Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo ,

3. Karer Kültür Festivali’nden bazı fotoğraflara buradan ulaşabilirsiniz.
Toplam okunma (521) Bugün(4) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo, Genel Kültür - General Culture ,
“Bir söz bitişi gibi son buldu sevişler
Bir yaz guneşi gibi eritir hep bu terk edişler
Bir an duruşu gibi ömrün gidişi gibi
Veda ederken aşk ateşi gibi söner iç çekişler
Aman, aman, yandım aman kurşun gibi izler
Son bakışta ki o gözler kaldı aklımızda
Aman, aman acı yüzler kurşun gibi izler
Son bakıştaki o yüzler kaldı aklımızda“
Erdal Eren’e…
(Şarkı: Sezen Aksu, Söz: Aysel Gürel, Beste: Onno Tunç) |
12 Eylül döneminde asılan sayısız gençten sadece birisiydi Erdal Eren. Fakat onun bir farkı vardı 17 yaşındaydı. Kağıtlar üstünde yaşı büyütüldü, kilitli kapılar arkasında bir hafta içinde yargılandı ve idam edildi.
2 Şubat 1980′de ODTÜ öğrencisi Sinan Suner’in katledilmesini protesto gösterisi nedeniyle gözaltına alınan 24 kişi arasında Erdal Eren de vardı. Gösteri sırasında çıkan çatışmada er Zekeriya Önge’yi öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan Eren tarihin belki de en hızlı yargılamasıyla 19 Mart 1980′de idama mahkum edildi.
Eren, idam edildiğinde henüz 17 yaşındaydı. Eren’in öldürdüğü iddia edilen erin otopsi raporlarında, ölüme neden olan kurşunun G-3 piyade tüfeğinden çıktığına dair görüşler yer almasına rağmen otopsi raporları karartıldı. Askeri Yargıtay 3. Dairesi’nin, önce “Delillerin noksanlığı” nedeniyle esastan, ardından da idamın müebbet hapse çevrilmesini gerektiren TCK’nin 59′uncu maddesinin uygulanmaması” nedeniyle usulden bozmasına rağmen, Daireler Kurulu iki kararı da reddetti.
“Milli Güvenlik Konseyi” tarafından onaylanan karar, “İdamı Engelleyelim! Erdal Eren idam edilemez” kampanyasına rağmen 13 Aralık 1980′de Ankara Merkez Cezaevi’nde infaz edildi.
Büyü
Büyü de baban sana, büyü de büyü
Büyü de baban sana, büyü de büyü
Acılar atacak yokluklar alacak büyüde baban sana
Acıtar atacak yokluklar alacak büyüde baban sana
Büyü de baban sana büyü de büyü
Büyü de baban sana büyü de büyü
Baskılar işkenceler kelepçeler gözaltılar, zindanlar
Atacak
Baskılar işkenceler kelepçeler gözaltılar, zindanlar
Alacak
Büyü de baban sana büyü de büyü
Büyü de baban sana büyü de büyü
Acılar atacak yokluklar atacak, büyüde baban sana
Acılar alacak yokluklar alacak, büyüde baban sana
Büyü de baban sana büyü de büyü
Büyü de baban sana büyü de büyü
Büyüyüp de on yedine geldiğinde baban sana idamlar atacak
Grup Yorum


Son fotoğrafı çeken gazeteci Savaş Ay’ın yazısı:
Mamak Askeri Cezaevi’nde idam hükümlüsü bir gencin, Erdal Eren’in son fotoğraflarını çekmiştim yıllar önce.
Yarım saat kadar yanında kalıp, koşullar elverdiğince konuşup, yaklaşık 2 ‘makara’ fotoğraflayıp ayrılmıştım oradan.
Deklanşöre son defa basıp, parmaklıklar arasından ‘sessiz sitemsiz’ bakışını dondurduğum o günün gece yarısında gidip aldılar
onu hücresinden. Teamül gereği sivile, Ulucanlar Cezaevi’ne nakledip, sabaha karşı da hükmünü infaz ettiler, astılar Erdal Eren’i.
Erdal idam edilmeden 16 saat önce kendisini ziyaret eden gazeteci Savaş Ay’a, “avukatıyla görüştürülmediğini, 18 yaşının altında olmasına rağmen idam edilmek istendiğini, yaşının 18′den küçük olduğunu tespit edecek olan kemik testi yapılması talebinin kabul edilmediğini, vurduğu söylenen jandarma erine çok uzaktan ateş açtığını ama otopside yakın atışla öldüğünün kanıtlandığını, kendisini ibret olsun diye asacaklarını ve ölümden korkmadığını” söyledi.
Ağabeyi Erkan Eren, Erdal’ın Mamak Askeri Cezaevi’nde tutuklu kaldığı dönemde gördüğü ağır işkencenin izlerine tanık olduğunu dile getirdi. Erdal’ın idam edildiği tarihte yaşının 18′den küçük olduğunu belirten Erkan Eren, infazı radyodan öğrendiklerini ve Erdal’ın kimsesizler mezarına gömülmek istendiğini söyledi.
