Felsefecilerin Önyargıları Üstüne – Friedrich Nietzsche Şubat 4, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy , add a comment
Nietzsche: “Yeterince uzun bir süredir felsefecileri yakından gözledikten, onların satır aralarını okuduktan sonra, kendi kendime diyorum ki: Bilinçli düşünmenin büyük bir bolumu hala içgüdüsel etkinlikler arasında sayılmalı, felsefece düşünme bile; nasıl kalıtsal olanla, ‘doğuştan olan” konularında düşüncelerimiz değiştirdiysek, burada da değiştirmeyi öğrenmeliyiz. Doğma eyleminin, kalıtımın bütün işleyiş ve gelişmesinde yeri ne denli azsa, “bilinçli olmanın”, sonuca götürücü anlamda, içgüdüsel olanla karşılaştığı o denli azdır”
Felsefecilerin Önyargıları Üstüne – Friedrich Nietzsche
Bu Sfinks bize soru sormayı da öğretmedi mi? Bize soru soran kim gerçekten? Nedir bu içimizde “hakikati” isteyen? – Aslında, bu isteminin kökeni sorusunun önünde uzun süredurduk…
1
Bizi hala nice tehlikeli serüvene kışkırtan hakikat istemi, filozofların şimdiye dek saygıylasöz ettiği şu ünlü hakikat perestlik… Karşımıza şimdiden ne sorunlar çıkardı, bu hakikati isteme! Ne tuhaf, ne belalı, sorgulanası sorular! Uzunca bir tarihi olmuş – Yeni de, henüzbaşlamış gibi görünmüyor mu? Sonunda inancımız sarsıldı, sabrımızı yitirdik, dönüverdik sırtımızı; ne harika değil mi?
Bu Sfinks bize soru sormayı da öğretmedi mi? Bize soru soran kim gerçekten? Nedir bu içimizde “hakikati” isteyen?
- Aslında, bu isteminin kökeni sorusunun önünde uzun süre durduk, – sonunda daha temel bir soru önünde tümüyle duruncaya dek. Bu istemenin değerini sorduk. Hadi hakikati istiyoruz diyelim, peki neden hakikat olmayan değil- Belirsizliği- Hatta bilgisizliği? – Hakikatin değeri sorunu çıkıyor önümüze – yoksa sorunun önüne biz mi çıkıyoruz? Hangimiz burada Odipus, hangimiz Sfinks? Soruların ve soru işaretlerinin bir buluşması bu, öyle görünüyor. Ve inanıyor musunuz, sonunda bu sorun sanki daha önce hiç karşımıza çıkmamış gibi gelmeye başlıyor, – ilk gören bizmişiz gibi, gözümüzü üstüne dikip, tehlikeye mi atıyoruz onu? Demek ki tehlike var onda, belki hiç de büyüğünden değil.
2
“Bir şey kendi karşıtından nasıl kaynaklanabilir ki? Hatadan hakikat nasıl doğar örneğin? Ya da aldanma isteminden hakikat istemi? Ya da çıkarcılıktan çıkara dayanmayan davranış? Ya da aç gözlülükten bilgenin saf pırıl pırıl bakışı? Böylesi kaynaklanma olanaksız. Kim bunu düşlerse budaladır, aslında budaladan da beterdir. En yüksek değerdeki şeylerin bir başka kaynağı, kendi kaynağı olmalı. – Bu gelip geçici ayartıcı, aldatıcı, aşağılık dünyadan, bu kuruntu ve hırsın keşmekeşinden türetilmiş olamazlar. Daha çok, varlığın ana rahminde, gelip geçici olmayandan, gizlenmiş Tanrı’da, ‘kendi başına’ şeyde – işte burada olmalı onların temeli, başka hiç bir yerde değil!”
Bu çeşit yargılama, onunla bütün çağdaşların metafizikçilerin tanıyabileceğimiz tipik bir önyargıyı içeriyor; bu çeşit değer biçmeler onların bütün mantıksal işleyişlerinin ardında duruyor; bundandır, metafizikçilerin “bilgiyle” sonunda, törenle ‘hakikat’ diye vaftiz ettikleri şeyle uğraştıkları inancı. Metafizikçilerin temel inancı, değerlerin karşıtlığına olan inançtır.
En dikkatlilerin bile aklına eşikte durup düşünmek gelmemiştir. en çok düşünmeleri gereken yerde; kendi kendilerine de omnibus dubitandum (her şeyden kuşkulanmak) andını içseler de, Çünkü, önce genel olarak karşıtların varlığından, sonra, halk arasında yaygın, metafizikçilerin kendi damgalarını vurduğu değer biçemler ve değer karşıtlıklarının belki de yalnızca işin dış yüzeyindeki değerlendirmeler olup olmadığından kuşku duyulabilir. Yalnızca iğreti perspektiflerdir, belki de belli bir açıdan, kim bilir aşağıdan bakmıştırlar, ressamların deyimini kullanırsak, sanki kurbağa perspektifi gibi bir şey olmasınlar sakın? Bütün bu değerlerle, hakikate, has olana, özveriye ulaşılabilir; yine de, her yaşam için daha yüksek, daha temelde olan bir değer, görünüşe, aldanma istemine, çıkarcılığa, aç gözlülüğe bağlanabilir. Ayrıca şu da olanaklı: İyi ve saygın şeylerin değerini oluşturan her neyse o. şu belalı, şu görünüşte karşıt olarak konulmuş şeylere yakışıksızca dönüştürülmüş, bağlanmış, onlarla örülmüşlüğünde, belki de onlarla temel benzerlik taşıyarak bulunuyor.
Belki! Kim bu tehlikeli belkilerle uğraşmaya gönüllü ki! Yeni bir felsefeci türünün gelişini beklemeli, kendinden öncekilerle zıt eğilimleri ve beğenisi olan,- her anlamda tehlikeli ‘belkiler’in felsefecilerini – ve tüm ciddiliğimizi takınarak söylendiğinde: görüyorum işte, böyle yeni felsefeciler geliyor.
3
Yeterince uzun bir süredir felsefecileri yakından gözledikten, onların satır aralarını okuduktan sonra, kendi kendime diyorum ki: Bilinçli düşünmenin büyük bir bolumu hala içgüdüsel etkinlikler arasında sayılmalı, felsefece düşünme bile; nasıl kalıtsal olanla, ‘doğuştan olan” konularında düşüncelerimiz değiştirdiysek, burada da değiştirmeyi öğrenmeliyiz. Doğma eyleminin, kalıtımın bütün işleyiş ve gelişmesinde yeri ne denli azsa, “bilinçli olmanın”, sonuca götürücü anlamda, içgüdüsel olanla karşılaştığı o denli azdır, – bir felsefecinin en bilinçli düşünmesi içgüdü aracılığıyla gizlice yönlendirilir ve belli kanallara itilir. Bütün mantığın görünüşteki özerk işleyişinin gerisinde de, değer biçimler, daha açık söylersek, yaşamının belli türlerini korumak için fizyolojik gereksinmeler bulunur. Örneğin, belirgin olan, belirsiz olandan daha fazla değerli olacaktır, görünüş “hakikat”ten daha az: Ama böylesi değer biçmeler, bizim için düzenleyici önlemleri bir yana, yalnızca yüzeyde değer biçmelerden fazla bir şey olmayacak bizim gibi varlıkların kendilerini korumaları icin belki kesinlikle gerekli belli bir tür niaiserie6(budalalık). Öyleyse diyelim haydi, özellikle insan değildir, “her şeyin ölçüsü”… (Protogoras’a gönderme)
4
Bir yargının yanlışlığı bizim için hiç de o yargıya karşı çıkmak değildir: Burada yeni dilimizbelki pek de tuhaf geliyor kulağa. Soru, onun ne ölçüde yaşam-ilerletici, yaşam-koruyucu, tür koruyucubelki de tür-yetiştirici olduğudur; ve biz asıl olarak şunları ileri sürmeye eğilimliyiz:
En yanlış yargılar (bunlara sentetik a priori yargılar aittir.) bizim için en vazgeçilmez olanlardır; mantığın uyduruklarına bir geçiş izni vermeksizin, gerçeği safça bulunmuş, koşulsuz, kendi kendine-denk-dünyayla-ölçmeden, sayılar aracılığıyla dünyanın sürekli yanlışlaması olmaksızın insanlık yaşayamaz, – yanlış yargılardan vazgeçme yaşamdan vazgeçme, yaşamı yadsımadır, hakikat olmayanı yaşam koşulu olarak tanımak: Elbette bu, alışılmış değer duygularına tehlikeli biçimde karşı çıkmak demek; ve buna kalkışan felsefe, yalnızca bununla bile kendini iyinin ve kötünün ötesine koyar.
