1970, Brest doğumlu olan Deneysel, minimalist Fransız müzisyen, Yann Tiersen, piyano, akordeon, keman gitar vb. birçok enstrümanı çalma becerisine sahip. Özelikle canlı performansı ile dikkat çeken sanatçı, değişik enstrümanları birleştirerek ve enstrümanların sınırlarını zorlayarak sesler elde ediyor. Bu farklı seslerle çeşitli doğaçlamalar yaparak seyircisine bir şekilde müzikal mücadelesini anlatıyor.
Zaman zaman büyük bir orkestra ve pek çok konuk sanatçıyla konserlerine çıkan Tiersen, kimi konserlerinde de minimalist bir tavır sergileyerek sadece ritm, bas ve gitar eşliği kullanmaktadır. Konserlerinin bir kısmını sanatçı Dominique A’nın eşliğiyle gerçekleştiren müzisyen, son konserleri ve DVD kayıtları ile “Amélie”, “Elveda Lenin” ve “La Phare”ın etkisinden bir hayli uzaklaştığını göstermiş, müziğinde daha sert sesler ve ritmler kullanmaya başlamış, emprovist bir şekilde psychedelic tarza yöneldiğini ortaya koymuştur.
Yann Tiersen – Le Banquet
Yann Tiersen, ilkgençliğini Rennes, Nantes, Boulogne gibi pek çok müzik akademisinde eğitim alarak geçirmiş, bu eğitimin ardından çeşitli rock gruplarına girmiştir. İlk albümünü yayınlamadan önce, çeşitli oyunlar ve kısa filmler için kayıtlar yapmıştır.
Fransa’da, 1998 yılında yayınladığı üçüncü albümü “La Phare” ile ünlenmiş, dünya çapındaki ünü ise 2001 yapımı Jean-Pierre Jenuet filmi Le fabuleux destin d’Amélie Poulain için yaptığı, eski şarkılarının ve yeni bestelerinin bir karışımı olan soundtrack albümü ile başlamıştır. Amélie filminden önce, müziklerini yaptığı diğer filmler Erick Zonca yönetmenliğindeki La Vie Rêvée des Anges (Meleklerin Düş Yaşamı) (1998),bu filmde rol alan belçikalı aktris Natacha Régnier ile uzun bir süre birlikteliği olmuştur. André Téchiné yönetmenliğindeki Alice et Martin (1998) ve Christine Carrière yönetmenliğindeki Qui Plume la Lune? (1999)’dur. Amélie’den sonraki soundtrack çalışması ise bir Alman yapımı olan Good Bye Lenin / Elveda Lenin (2003, Wolfgang Becker) filmi için olmuştur.
Tiersen’in albümlerindeki eserlerin çoğu enstrümantaldır. Bir kısmını da sanatçı kendisi seslendirmiş ya da çeşitli konuk sanatçılarla çalışmıştır. Çalıştığı sanatçılar her bir albümde daha da çoğalmış ve müziği büyük bir kollektif çalışmanın ürünü haline gelmiştir. Beşinci stüdyo albümü olan L’absente’de, Tiersen, Françoiz Breut ve Les Têtes Raides gibi isimlerle işbirliği içinde bulunmuştur. 2005 albümü Les Retrouvailles’de Tindersticks grubundan Stuart A Staples, Cocteau Twins grubundan Elizabeth Fraser ve sanatçı Jane Birkin vokallerde konuk sanatçı olarak katılmış, Tiersen de buna karşılık olarak Staples’in solo albümü “Lucky Dog Recordings 03-04″te piyanosuyla eşlik etmiştir.
Eleştirmenler kendisini Erik Satie, Nino Rota ve the Penguin Café Orchestra gibi isimlerle bir arada anarlar. Pekçok ödül kazanan soundtrack albümleri dahil tüm albümleri BMG Music Publishing tarafından çıkarılmış.
Anadolu’nun ücra noktalarında provasız ve canlı kaydedilen otantik ses ve görüntülerin yer aldığı ‘Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’ filminin soundtrack CD’si film vizyona girmeden önce Kalan Müzik’ten çıktı. Yönetmen ve yapımcı olarak Nezih Ünen`in ilk uzun metraj filmi olançeşitli festivallerde gösterimiş ve beğeni ile izlenmişti. `Anadolu`nun Kayıp Şarkıları “Yüzyıllık sessizlik sona eriyor!..” sloganıyla 12 Mart’ta gösterime girecek.
Film gibi, albümün temel özelliği de, Anadolu’nun ücra noktalarında provasız ve canlı kaydedilen otantik ses ve görüntülerin evrensel sound’larla düzenlenmiş olması. Anadolu’nun farklı kültürlerinden insanlar, kaybolmuş şarkılarını özgün haliyle söylerken, Nezih Ünen ve arkadaşları onlara albümde eşlik ediyor.
musicwebtown.com
Bu performansı aynı şekilde sahneye de taşıyan Nezih Ünen, “Anadolu’nun Kayıp Şarkıları”nın gösteriminin yapıldığı Selanik, Cannes ve Berlin’de de büyük ilgi gören konserler vermişti.
Projenin yaratıcısı olan müzisyen Nezih Ünen, aynı zamanda filmin de yönetmeni. Konserlerde, projenin müzik direktörlüğünü üstlenen Serhat Ersöz ile birlikte sahnede yer alırken, grubun diğer üyeleri de nefesli çalgılarda Emre Sınanmış, vokalde Devrim Kaya, davulda Utku Ünal, gitarda Tuncer Tunceli, vurmalılarda Cengiz Ercümer ve bas gitarda Caner Üstündağ yer alıyor. Konserlerde Anadolu’nun kaybolmuş şarkıları özgün haliyle ekrandan söylenirken, Nezih Ünen ve arkadaşları canlı olarak onlara eşlik ediyor.
