, 92’, Renkli, Türkçe; İngilizce Altyazılı
En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Kurgu, Siyad Ödülü Antalya
İnan Temelkuran filminde ait oldukları sınıf ve sosyal çevre yüzünden çıkışsız kalmış gençleri anlatıyor. “Ah bize de bir şans verilse” diyerek mahalle bakkalının önünde günlerini geçiren Salih ve Hakan ağabey-kardeş gibidirler. Askerden yeni dönen ve sakatlık yüzünden futbolculuk kariyeri başlamadan bitmiş olan Hakan vasıfsız ve işsizdir. Taksici olmayı bekler. Mahallenin psikopatı Salih ağabeyi onu dinleyen, ona kendince öğütler veren tek kişidir. İyi ve eğitimli bir aileden gelen Salih mahalledeki her türlü yasadışı işe bulaşır. Çevredeki herkes ondan korkar. Hakan’ın “hasta olduğu” ama konuşmaya cesaret edemediği liseli Özlem de buna dahildir.
Almanya 2009, 35mm, 151’, Renkli, Almanca; Türkçe Altyazılı
Almanya 09 Germany 09 Fatih Akın, Wolfgang Becker, Sylke Enders, Martin Gressmann, Christoph Hochhäusler, Romuald Karmakar, Nicolette Krebitz, Dani Levy, Angela Schanelec, Hans Steinbichler, İsabelle Stever, Tom Tykwer, Hans Weingartner
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin üzerinden altmış, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasının üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra, 21. yüzyılın küreselleşen dünyasına yönelen ülkede ‘Gündem 2010’ reformları nedeniyle toplumsal çalkantılar yaşanırken, Fatih Akın, Tom Tykwer ve Dani Levi’nin de aralarında bulunduğu on üç yönetmen, kendi bakış açılarından yola çıkarak Almanya’nın bugünkü sosyal ve politik durumunun genel görünüşünü anlatmak için bir araya geldiler.
Denizin Sessizliği The Silence Of The Sea Jean-Pierre Melville
Fransa, 1948, 35mm, 86’, Siyah Beyaz, Fransızca; Türkçe Ve İngilizce Altyazılı
Jean Pierre Melville’in 1949 yılında Vercours Von Ebrennae’nin yasaklı romanından uyarladığı Denizin Sessizliği sinema tarihinde savaşa karşı yapılmış en özel filmlerden biridir. (…) Sanatsever şair ve müzisyen bir Alman subayın Fransa taşrasında yaşlı bir adamla yeğeninin evinde kalışını anlatır. Ev halkıyla sohbet etmek, kendi zevklerini, hayat üslubunu onlarla paylaşmak ister. Hatta Alman işgaliyle birleşecek iki ulusun büyük bir ulus yaratabileceğini bile öne sürebilmektedir. Oysa evin sahipleri için işgalci ve faşist bir ordunun ve devletin, evlerinde zorla kalan ve boyun eğmeye zorlandıkları istilacısından başka bir şey değildir. Yaşlı adam ve genç yeğeni zorlandıkları bu ilişkiye karşı derin bir suskunluk ve ilişkisizlikle karşı dururlar. – Z. Tül Akbal Süalp
Elveda Gary Farewell Gary Nassim Amaouche
Fransa 2009, 35mm, 75’, Renkli, Fransızca; Türkçe Altyazılı
Büyük Ödül Eleştirmenlerin Haftası – Cannes
Filmin geçtiği Güney Fransa’daki işçi kasabası, etrafında kurulduğu fabrika kapanınca terk edilmiş. Orada kalanların kaderine boyun eğmişliği, çaresizliği ve bazılarının yoldan çıkmışlığı sinmiş Elveda Gary‘nin her planına. Bir zamanların güçlü sendikacılığı, işçiler arasındaki dayanışma, sosyal güvenlik önce kârlılık diyen kapitalizmin kaprislerine yenilmiş… Kapitalizmin yıkıntıları üzerinde yeniden bir hayat inşa edilebilir mi? Yoksa tüketim toplumu şımarıklığıyla onların icabına mı bakacak? – Alin Taşçıyan
Sitcom François Ozon
Fransa 1998, 35mm, 85’, Renkli, Fransızca; Türkçe Ve İngilizce Altyazılı
En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Sanatsal Katkı Namur • En İyi Kadın Oyuncu Sitges
Cinsiyet rollerine ve kutsal aileye karşı duran bu François Ozon filmi, bir sitcom mizanseninde, Fransız taşrasında üst orta sınıf bir ailenin evinde geçer. Bir akşam eve küçük beyaz bir fare gelir. Babanın getirdiği bu tuhaf evcil hayvan, ev halkının ve yakın çevrenin bastırılmış cinsel dürtülerini açığa çıkartmaktadır. Dışarıdan gelen yabancı, düzeni bozar ve zaptı zor ne varsa ortaya saçılıverir. Pierre Paolo Pasolini’nin Teorema (1968) filminden esinlenmiş gibidir. Ozon’un karşı duruşu fantastik bir saldırı, seyirciyi tekinsiz bıracak alaycı bir oyun gibidir. – Z. Tül Akbal Süalp
Eamon Margaret Corkery
İrlanda 2009, 35mm, 85’, Renkli, İngilizce; Türkçe Altyazılı
Bağımsız Kamera Ödülü Karlovy Vary Film Festivali
Bencil ve küstah küçük Eamon, annesinin kalbinde ayrıcalıklı bir yer edinmek için babasını bir kenara iter. Annesinin yatağında adeta bir kral ve gündelik hayatta zorba kesilen ufaklık, kendisinden başka kimseye şans tanımaz. Kendinden beklenmeyecek şekilde, anne ve babası arasındaki karmaşık ilişkinin farkındadır ve aralarında oluşabilecek her türlü sıcaklığı önlemek için elinden geleni yapar. Sonuç, taptaze ve çok eğlenceli bir ilk filmdir. Alt metinlerle bezeli bu parlak hiciv, kendine özgü üç karaktere bir soluk aldırmak için onları bir tür aile tatiline çıkarır. Ne var ki, İrlanda kıyılarında da bir kurtuluş ümidi yeşermez. – Dimitri Eipides
Evet Efendim The Yes Men Dan Olman, Sarah Price, Chris Smith
Amerika 2003, 35mm, 83’, Belgesel, Renkli, İngilizce; Türkçe Altyazılı
İzleyici Ödülü Amsterdam Film Festivali
Evet Efendim ana akımlara karşı ortalığı karıştırma yöntemini kullanan aktivist gruplardan birinin elleri kolları her yere uzanmış, emperyalizme, yani kapitalizmin belirli bir aşamasının hâkimiyetine karşı oyunlar oynayışının belgeselidir. Kapitalizme karşı sistemin tekerine çomak sokarlar. Oyunbozan çocukların oyunun ikiyüzlü ve sert dünyasını açığa çıkaran ele avuca sığmazlıkları bir şeylere karşı olmanın haylaz ve eğlenceli bir biçimidir. Z. Tül Akbal Süalp
Teyzem Halit Refiğ
Türkiye, 1986, 35mm, 101’, Renkli, Türkçe; İngilizce Altyazılı
Teyzem, Halit Refiğ’in yapıtları arasında, farklı ve önemli bir yer tutan filmlerinden biridir. Senaryosunu Ümit Ünal’ın yazdığı film, Türkiye sinemasında da, çok fazla gündeme gelmeyen, yaşamın içinden gerçek sorunları gündeme getirir. (…) Aile içi tacizin kadınlar üzerindeki kalıcı etkisini vurucu bir şekilde gösteren film, izleyiciyi derinden etkiler. Refiğ melodram haline getirmeden, aileden başlayıp topluma uzanan iki yüzlülüğü ve bunun içinde kadınların yaşadığı dramı gözler önüne serer. – Ayla Kanbur
Polis, (s.) Police adj. Corneliu porumboiu
Romanya 2009, 35mm, 115’, Renkli, Rumence; Türkçe Ve İngilizce Altyazılı
En İyi Film ve Fipresci Ödülü Belirli Bir Bakış – Cannes Transilvanya Zaferi Ödülü Transilvanya Film Festivali
“Christi, kelimelerden oluşan bir kanunu uygulayan bir polis. Bir noktada, genç bir adamın hayatına mal olacağı kaygısıyla önemsiz bir vakayı çözmekten korkuyor. Amiri Anghelache’ın ofisinde kelimelerin anlamı sözlük tarafından belirleniyor. Kelimelerin arkasında sözlük var, oysa eskiden kelimelerin arkasında Tanrı vardı, ama bu, filmimdeki karakterlerin artık erişemediği bir dünya.” Corneliu Porumboiu
Uzak İhtimal Mahmut Fazıl Çoşkun
Türkiye 2009, 35mm, 90’, Renkli, Türkçe; İngilizce Altyazılı
En İyi Film Rotterdam • En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo, En İyi Erkek Oyuncu İstanbul • En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu Adana • Jüri Özel Ödülü, En İyi Erkek Oyuncu Tofifest • En İyi Film Crossing Europe
2009’da Türkiye sinemasının en çok ödül kazanan ve yurt dışında en çok rağbet gören filmlerinden biri olan Uzak İhtimal, eleştirmenlerin de gözdesi oldu. Mahmut Fazıl Coşkun’un ilk uzun metrajlı filmi İstanbul’a yeni tayin olmuş müezzin Musa’nın rahibe Clara’ya duyduğu olanaksız aşkın öyküsünü son derece yalın bir dille ve gerçekçi bir sinema duygusuyla anlatıyor.
Yes Men Dünyayı Kurtarıyor The Yes Men Fix The World Andy Bichlbaum, Mike Bonanno
Amerika, Fransa 2009, 35mm, 85’, Belgesel, Renkli, İngilizce; Türkçe Altyazılı
İzleyici Ödülü Berlin Film Festivali
Filmin yönetmenleri ünlü aktivistler Bonanno ve Bichlbaum’un alışılmadık bir hobileri var: uluslararası şirketlere, farklı eylem biçimleriyle dersler vermek. İkili, bu yolda başta çevre sorunları olmak üzere dev şirketlerin temsilcileri gibi davranıp onlar adına özür diliyor; iş konferanslarına katılıp kendilerini şirketlerin üst düzey çalışanları olarak tanıtarak absürd sunumlar yapıyor; çevreye verdikleri hasarı kabul etmeyen kimyasal şirketin sözcüsü olarak dünyanın en çok izlenen televizyon kanallarından birinde şirket adına tüm suçu üstlenip bir süre tüm dünyanın buna inanmasını sağlıyor.
Hal ve Gidiş Sıfır Zero for Conduct Jean Vigo
Fransa 1933, 35mm, 42’, Siyah-Beyaz, Fransızca; Türkçe Ve İngilizce Altyazılı
Anarşiye bir saygı duruşu niteliğindeki Hal ve Gidiş Sıfır, sinema tarihinde çocuklar üzerine yapılmış en önemli filmlerden biridir. Jean Vigo’nun ilk kurmaca filmi, yönetmenin bir yatılı okul öğrencisi olarak yaşadığı kötü deneyimlerden yola çıkarak çekilmiş ve Truffaut’nun 400 Darbe ve Lindsay Anderson’un Eğer adlı aynı konuyu işleyen klasikleşmiş filmlerini büyük ölçüde etkilemiştir.
Bu filmin öncesinde aşağıdaki filmler gösterilecektir.