5
Filozofların yarı yarıya güvenilmez, yarı yarıya da alaycı biçimde görülmesi onların ne denli masum olduklarının tekrar tekrar fark edilmesi değildir, – ne denli sık ne denli kolay yanlışa düşüp yollarını şaşırıyorlar, kısacası çocuklukları ve çocuksulukları, – ayrıca yeterince namusluluk göstermiyorlar: Oysa hakikat düşkünlüğü* sorusuna uzaktan da olsa ilişir ilişmez, hep birlikte görkemli ve erdemli bir yaygara basıyorlar. Hepsi birden düşüncelerinin sanki soğuk, saf, tanrısal çarpıtılmamış bir diyalektiğin kendi kendine gelişmesiyle keşfedilip elde edildiği havası yaratıyorlar (daha namuslu, daha yontulmamış, her derecede mistikten farklı olarak – bunlar “esin” konuşmaları-): Oysa, temelde bir öncelenmiş önerme, apansız rastlanan bir düşünce, bir vahiydir, çoğunlukla ayıklanıp, soyutlanmış bir yürek tutkusudur, onlar tarafından iş işten geçtikten sonra savunulur; topu da, öyle görülmek istemeyen avukattırlar, hakikat diye vaftiz ettikleri önyargılarının kurnaz savunucuları – ve bunu üstlenecek vicdan yürekliliğinden çok uzakta, bir düşmanı ya da bir dostu ya da bir küstahı hakikatle dalga geçmesi için uyarma gibi iyi bir cesaret zevkinin çok uzağında, Tartüflük (kurnazca ikiyüzlülük) katılığı kadar usluluğu yaşlı Kant’ın, bizi diyalektiğin gizli yoluna çeken; bu yol, doğrusu bu yanlış yol, onun “Kategorik İmperativ”ine çıkar – Bu oyun, eski ahlakçıların ve ahlak övgücülerinin ince hilelerini gözlemeyi bir parça bile eğlenceli bulmayan biz zor beğenenleri gülümsetiyor. Ya da matematiksel formun bu hokus-pokusuyla Spinoza felsefesini – “bilgeliğinin sevgisini” sözcüğü haklı ve yerinde yorumlamak – sanki demirdenmiş gibi zırhladı, maskeledi; başa çıkılmaz bakire ve Pallas Athena9’ya bir göz atma yürekliliğini gösteren saldırganın yüreğine korku salmak için: -tam bir çekingenlik ve saldırılabilirlik, bir münzevi gibi yaşama hastalığının foyasını ne de güzel ortaya çıkarıyor!
Toplam okunma (5838) Bugün(7) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Ludwing Feuerbach Klasik Alman Felsefesinin Sonu 2 | İdealizm ve Materyalizm – Friedrich Engels Şubat 2, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy, Genel Kültür - General Culture , add a comment
Her felsefenin ve özellikle modern felsefenin büyük temel sorunu, düşüncenin varlık ile ilişkisi sorunudur. İnsanlar, kendi fiziksel yapılışları konusunda tam bir bilgisizlik içinde ve düşlerindeki görüntülerin [6*] dürtüsü altında bulundukları en eski zamanlardan beri kendi düşünceleri ile duyumlarının kendi öz bedenlerinin bir eylemi olmadığı, ama bu bedende oturan ve ölüm anında bu bedenden ayrılan ayrı bir ruhun işi olduğu düşüncesine varmışlardır — bu andan sonra da bu ruhun dış dünya ile ilişkileri üzerine kendilerine birtakım fikirler yaratmak gerekmiştir. Eğer, ölüm anında, bu ruh bedenden ayrılıyor ve kendi yaşamını sürdürüyorsa, ona ayrı özel bir ölüm yakıştırmak için hiçbir neden yoktu;
ve böylece, gelişmenin o aşamasında, hiç de bir avunma gibi değil, ama, tersine, kendisine karşı elden hiçbir şey gelmeyen bir yazgı, hatta sık sık, özellikle Yunanlılarda, gerçek bir kötü yazgı, bir felaket gibi görünen ruhun ölümsüzlüğü fikri doğdu. Dinsel avunç isteği değil de, bedenin ölümünden sonra bir kez varlığı kabul edilmiş bulunan bu ruhun ne yapacağı konusundaki genel bilisizlikten ortaya çıkan bu şüphe, genel olarak, kişisel ölümsüzlüğün o cansıkıcı anlayışına yolaçtı. Buna tamamıyla benzer bir biçimde, doğa güçlerinin kişileştirilmesiyledir ki, dinin daha sonraki gelişmesi sırasında, gitgide daha dünya-dışı bir biçim alan, ensonu bir soyutlama sürecinin, diyebilirim ki, hemen hemen zihinsel gelişme boyunca varlık kazanan bir damıtma sürecinin sonucunda, azçok sınırlı güçte ve birbirlerine karşı sınırlayıcı olan sayısız tanrılar insanların zihninde, tektanrılı dinlerin tek başına bir tek tanrı fikrini yaratıncaya değin, ilk tanrılar doğdular.
Düşüncenin varlığa, tinin doğaya ilişkisi sorununun, bütün felsefenin bu en yüksek sorununun kökleri, tıpkı her dinde olduğu gibi, yabanıllık çağının kısıtlı ve bilisiz kavrayışlarındadır. Ama bu sorun, ancak Avrupa toplumu, hıristiyan ortaçağın uzun kış uykusundan uyandığı zaman bütün kesinliğiyle konabilir ve ancak o zaman bütün anlamını kazanabilirdi. Ayrıca ortaçağın skolastiğinde büyük bir rol oynamış olan düşüncenin varlığa göre durumu sorunu, tinin mi yoksa doğanın mı, hangisinin esas öğe olduğu sorunu, bu sorun, kilise bakımından, şu keskin biçimi aldı: dünya Tanrı tarafından mı yaratılmıştır, yoksa bütün öncesizlik boyunca var mı idi?
Bu soruyu yanıtlayışlarına göre filozoflar iki büyük kampa ayrılıyorlardı. Tinin doğaya göre önce gelme özelliğini ileri sürenler ve buna göre de, son aşamada, ne cinsten olursa olsun dünya için bir yaratılmayı kabul edenler —bu yaratılma çok kez, filozoflarda, örneğin Hegel’de, hıristiyanlıkta olduğundan çok daha karmaşık ve çok daha olanaksızdır— bunlar, idealizm kampını oluşturuyorlardı. Ötekiler, doğayı esas öğe sayanlar ise materyalizmin değişik okullarında yer alıyorlardı.