01 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Döne’m Zülüflerin Deste Deste
02 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Eşrefoğlu Al Haberi
03 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Geçti Gönül Baharımız
04 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri
05 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Baba Bugün Dağlar Yeşil Boyandı
06 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Kewe Narine / Rebene (Nazlı Keklik
07 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Beyköylü Ali Bey
08 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Pamuk Tarla
09 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Gam-ı Aşkınla (Aşkının Üzüntüsünden)
10 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Köprü Ortasında
11 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Kırtıl Semahı
12 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Dulabe (Tezgahım)
13 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Sema
14 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Kartalların Dansı
15 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Derenin Kenarına Yattım
16 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Delale Mi Way (Sevdiğim Benim)
Notlar:
Filmin yapım sürecinde Anadolu iki defa tamamen gezildi. Daha sonra da çeşitli yerlere defalarca çekim için gidildi. Toplam 350 saatten fazla çekim yapıldı. Tüm araçlar toplam 40.000 km üzerinde yol kat etti (yaklaşık olarak bir dünya turu).
121 ayrı mekanda 133 performans çekildi. Bunlardan 43 adedi filmde yer aldı.
Montaj 4 yıl sürdü. Müziklerin düzenlemesi 3 yıl sürdü. Filmin yapımı toplam 5 yıl sürdü.
Çekimler Anadolu’nun bütün bölgelerini kapsadı. Bunlar arasından yapılan zorlu seçimler sonucunda filmde yer alacak olanlar seçildi. Özetle:
Düzce’de Çerkes Oyunları
Tokat’ta Semah ve türkü
Trabzon’da Horon
Rize’de Hemşin Türküleri ve Atma Türkü
Artvin’de Çoksesli Gürcü Şarkıları
Kars’ta Aşık Atışması ve Çoban’ın Aşk Şarkısı
Bingöl’de Kartal Dansı
Tunceli’de Bektaşi Türkü
Muşta Dengbej
Diyarbakır’da pamuk işçilerinin İş Şarkısı
Mardin’de Süryani İlahileri
Midyat’ta halk şarkıları ve Harran’dan görüntüler
Urfa’da Gazel
Gaziantep’te Barak Havası
Hatay’da ipek üreticisinin İş Şarkısı
Silifke’de türkü ve Kırtıl Semahı
Kırıkkale’de Bozlak
Denizli’de Karacaoğlan Türküsü ve Zeybek
Burdur’da Yörük Kemane ve Sipsi ile Aşık-Maşuk Oyunu Muğla’da Roman Davul-Zurna Bursa’da Kılıç Kalkan yanı sıra; İstanbul’da çekilen Ermeni ve Rum Şarkıları ile, Sema yapan dervişler filmde yer alan başlıca performanslar oldu.
Eleni Karaindrou (Ελένη Καραΐνδρου) Yunanistan’da Teichio adında bir köyde dünyaya geldi. Atina’da büyüdü. Hellenikon odion’da piyano ve teori eğitimi aldı. 1969-74 yılları arasında Paris’de etnomüzikoloji eğitimi alan sanatçı, Yunanistan’a dönüşünde Ora Kültür Merkezi’nde geleneksel enstrümanlar laboratuvar’ını kurdu. o günden itibaren de Yunanistan’ın müzikal kaynaklarının toplanması konusunda en önde gelen figürlerden biri olmuştur.
musicwebtown.com Canan’na…Eleni Karaindrou – The Weeding Meadow (OST)
Karaindrou’nun müzikal geçmişi sinema ve tiyatro ile iç içe geçmiştir. Bugüne kadar 18 film, 13 tiyatro oyunu ve 10 televizyon dizisi için müzikler bestelemiştir. Çoğunlukla Yunan yönetmenlerle çalışmış olsa da, Chris Marker, Jules Dassin ve Margarethe Von Trotta gibi isimler için de eserler vermiştir. 1982 yılından beri de dünyanın en önemli yunanistanın en iyi yönetmeni olan Theo Angelopoulos ile çalışmaktadır.
Filmi izlerken saklı sesler gizli bir keder ile nasılda dolaşıyor insanın kanında. Nasılda bir bıcak gibi deşiyor insanın içini. O muhazzam görseliğe eşlik eden ses ve sözler. Nasılda iyi anlatıyor kısa bir müzik up uzun bir ömrü. ve dakikalar ağır ağır ilerliyor çelişkilerle dolu yaşamın içinden. Öyle ki; filmin sonunda sanki iki farklı tarafta şavaşan iki kardeş değil de biz ölüyoruz seyrettiğimiz yerden…
Theo Angelopoulos üçlemesinin ilk filmi olan Ağlayan Çayır’da, (The Weeping Meadow) 1919-1949 arasında yaşanan bir hayat hikayesini anlatılıyor. Eleni, Odessa’da doğmuş fakat savaş döneminde hem annesi hem de babası ölmüştür. Alexis’in ailesi tarafından evlat edinilir ve aile Odessa’dan göç eder. Ağlayan Çayır, yeni bir kasabaya yerleşen aileyle beraber büyümeye başlayan çocukların, özellikle de Eleni’nin hikayesedir. Bu bir Yunan trajedisi diyen Angelopoulos, Eleni’yi (Troyalı Helen) bir simge olarak kullanmış. Bir kadının çocukluğundan başlayıp gençliğini, aşık oluşunu, sahip olduğu herşeyi kaybedip yeniden yalnız kalışını anlatıyor.Angelopoulos bu filmle, 2004 yılında Avrupa Film Akademisi Ödülleri’nden Eleştirmenler Özel Ödülü’nü kazandı. Üçlemenin ikinci filmi, 1953′te Stalin’in öldüğü gün Özbekistan’da başlayan bir yol hikayesi olacak.