O fotoğraf Sezen şarkısı oldu
Erdal Eren’i son anlarında çektiğim o fotoğrafları, milyonlarca kişi gibi Sezen Aksu da görmüş ve çok etkilenmiş.
Anlatırken, “Öylesine masum, öylesine ölümden uzak, öylesine genç ki… Hikayesini de okudum. Ama beni esas vuran o ‘son bakış’ fotoğrafıydı Savaş.
‘AĞIT GİBİ…’
Aysel Gürel’e gösterdim o fotoğrafı. Birlikte bir şeyler yazdık. Onno’ya verdik besteledi (Tunç). Şarkıdan çok ağıta benzedi. Yürekten kopup gelen, saf, duru, sahici…” dedi.
Ve işte o ağıtın sözleri.
“Bir an duruşu gibi
Ömrün gidişi gibi
Veda ederken
Aşk ateşi gibi söner iç çekişler
Amman amman yandım aman
Acı yüzler”
<
Toplam okunma (9865) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo, Genel Kültür - General Culture ,

1972 doğumlu Peştun kökenli bu Afgan olan Şarbat Gula, 1984 yılında çekilen bu ilk fotoğrafı sonraki sene National Geographic dergisine kapak olduktan sonra insanın içine işleyen o bakış geniş kitlelerce tanındı. Steve McCurry’nin hayatı değişti. Sonraki yıllarda ‘Afgan Kızı’ adlı bu fotoğraf karesi yayın dünyasında en fazla bilinen fotoğraf unvanına sahip oldu. Geçtiğimiz günlerde bir konferans için İstanbul’a gelen o fotoğrafçı o günün hikayesini anlattı:
Yıl, 1984. Afganistan ile Sovyetler Birliği savaş halinde. Steve McCurry ise Pakistan’da, Afgan mültecilerin kaldığı kampta çekim yapıyor. O gün, kamptaki okulun önünden geçerken fark ediyor ‘Afgan Kızı’nı. Hemen fotoğrafını çekmek istiyor ama onu tedirgin etmekten korktuğu için yanına yaklaşmıyor. Önce kızın arkadaşlarına yöneliyor, teker teker hepsini çekiyor. Çocuklarla samimiyeti kurunca da, o yeşil gözlü minik kız çocuğunun yanına gidiyor. İşte o zaman McCurry’nin planı işe yarıyor. 13 yaşındaki yeşil gözlü kız, delici bakışlarını objektife yöneltiği anda deklanşöre bastığını belirtiyor.
Fotoğraf, National Geographic 1985 haziran sayısında “Afghan Girl” (Afgan Kızı) başlığıyla yayımlandı. Şarbat Gula keskin bakışları ve yeşil gözleriyle, seksenli yıllardaki Afgan savaşının ve mültecilerin tüm dünyaya yayılan simgesi oldu.
Afganistan batı medyası için uzun bir süre ulaşılmaz olduğundan, on beş yıldan uzun bir süre Gula’nın kimliği bilinmezliğini korudu. Bu süreç Taliban rejiminin 2001′de yıkılmasına kadar sürdü. Bu zaman zarfında Steve McCurry Gula’ya ulaşmak için girişimlerde bulunduysa da başarılı olamadı.
2002 yılının Ocak ayında, bir National Geographic ekibi Gula’ya ulaşabilmek için Afganistan’a gitti. Steve McCurry Gula’nın geçmişte kaldığı Pakistan’da bulunan mülteci kampını ziyaretinde, Gula’nın erkek kardeşini tanıyan birine rastladı. Böylece ekip, 1992′de mülteci kampından ayrılıp ülkesine dönen Gula’ya, Afganistan’ın ücra bir bölgesinde ulaşmayı başardı. Fotoğrafın göz irisinin biyometri teknolojisi ile incelenmesi sonucu Şarbat Gula’nın bulunan kişi olduğu kesinleşti. Daha önce ya da sonra hiç fotoğrafı çekilmeyen Gula, 1984′te mülteci kampında fotoğrafının çekilişini tüm canlılığıyla anımsıyordu. Seksenli yılların sonunda evlenen Gula üç çocuk annesidir. Gula’nın hikâyesi National Geographic’nin 2002 Nisan sayısında yayımlandı, kendisini konu alan bir belgesel de 2002′nin Mart ayında yayınlandı.
Steve McCurry’nin yakın zamanda Afganistan’da çektiği diğer iki fotoğraf

<
Toplam okunma (9494) Bugün(1) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo, Güncel Hayat - Current Life, Öteki Tarih ,

Paris’in eteklerinde Nazi askerlerinin Fransız direnişçileri kurşuna dizdikleri bir anın fotoğrafları ilk kez ortaya çıktı. Fotoğraflar, 21 Şubat 1941’de, işbirlikçi hükümetin de katkısıyla Naziler’in Fransa’yı işgalinden birkaç ay sonra, Mont-Valerien kalesinde, çalıların arkasında gizlenen bir Alman askeri tarafından çekildi Fotoğrafın Adıyaman’a kadar uzanan bir hikayesi var.