Başlangıçta, iki deyim: idealizm ve materyalizm, bundan başka bir anlama gelmiyordu, biz de, burada, onları başka bir anlamda kullanmayacağız. Daha ilerde, eğer buraya başka bir şey sokulmuş olursa bundan nasıl bir karışıklık doğacağını göreceğiz.
Ama düşüncenin varlıkla ilişkisi sorununun bir başka yönü daha vardır: bizim çevremizdeki dünya hakkındaki düşüncelerimiz ile bizzat bu dünya arasında nasıl bir bağıntı vardır? Bizim düşüncemiz gerçek dünyayı bilebilecek durumda mıdır? Gerçek dünyaya değgin tasarımlarımızda ve kavramlarımızda gerçekliğin doğru bir yansısını verebilir miyiz? Bu soru, felsefe dilinde düşünce ile varlığın özdeşliği sorunu diye adlandırılır ve filozofların büyük çoğunluğu bu soruya olumlu biçimde yanıt verirler. Örneğin Hegel’de bu olumlu yanıt kendiliğinden ortaya çıkar; çünkü gerçek dünya üzerine bizim bildiğimiz şey, kesinlikle, onun, fikre uygun içeriğidir, bu da, mutlak Fikrin ilerleyici bir gerçekleşmesi dünyayı yapar; o mutlak Fikir ki, bütün öncesizlik boyunca, dünyadan bağımsız olarak ve dünyadan önce bilinmeyen bir yerde var olmuştur; oysa apaçıktır ki, düşünce daha önceden, fikirlerden meydana gelen bir içeriği bilebilir. Gene apaçıktır ki, burada tanıtlanması sözkonusu olan, daha önceden, öncüller içinde örtük (zımnen) bulunan içeriktir. Ama bu, Hegel’in, düşüncenin ve varlığın özdeşliği yolundaki tanıtından şu öteki vargıyı çıkarmasına engel olmuyor: onun felsefesi, kendi düşüncesine göre doğru olduğundan, bundan böyle tek doğru felsefe de odur ve düşünce ile varlığın özdeşliği, insanlığın onun felsefesini hemen teoriden pratike geçirmesi ve tüm dünyayı hegelci ilkelere göre dönüştürmesi ile doğrulanmalıdır. Bu da Hegel’in azçok bütün filozoflarla paylaştığı bir kuruntudur.
Ama daha bir dizi başka filozof da vardır ki, dünyayı bilmenin olanaklı olduğunu, ya da en azından derinliğine bilmenin olanaklı olduğunu kabul etmezler. Modernler arasında Hume ve Kant bunlardandır, ve bunlar, felsefenin gelişmesinde çok büyük bir rol oynamışlardır. Bu görüş tarzını çürütmek üzere söyleneceklerin özü, idealist görüş açısından olanaklı olduğu ölçüde, daha önce Hegel [9] tarafından söylenmiştir; Feuerbach’ın materyalist açıdan buna eklediği, derin olmaktan çok nükteye dayanır. Bu felsefe saplantısının en çarpıcı çürütülmesi, bütün öteki saplantılarda olduğu gibi, pratiktir, özellikle deneyim ve sanayidir. Eğer biz, doğal bir görüngü hakkındaki anlayışımızın doğruluğunu, bu görüngüyü biz kendimiz yaratarak ve onu koşullarının yardımıyla meydana getirerek ve hele onu kendi amaçlarımıza hizmet ettirerek tanıtlayabiliyorsak, Kant’ın kavranamaz “kendinde şey”inin işi biter. Bitkisel ve hayvansal organizmalarda üretilen kimyasal tözler, organik kimya birbiri ardından onları birer birer yapmaya koyuluncaya kadar, böyle “kendinde şeyler” olarak kalırlar; ama kimya onları yaptı mı, “kendinde şey”, bizim için şey haline gelir, tıpkı örneğin, artık kızılkök halinde tarlalarda yetiştirmeyip çok daha kolaylıkla ve daha ucuza taş kömürü katranından (sayfa: 27) çıkardığımız alizarin gibi. Copernikus’un güneş sistemi, üçyüz yıl boyunca, bir varsayım oldu; bunun üzerine bire karşı yüz, bin, onbinle de bahse girişilse, gene de varsayımdı; oysa Le Verrier, bu sistemden çıkarılan veriler yardımıyla, yalnız, bilinmeyen yeni bir gezegenin varlığının zorunlu olduğunu değil, ama aynı zamanda bu gezegenin gökyüzünde bulunması gereken yeri hesaplayınca ve daha sonra Galile onu gerçekten bulunca [10] Copernikus’un sistemi tanıtlanmış oldu. Bununla birlikte, yeni-kantçılar Almanya’da Kant’ın düşüncelerine, bilinemezciler ise İngiltere’de Hume’un düşüncelerine (bu düşünceler İngiltere’de hiçbir zaman ortadan kalkmadı) yeni bir canlılık vermeye uğraşıyorlarsa da, bu, bilimsel açıdan, bunların çok zaman önce yapılmış olan teorik çürütülmelerine oranla bir geriye gidiştir, pratikte ise materyalizmi açıktan açığa geri çevirirken, gizlice, utangaç bir biçimde kabul etmektedir.
Ama, Descartes’tan Hegel’e, Hobbes’dan Feuerbach’a giden bütün bu dönem boyunca, filozoflar, sanıldığı gibi, hiç de saf fikrin gücüyle ileri itilmemişlerdir. Tersine. Gerçekte onları ileri iten şey, özellikle doğabilimdeki ve sanayideki gitgide daha coşkunlaşan büyük ilerlemedir. Materyalistlerde, bu, hemen yüzeyde kendini gösterir, ama idealist sistemler de gitgide daha çok olmak üzere materyalist bir içerik kazanmışlar ve kamutanrıcılı (panthéiste) görüş açısından tin ile madde arasındaki aykırılığı o şekilde uzlaştırmaya çalışmışlardır ki, Hegel’in sistemi, yöntemine ve içeriğine göre, idealist bir biçimde başüstü konulmuş bir materyalizmden başka bir şey değildir.
Dolayısıyla, Starcke’nin, Feuerbach’ı nitelendirirken, ilkin düşüncenin varlıkla ilişkisi temel sorununda Feuerbach’ın tutumunu incelemesi anlaşılır. Daha önceki filozofların, özellikle Kant’tan sonrakilerin, felsefi anlayışlarını gereksiz yere ağdalı bir dille açıkladığından, ve yazar, yapıtlarından soyutlanarak alınmış pasajlara aşırı bir biçimcilikle bağlı kaldığından, Hegel’in çok aleyhinde olan kısa bir girişten sonra, foyerbahçı metafiziğin, filozofun ilgili yapıtlarının ardarda sıralanışından çıkan sonuca göre gelişmesini ayrıntılı bir biçimde açıklayan bir çalışma geliyor. Bu açıklama özenli ve açık bir biçimde yapılmış; ne yazık ki, bütün kitap gibi bu açıklama da, çok kez kaçınılması olanağı bulunan bir sürü felsefi deyimler yığınıyla doldurulmuş, öylesine işi güçleştirici bir yığın ki, yazar, hiç de tek ve aynı okulun ya da hatta Feuerbach’ın kendisinin deyiş biçimiyle yetinmeyip felsefi olmak iddiasındaki en çeşitli akımların, özellikle de bugün ortalığı sarmış olanların deyimlerini kitabına kattığı ölçüde büsbütün cansıkıcı bir durum alıyor.