Tekrarlamaç En Rachachant Danièle Huillet, Jean-Marie Straub
Fransa 1982, 35mm, 7’, Kurmaca, Siyah Beyaz, Fransızca; Türkçe Ve İngilizce Altyazılı
Fransız yazar Marguerite Duras’ın “Ah! Ernesto” adlı kısa öyküsünden uyarlanan bu 7 dakikalık film, Ernesto adlı bir çocuğun eğitim görmeyi reddedişini anlatıyor.
Renk Korkusu Chromophobia Raoul Servais
Belçika 1965, 35mm, 10’, Renkli, Sözsüz
Canlandırma ustası Raoul Servais’nin Venedik Film Festivali’nde en iyi animasyon seçilen 1966 tarihli bu klasiği, sembolik bir dille militarizm eleştirisi yapıyor ve militarizmin yok ediciliğini anlatıyor.
Bir Kız The Girl Fredrik Edfeldt
İsveç 2009, 35mm, 98’, Renkli, İsveççe; Türkçe Ve İngilizce Altyazılı
En İyi İlk Film Jürisi Özel Mansiyonu Berlin Film Festivali • İzleyici Ödülü, Atina Şehri Ödülü Atina Uluslararası Film Festivali • Quebec Film Eleştirmenleri Ödülü Montreal Yeni Sinema Festivali
Taşrada ıssız bir evde, 10 yaşındaki bir kız, çocukluktan yetişkinlerin dünyasına ilk adımlarını atmaktadır. Anne ve babası bir yardım projesi için Afrika’ya giden kız, yaz aylarını bohem teyzesiyle birlikte geçirmek zorunda kalır. Ne var ki teyzesi güvenilir biri değildir ve tanıştığı bir adamın yelkenlisiyle denize açılınca, kız da başının çaresine bakmaya karar verir. Hem acıklı hem mizahi bir yolculuk başlar, bu yolculuk sırasında kız birçok sınavdan geçecektir. Komşuları ve evi ara sıra ziyaret edenler aracılığıyla gülünç ve duyarsız bir yetişkinler dünyasıyla tanışır.
Burada Here Tzu Nyen Ho
Singapur, Kanada 2009, 35mm, 86’, Renkli, Siyah Beyaz, İngilizce, Çince, Nepalce, Endonezce; İngilizce Ve Türkçe Altyazılı
Burada, kendi gerçekliğine bir anlam verme mücadelesi içindeki orta yaşlı bir adamın yolculuğunu izler. He Zhiyuan, karısının ani ölümünün sersemliğiyle, konuşma istencini yitirir ve Ada Hastanesi’ne kaldırılır. Orada karşılaştığı kleptoman Beatrice ile bir bağ kurar. İçerideki hayata alışırken, deneysel bir tedaviye katılmak üzere seçilir. Bu onu, geçmişi, bugünü ve geleceğinin ardında yatan yıkıcı gerçekle yüzleştirecektir. Film, Cannes Film Festivali’nde Yönetmenlerin 15 Günü Bölümü’nde gösterildi.
Bay Kim’in Avare Günleri Castaway On The Moon Lee Heyjun
Güney Kore 2009, 35mm, 116’, Renkli, Korece; Türkçe Ve İngilizce Altyazılı
En İyi Asya Filmi Netpac Ödülü Hawai Film Festivali
Başarısız bir intihar girişimi sonucu kendini Han Nehri’ndeki Bam Adası’nda bulan Kim, ölmenin kolay olmadığını anlayınca bir süreliğine adada yaşamaya karar verir. Kalbi uzun zamandan beri ilk kez ümitle çarpmaya başlar. Kumlara önce YARDIM! yazar; bir süre sonra da MERHABA!. Mesajı; tüm dünyası, küçük karanlık odası ve tek hobisi ay fotoğrafları çekmek olan bir kadın alır ve ona cevap göndermeye karar verir. Bu, Kim ile bu gizemli kadının kentteki dışlanmışlıklarının öyküsüdür.
Burada Here Tzu Nyen Ho
Singapur, Kanada 2009, 35mm, 86’, Renkli, Siyah Beyaz, İngilizce, Çince, Nepalce, Endonezce; İngilizce Ve Türkçe Altyazılı
Burada, kendi gerçekliğine bir anlam verme mücadelesi içindeki orta yaşlı bir adamın yolculuğunu izler. He Zhiyuan, karısının ani ölümünün sersemliğiyle, konuşma istencini yitirir ve Ada Hastanesi’ne kaldırılır. Orada karşılaştığı kleptoman Beatrice ile bir bağ kurar. İçerideki hayata alışırken, deneysel bir tedaviye katılmak üzere seçilir. Bu onu, geçmişi, bugünü ve geleceğinin ardında yatan yıkıcı gerçekle yüzleştirecektir. Film, Cannes Film Festivali’nde Yönetmenlerin 15 Günü Bölümü’nde gösterildi.
İki Dil Bir Bavul Orhan Eskiköy, Özgür Doğan
Türkiye 2009, 35mm, 81’, Renkli, Türkçe, Kürtçe; İngilizce Altyazılı
“Heyecanla oturduğum masada, yıllardır dile getirdiklerimizin, bin bir dereden su getirerek anlatmaya, paylaşmaya çalıştıklarımızın 81 dakikalık mükemmel bir belgesel drama örneğiyle, unutulamayacak şekilde aşikâr edilmesi karşısında uzun süre kalakalıyorum.” Yıldırım Türker
Ulusal ve uluslararası birçok ödül alan İki Dil Bir Bavul üniversiteden yeni mezun olmuş ve uzak bir Kürt köyüne atanmış Türk öğretmenin bir yılını, onun okula yeni başlayan ve Türkçe bilmeyen çocuklarla yaşadıklarını anlatıyor.
Bir Kız The Girl Fredrik Edfeldt
İsveç 2009, 35mm, 98’, Renkli, İsveççe; Türkçe Ve İngilizce Altyazılı
En İyi İlk Film Jürisi Özel Mansiyonu Berlin Film Festivali • İzleyici Ödülü, Atina Şehri Ödülü Atina Uluslararası Film Festivali • Quebec Film Eleştirmenleri Ödülü Montreal Yeni Sinema Festivali
Taşrada ıssız bir evde, 10 yaşındaki bir kız, çocukluktan yetişkinlerin dünyasına ilk adımlarını atmaktadır. Anne ve babası bir yardım projesi için Afrika’ya giden kız, yaz aylarını bohem teyzesiyle birlikte geçirmek zorunda kalır. Ne var ki teyzesi güvenilir biri değildir ve tanıştığı bir adamın yelkenlisiyle denize açılınca, kız da başının çaresine bakmaya karar verir. Hem acıklı hem mizahi bir yolculuk başlar, bu yolculuk sırasında kız birçok sınavdan geçecektir. Komşuları ve evi ara sıra ziyaret edenler aracılığıyla gülünç ve duyarsız bir yetişkinler dünyasıyla tanışır.
11’e 10 Kala Pelin Esmer
Türkiye, Fransa, Almanya 2009, 35mm, 110’, Renkli, Türkçe; İngilizce Altyazılı
En İyi Film, En İyi Senaryo Adana • Jüri Özel Ödülü İstanbul • En İyi Yeni Ortadoğu Yönetmeni MEIFF
11’e 10 Kala, aynı apartmanda oturan ama dünyaları çok farklı iki insanın öyküsüdür. Mithat Bey tutkulu bir koleksiyoncu, Ali ise onun kapıcısıdır. Her ikisinin de hayalleri ile yaşadıkları gerçekler arasında bir uçurum vardır. Dahi ve iyi eğitimli Mithat Bey hep transistörü icat etmiş bir bilim adamı olmak istemiş ama sonunda emekli bir devlet memuru olmuştur. Ali ise hep bir memur olmak istemiştir. Beklenmedik olaylar Mithat Bey ile Ali’yi bir işbirliğine yöneltir ve bu iki adamın birbirlerinin kaderlerini değiştirmelerine neden olur.
Yes Men Dünyayı Kurtarıyor The Yes Men Fix The World Andy Bichlbaum, Mike Bonanno
Amerika, Fransa 2009, 35mm, 85’, Belgesel, Renkli, İngilizce; Türkçe Altyazılı
İzleyici Ödülü Berlin Film Festivali
Filmin yönetmenleri ünlü aktivistler Bonanno ve Bichlbaum’un alışılmadık bir hobileri var: uluslararası şirketlere, farklı eylem biçimleriyle dersler vermek. İkili, bu yolda başta çevre sorunları olmak üzere dev şirketlerin temsilcileri gibi davranıp onlar adına özür diliyor; iş konferanslarına katılıp kendilerini şirketlerin üst düzey çalışanları olarak tanıtarak absürd sunumlar yapıyor; çevreye verdikleri hasarı kabul etmeyen kimyasal şirketin sözcüsü olarak dünyanın en çok izlenen televizyon kanallarından birinde şirket adına tüm suçu üstlenip bir süre tüm dünyanın buna inanmasını sağlıyor.
Yepyeni Bir Hayat A Brand New Life Ounie Lecomte
Fransa, Güney Kore 2009, 35mm, 92’, Renkli, Korece; Türkçe Altyazılı
Asya Film Ödülü Tokyo Film Festivali
Seul, 1975. Jinhee 9 yaşındadır. Babası onu Katolik rahibelerin yönettiği bir yetimhaneye yerleştirmiştir. Küçük kız, ayrılmanın acısına göğüs germek, bir yandan da yeni bir aile bulmak için uzun bir bekleyişe katlanmak zorundadır. Zaman geçtikçe, evlat edinilen çocukların yetimhaneden ayrılması, onu bekleyen rüyaya bir bakış atmasını sağlarken, yeni edindiği arkadaşlarını yitirmesine neden olmaktadır. Jinhee direnir, çünkü yepyeni bir hayat vaadinin onu sevdiklerinden sonsuza dek ayıracağını bilmektedir.
