Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo, Genel Kültür - General Culture ,

Sierra Leone; Batı Afrika’da çoğumuzun harita’da bile gösteremeyeceği bir ülke. Uzun yıllar İngiliz sömürü altında ezilmiş. Ülke zenginliği bölge halkından çok uzaklara taşınmış tarih boyunca. Önemli miktarda altın ve elmas madeni yatakları mevcut. Ancak Sierra Leone bu kadar zenginliğe rağmen, fakirlik içinde yüzüyor. Çünkü ülkenin zenginlikleri batı tarafından yıllarca sömürülmüş ve sömürülmeye devam ediliyor.

BM kayıtlarına göre dünyanın en fakir ülkelerinden biri ve ortalama yaşam süresi sadece 40 yıl. 2002 yılında ülkede yaşan iç savaş binlerce insanın sakat kalmasına yol açtı. Ülke nüfusunun yaklaşık yarısı Müslüman. Ülke halkı oldukça zor şartlarda yaşamaya çalışıyor. Örneğin bir çok yerde elektrik tesisatı bile bulunmuyor, kimi yerlerde ise günde bir saatliğine elektrik veriliyor.

Sierra Leone BM kaynaklarına göre dünyanın yaşam standartları en düşük en fakir ülkesi. Ama aynı zamanda dünyanın en çok elmas, altın ve titanyum madenine sahip. Bunların hepsi yüksek teknolojide kullanılan ya da çok para eden madenler.

Her 3 çocuktan biri 5 yaşına gelmeden ölüyor. Nüfus’un % 3′ü AIDS ve bu Afrika ortalamasının altında sayılır.

Nüfusu altı milyon olan bir ülkede 100 ile 200 bin arasında insan ölüyor ve on binlerce de sakat var. Nasıl sakatlık bunlar; mesela bazı dergilerde Afrikalı çocuk askerlerin fotoğraflarını görürüz. Bu fotoğrafların çoğunluğu Sierra Leone ve Liberya’da çekilmiş.
Sierra Leone 1961′te bağımsızlığını kazandı. Şeklen bağımsızmış gibi bir görüntü içindeler. Pirinci kendileri ayırıp yemelerine rağmen, benzin ya da su olmamasına rağmen bu ülke ekonomik olarak kendini toparlama potansiyeline sahip, alt yapı yok, halk temel ihtiyaçlarını zor karşılıyor.

Sierra Leone elmas zengini bir ülke. Taylor oraya savaş açıyor. Elmas tarlalarına konuyor. Elmasların nasıl çıkartıldığı, o tarlalarda çalışmanın ne olduğu ise, cehennemin öteki yüzü. Elmas ararken, nehirden çıkartılan sulu toprağı elekten geçirirken, en küçük bir harekette beyinlere sıkılan kurşunlar. Karın tokluğu bile değil, kırbaç ve dipçikle çalıştırılan elmas köleleri.

Dünyada en geri kalmış ıssızlığında, yoksul, açlık sınırının en altında, her türlü bulaşıcı ve öldürücü hastalıkla iç içe yaşamı sürdürmeye çalışırken kanlı elmaslar New York Beşinci Cadde’de dünyanın en pahalı ve gözde kuyumcularının vitrinlerinde. Gerdanlıklar, yüzükler, küpeler…

Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) yaptığı açıklamada: Birçok insan Sevgililer Günü´nde (14 Şubat) sevdiklerine elmas/pırlanta hediye edenlerin bu elmasların nereden geldiğini bilmediğini ve bunları alarak insan hakları ihlallerine yardım etiklerinden haberi olmadığını belirtmişti.

Angola, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Sierra Leone´de elmas satışından elde edilen gelir, korkunç insan hakları ihlallerine yol açan iç savaşları finanse etmektedir. “Bu ülkelerdeki insanlar için elmaslar aşkı değil savaş, umutsuzluk ve yoksulluğu simgelemektedir.”

Çoğu zaman en kötü şartlarda elmas ve altın arayan bu zengin ülkenin fakir insanları, ellerini ve kollarını kaybettikleri ağır şartlarda ancak karın tokluğuna iş bulabiliyor.Fakir insanların kanlarıyla çıkarılan bu elmaslar ülkelerine refah değil zulüm, zenginlik değil ölüm getirdi.
<
Toplam okunma (4350) Bugün(11) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo, Güncel Hayat - Current Life ,

Kamu emekçileri insanca yaşam ve Grev hakkı için bir günlük uyarı eylemi yaptı. Ülke genelinde yüzde 90 oranında iş bırakılırken Okullar, İstasyonlar, vergi daireleri, acil servisler hariç hastaneler, belediyeler neredeyse tamamen hizmet vermeyi durdurdu. Kent meydanlarındaki eylemlere ülke genelindeki toplam katılım 200 bin civarındaydı. Kamu emekçilerinin eylemi hemen her yerde demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler, gençlik örgütleri, ilerici kurumlar tarfından desteklendi.
İstanbul
İstanbul’da sabah saatlerinde itibaren okullar, hastaneler ve vergi daireleri başta olmak üzere birçok kamu kurumunda “Bu işyerinde grev var” pankartları açılarak grev başlatıldı. Kamu işyerlerinde greve katılım oranının yüksek olduğu görülüyor. İstanbul’da şu anda onlarca okulda öğretmenler derslere girmiyor, onlarca hastanede acil servisler dışında sağlık hizmeti verilmiyor.
Grevden notlar
*İstanbul’da onlarca noktada yürüyüşler yapıldı, özellikle Eğitim-Sen’in okul önlerindeki buluşmalarına veliler ve öğrencilerden yoğun destek vardı.
*Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde acil servis dışında hiçbir poliklinik çalışmıyor.
*Kartal Endüstri Meslek Lisesi’nde dersler durdu.
* Kartal Postanesi’nde iş bırakma oranı yüzde 80 civarında açıklandı.
* Şişli Etfal Hastanesi’nde grev başladı. Katılımın yüzde 70’in üzerinde olduğu bildirildi.
*Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde sağlık hizmetleri acil servis dışında tamamen durduruldu.
*Sirkeci Garı’nda trenler sabah 5.00’den itibaren durduruldu. Greve tam katılım var.
*Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyeleri ve öğrenciler greve katılım gösterdi.
* Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde de iş yavaşlatma eylemi gerçekleştirildi.
İstanbul’da 20 bin Ankara’da 10 bin, İzmir’de 70 bin, Mersin’de 8 bin, Kocaeli’nde 3 bin 500, Adana’da 5 bin, Antalya’da 3 bin, Zonguldak’ta 2 bin, Adıyaman’da 700, Bursa’da 2 bin 500, Artvin’de bin 500, Ağrı’da 500, Muğla bin 250, Batman’da bin, Hakkari’de bin 500, Bingöl’de 70, Balıkesir’de 2 bin, Denizli’de bin 500, Trabzon’da bin 200, Aydın’da 700, Malatya’da 2 bin, Uşak’ta 350, Van’da 2 bin 500, Edirne’de bin 200, Tekirdağ’da 3 bin, Kırklareli’nde 800, Kars’ta 300, Samsun’da 2 bin, Diyarbakır’da 4 bin, Erzincan’da 120, Urfa’da bin, Bolu’da 500, Afyon’da 200, Giresun’da 400, Niğde’de 400, Rize’de 150, Karabük’te 700, Bartın’da 500, Hatay’da bin 500, Gaziantep’te 3 bin, Sivas’da 150, Kayseri’de 5 bin, Ordu’da bin 100, İskenderun’da bin 450, Burdur’da 220, Tunceli’de 3 bin kişi grev yürüyüşlerine katıldı.
<
Toplam okunma (351) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo, Kültür Sanat - Cultural Arts ,