Feuerbach’in gelişmesi, bir hegelcinin —doğrusunu söylemek gerekirse hiçbir zaman kurallara tam bağlı olmayan bir hegelcinin— materyalizme doğru gelişmesidir; belli bir aşamada, öncelinin idealist sistemiyle ilişkileri toptan koparmamaya doğru götüren bir gelişmedir. Ensonu, Hegel’in “mutlak Fikir”inin dünyadan önce varolmasının, “mantık kategorilerinin” evrenden önceki “önvarlığı”nın, yukarda bir yaratıcı inancının gerçeksiz bir kalıntısından başka bir şey olmadığı; duyularla algılanabilir maddi dünyanın, bizim de bir parçası olduğumuz bu maddi dünyanın tek gerçeklik olduğu ve bize ne kadar yüce görünürlerse görünsünler bilincimizin ve düşüncemizin, maddi, bedensel bir organın, beynin ürünlerinden başka bir şey olmadıkları kavrayışı, karşı durulmaz bir güçle kendisini ona kabul ettiriyor. Madde, tinin bir ürünü değildir, ama tinin kendisi maddenin en üstün ürününden başka bir şey değildir. İşte bu, elbette ki, salt materyalizmdir. Bu noktaya gelince, Feuerbach (sayfa: 29) birdenbire duruyor. Ötedenberi süregelen, şeye değil ama materyalizm sözcüğüne ilişkin, felsefi önyargıyı aşamıyor. Şöyle diyor:
“Materyalizm, bana göre, insan varlığının ve bilgisinin yapısının temelidir; bana göre, bir fizyologa, sözcüğün dar anlamında bir doğacıya, örneğin Moleschott’a göre olduğu gibi ve onların özel ve mesleki görüş açılarından zorunlu olarak görüldüğü gibi, materyalizm, bu yapının kendisini bilmek değildir. Ben, geride baştan sona materyalizmle aynı görüşteyim, ama ileride değil.” [7*]
Feuerbach, burada, madde ile tin arasındaki ilişkileri anlamanın belirli bir tarzına dayanan genel dünya anlayışı olarak materyalizm ile, bu dünya anlayışının belirli bir tarihsel evrede, yani 19. yüzyılda, ifade edilmiş olduğu özel biçimi birbirine karıştırıyor. Dahası, materyalizmi, 18. yüzyıl materyalizminin bugün doğabilimcilerin ve doktorların kafalarında varlığını sürdüren ve Büchner, Vogt ve Moleschott’un 1850-1860 yıllarında ortalığa yaydıkları kaba, sığ biçimi ile karıştırıyor. Ama, nasıl idealizm bütün bir dizi gelişme evrelerinden geçmişse, materyalizm de geçmiştir. Materyalizm, doğa bilimleri alanında çağ açan her yeni buluş ile kaçınılmaz olarak biçimini değiştirmek zorundadır; ve tarihin kendisi de materyalist bir işleme tâbi tutulalı beri burada da yeni bir gelişme yolu açılmaktadır.
Geçtiğimiz yüzyılın materyalizmi her şeyden çok mekanikçi idi, çünkü bu çağda, bütün doğa bilimleri arasında yalnız mekanik ve henüz ancak —yeryüzündeki ve gökyüzündeki— katı cisimlerin mekaniği, kısaca, yerçekimi mekaniği, belli bir olgunlaşma durumuna ulaşmıştı. Kimya, henüz çocuksu, filojistik biçimiyle vardı. [11] Biyoloji, henüz kundaktan çıkmamıştı; bitkisel ve hayvansal organizmalar ancak kabaca incelenebilmişti ve ancak salt mekanik nedenlerle açıklanıyorlardı; Descartes için hayvan nasıl bir makine ise, 18. yüzyılın materyalistlerine göre de insan öyle bir makineydi. Mekanik yasaların da elbette ki işlediği, etkili olduğu, ama daha üst sıradan yasalarca daha geri plana atıldıkları kimyasal ve organik yapıdaki olaylara da yalnız tek başına mekaniğin uygulanması, klasik Fransız materyalizminin özgül, ama o dönem için kaçınılmaz darlıklarından biridir.
Bu materyalizmin ikinci özgül darlığı, dünyayı bir süreç olarak, tarihsel gelişme yolunda bir madde olarak kavramadaki yetersizliğidir. Bu, o çağda doğa bilimlerinin ulaşmış oldukları düzeye ve bu doğa bilimlerine bağlı olan metafizik, yani anti-diyalektik felsefe tarzına uygun düşüyordu. Doğanın, aralıksız sürüp giden bir hareket içinde olduğu biliniyordu. Ama, çağın fikirlerine göre, bu hareket, gene aynı şekilde aralıksız sürüp giden bir çember çiziyordu ve bu yüzden de hiç ilerlemiyordu; daima aynı sonuçları veriyordu. Bu görüş tarzı o zaman için kaçınılmazdı. Güneş sisteminin oluşumunun kantçı kuramı henüz formüle edilmişti ve ancak basit bir merak konusu gibi kabul ediliyordu. Yeryüzünün evriminin tarihi, jeoloji, henüz hiç bilinmiyordu ve bugünkü canlı varlıkların, yalından karmaşığa doğru evrim gösteren uzun bir dizinin sonucu oldukları düşüncesi, o zaman bilimsel olarak konamıyordu. Bu durumda, tarihsel olmayan doğa anlayışı kaçınılmazdı. Bu anlayışla Hegel’de de karşılaşıldığına göre, 13. yüzyıl filozofları bu yüzden o kadar kınanamaz. Hegel’de, doğa, Fikrin yalın bir “yabancılaşması” olarak, zaman içinde hiçbir gelişmeye elverişli değildir, yalnızca çeşitliliğini uzay içinde açıp yayma olanağına sahiptir, öyle ki, içerdiği bütün gelişme derecelerini aynı zamanda ve birbiri yanısıra yayıp serer ve hep (sayfa: 31) aynı süreçleri aralıksız durmadan yinelemeye mahküm bulunur. Ve işte uzay içinde, ama zamanın —her türlü gelişmenin temel koşulunun— dışında bir gelişme saçmalığını, Hegel, doğaya dayatıyor, üstelik jeolojinin, embriyolojinin, bitkisel ve hayvansal fizyolojinin, organik kimyanın gelişmekte olduğu ve bu yeni bilimlerin temeli üzerinde daha sonra gelecek olan evrim teorisinin deha dolu önsezilerinin, her yanda (örneğin Goethe ve Lamarck’ta) görünmekte olduğu bir zamanda. Ama sistem bunun böyle olmasını gerektiriyordu ve yöntem, sistem aşkına, kendi kendine ihanet etmek zorundaydı.
Tarihe aykırı bu görüş, tarih alanında da geçerliydi. Burada, ortaçağın kalıntılarına karşı savaşım, görüşü sımsıkı sınırlandırılıyordu. Ortaçağ, tarihin, bin yıllık genel barbarlık tarafından basit bir kesintiye uğratılması sayılıyordu; ortaçağdaki büyük ilerlemeler —Avrupa’da uygarlık alanının genişlemesi, orada uzun ömürlü, yaşama şansı olan ulusların yanyana oluşması, son olarak 14. ve 15. yüzyılın büyük teknik ilerlemeleri— bütün bunlardan hiçbiri göze görünmüyordu. Oysa, böyle yapmakla, büyük tarih zincirinin ussal bir biçimde kavranılmasına engel olunuyordu ve tarih, olsa olsa, filozofların kullanımına sunulmuş bir örnekler ve belgeler açıklaması hizmetini görüyordu.