Huacho Alejandro Fernández Almendras
Şili, Fransa, Almanya 2009, 35mm, 90’, Renkli, İspanyolca; Türkçe Ve İngilizce Altyazılı
Cannes Film Festivali’nin Eleştirmenlerin Haftası Bölümü’nde gösterilen Huacho’da, kırsal geleneklerle modern hayatın çatışmasını izliyoruz. Sıkı çalışan bir köylü ailesinin yaşamını kayda geçiren Almendras, kırsal ke-simde yaşayan milyonlarca Şililinin çektiği zorluklara dair düşündürücü bir tablo çiziyor. Filmin adı olarak çok iyi oturan “huacho” kelimesi, “piç” veya “babasız” demek, ama aynı zamanda “terk edilmiş” anlamında da kullanılıyor. Modern yaşam tarzı ailenin bazı üyelerinin dışlanmasına neden oluyor. Elektrik kısıntısı, düşük ücretler ve ayrımcılık gibi problemler karşısında, hayatta kalabilmek için var güçleriyle çalışıyorlar
Toplam okunma (3526) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Beyazperdeye Sıkılan Kızıl Bir Kurşun: Yılmaz Güney – Zahit Atam Aralık 6, 2009
Posted by cafrande.org in : Sinema /film Tiyatro - Simema Theater, Zahit Atam , add a comment
Film çekemeyecek kadar hasta olması ve kısa sürede yatağa düşüp ölmesiyle ne yazık ki Yılmaz Güney’in en büyük ve kuşkusuz en güzel umudu olan sinemamızda bir akım yaratmak ve kendi toplumunun gerçekleriyle barışık bir toplumcu sanatçı kuşağının öncüsü olmak, bugünkü tabloya bakıldığında başarısızlığa uğramış, ardından sinik, konformist bir sinema geldiği için, sanatçının ve sinemacının toplum nezdindeki itibarı da büyük ölçüde kaybolmuştur…
Adana’da yaşadığı yıllarda çocuk yaşta tarlalarda çalışmaya başlar. İlk önce ırgatlara suculuk yapar, daha sonra tarım işlerinde daha başka görevler alır. Anne, kocasının üzerine kumaya getirmesiyle Adana’ya göç eder. Yılmaz ve ondan 1 yaş küçük kız kardeşi Leyla ile birlikte tabii . Adana’ya göç ettiği sıralarda evin erkeği konumuna gelmiştir Yılmaz ve yedi yaşından itibaren de sürekli çalışmıştır. Küçük yaşlardan beri ailesi tarafından sürekli okumaya sevk edilen ve okuyup bir gün önemli bir insan olacağı varsayılan bir isimdir Yılmaz Güney. Okumayı çok seven ve bunu tutkuyla isteyen insanlardan bir tanesidir. İlkokula başladığında hem okuyarak hem çalışarak ve müthiş bir yoksulluk içersinde büyümüştür. Aşağı yukarı 12–13 yaşlarına geldiği zaman sinema sektöründe çalışmaya başlamış. Sinema sektöründe ilk önce çığırtkanlık, daha sonra o dönemde çeşitli sinemalardan diğerlerine film bobinleri taşır, bisikletiyle. Küçük yaşlardan beri sinemanın çok fazla etkili olduğu, hatta toplumsal olarak en etkili sahne haline geldiği Adana’da, yalnızca Adana’da değil aslında Türkiye’de, o yıllarda sinemaya gitme özlemi çok güçlü olduğu için ve kendisi de 13 yaşına kadar yani sektörde bir sinema çalışanı olana kadar sinemaya gidemediği için, sokaklarda parası olmayan çocukları kendi gittiği sinemalara bedava sokmuştur. Bu o kadar ileri düzeye varmış ki çocuklar Yılmaz Güney’in sinemaya geliş saatlerini beklemeye başlamışlardır. Şimdi bu ilk davranış Yılmaz Güney için klasik bir durum. Çok uzun bir süre, yani ilk gençlik yıllarına kadar belirli bir mahrumiyet yaşamış olan Yılmaz Güney, ondan sonraki dönemi içersinde o yıllardan pek çok deneyim biriktirmiştir. Ondan sonraki yaşamında bu insanlara her zaman belirli bir vefayla, belirli bir özveriyle ve saygıyla davranarak o insanlarla beraber o insanlar için bazı şeyleri yapmaya çalışmıştır. İlk gençlik yılları içerisinde şirkette zekiliğiyle, çalışkanlığıyla ve disipliniyle sivrilen birisi olarak pursantaj memurluğuna yükseliyor –lise yıllarında. Pursantaj memurluğu dediğimiz şey sinemada yapımcıların sinema salonları sahipleri ile bilet fiyatlarının belli bir oranda paylaşılmasını sağlayan bir şeydir ve Türkçesi –Fransızca bir kelimedir- yüzdelik anlamına gelir. Biletin % 40’ı sinema salonuna % 40’ı yapımcıya % 20’si de vergi olarak devlete kalıyordu. Bu nedenle buna yüzdelik anlamında bir pursantaj memurluğu denirdi. O yıllarda –lise yıllarında- Yılmaz Güney’in hayatında her zaman önemli olmuş birkaç tane önemli olaycık var. Bir tanesi kendi lise arkadaşlarıyla konuşmalarında hikâye yazan Yakup adlı bir arkadaşından etkilenerek ve onun sınıf içindeki saygınlığına imrenerek özel olarak edebiyatla ilgilenmesidir ve kendi yazdığı bazı öykülerin okulun duvar gazetesinde yayınlanmadığını görüyoruz. Yazdığı öykülerden biraz bahsedeyim, bu çok önemli, çünkü daha sonra yaptığı filmlerde bunları göreceksiniz. Yazdığı öykü yaşamdan alınmış bir öykü. Köylü karısını hasta olduğu için şehre götürür ve tedavi ettirmek ister ama parası yoktur. Dolayısıyla tavuk götürür ve doktorda kabul etmez; bunu anlatan bir öykü yazmıştır. Okul yönetimi bunu basmaz. Daha sonra kendi öykülerini başka edebiyat dergilerine yollar. “Yeni Ufuklar” başta olmak üzere kendi gönderdiği öykülerden bazıları yayınlanmaya başlar ve bulunduğu bölgede “Hikâyeci Yılmaz” lakabıyla anılmaya başlar. Adana ve Mersin birbirine çok yakın olduğu için beraber ortak bölge özelliğini gösteriyorlar, oradaki sanatçıların kendi iç dergileri var. Birde aynı zamanda bu insanlar İstanbul’da yayınlanan edebiyat dergilerine kendi eserlerini göndermeye çalışıyorlar. Yılmaz’ın Adana ve Mersin bölgelerinde yayınlanan çalışmalarının yanında İstanbul’da yayınlanan 1950 yılların önemli edebiyat dergilerinden Yeni Ufuklar’da da kısa öyküleri yayınlanmıştır. 1955 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine giriyor, Yılmaz Güney. Orada okuyarak çalışacaktır her zamanki gibi. Ama Ankara’da iş bulamaz Yılmaz Güney ve aynı yıl içersinde birkaç ay dayandıktan sonra Ankara’da hukuk fakültesini bırakmak zorunda kalır. Adana’ya geri döner ve bir sonraki yıl tekrar üniversite sınavına girer, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini kazanır. Bu yıllarda birkaç tane önemli olay var –aslında bir geleneği devam ettirmesi anlamında- bunlardan birincisi şu, Kolonyacı Şükrü olarak adlandırılan bir esnafla arası çok iyi. Bu Şükrü’nün dükkânında kolonyacının çok yakın olduğu bir arkadaşı bir gün bir defterden çıkararak bir şiir okur. Bu şiir daha sonra anladığımız kadarıyla Nazım Hikmet’in bir şiiridir ve Nazım Hikmet’in o yıllarda vatandaşlıktan çıkarıldığı ve şiirlerinin basılmasının yasak olduğunu biliyoruz. Oradan şunu anlıyoruz zaten, aslında daha sonra TKP’lilerle (Türkiye Komünist Partililerle) görüştüğümüz zaman görüyorsunuz ki bu insanlar bu şiirleri ya ezbere biliyorlar ya da kendi defterlerine özel olarak yazıyorlar, onları hem belli bir tanıtma, sivil olarak bu şiirleri halka ulaştırma hem de örgütlenme aracı olarak kullanıyorlardı. Yılmaz Güney bu şiirlerden sınıf ve mücadele kavramlarını öğreniyor ve çok ciddi olarak etkileniyor bu şiirlerden. Daha sonra Kolonyacı Şükrü ile görüşmeleri devam ediyor, araları da çok iyi –ki bu dostluk hayatları boyunca devam edecektir. Yılmaz Güney 50’li yıllarda yasak olan TKP’lileri arayan gençlerden bir tanesidir. Yasak olan TKP’nin militanı olmak isteyen ve örgütlenmek isteyen Türkiye’nin çeşitli yerlerinde ciddi sayıda örgütlenmek isteyen militan adayı vardır. Yılmaz Güney’de bu insanlardan bir tanesidir. Ama bu insanlara ulaşma şansı olmamıştır, çünkü bu yılların 1950’lilerin ilk dönemini hatırladığımızda, 51 TKP Tevkifatı olduğuna göre, bu tutuklamaların geniş boyutlu olduğunu bildiğimize göre pek çok ille merkezi örgütün bağlarının koptuğunu anlayabiliyoruz. Üniversiteye geldiği yıllarda öğrenci eylemleri içersinde yavaş yavaş bulunmaya başlar. Orada belirli bir sınıf bilinci kazanmaya başlar.
Şimdi size ilginç bir anıyla daha sonra o dönemde Mersin’den arkadaşı olan halende edebiyatçı Özdemir İnce’den bir alıntı yapacağım. Özdemir İnce 1956–57 yılında olması gereken bir olayı anlatıyor. Muhtemelen 1956 yılında olması gerekiyor. O günlerde –1956 yılında- Sovyetler Birliği’nin, Macaristan’a müdahalesi vardı. “O günlerin en önemli olaylarından birisi Sovyetler Birliği’nin, Macaristan’a müdahale hareketiydi. Ben Sovyetler Birliği’nin böyle bir hakkı olmadığını savunuyordum. Nihat ve Yılmaz, Sovyetler Birliği’nin böyle bir hakkı olduğunu, çünkü sosyalist hareketin kapitalistler tarafından yok edilmek istendiğini, bunun için her şeye başvurulduğunu, insanlığın geleceğini yönlendirecek bir hareketin de böyle ufak tefek müdahalelerle yolundan sapmayacağı ve haksız gösterilemeyeceğini savunuyordu. Ben kürek çekiyorum, onlar ikisi arkada oturuyorlar -Akdeniz’e kayıkla açılmışlar-. Bir ara fiskos ettiler, o fiskosun ne olduğunu bilmiyorum. Yıllar sonra öğrendim. İkisi demişler ki; “bu it herif ihanet ediyor devrime, şunu denize atalım, kurtulalım. Fakat ikisi de yüzme bilmediği için vazgeçmişler.” Burada şunu anlıyoruz ki, belirli bir politizasyonu lise yıllarında, üniversiteye giriş çağlarında yaşamıştır, birincisi bu. İkincisi, Türkiye’de ciddi olarak basının NATO’cu ve Anti-Sovyetik eğilimine karşı, daha Sovyetik ve sosyalizme vurgu yapan bir düşünce içinde olduğunu görüyoruz.
1956–57 yıllarında İstanbul’a geliyor. Dar Filmin Adana şubesinde çalıştığı ve orada başarılı bir performans gösterdiği için halen Beyoğlu’nda varolan Dar Filmin İstanbul’daki çalışmalarının içersinde yer almaya başlıyor. Yılmaz Güney’in bu yıllarda yapmak istediği temel şeylerden bir tanesi belirli tipte filmler yönetmek, senaryolar yazmak. Bu çok önemli bir istek haline geliyor. Kendisini bir sinemacı olarak görmek istiyor. Atıf Yılmaz’ın o zaman Dar filme çekeceği bir filmi var. Bu filmde Atıf Yılmaz’ın yardımcısı olarak, Atıf Yılmaz’ın getir götür işleriyle bakmakla görevlendiriliyor. Atıf Yılmaz daha sonra kendisinin anılarında söylediği gibi gayet tembel bir insan olduğu için senaryo üzerinde yeterince çalışmıyor. Yılmaz da sürekli “Abi istersen ben çalışayım” diyor, istekli ve gönüllü olarak. Veriyorlar ve uzun uzun çalışıyor Yılmaz Güney ve Atıf Yılmaz’da beğeniyor bu çalışmaları. Yılmaz Güney’in adı senarist olarak geçmez ama Atıf Yılmaz’ın anılarında zikrettiğine göre büyük oranda senaryoyu çekim senaryosu haline getiren isim Yılmaz Güney’dir. Yılmaz Güney burada çalışıyor ve daha sonra “Bu Vatanın Çocukları” (özgün bir senaryodur) ve “Ala Geyik” (Yaşar Kemal’in bir öyküsüdür) filmlerinden uyarlanan filmlerde oyunculuk da yapıyor. Yılmaz Güney’i oynatıyorlar bu filmlerde. Yılmaz Güney bu yıllarda edebiyata ilgisini devam ettiriyor. Kendi başına senaryolar da yazıyor ama bunların Yeşilçam içersinde üretilmesi mümkün değil. Yeşilçam bu tür filmleri üretmiyor. Dolayısıyla Yılmaz Güney belirli açılardan kendisine verilen yan oyunculuk rollerini de kabul etmiyor, asistanlık ve yönetmen yardımcılığı yapmaya devam ediyor. Çünkü kendi düşündüğü projeleri yapmak gibi bir muradı var.