Lewis Hine, gökdelen iskelelerinde çekilen fotoğraflarla çalışanları yüceltiyor; bir aydın olarak onları Amerika’nın gerçek sahipleri olarak görüyordu.
Lewis Hine fotoğrafları, 20. yüzyılın ilk yıllarında yaşanan insani dramın başlıca aktörleri olan, işçi sınıfının, göçmenlerin, çalışan çocukların ve savaşın tanıkları oldu. Yeni bir hayata başlamak umuduyla, kölelik koşulları içinde Amerika’ya gelen göçmenlerin bekleyen vahşi sömürü koşullarını belgeliyordu. Lewis Hine’in, işçilere duyduğu sevgi, onların yaşam koşullarını değiştirme isteği, çocukların çalıştırılmasına duyduğu tepki, salt bir aydın tepkisi değildi.
Haftada altı gün, 13-14 saat sefalet ücretiyle çalışmak zorunda bırakılmaları, Hine’ın içini sınıf kiniyle doldurdu. Ve kendini, bu insanların yaşamlarına karşı sorumlu hissetti. Objektifini “aşağıdakilerin” öykülerini anlatabilmek için sömürü çarklarına çevirdi. Amerikan rüyasına sırtını dönen Hine, geleceği, çürümüş duvarlar arasıda, penceresiz evlerde yaşayanlarda gördü. Yok sayılanların sözcüsü olmayı seçti.
Lewis Hine’nin, çalışma koşullarını, yoksul mahalleleri ve çocuk işleri konu edinen fotoğrafları, zulme ve sömürüye karşı bir silah olarak, daha iyi bir yaşam kurmalarına yardım amacıyla birçok dergide, raporda kullanıldı. Fotoğrafları sömürünün, haksızlığın sarsılmaz kanıtlarıydı. Hine, gerçek dünyanın gerçek insanlarını çekiyordu.
Amerikan kıyılarına yeni bir hayat için çıkmış olanlar Amerikan burjuvazisi için ucuz işgücünden başka bir şey değildi ve buna çocuklar da dahildi. Uzun ve ağır çalışma koşulları, kötü evlerdeki yaşam çocukların gelecek umutlarını daha yeşermeden tüketiyordu. Bu gözlemlerini Çocuk Emeği Bülteni’nde yazdı: “.yıllardır Maine’nin konserve fabrikalarından Teksas’ın tarlalarına binlere sanayi topluluklarında, sürüklenip duran çocuk işçileri izledim. Onların trajik hikayelerini dinledim ve kazanma şanslarının bulunmadığı bu endüstri oyunundaki mücadelelerini gördüm. Keşke edindiğim deneyimleri, tanık olduğum yaşamları size kuşbakışı izletebilseydim.”
Lewis Hine’nin çabası boşa gitmedi ve çocuk emeğinin korunmasında önemli katkılar sağladı. Hine’nin Ulusal Çocuk Emeği Komitesi (National Child Labor Committee) için yaptığı çalışmalar nedeniyle ölüm tehlikeleri atlatıyor, tehdit ediliyor, saldırıya uğruyordu. Çocuk emeği üzerindeki dizginsiz sömürünün kamuoyu tarafından bilinmesini istemeyenler Hine’yi engellemeye çalışıyordu. Patronlar sanayide çocuk çalıştırılmasını normal buluyor ve doğal yaşamın bir uzantısı olarak görüyorlardı. E diyorlar ki, “.niçin çocuklar annelerinin yanında çalışmayacakmış. Çocuklar annelerinin yanında daha güvenli olurlar.” Hine yılmadı, fabrikalarda, atölyelerde işçileri çekebilmek için kılıktan kılığa girdi. Patronların karşısına bazen bir serseri, bazen bir pazarlamacı olarak çıkıyordu. Yangın müfettişi, sigortacı, İncil satıcısı. Fotoğraf çekebilmek için her yolu deniyordu. Fabrikaya girmeyi başaramadığında erken saatlerde işçi evlerini ziyaret ederek yorucu ve uzun bir güne başlayacak olan çocuk işçilerin fotoğraflarını çekiyordu.
Lewis Hine, kaba bir saptayıcı, estetikten yoksun bir aktarmacı değildi elbete. Fotoğraf estetiğinin bilincindeydi ve bu konuda teorik çalışmalar da hazırladı. Fotoğraf yazarları Hine için, “Çalışma mekanları ve koşulları düşünüldüğünde fotoğrafları daima iyi hatta mükemmeldi” diyorlar.
Belirsizlik içinde, kaygıyla, korkuyla bekleşen göçmen işçilerin içinden fotoğrafını çekeceği göçmen ya da işçiyi kalabalıktan ayırıp bir köşede fotoğrafını çekiyordu.
Bunun için 5×7′lik basit makinesini (view camera) hızla tripotuna yerleştirmeli, flaşını hazırlamalı, çekmek istediği duyguyu açığa çıkarmalı ve deklanşöre basmalıdır. İkinci bir poz olanağı olmadığı için bunu bir kerede başarmalı ve yakalanmadan, oradan hızla uzaklaşmalıdır. Birçok riski göze alarak bunu defalarca tekrarladı.
Birinci Dünya Savaşı başladığında objektifini savaşa çevirdi ve savaşın yıkımını görüntüledi. 1920-1930 yıllarında tekrar Amerika işçi sınıfını çekmeye başladı. Empire State Building’te çalışan işçilerin 1000′den fazla fotoğrafını çekti. Fotoğraflarını Çalışan Adamlar (Man at Work) isimli bir kitapta topladı. Gökdelen iskelelerinde çekilen fotoğraflar aynı zamanda çalışanları yüceltiyordu. İşçilerin portreleri ile emeği ve işçileri övdü, onları Amerika’nın gerçek sahipleri olarak sevdi.
K:mehmetozer61.net
<
Toplam okunma (4188) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo, Genel Kültür - General Culture ,