O dönemde “düşmanın karşı-propaganda için kullanabileceği” gerekçesiyle fotoğraf çekmek yasaktı.
Mont-Valerien, binden fazla Fransız direnişçinin kurşuna dizilmesiyle bilinen bir yer. Bugün de Mont-Valerien’de Fransız direnişçilerinin anısına dikilmiş bir anıt yer almakta.
Yeni ortaya çıkan ve Mont-Valerian kalesinde sergiye konulan fotoğraflar çekildiği sırada Fransız direnişçiler hem Nazi işgalcilerine, hem de işbirlikçi Vichy hükümetine karşı savaşıyorlardı. Dört yıllık işgalin ve direnişin ardından, 1944 Ağustos’unda, ülkelerini kurtardılar.
Naziler, yakaladıkları direnişçileri kamyonlarla Paris’in batısındaki bu kaleye getiriyorlar ve idam etmeden önce bir mabette tutuyorlardı. Mabedin duvarlarında bazı direnişçilerin kazımış oldukları mesajlar, yakın zamanda restore edildi.
Naziler erkek direnişçileri açıklıktaki tahta direklere bağlıyor ve kurşuna diziyorlardı. Kadınlar ise genellikle Almanya’ya gönderiliyor ve kafaları kesiliyordu.

Bu fotoğrafı, açıklığa getirilen esirlere motorsikletle eşlik eden Alman askerlerinden Clemens Ruter çekti. Ruter, kimseye bundan söz etmemişti. Fotoğraf, 40 yıl boyunca Ruter’in Minox marka kamerasında saklı kaldı.
Katolik inancına sahip Ruter, ölümünden kısa süre önce hacca gittiği sırada bir başka hacıya fotoğraflardan bahsetti. Bu kişi, fotoğrafların negatiflerini çıkardı. Ancak fotoğraf bir süre daha kamuoyunun bilgisine açılmadı.
Ta ki, Fransa’nın ünlü Nazi-avcısı Serge Klarsfield fotoğrafların varlığından haberdar oluncaya kadar. Klarsfield, fotoğrafta idam edilenlerin, Paris’te Ermeni şair Missak Manuçyan’ın liderlik ettiği bir direniş hücresinden partizanlar olduğunu duyurdu.
Missak Manuçyan, 1906 Adıyaman doğumluydu. Birinci Dünya Savaşı’nda babasını yitirince önce Suriye’ye, ardından Fransa’ya gitti. Burada fabrikalarda işçi olarak çalışırken Komünist Parti’ye katıldı.
Manuçyan, savaş başlayınca önce Göçmen İşçiler isimli silahlı örgütün Ermeni kolunun başına geçti, ardından FTP-MOI direniş örgütünün liderlerinden oldu. 28 Eylül 1943’te SS Generali Julius Ritter’i, Manuçyan’ın grubu öldürdü. Suikast büyük ses getirdi.
Bu fotoğraftaki infazların yapıldığı sırada Manuçyan henüz yakalanmamıştı. Ancak Manuçyan da 22 yoldaşıyla beraber 1944’te Naziler’in eline düştü. Gruptaki 21 erkek günler süren işkencenin ardından kurşuna dizilirken, tek kadın olan Olga Bancic Stuttgart’a gönderilerek giyotinle öldürüldü.
Nazilere karşı şavaşan devrimci direniş grubunun komutanı Misak Manuşyan
Paris’te 21 Şubat 1944′te 23 kişi Nazi işgaline karşı eylemlerde bulunduğu için kurşuna dizildi. “Caniler Ordusu” diye teşhir ettikleri kırmızı bir afişte “Bunlar mı Fransız?” diye soruluyor, onların Romen, Macar, Yahudi, Ermeni, İtalyan, İspanyol olmasına vurgu yapılıyordu. Kızıl Afiş olarak ünlenen bu p osterden Naziler 15 bin adet bastırıp dağıtmıştı. Naziler’in Manuçyan’ı suçlamak üzere Paris sokaklarına astıkları afişte şöyle yazıyordu: “Manuçyan, Ermeni, çete lideri, 56 saldırı, 150 ölü, 600 yaralı.” Listedekilerin yalnız üçü Fransız, diğerleri göçmendi. Direniş grubunun komutanı Misak Manuşyan, 1906′da Adıyaman’da doğmuş, tehcir sırasında çocukken Suriye’ye sürülmüş, sonra Fransa’ya göç etmiş bir şairdi. İşçi olarak çalışırken gece üniversitelerine devam etmişti. 1934′te Fransız Komünist Partisi üyesi oldu. Bu tarihte karısı Melinee ile tanıştı. Bundan sonrası, hem bir aşk hem de bir direniş hikayesiydi. Şair Louis Aragon, bu derinişi şiirleştirdi. Şiiri Leo Ferre seslendirince, Manuşyan belleklerde özel bir yer edindi. 2009′da Fransa’da Manuşyan’la ilgili iki kitap, bir resimli roman yayımlandı ve Robert Guedigulan’ın yönettiği bir film (L’armee du Crime) yapıldı. Hikayenin çıplak malzemesi Bir Özgürlük Tutsağı: Manuşyan adlı bu kitapta yer alıyor. Aras Yayınları’nın eklediği fotoğraflar, ek bilgiler, notlar, kitabı daha da zenginleştirmiş…
<
Toplam okunma (8242) Bugün(2) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo, Kültür Sanat - Cultural Arts ,

Lewis Hine, gökdelen iskelelerinde çekilen fotoğraflarla çalışanları yüceltiyor; bir aydın olarak onları Amerika’nın gerçek sahipleri olarak görüyordu.