O yıllarda Güney’e ilişkin önemli bir şey ilk hapislik dönemi ki Yılmaz Güney için önemli bir olgudur. Hayatında üç farklı dönemde hapse girmiştir. Her biri Yılmaz Güney için entellektüel bir sıçramayla sonuçlanmıştır. Bunlardan ilk hapislik dönemini 1961–63 dönemi arasında yaşıyor. Bunun ilginç bir öyküsü var, dönemin siyasi tarihi için önemli bir şey, şimdi o yıllarda kâğıt kotayla veriliyordu. Herkese belirli bir sınırlılıkla veriliyordu. Yılmaz Güney’de, Onüç Dergisi’nde öyküleri yayınlanan bir isimdi. Bu belli bir sol tandanslı bir dergiydi. Aynı derginin basıldığı matbaacının adı da Vatancı Şahap. Adama Vatancı Şahap denmesinin nedeni de, adamın paraya vatan demesi. Bu adamın olduğu yerde Seka’dan belli bir kâğıt tahsil ediliyor. Sağcıların her zaman yaptıkları gibi kâğıdı fazla gösterip kâğıt alamayanlara satıyormuşlar, bir tür mafyatik bir örgütlenmeyle yapıyorlar. Solcularda bunu çeşitli yerlerde söylemişler, “bakın bunlar böyle böyle yapıyorlar” diye şikâyet etmişler. Sağcılarda çok bozulmuşlar buna. Ondan sonra bunların yazdığı dergileri incelemişler ve Yılmaz Güney’in yazdığı “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı öyküde komünizm propagandası yapıldığı gerekçesiyle sağcılar şikâyette bulunmuşlar. Şimdi biraz sonra size yargılandığı ve komünizm propagandası yapıldığı paragrafı okuyacağım. Gerçek anlamda hukuki bir yapıya bakıldığı zaman komünizm propagandası falan yapılmıyor. İşin daha gerçeği şu; Yılmaz Güney’in aslında belirli bir komünizm bilgisinin olmadığını görüyoruz. Daha sonra komünizmin ne olduğunu bilmediğini de kendisi söyleyecek. Sol tandanslı halkçı bir kimliği olduğunu söyleyecek. Şimdi ilginç bir şekilde Yılmaz Güney’in karakteristik bir özelliği bu yıllarda ortaya çıkıyor. Bu karakteristik özelliği şu; yargılandığı sırada da boyun eğme, söylediklerini inkâr etme, düşüncelerini saklama gibi bir eğilime girmediğini görüyoruz. Gayet açık bir şekilde kendisinin solcu olduğunu, Türkiye’de ciddi bir şekilde ezen ezilen ilişkisinin olduğunu, burada proleter diktatörlüğünü savunmadığını çünkü bu işleri bilmediğini söyler ama ezen – ezilen ilişkisine tepki duyduğunu ifade eder. Mahkemede faşist, gayet ırkçı nitelikleriyle bilinen bir savcının ve ahmak bir bilirkişinin proletarya diktatörlüğü yaptığına ilişkin suçlaması kabul edilir ve on sekiz ay hapis, atı ay da sürgün cezasına çarptırılır. Konya’da hapishane günlerini geçirdiği yıllarda ciddi oranda okur ve “Boynu Bükük Öldüler” diye bir roman yazar. Şimdi arkadaşlar bu kitap üzerinde çok fazla durulmuyor. Burada gayet iddialı bir şey söyleyeceğim, sanıyorum Türkiye’de bir köylü nasıl düşünür, nasıl hisseder, dünyayı nasıl görür anlamında onun iç dünyasıyla bizim edebiyatımızı ele alan ilk kitap budur. Ben bu kitabın öncesinde bir köylünün iç dünyasını anlatan bir eser bilmiyorum. Bilen varsa söylesin. Köy Enstitülü yazarların romanlarında bu insanların davranışları anlatılır ama iç dünyaları pek verilmezdi. Bu roman 1961 senesinde yazılıyor, 1966′da ise roman ödülünü kazanıyor. Daha sonra yazdığı eser ve filmlerinde de çok önemli bir şey göreceğiz. Türkiye sinemasında insanı harekete geçiren, dürtükleyen, ilk çıkış noktasını belirleyen, yani onun psikolojik arka planını-düşüncesini veren ilk sinemacı da Yılmaz Güney’dir. Bizim sinemamızın en önemli özelliklerinden bir tanesi budur. Bizim sinemamız insanların iç dünyasını, psikolojik dünyasını, kendi iç çatışmalarını vermez. Eskiler daha iyi hatırlayacaklardır, yenilerde o filmleri televizyonlardan seyrediyorlarsa görmeleri gerekir. Bir “iç dünya” sorunu vardır sinemamızın. Çok önemli bir oranda yaygın görülen bir sorundur; klasik prototipler vardır. Belli eğilimler vardır, belli hareketler, davranışlar, tipler üzerinden yürür. Dolayısıyla sinemamızda, insanların iç dünyalarını anlatan ilk filmler Yılmaz Güney’e aittir.
Şimdi birkaç tane alıntı yaparak size anlatmaya çalışayım. 1961–63 arasında ilk romanını yazıyor ve kitap okumaya başlıyor. Okuduğu kitaplarda ciddi bir değişiklik var, çünkü 27 Mayıs 1961 darbesinden sonra Türkiye’de insanların okuduğu kitaplar önemli ölçüde değişmeye başlıyor. Ve orada gerçek solla, sosyalist hareketle Yılmaz Güney’in tanışmaya başladığını görüyoruz.
1963 yılında İstanbul’a geldiği zaman kendisi sektörde çalışmak için pek çok yere başvurmasına rağmen reddediliyor, çünkü komünizm propagandası yapmış ve bundan mahkûm olmuş bir insanın çalışması çok zordur Türkiye’de. En azından o yıllarda. Yılmaz Güney, o zaman bilindiği gibi soyadını değiştiriyor. Yılmaz Güney sektörde diğer insanlara yaptığı yardımlar, o insanlarla paylaştığı şeyler nedeniyle bir insan olarak seviliyor; delikanlı olarak adlandırılan büyük bir saygınlığı var.
Sinemada amors diye bir terim var. Yani filmler belirli parçalardan çekiliyor ve sonunda çekim yapılmayan belli bir kısmı artıyor. O filmleri de kameramanlar topluyor. Yılmaz Güney’in 1963 yılında senaryosunu da yazdığı “İkisi De Cesurdu” adlı film kameramanların topladığı amorslarla çekildi. Bu filme değinmeden önce iki şeyi belirtmem gerekiyor. Birincisi, Yılmaz Güney’in “Çirkin Kral dönemi” diye adlandırılan yıllarda yaptığı filmler, Yeşilçam’ın geleneksel anlatım yapısından çok önemli bir şekilde farklıdır. Nasıl mı? Yeşilçam’da hastalık düzeyinde mutlu sonla bitirme isteği vardır. Bizim Yeşilçam çok büyük bir olasılıkla 1950’lerden itibaren Hollywood egemenliğine girdiği için ve yaptıkları köylü filmler dâhil hatta daha da ileri giderek söylüyorum ki İstiklal Savaşı filmleri dâhil belirli Amerikan filmlerinden adapte edildiği için çok önemli ölçüde bizim sinemamızda mutlu son geleneği var. Yılmaz Güney bu senaryoları ters düz eden bir film-senaryo yazıyor bütünüyle ve insanlar bunun tutmayacağını düşünüyorlar. Şimdi kendi konuşmalarından yıllar sonra söylediği şeylerden çıkarak bunları söyleyeyim. Nasıl şeyler yaptığını anlatayım size. İlk önce yargılandığı paragrafı okuyayım.
“İğrenerek baktı. İyice iğrenememişti. Yüzü daha da bir buruştu yapmacık bir sinirle ‘siz böylesiniz işte’ dedi. En iyiniz bile böyle. Kendi çıkarlarınız için neler yapmazsınız ki. İşçiymiş. Basit bir işçiymiş. Seyircilerin durumlarını görmek istiyordu. Ben bir işçiyim, beni basit görmezsin değil mi? işine yararım, keyfini getiririm doğru değil mi söylediklerim. Söyledikleri doğruydu. Birinci şahıs doğru demiyordu. Ah domuzlar sizi, domuzlar. Bir gün hepinizin topunu attıracaklar ya dur bakalım ne zaman.” (Ölüm Beni Çağırıyor içinde Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri, adlı öykünün finali, Yaba Yayınları).
“Bir gün hepinizin topunu attıracaklar ya dur bakalım ne zaman” lafından “bir gün proletarya diktatörlüğü kurulacak dolayısıyla burjuvazinin kendisi ihya edilecek” sonucunu çıkarıyor mahkeme ve ceza onaylanıyor. Yani Türkiye’deki hukuka ait ilginç anekdotlardan bir tanesiydi bu.
“Mesela sinemaya getirdiğimiz bazı yenilikler şunlardır: Kavga, dövüş, avantür, kabadayılık vb. Fakat bunlar bile bir takım insanların elinde farklı bir biçimde yozlaştırılarak kullanıldı. Bizim bunları getirip bir araya koyuşumuz, içinde gerçeklere çok yakın unsurlar taşıyordu. Mesela ben, oyuncu olarak halkın giyiminden, davranışlarından farklı olmamaya çalışıyordum. Zaten olamazdım ki. Ben zaten kendimi oynuyordum. Şöyle bir durum var; Yaptığım bütün filmlerden benden bir parça vardır. (…) Bu yüzden olacak; yani “yaşanmışlık”tan hareket ettiği için, oyuncu Yılmaz Güney ile seyirci arasında bir diyalog kuruldu. Bu diyalog bir süre sonra bir sınır içine girdi. Yani tutulan bir Yılmaz Güney vardı. Sinemacılar, kavgalı-dövüşlü filmlerle tutuluyor; başka türlü tutulmaz zannettiler. Yanılgıları burada başlıyor. Sonra onlar da bu tip filmler yapmaya başladılar başka oyuncularla. Fakat bu filmlerin Yılmaz Güney kadar iş yapmadığı görüldü.” (Yılmaz Güney).