Fotoğrafta gördüğünüz cihaz dünyanın en eski fotoğraf makinelerinden biri. Yaklaşık 6 kilogram ağırlığındaki fotoğraf makinesinin dış yüzeyi yumuşak bir dokuya sahip ahşap ile kaplanmış. Muhtemelen 1839 Ağustos ayından önce yapıldığı ifade edilen fotoğraf makinesinin Almanya’da Wolfgang Haase adlı profesör tarafından bir tavan arasında bulunduğu kaydediliyor.
Muhtemelen dünyanın en pahalı ve en eski ticari fotoğraf makinesi olan bu cihaz, geçtiğimiz yıl açılış fiyatı 100 bin euro ile açık artırmaya çıkmış 588 bin 613 euroya satılmıştı. Avusturya’nın başkenti Viyana’daki West Licht açık artırma ve galeri evi müdürü Peter Coeln, Fransız malı 1839 yapımı Daguerreotype tipi fotoğraf makinesinin internette bir müşteriye satıldığını açıklamıştı.
Toplam okunma (1548) Bugün(1) Son okunma tarihi (08 February 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo, Kültür Sanat - Cultural Arts, Öteki Tarih ,
-
Mardin, mimari, etnografik, arkeolojik, tarihi ve görsel değerleri ile zamanın durduğu izlenimini veren, bir dağın tepesinin etrafına altın bir gerdanlık gibi kurulmuş olan bir kent. Çok kültürlü geçmişi, çeşitli medeniyetlerden kalan tarihi izlerle Yukarı Mezopotamya’nın en eski şehirlerinden biri. M.Ö.4500′ den başlayarak klasik anlamda yerleşim, gören Mardin, Subari, Sümer, Akad, Babil, Mitaniler, Asur, Pers, Bizans, Araplar, Selçuklu, Artuklu, Osmanlı dönemlerine ilişkin bir çok yapıyı bünyesinde harmanlayabilmiş önemli bir açık hava müzesidir.
Mardin “Mertin” dan gelme kürtçe kökenli bir kelimedir. “yiğit kale gibi cesur” anlamına gelmektedir. Fırat ve Dicle nehirleri arasında Mezopotamya bölgesinde, tarih boyunca pek çok medeniyet yerleşmiştir. İpek Yolu güzergahında bulunan şehirde beş han ve bir kervansaray bulunmakta.
Farklı dini inanışlar paralelinde, sanatsal açıdan da tarihi değeri olan camiler, türbeler, kiliseler, manastır ve benzeri bir çok dini eserler barındırmaktadır. Burası bölgedeki birçok diğer şehir ve yerleşim gibi Süryaniler’in yoğun olarak yaşayageldiği bir mekan iken bugün; Mardin ve Tur Abdin bölgesinde çok az sayıda Süryani yaşamaktadır. Ancak, Deyrulzafaran, Mor Gabriel, Selhe’taki Mor Yakub ve Hah’daki Meryemana Kilisesi gibi meşhur birkaç Süryani Manastırı ve Kilisesi günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.
Mardin ve havalisine ait elde mevcut tarihi bölgelerden en eskileri Asur Krallarından I Adad- Nirari ve oğlu I SALMAN Asır (yaklaşık mö 1274-1244) zamanlarına rastlar Bu iki hükümdar devrinden kalma kitabelerde kase iri dalları ile anılan mıntıkanın TURABİDİN yani Mardin Midyat bölgesi olduğu bilinmektedi. Bölgede bulunan çivi yazılı taş tabletlerde ve Bizans-Roma kaynaklarında Mardin Midyat eşiğinin güney yamaçları Mardin civarı muhtemel olarak Mardin dağı İZALA tabiri ile ifade edilmiştir.
Mardin ili (özellikle il merkezi) son yıllarda yoğun bir şekilde betonlaşmanın etkisi altında kalmış, şehir merkezinin bulunduğu tepenin hemen biraz altındaki alan yeni şehir olarak imara açılmıştır. Yeni binalar yapılmış (yapılıyor) olmasına karşın bu betonlaşma tarihi taş binaları da es geçmemiş, maalesef taş binaların üstüne yarım yamalak beton katlar çıkılmasına kadar varılmıştır. Dünya çapında bir açık hava müzesi olan Mardin ili gidip görmeye değer bir yer.
Mardinden bir iyi bir kötü haber
iyi haber: Mardin Müzesi 1 Ekimde açıldı
Kötü haber: Mardin Kalesi’nin eteklerinde, Sultan II. Abdülhamid zamanında süvari kışlası olarak inşa edilen, daha sonra askerlik şubesi ve vergi dairesi yapılan görkemli taş bina, tarihi miras Sabancı ailesinin bir müzesi olarak açıldı.
Açılan müzede, Mardin ve çevresinden toplanan gündelik hayata ait nesneler; telkari kutular, anahtarlar, yazmalar, aile albümleri, askerlik tezkereleri çoğalmayı, şehrin kimliğini yansıtır hale gelmeyi amaçlıyor. Taş ve bakır ustalarının balmumu canlandırmaları ile gerçeğe benzer bir düzen oluşturulmaya çalışılıyor.
Mardin Evleri fotoğraflarına burdan , Mardin Müzesi sanal turuna ise buradan ulaşabilirsiniz.
<
Toplam okunma (4510) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo, Genel Kültür - General Culture ,
Albert Einstein i’n 1951 de Arthur Sasse tarafından çekilen meşhur fotoğrafı.
Gerçekte düşündüğümüzde Relative teorisini bulan Albert Einstein’in hiçte zeki olmayan bir geçmişinin olduğunu aklımıza bile getirmeyiz. Çoğunuz küçükken sınıfta kaldığını bilirsiniz. Fakat Einsteinin kocaman bir kafayla doğduğunu,annesinin kafasını deforme ettiğini, yada il evlilğinden gizli bir çocuğu olduğunu bilmiyor olabilirsiniz. Einstein’in hakkında daha çok ilginç şey öğrenmek istiyorsanız yazının devamını okuyabilirsiniz.
1. Einstein kocaman kafalı şişman bir bebekti.
Einstein doğduğunda çok büyük bir kafası vardı. Doğumu sırasında büyüklük yüzünde deformasyona uğramıştı.
Doğumunda çok büyük bir kafayla doğan Einstein birkaç haftalık kontrolden sonra normal olduğu tanısı konularak annesiyle birlikte hastanedn çıkartıldı. Einsteinin büyük annesi bir röpotaj sırasında şunu söylemişti.’Doğduğunda kocaman kafalı şişman bir çocuktu’ Einsten’in çocukluğu diğer çocuklara göre bir parça yavaş başlamıştı.
2. Einstein çoculuğunda çok zor konuşmuştu.
Albert Einstein’in bilinen en genç fotoğrafı.
İsrail, Jerusalem Üniversitesi, Albert Einstein Arşivi.
Einstein çocukluğunda konuşma problemleri yaşadı.Konuşmaya başladığındada çok yavaş konuşuyordu. Bu dokuz yaşına kadar sürdü. Annesi ve Babası zihisel engelli olduğunu düşünüp üzülüyorlardı.
Tarihçi Otto Neugebauer’den ilginç bir anektod.
Çok sonraları konuştu.Ailesi çok endişeliydi.Bir gece yemek yerken sessizliğin içinden sesi duyuldu.’Bu çorba çok sıcak’
Ailesi daha önce niye hiç konuşmadığını sorunca Albert şöyle yanıt verdi :’Çünkü şimdiye kadar herşey düzenliydi.(Kaynak)
Bu kitap, Thomas Sowell ‘in Einstein ın sorunlu çocukluğuyla ilgili. Adı da Einstein sendromu
3. Einstein bir pusula dan ilham aldı.
Einstein beş yaşında yatağında hasta yatarken, babası ona bir pusula gösterdi ve Einstein’in Bilimle ilgisi başlamış oldu.
Einstein beş yaşında hasta yatarken ,babası ona basit bir pusula gösterdi. Bu genç Einstein’in çok ilgisini çekti. Pusulayı defalarca etrafında dödürmesine rağmen içindeki ok aynı noktayı işaret ediyordu. Einstein boş uzayda güçlerin olduğunu ve pusulaya etki ettiklerini söyledi.
4. Einstein Üniversiteye giriş sınavını başaramadı.
1895′te Einstein 17 yaşında iken, İsveç Federal polyteknik okulunun sınavlarına girdi. Giriş sınavında matematik ve bilim bölümünü geçti. Fakat tarih,yabancı dil,ve coğrafyadan kaldı. Einstein bunun üzerine ticaret okuluna gitti. Bir yıl sonra sınavlara tekrar girerek polytekni’ğe girmeyi başardı. (Kaynak)
5.Einstein’ın evlilik dışı çocuğu
Einstein’in özel mektuplarından evlilik dışı bir kızı olduğunu öğreniyoruz. Öğrencisi Mileva Maric le yaşadığı aşk bir kız çocuğu olmasına sebep oluyor. Daha sonra Mileva ile evleniyor. Çocuk 1902 de evlenmeden bir yıl önce oluyor. Milena çocuğun ismini Lieserl koyuyor. Fakat Einstein bu çocuğu hiç bir zaman görmemiş.
Milena 1902 de Novi Sad da evinde kızını doğuruyor. Einstein 1902 de Berne de bulunuyor. Doğum çok zor oluyor ve büyük olasılıkla hastalıklı doğuyor. Çocuğun resmi olarak ismi hiçbir zaman bilinmemiş. Sadece mektuplarında ‘Lieserl’ diye bahsediyor. Doğduktan sonra Milena’nın ailesiyle birlikte yaşıyor. Michele Zackheim kitabında ‘Einstein’in kızı’ olarak belirtmiş. Lieser 1902 te kaptığı bir enfeksiyon sonucu ölüyor. Bunu da Milenanın yazdığı mektuplardan öğreniyoruz. Sonuç olarak hiç kimse Liesrl Einstein-Maric’ hakkında birşey bilmiyor. (Kaynak)
6. Einstein ayrıldığı ilk eşi ile ilginç bir kontrat yapıyor.
Einstein ve Milena sonunda evleniyorlar.İki oğulları oluyor.Hans Albert ve Eduard.Einstein akademik çalışmaları nedeniyle sürekli dünya seyahatinde olduğu için ilişki çok yürümüyor ve ayrılıyorlar. Einstein Mileva ile birlikte yaşarken onunla bir kontrat yapıyor.
Aşağıda kontratın maddelerini bulacaksınız. Bu arada sürekli arada bir perde olduğu halde aynı evde yaşıyorlar.
A. Emin olacaksın
1. Çamaşırdan çıkan çamaşırlarımın temiz olduğunu kontrol et.
2. Odamda hergün üç çeşit yemek olacak.
3. Yatak odama ve çalışma alanıma girilmeyecek,masamı sadece ben kullanacağım.
B. Benim iznim olmadan kimseyi tanımayacaksın,sosyal ilişki kurmayacaksın.
Daha sonrasındada şöyle devam ediyor. ‘Benimle ben istemediğim sürece konuşmayacaksın. Milena bu şartları kabul ediyor.
7. Einstein ve büyük oğlu Hans
Boşandıktan sonra Einstein büyük oğluyla çok görüşmeye başladı. Eisntein Mileva’dan ayrıldıktan sonra Nobel ödülünü ve parayı kazandı. Milena bu arada çok zor şartlarda yaşıyordu. Bu arada oğlu Hans Albert Frieda Knecht’le evlendi.
Sonra Hans Berkeley Üniversitesinde Hidrolik mühendisliğinde Profesör olarak göreve başlıyor. Yeni bir kasabada babası ve oğluyla beraber yaşamaya başlıyor. Einstein öldüğünde ise Hans’a çok küçük bir miras kalıyor.
Hans Albert hakkında daha fazla bilgi için: Buralara bakın
8. Einstein ve kadınlar