Lewis Hine fotoğrafları, 20. yüzyılın ilk yıllarında yaşanan insani dramın başlıca aktörleri olan, işçi sınıfının, göçmenlerin, çalışan çocukların ve savaşın tanıkları oldu. Yeni bir hayata başlamak umuduyla, kölelik koşulları içinde Amerika’ya gelen göçmenlerin bekleyen vahşi sömürü koşullarını belgeliyordu. Lewis Hine’in, işçilere duyduğu sevgi, onların yaşam koşullarını değiştirme isteği, çocukların çalıştırılmasına duyduğu tepki, salt bir aydın tepkisi değildi.
Haftada altı gün, 13-14 saat sefalet ücretiyle çalışmak zorunda bırakılmaları, Hine’ın içini sınıf kiniyle doldurdu. Ve kendini, bu insanların yaşamlarına karşı sorumlu hissetti. Objektifini “aşağıdakilerin” öykülerini anlatabilmek için sömürü çarklarına çevirdi. Amerikan rüyasına sırtını dönen Hine, geleceği, çürümüş duvarlar arasıda, penceresiz evlerde yaşayanlarda gördü. Yok sayılanların sözcüsü olmayı seçti.
Lewis Hine’nin, çalışma koşullarını, yoksul mahalleleri ve çocuk işleri konu edinen fotoğrafları, zulme ve sömürüye karşı bir silah olarak, daha iyi bir yaşam kurmalarına yardım amacıyla birçok dergide, raporda kullanıldı. Fotoğrafları sömürünün, haksızlığın sarsılmaz kanıtlarıydı. Hine, gerçek dünyanın gerçek insanlarını çekiyordu.
Amerikan kıyılarına yeni bir hayat için çıkmış olanlar Amerikan burjuvazisi için ucuz işgücünden başka bir şey değildi ve buna çocuklar da dahildi. Uzun ve ağır çalışma koşulları, kötü evlerdeki yaşam çocukların gelecek umutlarını daha yeşermeden tüketiyordu. Bu gözlemlerini Çocuk Emeği Bülteni’nde yazdı: “.yıllardır Maine’nin konserve fabrikalarından Teksas’ın tarlalarına binlere sanayi topluluklarında, sürüklenip duran çocuk işçileri izledim. Onların trajik hikayelerini dinledim ve kazanma şanslarının bulunmadığı bu endüstri oyunundaki mücadelelerini gördüm. Keşke edindiğim deneyimleri, tanık olduğum yaşamları size kuşbakışı izletebilseydim.”
Lewis Hine’nin çabası boşa gitmedi ve çocuk emeğinin korunmasında önemli katkılar sağladı. Hine’nin Ulusal Çocuk Emeği Komitesi (National Child Labor Committee) için yaptığı çalışmalar nedeniyle ölüm tehlikeleri atlatıyor, tehdit ediliyor, saldırıya uğruyordu. Çocuk emeği üzerindeki dizginsiz sömürünün kamuoyu tarafından bilinmesini istemeyenler Hine’yi engellemeye çalışıyordu. Patronlar sanayide çocuk çalıştırılmasını normal buluyor ve doğal yaşamın bir uzantısı olarak görüyorlardı. E diyorlar ki, “.niçin çocuklar annelerinin yanında çalışmayacakmış. Çocuklar annelerinin yanında daha güvenli olurlar.” Hine yılmadı, fabrikalarda, atölyelerde işçileri çekebilmek için kılıktan kılığa girdi. Patronların karşısına bazen bir serseri, bazen bir pazarlamacı olarak çıkıyordu. Yangın müfettişi, sigortacı, İncil satıcısı. Fotoğraf çekebilmek için her yolu deniyordu. Fabrikaya girmeyi başaramadığında erken saatlerde işçi evlerini ziyaret ederek yorucu ve uzun bir güne başlayacak olan çocuk işçilerin fotoğraflarını çekiyordu.