Yılmaz Güney bunları 1970’li yıllarda söylüyor. Anlattığı karakterlerin genel özellikleri olarak neler söyleyebiliriz? Anlattığı karakterlerin sosyolojik özellikleri hakkında çok rasyonel şeyler söylüyor. Bir kere Yılmaz Güney’in kendi oynadığı-canlandırdığı kahramanlar bir kahraman değildir. Birincisi bu. Eğer edebi terimlerle konuşursak bir anti-kahramandır. “Bir defa adam kahraman değil. Kahramanlığı da kahraman olmamasından geliyor. Adam her hangi bir olayla karşı karşıya geldiği zaman o olayda yeniliyor. Bu yenilginin getirdiği bir acılık var. Herkes bunu görüyor. Burada iki durum söz konusu. Biri insanları pasifize eden bir durum. Çünkü karşısında devamlı yenilgi görüyor ve korkuya kapılıyor. Diyor ki “biz nasıl olsa yenileceğiz, hiç bu işin içine girmeyelim”. Tabi bu yenilgi, bunun dışında şu bilinci de uyandıracaktır, bir takım insanlarda da uyandırmıştır da: Bireysel mücadelenin olumlu olmadığı. Çünkü adam filmlerde ya yenilmiş, ya hapse girmiş ya da öldürülmüştür. Sonuç yoktur. Zafer yoktur. Bunun getirdiği bir burukluk vardır bizim filmlerde. Yani seyirci Yılmaz Güney’de burukluk, hüzün, Yılmaz Güney’de yiğitlik, başkaldırı, Yılmaz Güney’de acıma, Yılmaz Güney’de bekleme, sabretme ama zorunlu olunca mutlaka mücadele etme özellikleri buluyor ve bunları bir yerde kendisiyle özdeşleştiriyor.” (Yılmaz Güney).
Yılmaz Güney’in 1963–65 yılları arasında yaptığı filmlere, Çirkin Kral filmleri deniliyor. Çirkin Kral lakabı ise şuradan geliyor: Sinemamızda bir dönemin jönü olarak Ayhan Işık vardı ve Ayhan Işığın sinemadaki lakabı da Kral’dı, ki o da belirli ölçülerde bir Hollywood starı olarak Clark Gable’dan alınmıştı. Yılmaz Güney’in filmleri Ayhan Işık’ın filmlerinden daha fazla iş yapmasına rağmen, örneğin Türkiye’de sinemanın kalbi olan Beyoğlu’ndaki sinemalarda gösterime giremiyordu. Buralarda filmlerini göstermiyorlardı. Yılmaz Güney’in yapımcıları her zaman o yıllarda küçük yapımcılar olmuştur ve ömrünün sonuna kadar hiçbir zaman büyük yapımcılarla çalışmamıştır. Türk sinemasında Işık’a özellikle büyük yapımcılar ve magazin dergileri Kral diyorlar. “O senden daha önemli bir oyuncu” dedikleri zaman kendi taktığı bir isimdir. “Eğer o sinemanın kralıysa bende çirkin kralıyım” diyerek kendi lakabını kendisi takmıştır, daha sonra halk tarafından Çirkin Kral olarak anılmaya başlanmıştır. Şimdi Yılmaz Güney’in bu dönem yaptıklarına baktığımız zaman, bizim Yeşilçam’da yapılan filmlerden dramaturjik açıdan önemli farklılıkların olduğunu görüyoruz. Birincisi şu, Türk sinemasında ister erkek olsun ister kadın olsun nihai finalde bir sınıf atlama durumu çok sık olarak görülür. İkinci olarak çekilen onca zorluktan sonra bir mutlu sonla biter bizim sinemamız genelde. Üçüncü olarak bizim sinemamızda kahraman olarak gösterilen tip sık bir şekilde parlayan, diğer etrafındaki insanlara haddini bildiren bir babayiğit olarak çizilir. Dördüncü olarak da bizim sinemamızdaki erkek kahramanlarda belirli bir maçoluk vardır. Beşinci olarak bu insanlar polislerden, yasalardan ve bu tip şeylerden özel olarak sakınırlar ve onlara hizmet ederler, bizim sinemamızın kahramanları. Altıncı olarak da bu insanlarda belirli ölçülerde genel bir eğilim olarak ciddi dini öğeleri taşıdığını belli eden durumlar ortaya çıkıyor. Tevekkül düşüncesi falan var. Şimdi Yılmaz Güney’in dramaturjisi burada saydığımız altı maddenin altısını da ters düz etmiştir. Birincisi Yılmaz Güney’in bu dönem filmlerinde hemen hemen hiç birisinde sınıf atlama durumu yoktur. İkinci olarak Yılmaz Güney sabırlı bir şekilde üzerine gelen insanlara karşı her zaman bir tatsızlık çıkmasın diye ilk önce direnmiştir. Yani pasif bir şekilde direnmiştir. Susmuştur, susmuştur, susmuştur artık dayanılmaz bir noktaya geldiğinde eyleme geçmiştir ve bu duruma geldiğinde de hiç hesap yapmadan sonuna kadar mücadele etmiştir. Üçüncü olarak bu filmlerinde çoğunlukla ya öldürülür ya da hapse girer filmlerinde. Aynı zamanda bir başka önemli özellik var. Bizim sinemamıza dönemin yıldızlarına baktığımız zaman belli bir yakışıklılık ve Avrupalılık görüntüsü var insanlarda. Yani ister Ayhan Işık, ister Orhan Günşıray, ister Göksel Arsoy ister Ediz Hun olsun, yani o dönemin karakterlerine bakarsanız bu insanlar bir yerel insan tipinden çok daha farklı insanlardır ve belli bir Avrupalılık, tipleri, görüntüleri, yaşam tarzlarıyla bir Avrupalılık hissi vardır bu insanlarda. Yılmaz Güney gerek özel yaşamında, gerek filmlerindeki karakterlerde bizim Anadolu insanımızın büyük oranda davranış tiplerini taşımıştır sinemamıza. Bunun yanında Yılmaz Güney’in filmlerinde belirli bir burukluk, acı olmasının bu film iş yapmaz sanısını getirir. Oysa ki o insanlar bu filmlerde çok daha güçlü bir özdeşleşme yaşamışlardır ve bu filmleri çok daha yoğun olarak seyretmeye başlamışlardır. Bu işin asıl püf noktası 1965 yılında yapılan ve kökeni Japonyalı Akira Kurosawa’nın yönettiği ‘Yedi Samuray’a dayanır, ondan sonra bu Hollywood tarafından hakları satın alınmış, ‘Yedi Kovboy’ benzeri bir öyküye dönüştürmüşlerdir.
Yılmaz Güney mi yoksa diğer insanlar mı kendi alanında daha etkili diye, yani kavga dövüşlü filmlerde ne olursa olsun böyle bir ticari başarı kazanılabilir mi diye sektörün bir sorgulama filmi gibi yapılmıştır “On Korkusuz Adam”. Kıbrıs’ta geçen öyküde on tane karakter var. Yılmaz Güney’e senaryo getiriliyor. Güney karakterleri tamamen kendisi çiziyor. “Bu filmde oynarım ama rolümü ve diyaloglarımı ben yazacağım” diye de şart koyuyor. Yılmaz Güney’in çok fazla abartacağını bekliyorlar. Oyuncular ise diyaloglarının artırılmasını istiyorlar. Tiyatro ve sinemada kullanılan deyimle “rol çalma”ya çalışırlar. Yılmaz Güney ise tam tersini filmdeki kendisine ait bütün diyalogları çıkarıyor. Güney beyaz perde de, arka cebinde taşıdığı bir konyak şişesiyle beliriyor. Kritik anlarda onu çıkarıyor, içiyor ve Güney’e has bir tipte bakıyor. Bu film gösterildiği zaman ciddi sayıda seyirci kitlesine ulaştı. Serdar Gökhan, Tamer Yiğit… Bütün aktörler var, o dönem ünlü olan. Ama Yılmaz Güney ne zaman perdede belirse, salon ayağa kalkıyor, herkes onu odaklanıyor, heyecanlanıyor ve sektörde Yılmaz Güney’in daha farklı bir insan olduğu, izleyicilerle çok daha farklı bir ilişki kurduğu anlaşılıyor. Yılmaz Güney bu filmden sonra artık piyasadaki yerini çok daha fazla bir biçimde arttırmıştır. O dönemde Türkiye’de en çok kazanan oyuncu çoğunuzun bildiği gibi Türkan Şoray’dır. Onunla aynı fiyatı alan ilk erkek oyuncu oluyor Yılmaz Güney. O dönemde 50000 lira almaya başlıyor film başına. Şimdi Yılmaz Güney’in daha sonradan söylediği şeye baktığımız zaman; “ben belirli tipte filmler yapmak istiyorum, belirli tipte senaryolar yazmak istiyorum, Yeşilçam’ın halkı uyutan ve halkın kendi ihtiyaçlarından ve amaçlarından farklı yönlere sevk eden, kısacası halkçı olmayan filmlerin dışındaki filmlerde oynamak ve onları yönetmek istiyorum” diyebilmesi için Yılmaz Güney’in sektörde kendisini güçlü hissetmesi gerekiyordu. Bu işten sonra Yılmaz Güney bu iş için kolları sıvamıştır ve kendisi o dönemde Türk sinemasının en usta yönetmeni kabul edilen ve sinemada kötü filmleri yönetmeye mahkûm olduğu için dört yıl ara vermiş olan Ömer Lütfü Akad’a başvuruyor. Ömer Lütfü Akad’a kendi yazdığı bir senaryoyla gidiyor. Akad’la beraber uzun bir çalışmanın ardından Kürtlerin yaşam koşullarını anlatan “Hudutların Kanunu” adlı filmini 1966 yılında çekiyorlar ve Antalya Film Festivali’nde en iyi oyuncu ödülünü alıyor Yılmaz Güney. Film doğudaki sınır kaçakçılığının belli açılardan niçin zorunlu olduğunu, Türkiye’nin batısının bu insanların yaşam koşullarını niçin kapsayamadığını, bu insanların nasıl küçük bir pazar içinde çırpınıp durduğunu ve aynı zamanda orada askerle, jandarmayla halkın niçin çatışmak zorunda olduğunu anlatan bir filmdir. Yılmaz Güney orada buna sürüklenen, zorunlu olarak sınırdan hayvan geçirerek yaşamını devam ettirmek zorunda kalan bir köylüyü oynuyor. Hudutların Kanunu filmi Türkiye’de çok ciddi tartışmalara yol açmıştır. Sansürle ciddi bir biçimde mücadele edilmiştir. Ondan sonra gösterime girmiştir. Hudutların Kanunu’nun çok ciddi bir iş yapmasından sonra -ki o Yeşilçam’daki karakter tipini belirli ölçülerde devam ettirir. Ama entelektüel düzeyi önemli ölçüde farklılaşmış ve Türkiye’deki sosyal gerçekliği ya da toplumsal gerçekliği büyük oranda sinemada yansıtmaya başlamıştır.- Daha sonra yine Akad’la beraber Nazım Hikmet’in 1930’lu yıllarda senaryosunu yazdığı “Kızılırmak- Karakoyun” adlı filmi yönetiyorlar. Yine aynı ticari başarıyı yakalayan filmde, Güney filmde bir çobanı oynar.
Ondan sonraki yıllarda, artık kendisinin yönetmesi gerektiğinin kararını veriyor. Daha farklı tipler yaratmaya başlıyor. 1967 yılında “Seyyit Han” filmini çekiyor. Bu film Türkiye’de belirli bir yerel efsanenin sinemada anlatılması yönünden ilk örnektir. Daha doğrusu buna benzer filmler yapılmıştır. Ama onların denilebilirse sinema için hiçbir önemi yoktur. “Seyyit Han” siyah-beyaz filmler için çok büyük bir gelişmedir ve filmin içersinde bir insanın nasıl açmaza düşmesi hakkında çok güzel gözlemler vardır. Aynı zamanda “Seyyit Han”da, Çirkin Kral’la beraber gelen ve kendi ürettiği tipin büyük oranda değişmeye başladığı dönemdir. Bu film önemli tartışmalara yol açıyor Türkiye’de ve Onat Kutlar tarafından yeni yetişen çok önemli bir sinemacının ilk pozitif örneği, habercisi olarak gösteriliyor. “Seyyit Han”da ciddi bir ticari başarı kazanıyor.