Almanya’da, 1850′den 1860′a kadar materyalizmi halka yayan seyyar satıcılar [8*] hiçbir yönden hocalarının bu sınırlı görüş açılarını aşamadılar. O zamandan beri doğabilimde yapılmış bütün ilerlemeler, onlara yaratıcının varlığı inancına karşı yeni kanıtlar hizmeti görmekten başka bir işe yaramadı; ve aslında üstlendikleri şey, hiç de teoriyi daha ileri doğru geliştirmek değildi. İdealizm etkinliğini yitirmiş ve 1848 devriminden öldürücü darbeyi yemiş idiyse de, gene de, materyalizmin bir an için daha da aşağılara düştüğünü görmenin hoşnutluğunu tadabilmiştir. Feuerbach, bu materyalizmin sorumluluğunu üzerinden atmakta yerden göğe haklıydı; ancak materyalizmin seyyar vaizlerinin öğretisi ile genel olarak materyalizmi birbirine karıştırmaya hakkı yoktu.
Bununla birlikte burada iki noktaya dikkati çekmek gerekir. Birincisi, Feuerbach’ın zamanında bile, doğa bilimleri henüz yoğun bir kaynaşma sürecinin tam ortasındaydı, bu süreç, ancak, son onbeş yıl içinde durulmuşluğuna ve göreli bir tamamlanışa kavuştu; yeni bilgi malzemesi duyulmadık bir biçimde yığılıp birikiyordu, ama birbirini itip kakan bu yeni buluşlar kargaşası içinde sıralı bir bağlantının, dolayısıyla bir düzenin yerleşmesi ancak şu son zamanlarda olabildi. Gerçi, Feuerbach, şu üç kesin buluşa da ulaşmıştı — hücrenin bulunuşu, enerjinin dönüşümünün bulunuşu ve darvincilik adı altında bilinen evrim teorisinin bulunuşu. Ama, kır ortasında tek başına bir filozof, bilginlerin kendilerinin bile o dönemde ya hâlâ karşı çıktıkları ya da doyurucu bir biçimde kullanmasını bilmedikleri buluşların değerini takdir edecek kadar bilimdeki ilerlemeleri yeterli bir biçimde nasıl izleyebilirdi? Bunun suçu, kendilerini karış karış aşan Feuerbach, küçük bir köyde köylüleşmek ve tozlanıp örümceklenmek zorunda kalırken, kurnaz ve seçmeci (éclectiques) kılı kırk yarmakla vakit geçirenlerin felsefe kürsülerine elkoymalarına yolaçan Almanya’nın içler acısı koşullarındadır yalnızca. Demek ki, Fransız materyalizminde tek yanlı ne varsa hepsini çıkarıp atan, ve o zaman artık mümkün hale gelmiş olan tarihsel doğa anlayışı Feuerbach için ulaşılmaz kaldı ise bunun kusuru onun değildir.
Ama, ikinci olarak, Feuerbach, yalnız doğa bilimleri materyalizminin “insan bilgisinin yapısının kendisini değil, bu yapının temelini” oluşturduğunu söylemekte yerden göğe haklıdır. çünkü biz, yalnızca doğada değil, aynı zamanda insan toplumu içinde yaşıyoruz, ve insan toplumunun da tıpkı doğa gibi kendi gelişmesinin ve kendi biliminin tarihi vardır. Dolayısıyla, toplumun bilimini, yani tarihsel ve felsefi denilen bilimlerin tümünü, materyalist temel ile uyumlaştırmak ve bu temele dayanarak onları yeniden kurmak sözkonusuydu. Ama bu, Feuerbach’a nasip olmadı. Feuerbach, burada, “temel”e karşın, geleneksel idealistçe bağların tutsağı kaldı ve “ben ilerdeki değil, gerideki materyalistlerle aynı görüşteyim” derken de bunu kabul ediyordu. Ne var ki, toplumsal alanda, “ileri doğru” bir tek adım atamayan ve 1840 ya da 1844′teki görüşünü aşmayan bizzat Feuerbach oldu ve bu da, gene, özellikle onun, tecrit edilmiş durumundan ileri geldi, bu durum onu, —başka herhangi bir filozoftan çok daha fazla toplumla ilişkiler kurmak, fikir alışverişinde bulunmak için yaratılmış olan Feuerbach’ı— kendi değerindeki insanlarla işbirliği ya da çatışma içinde fikirler yaratacak yerde, inzivaya çekilmiş beyninden fikirler çıkartmak zorunda bıraktı. Onun ne ölçüde bu idealist alanda kaldığını daha ileride ayrıntılarıyla göreceğiz.
Burada bir de şuna dikkati çekmek yeter: Starcke, Feuerbach’in idealizmini olmadığı yerde arıyor. “Feuerbach idealisttir, insanlığın ilerlemesine inanıyor.” (s. 19.) “Her şeyin temeli, altyapısı, gene de idealizm olarak kalıyor. Bize göre, gerçekçilik, düşüncel (idéale) eğilimlerimizi izlerken yoldan sapmalara karşı bir koruma çaresinden başka bir şey değildir. Acıma, sevgi, gerçek ve hak yolunda coşku hep düşüncel güçler değiller midir?”
Bir kere, idealizmin burada, ülküsel (idéale) erekleri izlemekten başka bir anlamı yoktur. Oysa bu sonuncular, olsa olsa Kant’ın idealizmine ve onun “kesin emir”ine girerler; oysa Kant’ın kendisi felsefesine “deneyüstü düşüncecilik” (idéalisme transcendantal) adını veriyordu; ve bu, Starcke’nin de anımsayacağı gibi, felsefenin ahlâki ülküleri de işlemesinden dolayı değil, bambaşka nedenlerleydi. Felsefi idealizmin ahlâki ülkülere, yani toplumsal ülkülere inancın çevresinde döndüğü boşinanı, felsefenin dışında, kendilerine gerekli birkaç felsefi kültür kırıntısını Schiller’in şiirlerinde ezberleyen darkafalı Alman burjuvalarında oluşmuştur. Hiç kimse, Kant’ın güçsüz —güçsüz, çünkü olanaksızı ister, ve dolayısıyla gerçek hiçbir şeye varamaz— “kesin emir”ini, özellikle, yetkin bir idealist olan Hegel’den daha keskin bir biçimde eleştirmedi ve hiç kimse, Schiller’in aşıladığı gerçekleşmez ülkülere karşı darkafalı burjuva düşkünlüğü ile Hegel’den daha acımasızca alay etmedi (örneğin, Phénomenologie’ye bakınız).
Ama, ikinci olarak, insanları harekete geçiren her şeyin —beynin aracılığıyla duyulan bir açlık, bir susuzluk duyumu ile başlayan ve gene beynin aracılığı ile hissedilen bir doymuşluk izlenimi ile sonuçlanan yemek yemenin ve içmenin bile— zorunlu olarak onların beyinlerinden geçmesinin önüne geçilemezdi. Dış dünyanın insan üzerindeki yansıları onun beyninde ifadesini bulur, ve orada duygular, düşünceler, içgüdüler, istemler, kısacası, “düşüncel (idéale) eğilimler” biçiminde yansırlar ve bu biçimde “düşüncel güçler” haline gelirler. Eğer insanın genellikle “düşüncel eğilimlere” başeğmesi ve “düşüncel güçler”in kendi üzerinde etkili olmalarına izin vermesi, onun bir idealist olmasına yetiyorsa, normal olarak gelişmiş her insan, bir çeşit doğuştan-idealisttir ve bu durumda nasıl olur da hâlâ materyalistler var olabilir?