Lewis Hine, kaba bir saptayıcı, estetikten yoksun bir aktarmacı değildi elbete. Fotoğraf estetiğinin bilincindeydi ve bu konuda teorik çalışmalar da hazırladı. Fotoğraf yazarları Hine için, “Çalışma mekanları ve koşulları düşünüldüğünde fotoğrafları daima iyi hatta mükemmeldi” diyorlar.
Belirsizlik içinde, kaygıyla, korkuyla bekleşen göçmen işçilerin içinden fotoğrafını çekeceği göçmen ya da işçiyi kalabalıktan ayırıp bir köşede fotoğrafını çekiyordu.
Bunun için 5×7′lik basit makinesini (view camera) hızla tripotuna yerleştirmeli, flaşını hazırlamalı, çekmek istediği duyguyu açığa çıkarmalı ve deklanşöre basmalıdır. İkinci bir poz olanağı olmadığı için bunu bir kerede başarmalı ve yakalanmadan, oradan hızla uzaklaşmalıdır. Birçok riski göze alarak bunu defalarca tekrarladı.
Birinci Dünya Savaşı başladığında objektifini savaşa çevirdi ve savaşın yıkımını görüntüledi. 1920-1930 yıllarında tekrar Amerika işçi sınıfını çekmeye başladı. Empire State Building’te çalışan işçilerin 1000′den fazla fotoğrafını çekti. Fotoğraflarını Çalışan Adamlar (Man at Work) isimli bir kitapta topladı. Gökdelen iskelelerinde çekilen fotoğraflar aynı zamanda çalışanları yüceltiyordu. İşçilerin portreleri ile emeği ve işçileri övdü, onları Amerika’nın gerçek sahipleri olarak sevdi.
K:mehmetozer61.net
<
Toplam okunma (8918) Bugün(4) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo ,

Bugün, on bin yıllık bir tarihin ve eşsiz doğanın içinde bulunmanın onuru ve ayrıcalığını yaşayanlar olarak, dünya tarihinde yer etmiş bu kültürel mirası belkide hiç görmeyen -ve bilmeyenlerin- aldığı kararlarla baraj yapılmasına, yani (sudan sebeplerle) yok edilmesine karşı Hasankeyfe sahip çıkıyor ve kaybetmek üzere olduğumuz bu yerin değerini anlamamız için fotoğraflarına yer veriyoruz. Çünkü doğanın ihtişamına ve tarihin sesine aynı anda tanık olduğumuz bu eşsiz coğrafyada; kuşlar, bitkiler, dağlar taşlar ve Dicle Vadisi’nin insanları bizi ve değişen dünyayı izliyor. Binlerce yıllık bu tarihin üstünde nasıl bir iz bırakacağımızı merak ediyor. |
Nefes alıp veren her bir bireyin, medeniyetler kuran her bir toplumun ve bunlara yaşam veren canlıların ortak dilini biliyoruz. Neslimizin ve tüm varlıkların ortak dili olan doğayı unutarak kendi köklerini, doğayı ve tarihi yok ettiğini açıkça görüyoruz.
Dünyanın her yanında barajların getirdiği zararların sayısız örnekleri var. Barajlar, daha iyi bir yaşam ve iş imkanı vaad ederken, sudan sebeblerler yok edilen tarih, geride bıraktığı tahribat, çoraklaşma, göç ve ölüm.
Sadece onlarca yıl ömür biçilen Ilısu baraj projesinin sunduğu gelecek çok açık: binlerce yıllık tarihin ve benzersiz doğal alanların yok olması. Projeye destek veren yabancı kuruluşlar, sonucunda doğal ve tarihi değerlerin yok olacağı böyle bir projeyi uygulamayı kendi ülkelerinde hayal bile edemezler.
Tarihiye ve doğaya sahip çıkın. Hasankeyf yok olmasın!
Hısnkeyfa olan bu şehrin adı “Kayahisarı” şeklinde tercüme edilir. Eski tarih ve kavimlerden bu tür kelimelerin anlamı “korunmaya musait” yer anlamına geldiği belirtilmektedir. Kalenin yekpare taştan olmasından dolayı çeşitli dillerdeki Hasankeyf ifadesi “Taş Kalesi” manasına gelmektedir.
Hasankeyf’in ne zaman kurulduğu, şimdiye kadar karanlıkta kalmış, eldeki bilgi ve verilerin yeterli olmaması nedeniyle kuruluşu hakkındaki görüşler, bir ihtimal olmaktan öteye gitmemiştir. Şehrin jeopolitik yapısı, önemi ve mesken olarak kullanılan çok sayıdaki mağaraların, Hasankeyf’in çok eski bir yerleşim merkezi olduğunu gösterir. Hasankeyf tarihi antik döneme kadar dayanmaktadır.