Yunanistan’ın sinema ve müzik eleştirmenleri, Karaindrou’nun bestelerinin geleneksel film müziği kalıplarını aştığı konusunda hemfikirdirler. Onun müziği bir filme eşlik etmenin ötesinde, o filmin gerekli öğelerinden biridir. yazar Nikos Triantafillides; “yüzlerce metrelik tüm bu film şeritlerinde, Eleni’nin müziği ekranda görülmeyen kanı temsil ediyor. onun müziğinin sebatkar varlığı… lirizmin altında derinlerde kalan tinsel bir şeyleri ortaya çıkarıyor…” diyerek sanatçıya duyduğu hayranlığı dile getirmektedir.
Karaindrou’nun müziği “yaralayarak ve özgürleştirerek”, sinematik aksiyon ile birlikte izleyicinin yeni vizyonlar kazanmasına yardımcı olur. Onun müziği “film müziği” diye tanımlanamazsa da, sanki doğal olarak sinematiktir: duygusal bir atmosfer yaratırken, izleyici/dinleyiciye ince, sessiz ve derinden imalarda bulunur.
Dağların arasında izole edilmiş bir köyde doğan sanatçı, çocukluğunun seslerini halla belleğinde taşımaktadır: “rüzgarın uğultusu, tahta çatıdaki yağmurun sesi, akan sular. şarkılar söyleyen genç kızlar ve karın sessizliği. bazen ise, köy meydanında festivallerde çalınan flüt ve klarnetlerin dağlarda yaptıkları yankılar…”
“biz sırtüstü uzanmış, yıldızları sayarken, gece boyunca bir yandan mısır soyan bir yandan da yüksek perde sesleri ile çok güzel polyphonic şarkılar söyleyen köylü kadınları hatırlıyorum. kilise’de bizans melodileri ile ilahiler söyleyen adamları da çok iyi hatırlıyorum.” kilise deneyimlerinin yarattığı izlenimlerinin etkilerini “happy homecoming, comrade”(mutlu dönüş, yoldaş) adlı filmde gözlememek mümkündür: müzik bourdon veya drone bass ile icra edilmektedir.
Ailesi atina’ya taşınan Karaindrou, ilk kez gördüğü bu büyük kentte, arabaları, radyoyu ve filmleri keşfeder. Kaderin küçük bir cilvesi orlara yeni evi, bir açık hava sinemasının hemen yanındadır ve yatak odasından filmleri izleyebilmektedir. Sinema ve piyano (bir diğer yeni keşfi) arasında 8 yaşında olan Eleni hayatının tutkusunu bulmuştur.
Piyanonun başına ilk defa oturduğundan itibaren melodiler uydurmaya başlar. 1953-1967 yılları arasında on dört senesini Hellenikon Odion (atina konservatuarı) piyano ve teori eğitimiyle geçirmesine rağmen kendini “içgüdüsel besteci” olarak tanımlayan Karaindrou aslında kendi kendini yetiştirmiş bir müzisyendir.
1967 yılında, cunta yönetimi Karaindrou’yu Yunanistan’ı terk etmeye zorlar. Ufak çocuğunu da yanına alan sanatçının Paris’te geçireceği sürgün yılları Fransız hükümeti’nin verdiği bursla, hayatını derinden etkileyecek etnomüzikoloji eğitimi alarak geçecektir. “çocuğukluğumun müzikal dünyası hakkında daha fazlasını öğrendikçe, yavaş yavaş bilinçlendiğimi hissediyordum.” müziğin kökenlerine yaptığı yolculuk orkestra yönetimi ile birlikte ilerlemektedir.
Öğrencilik döneminde yazdığı bazı şarkılar, azımsanamayacak başarılar elde ettiyse de; Karaindrou müzikal çalışmalarından sapmayacaktır. Yazdığı şarkılar dünya çapında dolaşmaya başlasa da, o etnomüzikoloji çalışmalarına daha da derinlemesine dalmıştır.
Karaindrou’nun Paris yılları, kentte caz müziğinin en popüler olduğu bir döneme rast gelir. ilgi merkezi uzun bir süre klasik müzik olan, çalışmalarını tüm dünyanın folk müziği üzerinde sürdüren sanatçı, yavaş yavaş diğer müzikal formları da keşfetmektedir.
Atina’ya döndüğünde ora kültür merkezi’nde geleneksel enstrümanlar laboratuvar’ını kurar. third radio programme’ın etnomüzikoloji departmanında da çalışmalarını sürdürür. “1976 da ecm’yi keşfettim. sadece hislerime güvenerek, tüm ön yargılardan bağımsız bestelemeye başladım.” bu dönemde sinema ve tiyatro için eserler vermeye başlar.
Christofis’in 1979 yapımı “wandering,avarelik” filmi kendisi için bir dönüm noktası olur. konuya ve kamera hareketlerine tamamen içgüdüsel yaklaşan sanatçı, yaptıklarının film için tamamlayıcı bir öğe olup olamadığını başta kestiremez. yapım tamamlandığında, kendisi için en doğru bir mecrayı bulduğunu anlar: “bu benim için yeni bir başlangıçtı. “wandering” o günden beri içinde dolaştığım bir dünyanın kapılarını bana araladı. beraber çalıştığım yönetmenler bana sonsuz bir özgürlük verdiler ve onların imgeleri bana en derin duygularımı dışavurma olanağı vermiştir.”
Karaindrou bundan sonra kameraları “lirik” olan chistoforo chiristofis, lefteris xanthopoulos ve theo angelopoulos gibi yönetmenler ile çalışacaktır. “benim kamera hareketi ile olan ilişkim, senaryo ile olan ilişkimden daha önemli. elbette müzik, hikayenin altını çizmeli. ancak filmin anlamı her zaman senaryo ile anlaşılamaz. İmge ve müzik birleşip kelimeler ile kolayca anlatılamayacak olanı açıklarlar. Bazen senaryoya bakarsınız ve size hiçbir şey açıklamaz. harold pinter’ın dediği gibi gerçek anlam, kelimelerin ardındadır. elbette senaryo, mekan, aktör, montaj gibi öğelerden de etkilenip filme yardımcı olacak bir müzik yapmaya çalışıyorum. içerideki ritmi arıyorum, elbette etkileniyorum, nasıl olduğunu dile getiremem ama, angelopoulos un sekans çekimlerindeki iç hareketten etkileniyorum…ve sonra, montaj aşamasında, karelerin grenleri ve parlaklığı bana orkestrasyon ve renk için gerekli malzemeyi sağlıyor…”
1982 selanik film festivalinde jüri heyetinin başkanı olan Theo Angelopoulos Karaindrou’ya “rosa” filmi için en iyi film müzikleri ödülünü verir ve birlikte çalışmayı teklif eder. Bu işbirliği hemen meyveler vermeye başlar.