Üçüncü olarak, insanlığın, hiç değilse şu anda, genel bir biçimde, ilerleme doğrultusunda hareket ettiği inancının, materyalizm ile idealizm arasındaki uzlaşmaz karşıtlıkla kesin olarak hiçbir ilgisi yoktur. Fransız materyalistleri, tıpkı deist [12] Voltaire ve Rousseau kadar, hemen hemen bağnazlık derecesinde bu inançta idiler, ve hatta sık sık bu inançları uğruna büyük kişisel özverilerde bulundular. Ama, bütün yaşamını “gerçek ve hak aşkına” —söz iyi anlamında alınmıştır— adamış biri varsa, o da, örneğin, Diderot olmuştur. Bu bakımdan, eğer, Starcke, bütün bunların idealizm olduğunu ileri sürerse, bu, yalnız ve yalnız materyalizm sözcügünün olduğu gibi, bu iki yönelim arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın, onun için her çeşit anlamını yitirdiğini tanıtlar.
Gerçek şu ki, Starcke, belki bilmeyerek olsa da, burada, materyalizm sözcüğüne karşı darkafalı burjuvaların önyargısına, kökenini köy papazlarının eski iftiralarından alan bu önyargıya bağışlanmaz bir ödün vermektedir. Darkafalı, materyalizm dendiği zaman, pisboğazlık, ayyaşlık, arsızlık, ten zevkleri ile şatafatlı bir yaşam sürdürmeyi, açgözlülük, cimrilik, doymak bilmezlik, çıkar peşinde koşmayı ve borsa oyunlarını ve kendisinin gizliden gizliye kölesi olduğu bütün bu iğrenç kusurları anlar; ve idealizm sözcüğünden ise, başkaları önünde göklere çıkardığı, ama kendisi ancak her zamanki “materyalist” aşırılıklarının zorunlu sonucu olan sıkıntı dönemlerini ya da bunalımları atlatması sözkonusu olduğu sürece inandığı, erdeme, insanlığa ve genellikle “daha iyi bir dünya”ya imanı anlar ve durmadan pek sevdiği şu nakaratı yineler: “insan dediğin de nedir ki? Yarı-hayvan yarı-melek!”
Zaten Starcke, Feuerbach’ı, halen Almanya’da filozof adı altında kurum satmakta olan öğretim görevlilerinin saldırılarına ve onların temel kurallarına karşı savunmak için büyük zahmetlere girişiyor. Bu, kuşkusuz, klasik Alman felsefesinin ölümünden sonra yetim doğan bu eciş bücüş dölleri ile ilgilenenler için önemlidir; bu Starcke’nin kendisine de gerekli görünmüş olabilir. Biz, okurlarımızı böyle bir sıkıntıdan bağışlayacağız.
Dipnotlar
[6] Strauss, bu kitapta, İsa’yı bir tanrı olarak değil, ama büyük bir tarihsel kişilik olarak sunar, İncil’in anlatılarını hıristiyan toplulukları içinde hemen hemen bilinçsiz bir biçimde ortaya çıkan mitler olarak alır. Bruno Bauer, Strauss eleştirisinde, onu, mitlerin yaratılmasında bilincin rolünü tanımamazlıktan gelmekle suçlar.
[7] 1845′te yayınlanan ve Marks ve Engels tarafından Alman İdeolojisi’nde eleştirilen Biricik ve Özelliği adlı kitap ima ediliyor.
[8] Engels 1883′te Londra’da yayınlanan şu kitabı kastediyor: “Among the Indians of Guiana: seing sketches, chiefly anthropologie, from the interior of British Guiana”, Everard Ferdinand im Thurn.
[9] Hegel’in yapıtı, bütünüyle, Hume ve Kant felsefesinin bir eleştirisidir. Özellikle Mantık adlı kitabında bu konu üzerinde fazlasıyla durmuştur.
[10] Burada kastedilen, gökbilgini Johann Galile tarafındarı 1846′da keşfedilen Neptun gezegenidir.
[11] Daha 1745′te Lomonossov tarafından çürütülen filojistik teorisine göre yanma olayının özü, yanan cisimden flojiston denilen varsayılı (farazi) bir başka cismin çıkıp gitmesine dayanıyordu. Lavoisier, İngiliz kimyacısı Priestley’in araştırmalarına dayanarak, 18. yüzyılın sonunda, doğru teoriyi kurdu. Yanma, iki cismin yarışması değil ama, yanan cismin oksijenle birleşmesinden ibarettir.
Toplam okunma (6029) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Bilinçöncesinde Bir Gezinti – Florence Guignard |”Her şey her şeyin içindedir” Şubat 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy , add a comment
Burada size psikanaliz kuramlarından söz edeceğim, fakat bunu metapsikolojik kuramların anlamları üzerinde bir düşünce sahibi olma açısından ele alacağım. Çok eski, Freud kadar eski bir psikanaliz kavramından, bilinçöncesinden bahsedeceğim. Bir kavramı düşündüğümüz zaman, o kavramın kuramsal çerçevesi ne olursa olsun bazı sıkıntılarla karşılaşabiliriz, onun etrafında dönüp dolaşabiliriz. Böyle bir kelime oyunu var Fransızca’da: Her şey her şeyin içindedir ve aynı şekilde bunun tersini de söyleyebiliriz. Böyle bir düşünce biçiminden kaçınmak isterim. Unutmayalım ki metapsikolojik kavramlar her zaman için psikanalitik psikoterapi tekniğinin ilerlemesi için bize yardımcı olurlar. Yani “kavram için kavram” değildirler. Bu tıpkı biz muayenehanemizin dışına çıktığımız zaman ikinci bir evrede düşünmemizi, yaşadığımız heyecanları bir biçime sokmamızı sağlayan şeyler gibidir.
Metapisikolojiye bunun dışında bir yer verirsek metafiziğe kaçmış oluruz. O da çok ilginç olabilir, ama bu bizim işimizin dahilinde değildir. Herhalde burada bulunanların çoğu pratisyendir. Yani pratiğin içinde bulunanlardır ya da halen eğitimde iseniz bir gün olacaksınız. Dolayısıyla benim size önereceğim şeyin bir işe yaraması anlamlı olacaktır.
Belki bu noktada psikanalitik düşüncenin tarihi üzerine düşünmek anlamlı olacaktır. Freud’un ilk ele aldığı kavramlardan biri bilinçdışıdır. Freud bilinçdışı kavramının etrafında diğer kavramları, bilinçöncesi ve bilinç kavramlarını geliştirdi. Bunu Fransızca’da biz “birinci mekân” diye adlandırırız. Bu psişik işleyişin birinci mekânsal tasarımlamasıdır ve de psişizmin diğer mekânsal tasarımlamaları arasında yer alır. Üç düzeyden oluşan bir tasarımlama düşünebiliriz: Bilinç, bilinçöncesi ve bilinçdışı. Şimdi size hatırlatırım ki bilinçdışı kendiliğinden tasarımlanamayan bir şeydir. Onun sadece bilince ve bilinçöncesine varan sonuçlarından bir çıkarsama yapabiliriz.