Einstein kuzeni ve ikinci karısıyla, Elsa
Einstein Mileva dan ayrıldıktan sonra kuzeni Elsa Lowenthal’le evlendi.Aslında daha önce Elsa’nın kızıyla evlenmek istedi fakat Elsa itiraz etti.
Elsa ile evlenmeden önce kızı ile evlenmek istedi. Kızı Einsteinden 18 yaş küçüktü. Fakat Elsa kabul etmedi. Fakat kız Albert’i çok sevdi. Aslında Albert Einstein zamanının Woody Allen’ı imiş. (Kaynak)
Elsa Einstein’s çok meşhur bir kocaya sahip olmuştu. Sonra Einstein’in bir mektubunu görüyoruz.
1903 te ilk evliliğini Mileva Maric le yaptı. Annesi ve iki oğlu çok mutsuzlardı. 1919 da ayrıldılar. Kısa bir süre sonra kuzeni Elsa ile evlendi. Fakat onu sekreteri Betty Neumann’la aldattı.Mektuplarında Einstein altı kadından bahseder. Yani sonuç olarak çapkın bir dahi imiş.
9. Einstein, Atom bombasını yapıyor.

Einstein ve Szilárd 1939 da başkan Franklin Roosevelt e gidecek mektubu imzalarken.
1939 Nazi Almanyası alrmları üzerine fizikçi Leó Szilárd Einstein ‘le birlikte Başkan Roosevelt’e bir mektup yazarak Nazi Almanya’sına karşı Atom bombası çalışmalarını anlattılar.
Einstein ve Szilárd’ın mektubu üzerine Roosevelt gizli projesi Manhattan ‘ı başlattı ve bomba 1941 de Pearl Harbor da kullanıldı.Savaş konseyi riskler taşıması ve güvenlik nedeniyle Einstein’bu projede çalışmak için davet etmedi.
10. Einstein’in beyni.
1955 de ölümünden sonra Einstein’s beyni ailesinden Thomas Stoltz Harvey tarafından alındı.Princeton hastanesi patolistleri otopsi yaptılar.Daha sonrasında beyin Harvey tarafından bir jel içinde korumaya alındı.
Daha sonraki yıllarda değişik grupşar ve bilim adamları Einstein’in beyni üzerinde çalışmalar yaptılar.
Bulunan en önemli özelliklerden birisi normal bir beyinden çok daha büyük olmasıydı.
1998 de 85 yaşındaki Harvey Einstein’in beynini Princeton üniversitesindeki Dr.Elliot Krauss’a verdi.Son söyledikleri şunlardı.
… bu beyni kutsal bir emanet olarak yıllarca korudum.Artık ona sahip olmaktan çok yoruldum.1998
<
Toplam okunma (5715) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo ,