“genelde, daha ortada bir senaryo yokken, sadece ana konseptler belirginken çalışmaya başlarız. Angelopoulos çok hissedip az konuşan bir adam, bu yüzden onun çalışmasının köküne inebilmek ve ne istediğini tam olarak anlamak benim için önemli. bazen senaryo ortaya çıktığı zaman ben çoktan ana temayı bestelemişimdir.” Angelopoulos’un başyapıtı “Sonsuzluk ve bir gün” de sanatçı sinematografi ve müziğin uyumunun zirvesine ulaşır.
Bir yunan müzik eleştirmeni “Karaindrou bize düşleme şansı veriyor.” diyor, “ama düşlerin bize yeni sorumluluklar getirdiğinin de bilincinde olmalıyız. Angelopoulos, Chiristofis ve Xanthopoulos’un imgelerini hayal gücüyle kışkırtırken, bize modern yunan dünyasının ruhunu anlamamıza yardımcı oluyor…”
. Bir toplumu anlamak için müziklerini dinlemek lazım – Konfüçyüs ‘Kısa ve Acısız’, ‘Temmuz’da’, ‘Duvara Karşı’ gibi filmleriyle dikkat çeken Fatih Akın, kamerasını İstanbul’un seslerine odakladığı belgeselin kahramanı Einstürzende Neubauten topluluğun üyesi Alexander Hacke. Belgeselde Hacke, bir yabancı olarak hem İstanbul’u keşfetmek hem de ‘sokak kaydı’ adını verdiği bir yöntemle İstanbul’un müzik çeşitliğinin izini sürüyor.
İzleyenleri derinden etkileyen çarpıcı bir belgesel olan İstanbul Hatırası’nda Baba Zula- Brenna Maccrimmon seslendirdiği bir şarkı “Cecom” Şiir: Pir Sultan Abdal
Beyoğlu’ndaki Büyük Londra Oteli’ne konuşlanan Hacke, buradan yola çıkarak tuhaf, aykırı, çalkantılı ve baştan çıkarıcı bir dünyada, kendini İstanbul’un ruhuna teslim edip bir gezgin misali dolaşırken yolu Baba Zula, Orient Expressions, Duman, Replikas, Erkin Koray, Breakers, Mercan Dede, Selim Sesler, Siyasiyabend, Aynur, Orhan Gencabay, Müzeyyen Senar ve Sezen Aksu’yla kesişiyor. Onlarla kayıt yapıyor. Tabii tüm bu süreci Fatih Akın kamerasıyla izliyor. Olanüstü güzel bir sonuçta ortaya 90 dakikalık, sinemayla müziğin harmanlandığı, izleyenleri derinden etkileyen çarpıcı bir belgesel çıkıyor.
Belgeselde Fatih Akın bir taraftan İstanbul’un iç sesini ararken bir taraftan da müzik aracılığıyla tarihi bir şehrin portresini çiziyor. Cannes Film Festivali’nde gösterilecek olan İstanbul Hatırası’nın, bir hayali gerçekleştirme yolunda önemli bir adım olduğunu belirten Fatih Akın: “Türkiye, ne batıdadır, ne doğuda; ya da her ikisinde birden. Hala Almanya’da, Fransa’da Türkiyeden gelenleri barbar olarak görüyorlar. Ben bu filmle ve çıkartacağımız soundtrack albümüyle, bu imajı yıkmak istiyorum.” açıklamasını yaparak üstlendiği kültürel misyonu açıklamıştı.
Albüm İçeriği:
Music – Sertab Erener
Tavus Havası – Baba Zula
İstanbul 1:26 A.M. – Orient Expressions
İstanbul – Duman
Şahar Dağı – Replikas
Holocaust – Ceza
Ab-I Hayat – Mercan Dede
Kürdili Hicazkar Longa – Selim Sesler
Penceresi Yola Karşı – Selim Sesler & Brenna Maccrimmon
Weddıng Song – The Wedding Sound System
Böyle Olur Mu – Nur Ceylan
Hayyam – Siyasiyabend
Ehmedo – Aynur Doğan
Hatasız Kul Olmaz – Orhan Gencebay
Haydar Haydar – Müzeyyen Senar
İstanbul Hatırası – Sezen Aksu
Cecom – Baba Zula
Music (Radyo Versiyonu) – Sertab Erener
Dersim’li bir ailenin çocuğu olarak 1978’de dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği mezunu olan sanatçı, müzikle uğraşmaya Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nde başladı. Daha sonra Kalan Müzik’in yayınladığı çeşitli albümlerde besteci, düzenlemeci ve müzik yönetmeni olarak yer aldı. 2006 yılından itibaren ağırlıklı olarak film ve dizi müzikleri yapmaya başladı. Özelikle “Bir Bulut Olsam” adlı dizide seslendirdiği Üryan Geldim, Mecnunum Leylamı Gördüm, Turnam Gidersen Mardin`e, Tu Kulîlk î gibi şarkılarıyla tanındı.