Bilinç Freud’a göre, özellikle duyulardan hareket ederek dış dünyanın özelliklerini algılamaya yarayan bir özelliğe sahiptir. Böylece şu soruyu sorabiliriz: Bilinçöncesi ne işe yarar? Benim de konuşmamın konusu bu olacak. Analitik ve klinik deneyimlerimden şöyle bir sonuca vardım: En çok bu ara yerlerin, iki düzey arasında kalan yerlerin işleyişi ilginç oluyor. Bilinçöncesini bugün yeni parametrelerle düşünebiliriz. Neden yeni? Çünkü Freud’un birinci kuramından ikinci kuramına geçişte, hem ruhsal aygıtın yapısı hem de dürtülerin yapısı itibarıyla bir değişiklik söz konusudur. Birinci kuramında üç kat vardır: Bilinçdışı, bilinçöncesi, bilinç. Dürtüler teorisinde temelde bir tane dürtü vardı ve buna da libido diyordu. Yine de bu dürtüleri anlamanın yolu onun sergilediği şeylerle mümkün olabilirdi. Bazı dürtüsel atıklar birbirlerini etkiliyorlardı. Mesela libido en önde gelen cinsel dürtüdür ve bu gelecek nesillerin oluşumunu içerir. Bu aynı zamanda kendini korumaya yönelik dürtülerle çelişkiye giriyordu. Bu da Freud’un ölüm dürtüsü hipotezini ortaya koymasına yol açtı. Çünkü her şeyi hayata açılan bir libidoyla anlatmak mümkün değildi. Çünkü psişik eylemlerin hepsi değilse birçoğu tekerrür mekanizmasını kullanır. Mesela birbirinin içine geçen küplerle oynayan bir çocuğu gördüğünüzde, onun bu etkinliği bir kere yaptığını görmezsiniz. Bunu tekrar tekrar yapar ve tekrarladıkça bundan bir haz aldığını görürsünüz. Fakat bazen de bu tekerrür, gelişimin tersine de olabilir. Bunun uç bir örneği, çocuklarda görülen bir patoloji: Çocuk bir şey yer, onu kusar ve bunu tekrar tekrar yapar. Buna baktığımız zaman bunun oto-erotik bir eylem olduğunu düşünebiliriz, çünkü kendi gıdasıyla oynuyor, çıkarıyor, tekrar yutuyor. Fakat bu dürtüsel, oto-erotik dışavurumun sonucu ölümdür. Çünkü devamlı çıkaran bir bebeği besleyemezsiniz. Bu da ölüme doğru yönelen, ölümü hedefleyen bir dürtünün kanıtıdır.
Bütün bunları Freud’un 1920’den itibaren kuramını neden değiştirdiğini anlatmak için anlattım. Bu ikinci kuramda Freud iki tane dürtüyü varsayıyor: Bir ölüm dürtüsü, bir de yaşam dürtüsü. Ruhsal aygıtta da üç kat oluyor. İkinci kuramdaki üç katın, birinci kuramdaki üç kat olduğunu düşünebilirsiniz, ama bu doğru değildir.
Şimdiye kadar dürtülerden bahsettim, şimdi ise ruhsal aygıtın yapısından söz edeceğim. Birinci kuramdaki bilinç, bilinçöncesi ve bilinçdışı, ikinci kuramdaki üç kata, yani alt benlik, benlik ve üst benliğe tekabül etmez. Aynı kesit değildir bu. Size bu Freud’un mekânsal düzenlemeleri ile ilgili bir ders anlatmayacağım, ancak Freud’un ikinci düzenlemesinde bilinçöncesinin ne olduğuna bakacağım. Bu bilinçöncesi kavramı, Bion’un kuramına kadar çok sessiz ve derinde bir gelişim gösterdi.
Bilinçöncesinin mekânsal tasarımını kafanızda iki yöneyin (vektörün) kesiştiği bir geometrik alan olarak canlandırmanızı öneriyorum. Birinci yöney, dürtülerle nesne ilişkilerinin buluştuğu bir yöney. İkinci yöney Bion’unki, kapsayan ve kapsanan ilişkisini ele alan yöney. Bunu daha ileride ele alacağım. Görüyorsunuz ki bu kısa betimlemede iki tane yeni kavram getirdim. Dürtünün yanına nesneyi getirdim. Yapının içinde de bir kapsayıcıyı düşündüm ki o kapsayıcı da içinde bir kapsananı barındıracak. Böyle bir girişe gerek duydum, çünkü metapisikolojik düşünme biçimi bir yüzyıl öncesine göre değişti. Bu da genel epistemolojinin evrim göstermesinden kaynaklanıyor. Bu tabii bugün olmadı, 50 yıl önce Bion’la başlayan bir bakış açısı. Bence eğitim ilişkisi, her şeyden evvel düşünmeyi öğrenmek üzerine düşünmektir. Çünkü üç tane kavram üst üste olan on beş tane şema bulabilirsiniz. Ama her zaman için o kavramlar çok durağan olabilirler. Her zaman için düşünebilirsiniz: Acaba bir tane mi dürtü var temelde, iki tane mi? Ama o zaman arkasından bir sürü sorular gelecektir: Peki benlik dürtüleri ne oluyor? Kendini koruma dürtüleri ne oluyor? Fransızcada buna “ayak baş parmağının uzmanı” denir. Tabii ki bütün bunlar şemadır, bu masa gibi gerçek değildir. Fakat modeller düşünmemizi sağladıkları için, kullanışlı oldukları ölçüde biz onları kullanabiliriz. Ama sorun çıkardıkları zaman durup düşünürüz. O zaman belki bir şeyi göremedik ya da bir ağaç bir ormanı gizliyor olabilir. Çok sıradan bir şey için de tartışma içine girebiliriz. Bu bilim adamları arasında çok sık ortaya çıkan bir şeydir. Biz ki insan bilimlerinin bilimcileriyiz, bilimsel düşünce yeteneklerimizi kaybetmemeliyiz. Unutmayalım ki her kavram yapan, kavram üreten araştırmacı psikanalist, bir kavramı ürettiği zaman, kendi çocukluğundaki cinsellik kuramlarından yola çıkar. Çocukluktaki cinsellik kuramları nelerdir? Bunlar, çocuğun cinsellik rezaletini keşfetmesiyle ortaya çıkan, kendisinin savunmacı olarak ürettiği kuramlardır. Cinsellik rezaleti nedir? Bu, çocuğun anneyle babanın cinsel ilişkilerini fark etmesi değildir. Esasında, çocuğun, erişkinlerin cinselliği karşısında yaşadığı uyarılmadır çocuk için rezalet olan. Bir şey var, çocuğu uyarıyor, ama çocuk bundan bir şey anlamıyor. Çocuk, bir çocuğun nasıl dünyaya geldiği konusunda ne kadar bilgilendirilirse bilgilendirilsin, isterse televizyonlarda çocuklar için yasak yayın olan filmleri izlemiş olsun, ta ki kendi ergenliğine kadar ya da erişkin bir cinselliğe sahip olup bunu kendi bedeninde deneyimleyene kadar, bu yine bir rezalettir çocuk için. Bu söylediğim yine de tam olarak doğru değil. Çünkü erişkinler de tamamen anlamsız cinsel ilişkilere sahip olabilirler.