Hasankeyf; Diyarbakır ve Cizre arasında önemli bir kara ve su yolu güzergahında olup, savaşların olmaması ve ticaret yollarının burdan geçmesi bir yerde Hasankeyf’i kültürleri kavşak noktası haline getirmiştir. İran ve iç asya kültürleri , doğu Akdeniz, Mezopotamya, Roma ve Bizans kültürlerini barındığından, Romalılar, İran sınırını denetim altında tutabilmek için Hasankeyf’e kale inşa edilmiştir. Miladi üçüncü asırda İranlılar Mezopotamya yı ele geçirince Roma imparatoru Diyokletion harekete geçerek, bütün Mezopotamya ve Dicle nehrinin doğusundaki yerleri aldı. M.S. 633 yılında Hasankeyf’in Bizanslıların denetiminde olduğu ve 451 yılında Bizanslıların yaptırdıkları kale ve korunma amaçlı yapıtları ile şehrin denetimine müslümanlar tarafından feth edilene kadar sahip olmuşlardır. Hicri 17. yılda Hasankeyf islam orduları tarafından ele geçirilmiştir. Antik kent, sırası ile Emeviler ve Abbasiler döneminden sonra, Hamdaniler (906-990), Mervanıler (990-1096) denetiminde kalmış, daha sonra Artukoğulları eline geçmiş ve Hasankeyf’in en parlak dönemini yaşatmışlardır. Artukoğulları Hasankeyf ile beraber Diyarbakır, Mardin ve Harput’ta hüküm sürmüşlerdir. Selçuklu sultanı Alparslan ve Melikşah’ın ileri gelen komutanlarından Artuk, 1071 Malazgirt savaşından sonra bölgeyi Selçukluların hakimiyetine katarak Selçuklulara önemli bir katkıda bulunmuştur.
Artukoğlu Sökmen 1101 yılında Hasankeyf’i ele geçirip burada önemli tarihi eserler yaptırmıştır. Böylece Devlet İdaresinde yeniden bir yapılanmaya gidilmiştir. Göçebelik hayatından yerleşik sisteme geçilmiştir. Yönetimin halk kitlelerine dayanması, Artuklulara bağlı bölgelerde yarı müstakil bir hükümranlık anlayışı ile divanlar oluşturulmuştur. Haçlı akımlarına rağmen ilim, sanat ve kültürel sahada büyük çalışmalar gösterilmiştir. Darphaneler kurulup, devletin iktisadi yapısı hep canlı tutulmuştur. İlime ve ilim adamlarına büyük önem verilmiş, hasankeyf şehir kalesine su getirilerek önemli bir teknik deha yaratılmıştır. Mekanik alanda kitaplar yazılmış, makinalar, pompalar, fiskiyeler, su terazileri ve müsiki aletleri yapılmıştır.
1232 yılında Eyübi Sultanı El-Kamil El-Malik tarafından Hasankeyf ele geçirilmiştir. Ortaçağın ve şarkın en kuvvetli devletlerinden olan Eyyübiler Mısır, Suriye ve Yemende hüküm sürmüşlerdir. Böylece Eyyübi hükümdarlarının şehri ele geçirmeleri ile birlikte 130 senelik Artukoğulları dönemi sona ermiştir.
Selahaddini Eyyübiden sonra Eyyübiler bir çok emirliklere ayrılmış olup, Hasankeyf Eyyübi hükümranlığı da bunlardan biridir. Eyyübiler çok önemli eserler yaptırmış, ilim, sanat ve kültürel alanda miraslar bırakmışlardır. Özellikle mimari sahada faaliyet gösteren Hasankeyf Eyyübileri tarihteki yerlerini almışlardır. Moğol istilasından Hasankeyf’te nasibini almış, Moğollar burayı ele geçirilerek yağma ve tahrip etmişlerdir.
Eyyübilerden sonra Hasankeyf’e Akkoyunlular hakim olup, 15. y.y başına kadar hüküm sürmüşlerdir. 1473 yılında uzun Hasan ve Fatih Sultan Mehmet arasında yapılan otlukbeli savaşında Uzun Hasan’ın oğlu zeynel öldürülmiş ve Hasankeyf’te Dicle nehri kenarında gömülmüştür. Akkoyunlulardan sonra Hasankeyf İran Sefavilerin hakimiyetine geçmiştir. 1515 tarihinde Yavuz Sultan Selim’in doğu seferi ile birlikte bu kez Hasankeyf Osmanlı egemenliğine geçmiştir. Bu dönemde Hasankeyf çevredeki aşiretleri idare eden merkezi bir hanedanlık konumunda olup, buna paralel olarak iktisadi ve ticari yapıda büyük bir gelişme göstermiştir. Bu dönemde şehir nüfusunun 10.000. civarında olması ise Hasankeyf’in büyük bir yerleşim merkezi olduğu gösterir. Erken ortaçağ tarihi ve yapıtlarından anlaşıldığı üzere Hasankeyf’te kültür uygarlıkların kaynaştığı, yerleşik halkın, 7000. civarındaki yazları serin kışları sıcak olan ve ortaçağ şartlarında çok modern ev olan mağaralarda hayatlarını sürdürdükleri anlaşılmaktadır.