Yılmaz Güney’in “Aç Kurtlar” filmine kadar yaptığı filmlerin hemen hemen tamamı senaryosuz filmlerdir. Yani kendisi tarafından düşünülmüş taşınılmış kendi görsel belleğinde yarattığı ama kendisi tarafından detaylı olarak senaryosu yazılmayan filmlerdir. Yani orada çekerken oluşturduğu filmlerdir. Bu da sinemacı olarak, bir insan olarak görsel dünyasının ne kadar gelişkin olduğunu göstermektedir. Aç Kurtlar’da bu tip senaryosuz filmlerin sonuncularından birisidir ve yalnızca askerliği sırasında aldığı izin günleri içinde tamamı çekilmiştir, etkili bir görselliğe sahiptir.
1970’e kadar bu süreç bu şekilde devam ediyor. 1968 yılında Fikir Kulüpleri Federasyonu ya da Dev-Genç’in düzenlediği bir toplantıya dinleyici olarak gitmiştir Yılmaz Güney. Bu toplantı da artık Türkiye’de çok ciddi bir şekilde ünlü olduğu zamanlar. Bu toplantıda Yılmaz Güney’i sahneye davet ediyorlar. Yılmaz Güney sahneye çıkıyor ama kendinde konuşacak gücü bulamıyor…
i) 1963–67 arasında çok yoğun bir çalışma temposu geçirdiği için,
ii) özel hayatı da ciddi sarsıntılarla dolu olduğu için,
iii) belirli bir gece hayatı olduğu için,
iv)Konya’daki sürgün hayatında kumarla tanıştığı için,
v) eksik olmasın daha sonrasında da belirli oranlarda zafer sarhoşluğu yaşadığı için,
vi) son olarak bizim ülkemizin insanları eğitmek ve okumaya, kendini geliştirmeye çok yönlendirmediği, yani bu açlığı yeterince hissettiremediği için… Bu gibi özelliklerle beraber okuyan düşünen özellikleri pek fazla kalmıyor. Sinemanın içinde giderek tutulan bir tip olmaya başlamış. Sahneye çıktığı zaman arkadaşlarına dostça merhaba diyor, insanlarda coşkulu bir şekilde alkışlıyorlar. Ama Yılmaz Güney kendisinde konuşacak gücü bulamıyor. Ne diyecek, nasıl diyecek, hitap edemiyor yani, biraz da kendisini o insanlara konuşacak birisi olarak görmüyor. Daha sonra iniyor sahneden. Bu Yılmaz Güney için hem belirli bir üzüntü kaynağı, hem de kendisini geliştirmek için bir motivasyon kaynağı olan bir olaydır. Ondan sonraki dönemde 1970 yılına geldiği zaman Fatoş Güney ile evlenir. Gece hayatı ve kendi ürettiği tip ile büyük – radikal bir biçimde kopma isteğini dile getirdiği bir görüşme yapar Fatoş Güney’le, kendi aşkını ifade ettikten sonra. Ve gerçektende çok ciddi olarak kumar ve gece hayatını bir anda keser. Eğer düşündüklerimiz doğruysa, çünkü kendisinin bu yönde net bir açıklaması yok, büyük bir olasılıkla devrimci harekete duyduğu saygıyla, sosyalist kimliği benimsemesiyle beraber, geçmişteki hatalarından kurtulur. Kendi yaşamını büyük ölçüde değiştirir. Şimdi 1970 yılına geldiğimiz zaman kendi yapım evini kurar. Güney Film’i kurar ve Güney Film ile beraber o zaman hayatı boyunca arkadaşı olmuş aynı zamanda en iyi oyuncusu olan Tuncel Kurtiz ile beraber Adana’ya bir film yapmaya giderler, “Umut”. Umut filmine baktığımız zaman Umut’un şöyle bir özelliği var: bir kere bizim sinemamızda eğer iyi bir izleyici iseniz mutlaka fark etmişsinizdir; gerçekçilik unsuru inanılmaz derecede eksiktir. Bizim sinemamız gerçekçi değildir, hatta daha da ötesini söylememiz gerekirse, Umut öncesinde gerçekçi bir film yoktur. Yalnızca eksik değil, yoktur. Bu iddialı bir lafmış gibi gelebilir size, gerçekten değildir, çünkü ben sinema tarihi içerisinde gördüm birçoğunu ve o dönem içersinde de yaşayanların insanların da dile getirdiği bir şeydir, örneğin filmin Sinematek’te ilk gösterimine katılan sinemamızın ustası Akad “Türk sinemasının ilk gerçekçi filmi” yorumunu-nitelemesini yapmıştır. Şimdi Umut filmi ile beraber baktığımız zaman bir insan nasıl düşünür, nasıl hareket eder, ne yer, ne içer, ne iş yapar, hangi evlerde yaşar bütün bunlar açısından ve çıkış noktası açısından bütünüyle gerçeklikten yola çıkan bir filmdir. Yılmaz Güney Umut filmini yaparken, belirli ölçülerde babasından hayatından yola çıkar. Babası Yılmaz’ın çocukluk evresinde define aramak için evin bahçesini kazır… Buradan yola çıkarak Yılmaz Güney, Tuncay Kurtiz ile araba yolculuğu sırasında uzun tartışmalarla bir yandan tanıdığı ve büyüdüğü Adana’daki hayatı, bir yandan da bu insan nasıl yaşar, nasıl düşünür, nasıl hisseder diye kafa yorarak senaryoyu yazmışlar yolculuk boyunca ve Umut filmini 1970 yılında çekmişler. Şimdi bu film çok tartışmalı, onun üzerinde biraz duracağız. Umut filmi bir kere gerçekçilik açısından çok büyük bir reform Türkiye sinemasında, çok büyük bir yeniliktir. İkinci olarak Umut filminde sansürle boğuşmasına yol açan ciddi oranda pek çok yorum vardır. Seyredenler fark etti mi bilmiyorum ama bunları tek tek sayabilirim. Birincisi şudur; Umut filminde ana karakterimizin atına zengin bir adamın Mercedes’i çarpar. Ondan sonra bu karakterler karakola götürülürler, karakolda polislerin ve komiserlerin tavırları gayet sınıfsal yapısıyla gerçekliğe uygundur. Hem sınıfsal yapısıyla verilmiştir, hem de gerçekliğe uygun verilmiştir. Oradaki yapısıyla polisleri ciddi bir şekilde rencide ettiği için belirli bir sansür gerekçesi gösterilmiştir. İkincisi filmin içersinde belirli bir din adamı vardır. Bu din adamı define bulma işinde onlara yardım edecektir ve defineden pay alacaktır. Bir din adamının bu şekilde gösterilmesi sorunu vardır, filmde bu karakter iyi ve gerçekçi bir tarzda oynanmış ve hiçbir şekilde çarpıtılmamıştır. Üçüncü olarak filmin içinde Adanalı olduklarına göre ve Yılmaz Güney’de sosyalist olduğuna göre, bilinçli olarak yerleştirilen İncirlik üstüne ilişkin bir bölüm var. Açlık sınırına gelmiş çocukları için, incirlik üssüne soyguna giderler. Güçsüz ve zayıftırlar. Günlerdir aç kalmış bir halde silahla soymaya çalıştıkları zenci bir Amerikan askeri bunları döverek kovar, Amerikan askerlerinin oradaki insanlara dayak atmalarının ve tepeden bakmalarının sayısız örneği yaşanmıştır bu bölgede. Dördüncü olarak filmin içinde sonuna baktığınız zaman müthiş bir acılık vardır, sonuna kadar gerçekçi bir havada çekilen film burada gerçeküstü bir biçime bürünür ve karakterlerin gözleri kapalı kazdıkları bir çukurun etrafında dönmeleriyle biter. Bu anlamda karakterimizin artık bilincini yitirdiğini ve deliliğin eşiğinde olduğunu yalın bir şekilde verir, akıl dışına giden yol, çaresizliğin basamaklarıyla çıkılan bir alana açılmaktadır. Bunun dışında da oradaki insanların gösterisi var; faytoncular gösteri yaparlar, atı ölen ve faytonunu artık işletemeyen Cabbar törene temsili olarak bir bayrakla katılır. Bu açıdan bakıldığı zaman Umut filmi, gerçekten gerekli bir şekilde insanların yaşamında bir çıkış, toplumsal konumları içersinde bir çıkış bulamayacaklarını bilir, film baştan sona umutsuz bir filmdir, yaşamlarının içinde umut öğesi yoktur, Umut toplumsal değişimden ve koşulların tümden yenileneceği, ya da taşların tümden yeniden dizileceği bir düzendedir söylemini düşündürür. Filmi seyreden birçok insanla birlikte burjuvaların ve birçok burjuva sinema yazarının değindiği gibi “bu film baştan sona umutsuzdur, bu nedenle bu filmin adı niye umuttur” diye sorarlar; bunun açıklaması basittir, Marksizm’de ilerletici unsur çelişkidir ve çelişkinin diyalektiğine göre, çıkışsızlık insanları belirli bir öncülük süreci içinde çelişkinin kendisini ortadan kaldıracak dinamiği de yaratabilir. Şimdi bu açıdan bakıldığı zaman Türk sinemasında çok büyük bir yenilik anlamına gelir. Hem biçimsel olarak, hem dramaturjik açıdan, hem olay örgüsü açısından, hem de oyunculuk açısından. Bu film 1972 yılında Fransa’da çok büyük bir başarı ve saygınlık kazanmıştır. Cannes Film Festivaline katılmıştır. Yarışmasız bölümde gösterilmiştir. Fakat dönem içersinde tartışılan birçok filmden bir tanesi de olmuştur. Dünyanın en büyük Sinematek’inin yöneticisi Henri Langlois orada bu filmi izledikten sonra Yılmaz Güney’in toplu filmleri gösterilmiştir, Fransız sinemateği ki dünyanın en iyi sinemateğidir. Orada Yılmaz Güney’in bir portresi yapılarak girişe konur, Türkiye’den bir portresi konulan ilk sinemacı olmuştur. Şimdi Yılmaz Güney’in kendisine bakıldığı zaman bu dönemde bu filmden sonra artık belirli bir yol ayrımına geldiği herkes tarafından anlaşılıyor. Yani bu karakter belirli bir halkçı tipinden belirli bir starlıktan çıkmış, memleketi hakkında konuşan, düşünen ve kendince bir yön gösteren belirli bir siyasal mücadelenin estetiğine ve onun ideolojisine yakınlık duyan bir karakter olduğunu açıkça göstermiş oldu. Daha önce değindiğimiz Dev-Genç’in toplantısında konuşamayan karakter artık değişmiştir ve filmlerindeki siyasi tonlar taşıyan mesajlar ile güncel siyasetin aktif destekçisi Güney Türkiye’nin sahnesine çıkarken taşıdığı sınıfsallık ve toplumsal etkisi açısından da devrimcilerin dostu, düzenin ise “nereden çıktı bu şimdi” dedikleri bir sorun kaynağı haline gelmiştir. Umut filmi ile beraber, ki devrimciler içtenlikle bu filmi sahiplenmişlerdir, Türkiye’de ciddi olarak Umut hakkında bir tartışma başlamıştır. Umut filmi zor bir başarı göstermiştir. Çünkü aslında pek çok işletmeci, sinemacı filmi göstermek istememiştir aynı zamanda. Sansürle de ciddi olarak boğuşmuştur ve 27 Mayıs 1960’daki hareketin sinemaya getirdiği yasal sınırlılıkları azaltan, fikir ve sanat eserlerinin hür bir şekilde ifade edilebileceğini vurgulayan yasaları olmasaydı, Umut filmi Türkiye’de gösterilemezdi. Örneğin o yıllarda Danıştay’a başvurma hakkı falan vermişlerdi. Bilirkişiler falan vardı. Ve Türkiye’deki öğretim görevlilerin pek çoğu, şimdiki gibi tuhaf kişilerden oluşmuyordu- belirli bir aydınlanmanın temsilcisi oldukları için bu bilirkişilerin yazdıkları raporlarla seyredilebilmişti film. Umut filminin kazandığı bu başarıdan sonra Yılmaz Güney başka filmler çekmeye başladığı sıralarda hemen aklımıza 12 Mart 1971 geliyor. 12 Mart 1971’e ilişkin o yıllarda Türkiye’de siyasallaşmanın doruk noktasına çıktığı, aynı zamanda belirli bir darbe hazırlığının olduğu, özellikle İstanbul’da ki sadece İstanbul’da değil, sıkıyönetimin ilan edildiği yıllardan bahsediyoruz ve Yılmaz Güney’in bu yıllarda ciddi olarak devrimcilerle ve o dönemin komünistleriyle dayanışma içersinde olduğunu görüyoruz.