Çektiği fotoğrafları ‘Turkey Cinemascope’ adı altında Selanik, Londra ve sonrasında 26. Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında istanbul’da sergiyen Nuri Bilge Ceylan; Bu fotoğrafların çoğu ´İklimler´filmi için çıktığım mekân araştırma gezileri sırasında çekildi. Başlangıçta bir sergi açacak ciddiyette çalışmıyordum. Sonra kendimi biraz kaptırdım. Bir gün baktım epey fotoğraf birikmiş. O günlerde Selanik Film Festivali filmlerimin toplu gösterimini yapmak istediğini söyleyince bu fotoğrafları orada sergilemenin iyi bir fikir olabileceğini düşündüm.´ diyor.
Nuri Bilge Ceylan Online Fotoğraf buradan ulaşabilirsiniz.
Nuri Bilge Ceylan (d. 1959, İstanbul) Yönetmen, senarist ve fotoğraf sanatçısı.
Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra Mimar Sinan Üniversitesi’nde iki yıl sinema eğitimi gördü. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki eğitimi sırasında üniversitenin dağcılık ve mağaracılık kulüplerine katılarak, doğa aktiviteleri ile ilgilendi. 1980′lerde kimi portfolyoları Gergedan gibi dönemin nitelikli kültür ve sanat dergilerinde yayınlanan Ceylan, yaptığı dört filmin de, yönetmenliğini, senaristliğini ve yapımcılığını üstlendi. Sinemaya Koza adlı kısa filmiyle adımını atan Ceylan bu filmiyle, Cannes Film Festivali’nin ilgili bölümüne katılma başarısını gösterdi. Ceylan 1997′de ilk uzun metrajlı filmi olan ve başta Berlin Film Festivali olarak pek çok dünya festivalinde gösterilen üç bölümlü, otobiyografik ve pastoral Kasaba filmini, 1999 yılında da bir meta-film olan ve ilk iki filmdeki otobiyografik izleği sürdüren ve büyük başarı kazanan Mayıs Sıkıntısı’nı çekti. Film, Berlin Film Festivali’nin yarışmalı bölümünde gösterilmişti.
56. Cannes Film Festivali’nde yarışan ve favori filmler arasında gösterilen Nuri Bilge Ceylan’ın 2002 yapımlı dram filmi Uzak, Altın Palmiye’den sonra festivalin ikinci önemli ödülü olan ‘Büyük Jüri Ödülü’nü (‘Grand Prix’) aldı. Filmde yalnız ve yabancılaşmış iki kuzeni oynayan filmin başrol oyuncuları Muzaffer Özdemir ve film tamamlandıktan hemen sonra bir trafik kazasında ölen Mehmet Emin Toprak da ‘En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü paylaşarak Türk sinema tarihinin en parlak başarılarından birine imza attılar.
Ceylan’ın dördüncü uzun metrajlı filmi olan İklimler, 2006 Cannes Film Festivali’nin yarışma bölümüne kabul edildi. Ceylan’ın o güne kadar çektiği en büyük bütçeli eser olan film, dijital görüntü teknolojisiyle kotarıldı ve görüntü yönetmenliğini Ceylan’ın kendisinin üstlenmediği ilk filmi olma özelliğini kazandı. Filmin bir diğer önemli özelliği ise, Nuri Bilge Ceylan’ın bu kez kamera önüne de geçerek, eşi Ebru Ceylan’la başrolleri paylaşmış olmasıdır.
2008 Cannes Film Festivali’nde küçük zaafların büyük yalanları doğurmasıyla parçalanan bir ailenin, gerçeklerin üzerini örterek bir arada kalma çabasını anlatan Üç Maymun filmiyle “En İyi Yönetmen Ödülü”nü aldı. Ödülü aldıktan sonra yaptığı teşekkür konuşmasında
<
Toplam okunma (4096) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo ,
Tanya,
saçların ne kadar kısa kesilmiş,
oğlum Memet’inkilerden farkı yok.
Alnın ne kadar geniş,
ay ışığı gibi,
rahatlık, ve rüya veriyor insanın içine.
Yüzün ince uzun,
kulakların büyücek biraz.
Henüz çocuk boynu boynun :
henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan.
|
Ve granit kabrinde Lenin.
Ve karların üstünde muzaffer gülümseyişi onun.
Düşman ulaştı Moskova kuzeyinde Yakroma’ya
ve güneyinde Tula şehrine.
Ve kasımın sonu
ve aralık ayının ilk günlerinde
harcamış bulunuyordu ihtiyatlarını
bütün cephe üzerinde.
Ve aralık ayının ilk günlerinde,
en nazik safhasındaydı durum.
Ve aralık ayının ilk günlerinde,
Petrişçevo’da Vereiya şehri dolaylarında,
kar gibi mavi bir gökyüzünün üzerinde
Alamanlar 18 yaşında bir kız astılar.
18 yaşındaki kızlar belki nişanlanır
astılar onu.
Moskova’dandı.
Gençti, partizandı.
Sevdi, anladı, inandı
ve geçti harekete.
İpin ucunda ince uzun boynundan sallanan çocuk
bütün azametiyle insandı.
Çevirir gibi yapraklarını “Harp ve Sulh” romanının
dolaştı karlı karanlıkta bir genç kızın elleri.
Kesildi Petrişçevo’da telefon telleri,
sonra Alaman ordusundan 17 beygirli bir ahır yandı.
Ertesi gün partizan yakalandı.
Yeni hedefin önünde yakalandı partizan,
birdenbire, kıskıvrak, arkadan.
Gökyüzü yıldızla,
yürek hızla,
bilek nabızla,
şişe benzinle dolu
ve kibrit çakılmak üzereydi.
Ve kibrit çakılamadı fakat.
Tabancaya davranmak istedi.
Çullandılar.
Alıp götürdüler.
Alıp getirdiler.
Odanın ortasında dimdik durdu partizan:
torbası omuzunda,
başında kürk şapkası, sırtında gocuk,
bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler.
Subaylar baktılar partizana yakından:
badem nasıl kabuğunun içindeyse
filiz gibi bir kızdı kürkün, keçenin ve pamuklunun içindeki.
Kaynıyor masada semaver.
Satrançlı örtüde bir tabanca, beş kayış kemer,
ve yeşil bir şişe konyak.
Tabakta domuz sucuğu ve ekmek artıkları.
Ev sahipleri mutfağa gönderildiler.
Lamba sönmüştü.
Ocağın ateşiyle kızılca karanlıktı mutfak.
Ve ezilmiş hamam böceği kokuyordu.
Ev sahipleri: bir çocuk, bir kadın, bir ihtiyar,
sokuldular birbirlerine:
dünyadan uzak
ıssız bir dağ başında kurda kuşa karşı yapyalnız kalmıştılar.
Sesler geldi bitişikten :
Soruyorlar:
“- Bilmiyorum,” diyor.
Soruyorlar:
“- Hayır,” diyor.
Soruyorlar:
“- Söylemem,” diyor.
Soruyorlar :
“- Bilmiyorum,” diyor, “- Hayır,” diyor, “- Söylemem,” diyor.
Ve yeryüzünde bu üç sözden başkasını unutan ses
sıhhatli bir çocuk teni gibi pürüzsüz
ve iki nokta arasındaki en kısa yol gibi düz.
Bir kayış sakladı bitişikte :