İklim
Bölgeye hayat veren Dicle Nehri, yörenin iklimini de etkilemektedir. Nehir kış aylarının ılıman geçmesini sağlamaktadır. Ortalama sıcaklık 25° C olup en yüksek ortalama ısı 40-43° C, en düşük ortalama ısı 6-8° C arasında değişmektedir.
Ulaşım
Hasankeyf’e gitmek için Mardin’den minibüsle Midyat’a, ordan yine minübüs ile Hasankeyf’e gidilebilir.
Hasankeyf Kalesi
Tarihi kayıtlara göre 4. yüzyıl ortalarında Bizanslılar tarafından kurulmuştur. Daha sonraki dönemlerde de korunma özelliğinden dolayı, Hasankeyfin en önemli yerleşim birimini oluşturmuştur. Kalede yüzlerce iskan yerinin yanında Büyük Saray, Küçük Saray, Ulu Cami gibi tarihi eserler yer almaktadır.
Kale Kapısı
Kaleye çıkan doğudaki merdivenin yolun başında yer almaktadır. Üzerindeki kitabeden Eyyubilere ait olduğu anlaşılmaktadır. Yolun üst kısmında yer alan diğer kapı ise kısmen yıkılmıştır.
Köprü
Ortaçağın en büyük taş köprüsüdür. Kesin olmamakla beraber Artuklular tarafından 12. yüzyılda yapıldığı söylenmektedir.
Büyük Saray
Kalenin kuzeyinde yer alan ve göçükler altında kalan sarayın kitabesi olmadığından kesin olarak ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Yapının özelliklerinden Artuklu eseri olduğu tahmin edilmektedir.
Kaledeki Ulu Cami
Eyyubiler döneminde 14. yüzyılın ilk yarısında antik bir yapının kalıntıları üzerinde yapılmış, ancak sonraki dönemlerde de tamir gördüğü, değişikliklere uğradığı, üzerindeki kitabelerden anlaşılmaktadır.
El-Rızk Camii
Eyyubi Sultan Süleyman tarafından 1409 yılında yapılmış. Ancak günümüze sadece minaresi ve portal kapının yer aldığı kuzey cephesi kısmen ulaşabilmiştir. Minarenin üzerindeki yazılar, bitkisel süslemeler, minarenin iki yollu olması ve portal kapıdaki yazılar hayranlık verecek derecede güzeldir.
Koç Camii
Eyyubilere ait olduğu tahmin edilmektedir. Etrafındaki yapı kalıntılarından bir külliyenin içinde yer aldığı anlaşılmaktadır.
Kızlar Camii
Koç Camii’nin doğusunda yer almaktadır. Dört köşesinde birer anıt mezar olduğundan yapının bir anıt mezar olduğu bilinmektedir. Sadece kuzeydoğu köşesindeki mezar günümüze ulaşmıştır. Yapının kuzey cephesindeki süslemelerden yapının muhteşem olduğu tahmin edilmektedir.
Türbeler
Hasankeyf’te yer alan türbeler İmam Abdullah Türbesi ve Zeynel Bey Türbesidir.
<
Toplam okunma (10975) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo, Güncel Hayat - Current Life ,

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın 5 Mayıs 1972 tarihinde Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde asılarak idam idam edilmeden bir gün önce cezaevindeki bir asker tarafından çekilip saklanmış olan bir fotoğrafları ilk kez Evrensel gazetesi tarafından yayımlandı. Söz konusu fotoğraf ve gazetenin açıklamasına aşağıdan bakabilirsiniz.
SON FOTOĞRAF

“SOLDAN sağa Yusuf Aslan, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan. Belki de onların son fotoğrafı.
Çekildiği tarih 5 Mayıs 1972, idamlarının bir gün öncesi. Çekildiği yer, Mamak Cezaevi avlusu. 6 Mayıs’ın 38’inci yıl dönümüne birkaç gün kala elimize ulaşan bu fotoğraf, cezaevindeki bir asker tarafından çekilmiş, saklanmış. Bu fotoğraf ilk defa gazetemizde yer alıyor.”
Kaynak:Evrensel
<
Toplam okunma (10291) Bugün(10) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo, Genel Kültür - General Culture ,

Türkiye gerek kültürel birikimi, gerekse de doğal güzellikleri ile Dünya’nın en etkileyici ülkelerinden biri. Bu güzelliklerin bazılarını gidip görmüş, bazılarını ise görme şansı bulamamış olabilirsiniz. Öyleyse gelin, CHIP Online’ın sizin için hazırladığı özel Google Earth – Türkiye dosyasına birlikte göz atan…
Sizler için Sümela Manastırı’ndan Kapalıçarşıya, Assos’tan İstanbul Boğazı’na kadar geniş bir rehber hazırladık. Gerçek fotoğrafları, uzaydan Google Earth aracılığı ile çekilmiş fotoğrafları ve koordinatları sizin için geliyor. Hepsi galerimizde…
CHIP Online Google Earth ile kapsamlı bir Türkiye turuna bakmak için burayı tıklayınız
<
Toplam okunma (9723) Bugün(0) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo ,

1976 yılı Konya Ereğli doğumlu olan Zulal, ilk orta ve lise eğitimimi Ereğli de tamamladı. 2000 yılında Üniversiteden mezun olduktan sonra çalışma hayatına atıldı. 2005 yılında bir kamu kuruluşuna memur olarak atandı. İlk olarak resim’e ilgi duyan Zülal, yağlı boya çalışmaları için çektiği kareler sonrasında fotoğrafa yöneldi.