Alternatif dinleme için linki burayı dinleyiniz
01 Uryan Geldim – Aytekin Ataş 02 Tu Kulilki Sen ciceksin – Aytekin Ataş 03 Ha Bu Ander Sevdaluk – Aytekin Ataş 04 Turnam Gidersen Mardine – Aytekin Ataş 05 Nasil Yar Diyeyim – Aytekin Ataş 06 Mecnunum Leylamı Gördüm – Aytekin Ataş 07 Bir Varmis – Aytekin Ataş 08 Var git olum – Aytekin Ataş 09 Ben sende – Aytekin Ataş 10 MedCezir – Aytekin Ataş 11 Uzak – Aytekin Ataş
Yer aldığı bazı proje ve albümler:
2004 – Vizontele Tuuba Film Müzikleri
2004 – Eyhok – Hakkari Geleneksel Müzigi
2005 – Yadigar – Etek Sari
2008 – Babba Film Müzikleri (Ulas Ozdemir’le birlikte)
2005 – Aynur Dogan – Nûpel
2006 – Yasar Kabaosmanoglu – Rakani
2006 – Beynelmilel Film Müzikleri
2006/2007 – Firtina Dizi Müzikleri
2007 – Son Osmanli Film Müzikleri
2007 – Yekbûn – Kejê
2007 – Özlem Taner – Türkmen Kizi
2007 – Kuzey Rüzgari Dizi Müzikleri
2008 – Sevval Sam – Karadeniz
2008 – Baba Ocagi Dizi Müzikleri
2008 – Bir Varmis Bir Yokmus Dizi Müzikleri
2009 – Bir Bulut Olsam Dizi Müzikleri
Müziklerini Hossein Alizadeh yaptığı Bahman Ghobadi’nin Half Moon / Nimeye Mah / Yarım Ay adlı Irak-İran-Avusturya-Fransa ortak yapımı olan filminde, Halen kamuya açık alanlarda şarkı söylemenin kadınlar için yasak olduğu iranda hakları için mücadele eden bir grup insanın duygusal öyküsüne yer veriyor. Yönetmenin, ikinci uzun metraj çalışması ‘Anavatanımın Şarkıları’ yapıtıyla benzerlikler taşıyan Yarım Ay için Bahman Ghobadi; “Bu film ile İran’daki sanatçıların acılarını bir parça anlatmak istedim’’ diyor.
2004′te de ‘Kaplumbağalar da Uçar’ adlı filmiyle Saint-Sebastien Film Festivali’nde ‘Altın İstiridye’ ödülünü alan Bahman Ghobadi, Bu çalışmasıyla En İyi Film Ödülü’nü aldı. Festivalde iyi eleştiriler alan filmin ödül töreninde Ghobadi filmi tüm Kürt halkına adamış, “Bu ödülü almaktan mutluyum ama filmimin halen İran’da yasak olmasından üzüntülüyüm’’demişti.
Albüm içeriği: 1. Moments for Joy and Mirth (Laylahen)2:55 2. She Soul Beckons (Avaye’ Rooh) 1:34 3. Souls Hymn (Naghmehe’ Rooh)1:45 4. Vernal Reunion (Avahat Vahar)2:22 5. Laments in Joy (Saz O Avaz)4:17 6. Compassion Calls (Avaye’ Mehr)1:36 7. Ecstasy (Sama’a)2:48 8. Reflections of the Soul (Avaz’e Daroon)3:35 9. Vernal Reception (Avaz’e Avahat Vahar)1:34 10. Vernal Presence (Avahad Vahar)3:36 11. Persuasive Imagination (Xial)1:45 12. The Prophecy (Darvish)3:45 13. Reflection By the Soul Ii (Avaz’e Daroon)3:37 14. Enrapture (Vadjd)1:29 15. Requiem (Marsieh) 4:20
Hossein Alizadeh – Half Moon / Nimeye Mah / Yarım Ay film müzikleri: Hamavayan Ensemble Parvin Namazi, vocal. Mostafa Mohmoodi, vocal Reza Askarzadeh, duduk.Ali Boustan, oud. Nima Alizadeh, robab. Saba Alizadeh, Kamancheh, Qeychak. Ali Rahimi, daf, percussions Hossein Alizadeh, diwan
Le Fabuleux Destin d’Amélie Poulain (Tr.: Amélie Polain’in Masalsı Kaderi), Türkiye’deki gösterim adıyla Amélie, Audrey Tautou’nun başrolünde olduğu, Jean-Pierre Jeunet filmi. Fransız yapımı bu romantik komedi, Jeunet ve Guillaume Laurant tarafından yazılmıştır. Montmartre’de geçen film, modern Paris hayatının idealize edilmiş, alaycı bir yorumudur.
Film Nisan 2001’de Fransa, Belçika ve Fransızca konuşulan batı İsviçre’de gösterime girmiş, pek çok film festivalinde yer almış ve ardından tüm dünyada sinema salonlarında izleyici beğenisine sunulmuştur.
Avrupa Film Ödüllerinde en iyi film ödülünü almış, ikisi En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında olmak üzere dört César Ödülü almış, En İyi Senaryo dalıyla birlikte iki BAFTA Ödülü ile ödüllendirilmiştir ve Akademi Ödüllerine aday gösterilmiştir. Bunların dışında pek çok ödülün de sahibi olmuştur.
http://www.dailymotion.com/videox7ec4q
Filmin müziklerini yapan Yann Tiersen, ilkgençliğini Rennes, Nantes, Boulogne gibi pek çok müzik akademisinde eğitim alarak geçirmiş, bu eğitimin ardından çeşitli rock gruplarına girmiştir. İlk albümünü yayınlamadan önce, çeşitli oyunlar ve kısa filmler için kayıtlar yapmıştır.