Partizan sustu.
Çıplak bir insan eti ses verdi.
Kayışlar şaklıyor arka arkaya.
Yılanlar güneşe doğru sıçrayıp düşerken ıslık çalıyorlar.
Genç bir Alaman subayı geldi mutfağa.
İskemleye çöktü.
Kapadı avuçlarıyla kulaklarını.
Ve gözleri sımsıkı yumulu
ve öylece kaldı orda kımıldamadan sorgunun sonuna kadar.
Kayışlar saklıyor bitişikte.
Saydılar ev sahipleri :
200…
Sorgu tekrar başladı :
Soruyorlar : “- Bilmiyorum,” diyor,
Soruyorlar : “- Hayır,” diyor,
Soruyorlar : “- Söylemem,” diyor.
Ses kibirli
fakat artık pürüzsüz değil
kanayan bir yumruk gibi boğuktu.
Partizanı dışarı çıkardılar.
Başında kürk şapkası, sırtında gocuk,
bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler
yoktu.
Bir don bir gömlekti.
Beyaz, genç dişleriyle ısırılmaktan şişmiş dudakları.
Bacaklarında, boynunda, alnında kan.
Kolları iple bağlı arkadan,
çıplak ayakları karda,
iki yanda süngülüler,
yürüdü partizan.
Soktular partizanı Vasili Klulik’in izbasına.
Oturdu tahta sıranın üstüne.
Çatık bir dalgınlık içindeydi.
Su istedi.
Nöbetçi verdirmedi suyu.
Alaman askerleri geldiler.
Böcekler gibi üşüştüler başına,
çekiştirdiler, tartakladılar.
Birisi art arda kibrit yakıp tuttu altında çenesinin,
bir bıçkı sürttü sırtına bir başkası
dişli demir kanlanıncaya kadar.
Sonra gittiler uyumaya.
Nöbetçi süngünün ucunda çıkardı partizanı sokağa.
Mavi gözleri yuvarlak bir çocuk bakıyor camdan:
dünya buzların içinde,
karın altında yapyalnız sokak
yıldızların içinde.
Mavi gözleri yuvarlak
bir çocuk bakıyor camdan.
Gördüklerini unutacak,
büyüyecek, evlenecek,
ve bir yaz gecesinde
bir öğle uykusunda yahut
rüyasına girecek ansızın
karda yıldızlara basan çıplak ayakları bir genç kızın.
Karın altında bir uçtan bir uca
karın altında yapyalnız sokak.
Karın üstünde partizan:
ayakları çıplak,
kollan bağlı arkadan,
bir don bir gömlek,
yürüyor önünde süngünün
bir uçtan bir uca gidip gelerek.
Üşüdü nöbetçi, döndüler izbaya.
Isındı nöbetçi çıktılar.
Bu böyle sürdü saat 22′den ikiye kadar.
İkide nöbetçi değişti
ve artık partizan kımıldanmadan kaldı tahta sıranın üzerinde.
Partizan
18 yaşında.
Partizan
öldürüleceğini biliyor.
Ölmek ve öldürülmek:
hıncının kızıltısında belli belirsizdi bu fark.
Ve ölümden korkmayacak
ve keder duymayacak kadar sıhhatli ve gençti.
Bakıyor çıplak ayaklarına:
Şişmiştiler,
çatlayıp donmuştular kıpkırmızı.
Fakat partizan
dışındaydı acının.
Ve nasıl derisinin içindeyse
öyle içindeydi öfkesinin ve inancının.
Zaman zaman annesi geliyor aklına.
Mektep kitapları geliyor aklına.
Cilalı toprak bir çanak geliyor aklına
İliç’in resmi önünde duran
ve içinde masmavi çiçekler.
Çocukluğu geliyor aklına,
bu o kadar yakın ki
kısacık entarilerin renkleri bile
tutulacak gibi elle.
İlk hava bombardımanı geliyor aklına.
Cepheye giden işçi taburları geliyor aklına
sokaktan geçiyorlar şarkı söyleyerek
ve çocuklar koşuyor peşlerinden.
Zaman zaman bir tramvay durağı geliyor aklına;
annesiyle orda vedalaştılar.
Bir gençlik toplantısı geliyor aklına,
bu o kadar yakın ki
kırmızı örtülü masada su bardağı
ve kesik kesik konuşan kendi sesi bile
tutulacak gibi elle.
Ve artık durup dinlenmeden kendi sesi geliyor aklına:
düşmanın karşısında dimdik duran sesi,
Hayır, diyen,
Söylemem, diyen
ve düşmana hiçbir şeyi doğru söylememek için
kendi adını bile gizleyen.
ZOE’ydi adı,
ismim TANYA, dedi onlara.
(Tanya,
Bursa Cezaevi’nde karşımda resmin.
Bursa Cezaevi’nde.
Belki duymamışındır bile Bursa’nın adını.
Bursa’m yeşil ve yumuşak bir memlekettir.
Bursa Cezaevi’nde karşımda resmin.
Sene 1941 değil artık
sene 1945.
Moskova kapılarında değil artık
Berlin kapılarında dövüşüyor seninkiler,
bizimkiler,
bütün namuslu dünyanınkiler.
Tanya,
senin memleketini sevdiğin kadar
ben de seviyorum memleketimi,
Seni astılar memleketini sevdiğin için,
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim.
Ama ben yaşıyorum,
ama sen öldün.
Sen çoktan dünyada yoksun,
zaten ne kadar az kaldın orda :
on sekiz senecik.
Doyamadın güneşin sıcaklığına bile.
Tanya,
sen asılan partizan,
ben hapiste şair.
Sen kızım, sen yoldaşım.
Resminin üstüne eğiliyor başım:
kaşların incecik,
gözlerin badem gibi,
ama renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil.
Fakat yazıldığına göre
koyu kestaneymişler.
Bu renkte gözler çok çıkar benim memleketimde de.
Tanya,
saçların ne kadar kısa kesilmiş,
oğlum Memet’inkilerden farkı yok.
Alnın ne kadar geniş,
ay ışığı gibi,
rahatlık, ve rüya veriyor insanın içine.
Yüzün ince uzun,
kulakların büyücek biraz.
Henüz çocuk boynu boynun :
henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan.
Ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan:
süsünü sevsinler mini mini kadın.
Arkadaşları çağırdım, bakıyorlar resmine :
-Tanya,
senin yaşında bir kızım var.
-Tanya,
kız kardeşim senin yaşında.
-Tanya,
senin yaşında sevdiğim kız.
Bizim memleket sıcaktır
bizde kızlar tez kadınlaşır.
-Tanya,
senin yaşında kızlarla okulda, fabrikada, tarlada arkadaşız.
-Tanya,
sen öldün,
ne kadar namuslu insanlar öldürüldü ve öldürülmektedir,
ama ben,
yedi yıldır kavgada hayatımı tehlikeye koyamadan
hapiste de olsa bal gibi yaşıyorum.)
Sabah oldu Tanya’yı giydirdiler,
ama çizmeleri, şapkası, gocuğu yoktu,
iç etmişlerdi onları.
Torbasını getirdiler :
torbada benzin şişeleri, kibrit, kurşun, tuz, şeker.
Şişeleri boynuna astılar,
torbasını verdiler sırtına.
Göğsüne bir de yazı yazdılar :
“PARTİZAN”.
Köyün alanına kuruldu darağacı.
Atlılar çekmiş kılıcı
halka olmuş piyade askeri.
Zorla seyre getirdiler köylüleri.
İki sandık üst üste,
iki makarna sandığı.
Sandıkların üstüne
yağlı urgan sallanır,
urganın ucu ilmik.

Partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına.
Partizan
kolları bağlı arkadan
durdu urganın altında dimdik.
Nazlı, uzun boynuna ilmiği geçirdiler.

Bir subay fotoğrafa meraklı,
bir subay, elinde makina : Kodak,
bir subay resim alacak.
Tanya seslendi kolhozlulara ilmiğinin içinden
“- Kardeşler, üzülmeyin.
Gün yiğitlik günüdür.
Soluk aldırmayın faşistlere,
yakın, yıkın, öldürün…”
Bir Alaman vurdu ağzına partizanın,
genç kızın beyaz, yumuk çenesine aktı kan.
Fakat askerlere dönüp devam etti partizan :
“- Biz iki yüz milyonuz.
İki yüz milyon asılır mı?
Gidebilirim ben.
Ama bizimkiler gelecekler.
Teslim olun, vakit varken…”

Kolhozlular ağlıyordu. Cellat çekti ipi.
Boğuluyor nazlı, boynu kuğu kuşunun.
Fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan
ve hayata seslendi İNSAN:
“- Kardeşler
hoşça kalın.
Kardeşler
kavga sonuna kadar.
Duyuyorum nal seslerini
geliyor bizimkiler!”
Cellat bir tekme attı makarna sandıklarına.
Sandıklar yuvarlandılar.
Ve Tanya sallandı ipin ucunda
NAZIM HİKMET RAN
<
Toplam okunma (3633) Bugün(0) Son okunma tarihi (08 February 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo ,