Genel olarak kırsal kesim yaşamını fotoğraflamanın yanı sıra ters ışık tekniği ile anı yakalamak yönelik düşsel denemelerle, güneşin gizemi taşıyan sarının değişik tonlarının peşine düşüyor…
Kayseri’de yaşayan Zülal, aynı zamanda keman eğitimi alan bir konservatuar öğrencisi.
Online Fotoğraf Sergisi İçin Buraya Tıklayınız
<
Toplam okunma (6569) Bugün(3) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo, Öteki Tarih ,
İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nin (SSCB) Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin sembolü olan fotoğraftaki Abdülhakim İsmailov adlı asker önceki gün hayata veda etti. TASS Ajansı’nda çalışan ünlü savaş muhabiri Yevgeny Khaldei, 2 Mayıs 1945′te Berlin’deki Reichstag’a (Parlamento Binası) Sovyet bayrağı diken üç askeri* Leica marka fotoğraf makinesiyle görüntülemişti.
Askerlerden hayatta kalan son kişi olan İsmailov önceki gün 94 yaşında Dağıstan’ın Hasavyurt bölgesindeki Çagar-Otav köyünde öldü. II. Dünya Savaşı sırasında, 1945 yılında Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyasına karşı zaferinin tescili anlamına gelen Sovyet bayrağını Almanya’nın başkenti Berlin’e diken 3 Sovyet askerinden biri olan Dağıstanlı Abdülhakim İsmailov öldü.
İsmailov, Rusya’nın en büyük nişanı olan “Rusya’nın Kahramanı” madalyasına sahipti. Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyasını püskürtmesinin ardından Nisan 1945′te Sovyet askerleri Berlin’e girmiş ve Kızıl Ordunun zaferi anlamına gelen Sovyet bayrağını 3 asker Reichstag’a (parlamento binası) dikmişti. Kızıl Ordudaki bu 3 askeri, dönemin TASS ajansında çalışan dünyaca ünlü savaş muhabiri Evgeni Haldey’in çektiği kareler sayesinde ölümsüz hale gelmişti.
“Bu benim, yanımdakiler de Minsk’ten Lenya Goriçev ve Dağıstan’dan Abdülhakim İsmailov”
Nazi Almanyasının mağlup edilmesini her yıl 9 Mayıs’ta büyük törenlerle kutlayan Rusya da Almanya’nın mağlubiyetinin simgesi olan söz konusu fotoğraftaki askerlere “Rusya’nın Kahramanı” madalyası verdi. Ancak Rusya’nın kahraman olarak ilan ettiği Mihail Yegorov ve Meliton Kantari adındaki Sovyet askerlerinin, fotoğraftaki kişiler olmadığı 1996 yılında anlaşılmıştı.
Rusya, fotoğraftaki gerçek kahramanları aramaya başlarken, bir televizyon kanalına konuşan Aleksiy Kovaley adındaki Ukraynalı savaş gazisi, fotoğrafı görür görmez, “Bu benim, yanımdakiler de Minsk’ten Lenya Goriçev ve Dağıstan’dan Abdülhakim İsmailov” diye tepki vermesiyle fotoğraftaki gerçek kahramanların kimliği ortaya çıkmıştı.
Yaşadığı köydeki okula verildi
Yapılan araştırmada, Goriçev’in aldığı yaralar sonucunda savaştan kısa bir süre sonra hayatını kaybettiği, İsmailov’un ise Dağıstan’da yaşadığı belirlenmiş, hemen Moskova’ya davet edilen 1918 doğumlu İsmailov’a birçok madalyanın yanı sıra “Rusya Kahramanı” madalyası verilmişti. Yaşadığı köydeki bir okula adı verilen İsmailov’un yakınlarına, Dağıstan Cumhuriyeti’ndeki tüm yetkililer baş sağlığı diledi.
*Bir grup Sovyet askeri 30 Nisan 1945′te Reichstag’a çıkıp bayrağı kısa süreliğine dalgalandırmış ancak Alman keskin nişancıların ateşiyle girişim başarısızlığa uğramıştı. Daha sonra 2 Mayıs 1945′te fotoğrafçı Khaldei, Aleksei Kovalyev ile iki arkadaşı Aleksei Goryachev ve İsmailov’un Sovyet bayrağını dikmelerini fotoğraflamıştı.
<
Toplam okunma (6150) Bugün(3) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Sayfalar:
1
2
3
4
5
6
sonraki >