Fransa’da, 1998 yılında yayınladığı üçüncü albümü “La Phare” ile ünlenmiş, dünya çapındaki ünü ise 2001 yapımı bu film için yaptığı, eski şarkılarının ve yeni bestelerinin bir karışımı olan soundtrack albümü ile başlamıştır. Amélie filminden önce, müziklerini yaptığı diğer filmler Erick Zonca yönetmenliğindeki La Vie Rêvée des Anges (Meleklerin Düş Yaşamı) (1998),bu filmde rol alan belçikalı aktris Natacha Régnier ile uzun bir süre birlikteliği olmuştur. André Téchiné yönetmenliğindeki Alice et Martin (1998) ve Christine Carrière yönetmenliğindeki Qui Plume la Lune? (1999)’dur. Amélie’den sonraki soundtrack çalışması ise bir Alman yapımı olan Good Bye Lenin / Elveda Lenin (2003, Wolfgang Becker) filmi için olmuştur.
http://www.dailymotion.com/videox26rv7
Tiersen’in albümlerindeki eserlerin çoğu enstrümantaldır. Bir kısmını da sanatçı kendisi seslendirmiş ya da çeşitli konuk sanatçılarla çalışmıştır. Çalıştığı sanatçılar her bir albümde daha da çoğalmış ve müziği büyük bir kollektif çalışmanın ürünü haline gelmiştir.
Değişik enstrümanları birleştirerek ve enstrümanların sınırlarını zorlayarak farklı sesler elde eden sanatçı, bu seslerle de çeşitli doğaçlamalar yapmakta ve seyircisine de bu müzikal mücadeleyi yaşatmaktadır. Zaman zaman büyük bir orkestra ve pek çok konuk sanatçıyla konserlerine çıkan Tiersen, kimi konserlerinde de minimalist bir tavır sergileyerek sadece ritm, bas ve gitar eşliği kullanmaktadır.
-
Kalan Müzik’in yayınladığı “Belkıs Özener – Sahibinin Sesinden” albümü ile başlayan Yeşilçam Şarkıları serisi ile ard arda çıkan albümlerle zengin bir arşive kavuşmuş oldu. Behiye Aksoy’dan Handan Kara’ya, Gönül Yazar’dan Ajda Pekkan’a, Sevim Şengül’den Güzide Kasacı’ya, Öztürk Serengil’den Sadri Alışık’a pek çok ünlü şarkıcı ve oyuncunun sesinden toplam toplam 199 yeşilçam şarkısını aşağıdan dinleyebilirsiniz.
19. Yüzyıl’ın sonlarında ortaya çıkan sinema, 1900’lü yılların başına kadar sessizdi. İzleyiciler mütevazi sinema salonlarında toplanır, ekranda hızlı bir şekilde hareket ettirilen selüloid resimlerin oluşturduğu sessiz görüntüyü izlerlerdi. Ancak bu görüntüler, zamanla -izleyicilerin de sinemanın ilk başta yarattığı şaşkınlığa alışmalarıyla- yönetmenin hissettirmek istediği duyguyu ortaya koymakta yetersiz hale geldi. Ve sonunda, sinema tiyatrosu sahipleri o dramatik duyguyu ekleyebilmek için salonlarına müzisyen kiralamaya başladılar.
Kimi zaman bir piyanist, kimi zaman bir orgcu ve hatta kimi zaman da bir orkestra, filmin o anki hissiyatına uygun bir müzikle eşlik etmeye başladı. 1920’lerin başlarında da filmler, sinema salonları sahiplerine, yanlarında filmle eşzamanlı çalınacak müziğin notalarıyla birlikte gelmeye başladı. Yedinci sanat olan sinema, kendisi gibi, “süre” olayını baştan yaratıp “uzay”ı “zaman” içinde yeniden oluşturan ikinci sanat müzikle böylelikle buluşmuştu.
1920’lerin sonlarına doğru filme konuşma, müzik ve ses efekti iliştirme teknolojisi (yani “soundtrack”) de ortaya çıkınca sinemayı müzikten ayrı düşünmek neredeyse olanaksız hale geldi (Dogma 95 akımını hariç tutalım). Müzik, yönetmenin elinde, kamera açıları, ışık ya da senaryo kadar güçlü bir silah oldu. Artık yeni bir sanatsal alan ortaya çıkmıştı bile: film müziği besteciliği. (Halihazırda okulu bile olduğunu belirtelim.)
Ve bu noktadan sonra kimi yönetmenlerin kariyerleri boyunca bazı müzisyenlerle ortaklık yürüttüğünü gözlemliyoruz. Bu ortaklıklardan en önemlileri arasında David Cronenberg’in ürkütücü ve gizemli karakterlerini tamamlayan müzikleriyle Howard Shore’u, Emir Kusturica’nın dışlanmışlık hikayelerindeki kimi eğlenceli, kimi hüzünlü, kimi vurdumduymaz havasını betimleyen Balkan ezgileriyle Goran Bregoviç’i, Sergio Leone’nin Spaghetti Western’lerindeki anti-kahramanlık sekanslarını besleyen ürpertici besteleriyle Ennio Morricone’yi, Hollywood’un yüksek bütçeli Steven Spielberg ve George Lucas yapımlarının görkemini taşıyabilecek epik çalışmalarıyla John Williams’ı örnek gösterebiliriz. Bu sayılan örnekler çoğaltılabilir. Hatta, bir noktadan sonra kimi yönetmenlerle kimi müzisyenlerin adı birbirinden bağımsız olarak anılamaz hale gelmiştir. Bu ilginç sanatsal koalisyonların en çarpıcı örneklerinden birini oluşturur Tim Burton – Danny Elfman beraberliği.
“Benim için, Cadılar Bayramı ayarında müzik yazmak, Rahibe Theresa’nın yardım ve fedakârlık hakkında yazması gibi bir şey. Bu, adeta doğamda var.”