1789 Fransız ihtilali anısına yapılan kule 1789 basamaktan oluşur
İsmini, inşa eden mühendis Alexandre Gustave Eiffel’den alan Paris’in ünlü demir kulesi Eyfel Kulesı tüm dünyada Fransa’nın sembolü olarak görülür. Aynı zamanda ülkenin en büyük turizm cazibelerinden biri olan Eyfel Kulesi, yılda 6 milyon turist çektiği, 2002 yılında toplam ziyaretçi sayısının 200 milyona ulaştığı belirtilmektedir.
Eyfel Kulesi 1887 ile 1889 yılları arasında Gustave Eiffel tarafından, Fransız İhtilali’nin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde inşa edilmiştir. 1889 yılında yapılan BIE (Expo)nin temelleri atılmıştır ve Gustave Eiffel’e tasarlatılmıştır. Aslında kulenin mimarı Gustave Eiffel değil, İsviçreli Maurice Koechlin ‘in siparişi üzerine tasarlayan Stephen Sauvestre’dir. Meslektaşı Emile Nouguier ile beraber ilk tasarımları yapmıştır. Kulenin, 7.739.401 Frank 31 Sent tutan inşaat masrafları, Gustave Eiffel’in tahminlerinin 1 milyon frank üstündedir. 1889 yılındaki açılış tarihden önceki 5 ayda 1,9 milyon kişi ziyaret edince, yıl sonuna kadar toplam masrafın 3/4′ü çıkartılmıştır. Böylelikle Eyfel Kulesi, daha başından, kazanç sağlayan bir şirket görünümüne bürünmüştü. 3.000 işçi 26 ay boyunca 18.038 adet demir parçayı 2,5 milyon perçinle bir araya getirdi. Hiç ölüm vakası yaşanmamış olması, o günün şartlarında şaşırtıcı bir durumdur.
Ancak bu arada kule, onu bir utanç lekesi olarak gören Paris halkının tepkisini de çekmiştir. Bazı sanatçılar devasa bir sokak lambasına benzetirken, bir fabrika bacası gibi Paris’in görsel itibarını zedeleyeceğini ileri sürmüşlerdir. Böylelikle devrin sanatçı ve edebiyatçı çevresinde bir kampanya başlatılmış, bu kampanya süresince ünlü sanatçıların imzaladığı bildiriler dağıtılmıştır. Bugün ise Eyfel Kulesi, Dünya’nın en güzel mimari yapılarından biri olarak kabul edilir. Parisliler onu Demir Bayan olarak adlandırırlar. İlk başlarda Eiffel, Kule’ye sadece 20 yıl için müsaade almıştı. Dolayısıyla, 1909 yılında kulenin sökülmesi gerekiyordu. Ancak kule, iletişim için çok uygun yüksekliğe ulaştığından ve yeni yüzyılda Atlantik ötesi haberleşmeye imkân tanıdığından, kalmasına izin verildi.
Eyfel Kulesi 300 m yüksekliktedir. Zirvesindeki televizyon vericileri 27 m daha yükseklik kazandırır. Günümüzde yaygın olarak kullanılan çelik yerine demirden inşa edilmiş, özel teknikler sayesinde günümüze kadar sağlam olarak gelmiştir.
200.000 metrekare alanda bulunan Eyfel Kulesi her 7 yılda bir, 60 ton boya ile boyanır. Bu çalışmada 25 boyacı görev yaparken, çalışma 15 ay sürer. Bu işlem sırasında 1.500 fırça, 5.000 zımpara kağıdı ve 1.500 iş tulumu tüketilir. Ayrıca güvenlik maksadıyla toplam 50 km güvenlik halatı, 20.000 metrekare koruyucu ağ kullanılır. Boyama maliyeti yaklaşık 3 milyon avro tutar. Zaman içinde kulenin rengi kırmızımsı kahveden, sarımsı kahveye, daha sonra kestane kahvesinden bugünkü bronz tonuna dönüşmüştür. Kule 3 renk tonunda boyanır. En açık renk zirvede kullanılırken, en koyusu zeminde kullanılır.
Kulede intihar olayları da yaşanmaktadır. Şu ana kadar 400 kişi bunu gerçekleştirmiştir. Zamanla, intiharların önüne geçmek maksadıyla platformların çıkış noktalarına demir parmaklıklar yerleştirilmiştir.
22 Temmuz 2003 tarihinde, kısa devre sonucu, kulenin zirvesinde, hemen en üst ziyaretçi platformunun üstünde yangın çıkmıştır. Yangın bir saat gibi bir sürede kimse yaralanmadan söndürülmüştür.
Eyfel kulesinin kurulmasından sonra, Londra’da da benzer bir yapı kurmak için bir proje başlatıldı. Watkins Tower adı verilen bu yapının inşasına 1891 yılında başlanmış olmasına rağmen çalışma başarılı olamamış ve 1907 yılında yıkılmıştır.
İki kıtayı birbirine bağlayan Boğaziçi köprüsünün yapılış fotoğraflarını görmek için tıklayınız
<
Toplam okunma (6783) Bugün(0) Son okunma tarihi (08 February 2010)
Posted by cafrande.org in : Fotoğraf - Photo ,

Türkiye Foto Muhabirleri Derneği’nce düzenlenen ”Yılın Basın Fotoğrafları-2008” yarışmasının sonuçları açıklandı. “Yılın Basın Fotoğrafı” ödülüne, AA Foto Muhabiri Tolga Adanalı’nın “Al Gülüm” isimli fotoğrafı layık görüldü. İşte ödülleri kucaklayan diğer fotomuhabirler…
Türkiye Foto Muhabirleri Derneği’nden yapılan açıklamaya göre, bu yıl 24′üncüsü gerçekleştirilen yarışmada, Atila Cangır, İbrahim Demirel, Bülent Hiçyılmaz, Can Karakaş, Ömer Tekdal, Mustafa Özer ve Uğur Tenekecioğlu’ndan oluşan seçici kurul, 22 Şubat’ta bir araya gelerek, 500′ü aşkın fotoğrafı değerlendirdi.
Anadolu Ajansı Foto Muhabiri Tolga Adanalı’nın 2008 Pekin Olimpiyatları’ndaki bayrak yarışında çektiği ”Al Gülüm” isimli fotoğrafı ”Yılın Basın Fotoğrafı” seçildi. Adanalı, aynı fotoğrafla ”Yılın Spor Fotoğrafı” dalında birinciliğe layık görülürken, ”Buyurun Komşu” isimli fotoğrafıyla da ”Yılın Siyaset Fotoğrafı” dalında birinciliği elde etti.
AA foto muhabirlerinin 6 dalda toplam 9 ödül aldığı bu yılki yarışmada, fotoğrafları ödüle layık görülen foto muhabirleri ve ödül aldığı kategoriler şöyle:
-Yılın Basın Fotoğrafı
-”Al Gülüm”-Tolga Adanalı (Anadolu Ajansı)
-Yılın Haber Fotoğrafı
1- ”Provokatör”-Okan Özer (Anadolu Ajansı)
2- ”Sen Şehit Oğlusun”-Arif Akdoğan (Habertürk Gazetesi)
3- ”Kara Ölüme Direnmek”-İlker Uyar (Yeni Asır)
-Yılın Serbest Fotoğrafı

1- ”Kar Sırası”-Yılmaz Kazandıoğlu (Anadolu Ajansı)
2- ”Saygıda Kusur Yok”-Hasan Tüfekçi (Hürriyet)
3- ”Sonsuzluğun Eşiğinde”-Onur Çoban (Zaman Gazetesi)
-Yılın Siyaset Fotoğrafı
1- ”Buyurun Komşu”-Tolga Adanalı (Anadolu Ajansı)
2- ”Yalnız Kurt”-Alper Yurtsever (Takvim)

3- ”T.C Başbakanlık”-Hasan Tüfekçi (Hürriyet)
-Yılın Spor Fotoğrafı
1- ”Al Gülüm”-Tolga Adanalı (Anadolu Ajansı)
2- ”Kroşe”-Evrim Aydın (Anadolu Ajansı)
3- ”Yerim Dar”-Veli Gürgah (Anadolu Ajansı)
-Yılın Çevre Fotoğrafı
-”Yandık”-Bekir Öner Şan (Sabah)
-Yılın Foto Röportajı

-”Bekar Odaları”-Kürşat Bayhan (Zaman)
-Yılın Portre Fotoğrafı
-”Siyaset”-Volkan Yıldırım (Hürriyet)
-JTI Özel Ödülü
-”Pitbull Vahşeti”-Leyla Yağmurlugil (Anadolu Ajansı)
-”Tüpgaz Faciası”-Durmuş Ali Başkan (Anadolu Ajansı)
-Rafet Hüner Özel Ödülü
-”Kadın Her Yerde Kadındır”- Murat Öztek (Akşam)
-Mustafa Pekcan Özel Ödülü
-”Iska”-Bülent Kılıç (AFP)

Kara Ölüme Direnmek – İlker Uyar
<
Toplam okunma (5260) Bugün(5) Son okunma tarihi (08 February 2010)