devamı yakında…
Toplam okunma (4003) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Usta yönetmen Theo Angelopoulos, üçlemesinin ikinci filmi “Zamanın Tozu” Sinemalarda Aralık 4, 2009
Posted by cafrande.org in : Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
Yunanistan’ın yaratıcı yönetmeni Theo Angelopoulos, 2004 başladığı üçlemesine kaldığı yerden devam ediyor. Üçlemenin ilk filmi “Ağlayan Çayır“‘ın görücüye çıkarak seyircisinin beğenisini kazanandıktan sonra şimdi ise ikincisi “Zamanın Tozu” izleyicisiyle buluşuyor. Filimde Willem Dafoe, Irène Jacob, Bruno Ganz ve Michel Piccoli gibi uluslararası bir oyuncu kadrosuyla çalışan yönetmen, film çekmeye çalışan bir yönetmenin öyküsünü beyaz perdeye aktarıyor. Bir rüyadaymış gibi hareket eden ve aşkın mutlak olduğuna inanan karakterlerden kurulu ‘Zamanın Tozu’, Stalin’in ölümünden Watergate skandalına, Vietnam Savaşı’ndan Berlin Duvarı’nın yıkılışına, son 50 yılda 20. yüzyıla damgasını vurmuş olaylara doğru bir yolculuk yapıyor.
Senaryoda da kendisinin yanısıra Petros Markaris ve Tonino Guerra’nın da imzası var. Filmin Müziği yine Eleni Karaindrou.
http://www.dailymotion.com/videox874peÜçlemenin ikinci filmi biraz daha enternasyonel; Yunan asıllı bir Amerikalı yönetmen olan A, Roma’da hem kendinin hem de ailesinin öyküsünü anlatan bir film üzerinde çalışmaktadır. Öykü, İtalya, Almanya, Rusya, Kazakistan, Kanada ve ABD’de geçmektedir. Öykünün kahramanı Eleni, aşkın mutlak olduğunu iddia eder, ancak hayatı, evlendiği adam Spyros ve hâlâ sevgilisi olan Jacob arasında sıkışmıştır. Yönetmen A, tıpkı bir rüyadaymışçasına geçmişteki olayları aşıkların gözünden hatırlar ve onların acılarını günümüze kadar getirir. Artık duvar yıkılmış ve Berlin 21. yüzyıla hazırlanmaktadır.
Film üzerine yönetmenin görüşleri:”Sinema hayatıma bir kâbusla girdi”
“Sinemayla ilişkim tıpkı bir kabus gibi başlamıştı. 1946 ya da 47 yıllarıydı, tam olarak hatırlamıyorum. Savaş sonrası yıllar. Birçok insanın sinemalara akın ettiği yıllar. Biz, çocuklarınsa gişenin önlerinde oluşan uzun kuyrukların arasından sıvışarak balkonun sihirli karanlığında kaybolduğunu hatırlıyorum. O yıllarda çok film izledim, ama hatırladığım ilk film Michael Curtiz’in oynadığı “Kirli Yüzlü Melekler” filmiydi.
Filmde kahramanın iki muhafızın kolları arasında elektrikli sandalyeye doğru getirildiği bir sahne vardır. Onlar yürüdükçe gölgeleri de duvarda büyür.
Sonra birden bir çığlık duyulur… Ölmek istemiyorum!
“Ölmek istemiyorum!” Bu çığlık uzun bir süre rüyalarımdan çıkmadı.
İşte sinema hayatıma böyle girmişti. Duvarda gittikçe büyüyen bir gölge ve bir çığlıkla.
Çok erken yaşlarda yazmaya başladım, yakın tarihin gürültülü ve duygusal olaylarının ben de çalkantılar yarattığı bir dönemde.
1940 yılında savaşın sirenleri.
Alman İşgal Ordusu’nun terk edilmiş Atina’ya girişi. İlk sesler, ilk görüntüler.
Sonra, 1944 yılında İç Savaş. Kıyımlar.
Babamın ölüme mahkum edilişi.
Boş bir alanda binlerce ölünün arasında babamı ararken annemin bana tutunan ve tirtir titreyen elleri.
Çok uzun zaman sonra, çok uzaklardan, ondan bir haber almamız.
Yağmurlu bir günde eve dönüşü.
İlk öyküler. Görüntüyü arayan kelimelerle ilk temas. O zamanlar pek farkında değildim. Nedense uzun zaman sonra anladım, ilk senaryomda bu kelimeleri kullanınca.
Kelimeler şöyle dökülüvermişti, “yağmur yağıyor.”
Bizim zamanımızda, Homeros ve eski trajedilerin şiirleri okul müfredatında bir hayli yer alırdı. Eski mitolojiler üzerimize çökerdi ve biz de onların üzerine çökerdik.
Anılarla dolu topraklarda yaşıyoruz, eski taşların ve kırık heykellerin üzerinde.
Bütün çağdaş Yunan Sanatı bu ortak var oluşun izlerini taşıyor.
İzlemiş olduğum yolun, almış olduğum derslerin, düşüncelerimin bütün bunlardan ilham almaması imkansızdı.
Şairin dediği gibi, “Bu rüyaya daldıkça, bunlar da rüyadan çıktı. Öyle ki, hayatlarımız bile bir bütün oldu, onları birbirinden ayırmak zor artık.”
Erken yaşlardan itibaren edebiyat ve şiirle olan ilişkim, beni dil, estetik ve modernizm üzerine olan bütün araştırmalara yaklaştırdı.
Daha sonra, 60’ların başından itibaren Paris’te, politik hareketliliğin arttığı günlerde, Aristo’nun dramatik sanat tanımını bir noktaya kadar çürütmeyi başaran Brecht’in epik tiyatrosu benim için bir dayanak noktası olmaya başlamıştı.
Sonra ilk filmlerim, yolculuk, sınırlar, sürgün.
İnsan yazgısı.
Ebediyete dönüş.
Bütün saplantılarım filmlerime girer ve çıkar. Tıpkı bir orkestra enstrümanlarının müziğe girip çıkması, tekrar duyulmak için sessizliğe bürünmeleri gibi.
Saplantılarımızla uğraşmaya mahkum edilmişiz. Aslında tek bir film çekiyoruz, tek bir kitap yazıyoruz. Aynı tema üzerine varyasyon ve fügler.
Film çekmeye başladığımdan beri hep aynı ekiple çalışıyorum. Onlar beni tanıyor, ben de onları tanıyorum. Yıllar geçtikçe de her biri benim ailem oldu. Çalışırken beni çok sık sinirlendiriyorlar, ama onları görmeyince çok özlüyorum. Takıma yeni bir teknisyen dahil olduğunda, sanki her şey ona bağlıymış gibi bir şüpheye kapılıyorum. Yeni gelenlerle çekim planları ve belirsizliklerim üzerine konuşuyorum.
Bunca yıl geçti ama hala aynı heyecan, aynı belirsizlik, bizi bir araya getiren aynı istek, nefeslerimizi tutarak çekimin bitmesini beklemek.
Seyahatler, gidişler, başıboş dolaşmalar.
Bir araba, fotoğrafçı bir arkadaşım sessizce arabayı sürüyor ve yollar.
Sık sık hayatta kendimi dengede ve huzurlu hissettiğim yuvanın, arkadaşımın kullandığı arabada yanında oturmak olduğunu düşünürüm. Açık pencere, geçmişe giden manzara.
Görüntüler işte bu yolculuklarda doğar, not tutmak zorunda kalmam. Silüetleriyle beraber doğarlar, kendi renkleriyle, kendi tarzlarıyla, hatta çoğu zaman da kendi kamera hareketleriyle, kendi estetik dengeleriyle ve ışıklarıyla.
Yüzlerce fotoğraf bellek görevini görür, ama film çekilmeden de hiçbir şey bitmez. Filmin çekimleri esnasında her şey yeni gerçekliğine dayandırılarak yeniden üretilir.
Oyuncular, talihli ve talihsiz beklenmeyen olaylar, ani fikirler.
İlk filmimi yaptığımdan bu yana neredeyse otuz yıl geçmiş. Eliot’tan alıntı yaprak söyleyebilirim ki:
“İşte buradayım, yolun yarısında.”
Tarihin öfkesiyle yıllarım geçti.
Hala görüntüleri nasıl kullanacağımı öğrenmeye çalışıyorum.
Her teşebbüsüm yepyeni bir başlangıç ve bir çeşit de başarısızlık.
Başarısızlık, çünkü yalnızca kendimizi ifade etmek zorunda kalmadığımızda öğrenmişiz demektir.
Dolayısıyla her yeni girişim muğlak duyguların yarattığı bir karmaşıklığın da yeniden başlangıcı demektir. Bastırılıp dizginlenemeyen duygular demektir. Kendini ifade etmeye çalışmanın baskısı demektir.
Kaybettiklerini ve bulduklarını, sonra tekrar kaybettiklerini ele geçirmek demektir.
İyileşmek…
Benim sonum yine benim başlangıcım demektir.”
Angelopoulos: Herkes ana dilini konuşmalı
46. Altın Portakal Film Festivali’nde NTV’nin sorularını yanıtlayan usta yönetmen Theo Angelopoulos, festivalde Kürtçe bir filmin yarışmasının önemli olduğunu düşünüğünü belirtip ”Bütün insanlar, ana dilleriyle kendilerini ifade etmeliler” demişti.
Serinin üçüncü filmi ile ilgili çalışmalara da başladığını da belirten yönetmen arka fonunda mülteciler yer alacağı film için şunları söylemişti: ”Patras’ta bir gün arka sokaklarda dolaşırken, saklanan Somalili ve Afganlı mültecileri gördüm. Dar ve kötü yollardan geçerek barakalarının olduğu bölgeleri keşfettim. Orada öyle büyük bir çaresizlik içindeydiler ki, bundan çok etkilendim. Evleri ve ülkeleri yoktu artık. Mecburen kaçıyorlar, göç ediyorlar… O mültecilerden biri dedi ki, ‘Biz şu anda sizin topraklarınızdayız, göçmeniz ama bir gün hepimiz göçmen olacağız’ filmde bu mesele ana hikaye değil ama önemli bir katman olacak.”