Besteci Danny Elfman’ın bilim kurgu-korku dergisi Cinefantastique’in 1993 seneli bir sayısında yayımlanan bu sözü, müzisyenin Burton’la yakaladığı ahengin büyük bir kısmını açıklamaktadır. “Büyük bir kısmı” öbeğini vurgulamak isteriz, çünkü Elfman sadece Cadılar Bayramı müzikleri yapmamaktadır elbette… Ki 1999’da Los Angeles Times’a verdiği bir röportajda, mezartaşında “Danny Elfman: ‘The Simpsons’ın jenerik müziğini yazan adam” yazacağını söylerken aslında geniş müzik yelpazesinin öbür ucuna da işaret etmektedir. Elfman’ın Nino Rota tarzı eğlenceli tınılarını Burton’ın ilk filmi (kendisinin de ilk film müziği denemesi), “Pee Wee’s Big Adventure”da duyduğunuzda bu adamın üstteki gibi bir söz sarfedebileceğine, dört sene sonra da “Batman”deki gibi Bernard Herrmann tarzı müzikler yapabileceğine inanamıyorsunuz. Hele hele 42 tane konsept olarak birbirinden fersahlarca uzak olan filmler (Gus Van Sant’ın “Good Will Hunting”ini ve Sam Raimi’nin “Spiderman”ini bir karşılaştırın) için ortaya koyduğu işleri değerlendirdiğinizde apışıp kalıyorsunuz, çünkü Elfman her işin altından kalkabiliyor, her duygunun hakkını verebiliyor. “Dilbert” ve Emmy ödülüne layık görüldüğü “Desperate Housewives” tipi jenerikler de cabası.
Ama hepimiz biliyoruz, kendisi de yukarıda kabul ediyor, Elfman’ı Elfman yapan Tim Burton’la olan ortaklığı. Tim Burton’un muşahhas olmayan; muhayyel dünyasında uçup giden hulyaları, dağılan temaları ve başıboş kalan karakterleri toparlayıp yere indirmek çok zaman bir “müzikal-karnavalesk” ortamla mümkün olabiliyor. İşte Elfmann bunu yapıyor. Tim Burton’un muhayyel dünyasının sınırlarını, başladığı ve bittiği yeri müzikle çizebilen sanatçıdır Elfmann. Müzikle, dinleyicilerinin ruhlarında kalıcı desenler bırakabilmesinin bir nedeni de belki de rock müzik kökenli olmasıdır.
Oingo Boingo isimli Amerikalı rock grubunun solistliği ve gitaristliğini 1978 senesine, grup dağılıncaya kadar sürdüren Elfman, 1985 senesinde Burton’ın düşük bütçeli, uzun metrajlı ilk filmi “Pee Wee’s Big Adventure”ın müziklerini yapmaya davet edildiğinde daha hiçbir klasik müzik ya da kompozitörlük eğitimi görmemişti. Ama daha bu ilk filmde bile Elfman’ın yeteneği kendini belli ediyordu. Paul Reubens’in oynadığı, çalınan bisikletini bulmak için maceradan maceraya koşan Pee-wee Herman karakterini çok iyi okumuştu, Elfman. “Yürüyen bir karnaval”ı andıran Pee-wee’nin hikayesinde sinemanın her türlü değişik sahnesine tanık oluyordunuz: hızlı macera sekanslarından romantik anlara ve türlü absürdlüklere kadar. Elfman değişik tonlardaki besteleriyle bu anları renklendirmeyi çok iyi becerdi.
Ama Elfman ve Burton’ın gerçek renklerini bulmaya başladıkları film 1988’deki “Beetlejuice” olur: 20 yıl kısa aralarla devam edecek olan Cadılar Bayramı başlamıştır! “Beetlejuice,” Burton’ın kinayeyle yüklü, gökkuşağının tüm renklerine bürülü korku dünyasına ait her şeyi betimler…Ve Elfman da tam orta yere cuk diye oturur. Başka besteciler kolay yolları seçip çok daha güvenli, denenmiş işler çıkaracakken, Elfman, Burton’ın beyin fırtınasına kendini kaptırmış, renklerin iyice çıldırdığı “Ölüm Sonrası Hayat” kısımlarında kendisi de sınır tanımamıştır. Polka tarzı ezgilerle yüklü rengarenk bir pop-korku filmini sinema tarihine kazandıran Burton-Elfman ikilisi kendilerinin açtığı bu yolda daha da ilerleyecekti.
1989’daki “Batman”le Elfman, çocukken sinemalarda izlediği filmlerde hayranlıkla dinlediği Bernard Herrmann ustaya saygı duruşunda bulunuyordu. Önceki çalışmalarındaki karaktere yoğunlaşan müzikal altyapılar yerlerini neo-noir ya da gotik tarzdaki atmosfere dayalı soundscape’lere bırakıyordu. Önceki çalışmalar dinleyeni etkilerken ya da heyecanlandırırken, şimdikiler gerçekten korkutabiliyordu. İlham alması için Frank Miller’ın “The Dark Night Returns”ünü (“Kara Şövalye’nin Dönüşü”) okuyan Elfman’ın Miller’ın çizimlerindeki karanlığı yakaladığında hemfikiriz. Duymayanlar için ekleyelim: bu film için Prince’in de bir albüm hazırlayıp yayımladığını eklemekte fayda var. (Evet, doğru okudunuz…Prince!) Hatta yayımlandığı sene beğenilen, “Batdance” gibi funk ritmli bir hiti bile olan bir albüm bu!
Bir sonraki film Burton’ı en büyük bütçeli olandan en kişisel olana taşıyacaktı…Aynısı Elfman için de geçerli olmak üzere. Elfman’ın, birçok röportajda hakkında “müziğini bestelediğim filmler arasında en sevdiğim” dediği “Edward Scissorhands,” sanatçının kurguya kattığı çingene ezgileri (Edward’ın mahalledeki kadınların saçlarını kestiği an) ve hatta Meksika ritmleri ile müzisyeni Burton’la beraber bir öykücü seviyesine taşır. Komedi ve dram soslu müzikleri aynı film için yazabilen Elfman’ın bu film sonrası kendine “film müziği bestecisi” demeye başladığı da ilginç bir ayrıntıdır.
Ve tabii ki 1993 senesi ve “The Nightmare Before Christmas…” Elfman’ın “Beetlejuice” tarzı bir Burtonesk dünyada eski müzikallere saygı duruşu… Yine zombilerin, hayaletlerin ve türlü mahlukatın dünyasına ait fantastik bir hikaye anlatılmaktadır filmde. Cadılar Bayramı Kasabası’nın gediklilerinin Noel’e el atmalarıyla olan bitenler anlatılır filmde. Anlatım, dönemine göre son derecede ileri teknikleri içerdiği için olsa gerek büyük yankı uyandırır. Sözkonusu filmde de Tim Burton’un muhayyel dünyasını belli bir çerçeve içine yerleştiren, karnavalesk, eski Hollywood müzikallerini anımsatır şekilde içli ve yer yer kabarevari Danny Elfmann müzikleri filmi uçurur. Bu mükemmel tasarlanmış yapıma kanat olur. Onu cerbezeli kılar. Jack’in şarkılarını seslendiren Elfman’ın Oogie Boogie için bestelediği “Oogie Boogie’s Song”u kim unutabilir? Daha sonra “Corpse Bride” (Ölü Gelin) ve “Charlie and the Chocolate Factory”de de (Çarli’nin Çikolata Fabrikası) rastlayacağımız müzikal benzeri soundtrack’iyle “The Nightmare Before Christmas” filmi müzikleri bir klasiktir. Walt Disney Records’un eylül ayı sonunda “Nightmare Revisited” isimli, filmin şarkılarının farklı sanatçılar tarafından yorumlarını içeren bir tribute albümü yayımladığını da buraya not düşelim. Korn, Amy Lee, Plain White T’s, Rise Against, Rodrigo y Gabriela ve Flyleaf adı geçen isimler.
Filminin genel havasına uyan şaka dolu bir B-sınıfı bilim kurgu soundtracki (“Mars Attacks!”), kariyeri boyunca yaptığı en karanlık ve ürkütücü çalışma (“Sleepy Hollow”) ve ilk defa bu kadar perküsyon dolu bir kompozisyondan sonra (“Planet of the Apes”), Elfman, kişisel kanaatimizce, Tim Burton’ın şu ana kadar ki en üstün çalışmasına müzik besteledi: 2003 çıkışlı “Big Fish.”
Filmi her şeyin ötesinde, görkemli bir edebiyat dersi. Hikaye anlatıcılığının ne anlama geldiği ve nasıl yapılması gerektiği konusunda bütün yaratıcı yazarlık dersi veren kişilere parmak ısırtacak, sarsıcı mesajları var. Burton bunları başarıyla verirken Elfman’ın müziği atmosfer yaratmada eksiksiz bir altyapı sağlıyor. Burton’un en karanlık temaları işlerken bile alttan alta vermeye çabaladığı insani boyut, müspet gelecek algısı ve sevginin yüceliği temaları Elfman’ın naif müzikal sunumlarıyla bezendiğinde anlatım dili etkileyiciliğini katlıyor. Düşsel mekan oluşturma gayretleri sırasında ortaya döktüğü anlatımcı müziğiyle Elfman üst düzey bir dekoratörden daha fazla etkili oluyor. O nedenle Burton’un filmlerinde kaçınılmaz olarak işin ona düşmesinin nedenleri anlaşılabiliyor.
Tim Burton ve Danny Elfman işbirliği beyazperdenin en en çarpıcı sanatsal birlikteliklerinden birini oluşturur. Danny Elfman’sız bir Tim Burton filmi eksiktir. Tim Burton’suz Danny Elfman ise yine başarılı bir müzisyen olmakla beraber gerçek anlamlarından çok uzaklardadır. Bu türden başarılı ve uyumlu sanatsal koalisyonların yapıtları yükseklere taşımakta çok etkili olduğunu bilmekteyiz. Bunun nasıl olabildiğini görebilmek için Tim Burton-Danny Elfman örneğine bakmak çok iyi bir fikirdir. Ortalama bir sinema izleyicisi ya da müzik dinleyicisi mükemmel uyuma sahip bir sanat yapıtını izlerken müzisyen nerede, yönetmen nerede diye bakmayabilir. Bunu ayrımsamayabilir. Bu doğaldır. Fakat hiç değilse, bu yazıyı okuduktan sonra sözkonusu ikilinin yukarıda sözünü ettiğimiz filmlerinden birkaçına bir kez daha göz atın.
O muhteşem ahengi siz de görecek; ve bu ahengin nasıl bir kaldıraç olup yapıtları yükselttiğini kavrayacaksınız.
Yedinci Sanatla İkinci Sanatın Evliliği
(Sinema & Müzik)
Korkuyla İnsaniyetin Ahengi:
Tim Burton & Danny Elfman Birlikteliği
Emre Karacaoğlu & Hikmet Temel Akarsu
emrekaracaoglu@hotmail.com – htakarsu@gmail.com
İstanbul
Yazarların Notu: Bu yazının ilk üç paragrafındaki intro, bu yazı dizisinin Cinemascope Dergisi için hazırlanan David Lynch & Angelo Badalementi birlikteliğini ele alan incelemesinde de kullanılmıştır. Yazı dizisinin anlamının kavranabilmesi için bu intronun yeniden zikredilmesi gerekmiştir. Bu hususu özenli okura belirtmek ihtiyacını hissettik.)
Çingeneler Zamanı (Sırpça: Дом за вешање, Dom za vešanje), yönetmenliğini Emir Kusturica’nın yaptığı 1988 yapımı Yugoslav filmi. Kusturica’nın en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilen yapıt, aynı zamanda tamamı Çingenece çekilen ilk sinema filmidir.
Film, telekinezik güçlere de sahip olan Perhan adında bir Çingene’nin, genç yaşta Yugoslavya’nın küçük bir köyünden çıkıp Milano’da bir suç şebekesine dahil oluşunu, Azra ile yaşadığı aşk ve kızkardeşi Danira’ya uzun süre sonra tekrar kavuşmak için gösterdiği çabalar etrafında anlatır.
Yönetmen Emir Kusturica’ya uluslararası alanda tanınma getiren ve Cannes’da coşkuyla taçlandırlan bu ilgi çekici yapım, müzik, dram, hayal, bildiğiniz tüm Kusturica bileşenlerini barındıran bir yapım.