Toplam okunma (3803) Bugün(2) Son okunma tarihi (08 February 2010)
2009 filmleri üzerine kavramsal yazılar | Başka Dilde Aşk – Zahit Atam Kasım 30, 2009
Posted by cafrande.org in : Sinema /film Tiyatro - Simema Theater, Zahit Atam , add a comment
Başka Dilde Aşk, duygulara oynayan yapısı, filmin içinde mesajların pek dolu cinsten olması, melodramatik yapısıyla modern bir Yeşilçam havası var. Bir bütün olarak senaryo ciddi hatalar içeriyor, gerçeklik duygusu zayıf. Örneğin basit bir şekilde bir çağrı merkezi atmosferi, telefonla satış, biraz basit bir direniş hikâyesi, mutlu sonla bitirmek için çok uğraşması…
Gerçekten modern bir Yeşilçam melodramı atmosferinde, burası ilginçtir, çünkü tamlamanın kendisi çatışmalı bir yapıya sahip: modernlik ve Yeşilçam’ı bir araya getirmek biraz zorlama bir çabaymış gibi duruyor. Çünkü Yeşilçam hem pre-modern hem de anonim olarak üretildiği için modernist yapıların alâmetifarikası olan birey merkezli yaklaşımların bir hayli uzağındaydı. O zaman ne demek modern-bir Yeşilçam? Bunu biraz deşmek anlaşılır olmak için gereklidir.
Başka Dilde Aşk – film fragmanı Gösterim Tarihi : 18 Aralık 2009
http://www.dailymotion.com/videoxan4jl
Yönetmen: İlksen Başarır. Senaryo: İlksen Başarır , Mert Fırat Oyuncular: Saadet Işıl Aksoy , Mert Fırat , Emre Karayel , Lale Mansur , Timur Acar , Ayten Uncuoğlu , Metin Çoşkun , Şebnem Köstem , Tuğrul Tülek , Tuna Kırlı
[Başka Dilde Aşk, doğuştan işitme engelli olan Onur ile çağrı merkezinde çalışan Zeynep’in, aşkın kendilerini değiştirmesine izin verişi ve bununla birlikte değişen hayatları anlatılıyor. 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Kent Konseyi Seyirci Ödülü'nden sonra Bursa İpek Yolu Film Festivali'nden de En İyi Kadın Oyuncu ve SİYAD Ödülü aldı.]
Birincisi Yeşilçam’ın teorik mayasında iki unsur yatar: aslında Avrupa eğlence sinemasından uzaklaşma ve belirli açılardan Avrupa sanatının iç dünya problematikinden kopma sürecinin tarihsel olarak başlangıcı 1938 yılında Türkiye’de gösterilen Aşkın Gözyaşları adlı Mısır filmiydi. Bu film içerdiği şarkıların musikisi, anlatının merkezindeki mutaassıp öğeler, ahiret de buluşulan aşk merkezli yapısıyla, dini motifleriyle, insanların konuşma biçimleri, görsel “zenginliği” ve sahip olduğu inanılmaz mantık dizgesiyle ülkemizde bir patlamanın başlangıç noktasıydı. İkili anlamda bir patlama oldu, bu filmin gösteriminden sonra. Savaş nedeniyle gittikçe kapanan Avrupa sinema pazarlarının yerine 10 yıl içinde 100 civarında Mısır filmi ithal edildi ülkemize, bu birinci patlamaydı. İkincisi ise hem yerli filmlerin bunların benzerini yapması hem de bu tür filmlerin gördükleri ilgi nedeniyle seyirci düzeyinde yaşanan patlamaydı, bu da ikinci patlama olarak kabul edilebilir. Daha bir yıl geçmeden şarkılarını dönemin büyük sesi Münir Nurettin Selçuk’un söylediği Allah’ın Cenneti adlı filmi Muhsin Ertuğrul yönetmişti. Sinemamızın kentli değerlerden ve modernleşme dinamiğinden bu kopma büyük ölçüde pre-modern ve töresel yapıya sığınması, toplumun ise gittikçe modernleşmesi gerçeği, filmlerimizin kendine özgü bir mantık dizgesi yaratmasına ve akıl almaz olaylar dizinini beyazperdeye aktarmasına neden olmuştu. Dahası da var. Yeşilçam bir bütün olarak gericiydi, ama aynı zamanda bu gericiliğini insanlık söylemi içinde yapıyordu, kendi kötülerini icat ediyor, bunları kendilerine göre alt ediyordu. Yarattığı gerçeklik herhangi bir toplumsal formasyondan alınma değildi ve kurmacaydı. Hayali bir dünyaydı, azınlıklardan insanlar dahi bu kurmaca dünyanın tutarsız masallarını beğeniyorlardı. Bir bütün olarak kaçış üzerine endeksliydi, ama gelin görün ki halk kaçmak istiyordu, kaçmak istemeyenler için ise sansürün kılıcı orada bekliyordu. Sansürün bir mantığı olmadı söylenir, benim gibi zavallı biçareler bu mantığı bir türlü kabul edemezler, tarihçiler sansürün son derece tutarlı bir mantığa sahip olduğunu biliyorlar çünkü. Bu da tartışmalı konu, geçelim. Ben Yeşilçam’ın insanların yaşamadıkları özlemleri tatmin aracı olarak dönemsel olarak işlevi olduğuna inanırım. Bütün bayağılığına karşın, bunun nedeninin halkın kendisinin bayağılığında yatması ve özlemlerinin sinsice kapitalizmin küstahça tüketim ideolojisini sunması, buna karşın aynı kapitalizmin insanlarımızın en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz bonkörlüğü nedeniyle arada oluşan açıyı filmsel zeminde kendine has kurduğu gerçeklik düzleminde, ilkel ve adice formlardan oluşturduğu konvansiyonlarıyla yıllarca insanlara başarıyla sattıklarına inanıyorum. Kınamanın bir faydası yok, ama bu yıllar denince bazı entellerin aklına yalnızca Alp Zeki Heper gelmesi ya da Metin Erksan/Halit Refiğ ya da başkalarından oluşan çiftlerce alternatif başarı öyküleri koymasını –açık söyleyeyim- ikiyüzlüce ve cahilce bulurum.
Neyse efendim, bunları geçelim; biz gelelim Başka Dilde Aşk ve modern Yeşilçam meselesine. Yukarıda anlattıklarımıza basit bir ek daha yapmamız lazım: Türkiye 1945 sonrasında Hür Dünya diyerek Amerikanın kolu kanadı altına girdi, kelimenin gerçek anlamıyla Tam Bağımsızlığını reddetti ve Yurtta Sulh Cihanda Sulh söylemi yerini Amerika yanında savaş çığırtkanı bir söyleme bıraktı. Düşünün ülkemiz 1960’larda Cezayir’e karşı Fransa’nın yanında yer alıyordu. Kore’ye asker göndermeyi bırakın, Nato’nun en büyük ordularından birini besliyordu. Dolayısıyla Avrupa’nın pabucu dama atılırken, Hollywood’un süprüntülerine perdelerimizi açmamak olmazdı. Bilindiği gibi Hollywood gayri-resmi yoldan ABD’nin gerçek dışişleri bakanlığı olarak halen başarıyla ve etkin olarak çalışmaktadır. Gerçekten de Onlar Ortak Biz Pazar söylemi ülkemiz için doğrudur, bizim pazarlarımızın onların elinde olduğunu reddetmek istatistik rakamları eşliğinde düpedüz yalan söylemekten başka yolu olmayan bir açıklamadır. Bu nedenle Türkiye’de Yeşilçam büyük oranda Hollywood filmlerinden ve bunların süprüntülerinden itinayla beslenmiştir.
Bu anlamda modern bir Yeşilçam filmi dediğimizde, artık call center da çalışan buna karşın pastalı şaraplı kutlamalar yapan, Grafik Tasarım okuyup, Boğaziçi Üniversitesinin kütüphanesinde çalışan, buna karşın pek iyi koşullarda yaşayan, modern bir ailenin oğluyla patriyarkal bir ailenin kızının muhteşem aşkını, ilginç bir direniş öyküsüyle birleştiren bir yaklaşımla oluşmuş ve mutlu sonla bitirmek için epeyce ter dökülmüş bir filmi görünce modern bir öykü diyorsunuz. Eğer klasik bir Yeşilçam filmi olsaydı, baba ne kadar otoriter olsaydı bile, kızının aşkının büyüklüğü karşısında kabullenirdi, elbette ki erkekte de ne büyük yetenekler olurdu, örneğin bu filmdeki kürek takımında olmazdı. Ya da ne bileyim çalar saat yerine sallanan yatak mekanizması kurmazdı herhalde Yeşilçam. Ama bunca yıl sonra nihayet bir filmde basın açıklaması yapmak için izin alınmak zorunda olmadığı bir filmde söylendi, bu da az bir şey değildir. Polisimiz de biraz tuhaf derecede saldırgan gösterilmiş, eskiden olsa makas yerdi sansürden. Diyeceğim o ki, Yeşilçam’ın Hollywood’dan alıp apartarak yerlileştirdiği hikayelerde bu kez sansürün hışmını üzerlerinde hissetmedikleri için az yerlileştirip, bol mesajlı, her söylendiğinde içimi ürperten “Çok güzel mesajları olan filmler yaptık” (Nuri Alço bile bunu söylemişti) sözünü fazla ciddiye alıp birçok mesajı filme yığıştırdıkları için arkadaşları kutlamak lazım. Bu nedenle izleyicilerin belirli bir kesiminin sevip beğendiği bir film oldu. Yeşilçam elbette ki eski popülerliğinde değil ama bu ülkede her zaman bir alıcısı olur. Zaten boş yere 50 yıl sürmedi bu ülkede, üstelik on-yıllar boyunca kapalı gişe oynayarak. Şunu söylemek isterim: bizim seyircimizin kendisinde çok köklü bir mutlu son isteği vardır. Antalya Film Festivalinde seyirciler de bunu çok belirgin olarak dile getirirler. Ancak bu mutlu son isteği aslında bizimle sınırlı da değildir, bu nedenle filmlerimizin genellikle sonları inanılmaz derecede kafa yorulmuş büyük keşiflerle biter. Kusura bakmayın ama, bizim filmlerin sonları abesle iştigal bürosu gibi çalışır genellikle. Arkadaşlar söylemesi ayıp ama, duyguları da filmlerin sonlarını da fazla zorlamamak iyidir.
<< 2009 filmleri üzerine Kavramsal yazılar | Bornova Bornova - Filme Alınmış Romanlar Ve Kızkanmak>>
“Kavramsal düzeyde filmler arasında gezinmek” başlıklı 2009 filmleri üzerine yazılar devam edecek…
Toplam okunma (5209) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Tim Rayborn; Doğu Müzikleri Üzerine Çalışan Bir Batılı ve Seçilmiş Eserleri
Kendini Anlatan Bir Masalcı: Oğuz Atay
Aydoğan Topal “Heyyamo” albümüyle cafrande.org’ta
Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy ve sanata bakışı
Felsefecilerin Önyargıları Üstüne – Friedrich Nietzsche
Nevajin – Enstrümantal Kürt Müziği/ Kurdish Instrumental Folk Music – Ararat, Munzur, Karacadağ Ezgileri
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar’ın eşi CIA ajanı mı??
“Bir ufka vardık ki artık/ Yalnız değiliz sevgilim” Tekel işçilerinin haklı mücadelesine selam olsun
Ömer Faruk Tekbilek sevilen şarkılarıyla cafrande.org’ta