Çocuğu uyaran ve onu erişkin dünyasıyla karşı karşıya getiren şey, bir çocuk bir erişkinle karşı karşıya geldiğinde duyduğu heyecanla, iki erişkinin karşı karşıya geldiği zaman duyduğu heyecan arasındaki farktır ve çocuk bunu anlayamaz. Böylece çocuk kuramlar üretmeye başlar. Bu erişkin ilişkisinin bilinemezliği ile ilgili tabii ki kendi bildiği parametreler içinde bir kuram üretir. Fakat ısrar ediyorum, erişkin ilişkisi deyince cinsel birleşmeden söz etmiyorum. Bu platonik bir aşk da olabilir. Erişkin ilişkilerinde, bir çocukla bir erişkin arasında olmayan bir karşılıklılık vardır, bir alışveriş vardır. Bu, çocuğun şükran ve cömertlik hisleri taşıyamayacağı anlamına gelmez. Fakat çocuğun ruh dünyasında, ötekinin özgürlüğüne karşı saygı boyutu yoktur. Çünkü çocuk dış gerçeklikte erişkine karşı tümden bir bağımlılık içindedir. Dolayısıyla çocuk kendi cinsellik kuramlarını üretecek ve o kuramlar da çocuğun bir erişkinle olan ilişkisinin yöneyinden yola çıkacaktır. Mesela sevişmek yemek vermektir, bebekler dışkıların çıktığı yerden çıkar ve aşk ilişkisinde önemli olan kimin daha büyük bir penisi olduğudur. Bu daha sonra fallus adı altında kuramsallaştırıldı. Halbuki karşılıklılık içeren bir erişkin ilişkisi bu üç şeyden ibaret değildir. Yani bir aşk ilişkisi, oral, anal ve fallik bir ilişkiden fazlasını içerir. Fakat bu bir çiftin iki üyesi arasında bir rekabet olmadığı anlamına gelmez. Fallik boyut vardır. Bir çift ilişkisinin içinde, o çiftin bir üyesinin öbürünün canını sıkması da yoktur diyemeyiz. Bu da anal boyuttur. İki erişkinin arasında bir oral ilişkinin olmadığını da söyleyemeyiz. Çünkü zamanımızda besleme her iki taraftan da birbirine olabiliyor. Ama bütün bunlar sadece somut düzeyde değildir tabii. Çünkü bir çiftte psişik olarak çiftlerden biri ötekini beslerse bu da oral bir ilişki biçimidir. Fakat erişkin ilişkisinde tüm bunlardan fazla bir şey daha vardır. Bu artı olan şeye belki bir ad verebiliriz, fakat onu kuramsallaştıramayız. Dolayısıyla psikanalistler kuramsallaştırılabilecek şeyin üzerine, yani oral, anal ve fallik düzlemlerin üzerine üşüşüyor. Çünkü herkes ifade edilemeyen, tasarımlanamayan, söylenemeyen bir şeyle karşılaştığı zaman endişeleniyor. Ve bizim analitik tepkimiz, gece yarısı anahtarını ışığın altında arayan adamınkine benzer. Adamın biri sokak lambasının altında bir şey arıyormuş. Yoldan geçen birisi de adama sormuş: “Beyefendi, ne arıyorsunuz? Size yardımcı olabilir miyim?” “Ben anahtarımı kaybettim, onu arıyorum.” İkisi birlikte aramaya başlamışlar ve hiçbir şey bulamamışlar. Yoldan geçen kişi sormuş: “Beyefendi, hiçbir şey bulamıyoruz. Burada kaybettiğinizden emin misiniz?” “Hayır, burada kaybetmedim, fakat burada ışık var!”
Şimdi biraz daha ilerleyeceğiz. Bion’un “çağrışımın alacakaranlığı” olarak adlandırdığı bir kavram vardır. Buna göre, bir kavramı ışık altında incelediğimiz zaman, bütün diğer kavramlar karanlıkta kalır. Dolayısıyla bugün bütün diyeceklerim, birçok başka şeyi de alacakaranlıkta bırakacak. Öyle bir kavramdan söz edeceğim ki bu kavram üzerine düşündüğümüz zaman diğer kavramlar da biraz aydınlanmış olacak. Bu düşünce çizgisi Freud’un birinci mekânsal düzenlemesindeki bilinçöncesinden hareket edecek ve Bion’un iki kavramına doğru ilerleyecek: Birincisi “kapsayan ve kapsanan”, ikincisi ise “temas duvarı”. Bunun için Melanie Klein’dan geçen bir yola sapmamız gerekiyor. Melanie Klein’ı çalışmadan Bion’u anlayamayız. Beş dakikada Klein’ı özetleyemem. Işığı Klein’ın, Freud’un ruhsal aygıta dair ikinci dürtü kuramından ayrıldığı iki alan üzerine tutacağım.
Melanie Klein için, bir ölüm dürtüsünün varlığı baştan geçerliydi. Çocuğun bütün birincil gelişmesini oraya bağladı. O gelişme ölüm endişesine karşı örgütlenmiş bir organizasyondu. Ölüm endişesine karşı en etkin savunma paranoid-şizoid örgütlenmedir. Bu örgütlenme biçimi çok etkin; fakat çok da kırılgandır. Dünyayı iyi ve kötü diye kesin bir çizgiyle ayırmaya meyillidir. Dürtüleri iyi şeyleri içe yansıtmakta kullanır, kötüyü belirleme yeteneğini de kötü olanı dışarı fırlatmakta. Burada çok küçük bir parantez açıyorum: Freud’un 1925’de “Değilleme” adlı makalesinde Melanie Klein’ın bu kavramlarından esinlenmiş olduğunu düşünebiliriz. Bu makalede Freud şöyle der: “Nesnenin varlığına dair bir fikir yürütmeden önce psişizm, onun niteliksel özelliklerine karar verir.” Yani önce nesne iyi ya da kötü oluyor, ondan sonra var ya da yok oluyor. Ve böylece çocuk psişizminde de iyi olan şey yutulacak şey, içe alınacak şey; kötü olan şey de dışarıya fırlatılacak şeydir. Her zaman iyileri tutup kötüleri dışarıya fırlatsaydık hayat çok kolay olurdu. Fabrikalar bunu yaparlar ve bunun ne tür problemlere yol açtığını siz de biliyorsunuz. Psişik düzlemde de bu aynı şeye tekabül ediyor. Kötüyle ne yapıyoruz biz? Kötü geri geliyor ve suratımıza çarpıyor. Sinema tarihindeki ilk kısa metrajlı filmde bahçeyi sulayan bir adam vardır. Bir ara su gelmez. Ne olduğunu anlamak için hortumdan içeriye bakınca su suratına çarpar. Paranoid-şizoid pozisyon budur. Yansıtılmış olan kötü nesneler geri dönünce karşılanmalarında insani bir faktör araya girer. Melanie Klein daha o zamandan anne aşkından, anne sevgisinden söz etmeye başlamıştı. Fakat Bion, bu anne sevgisine dair metapsikolojik bir kavram bulunması gerektiğini söyledi. Maalesef aşk yeterli değil. İyi niyetler de öyle ve cehennem iyi niyetlerle dolu.
Winnicott “yeterince iyi anne”den söz etmişti. Fakat bu yeterince kesin bir kavram değil. Bion metapsikolojik bir kavram üretti. Bu kavramda, annenin bir niteliği olarak, dışarıya atılan kötü nesneleri tekrar ele alan ve onu işleyen bir mekanizma düşündü. Bu yeteneği, Fransızca bir kelime de kullanarak, çok şiirsel bir şekilde ifade etti: “Annenin Düşlemleme Yeteneği” (reverie). Nedir annenin düşlemleme yeteneği? Unutmayın ki ben bilinçöncesinden söz ediyorum. Annenin düşlemleme yeteneği, düşünme yeteneğinin bir prototipidir. Biliyorsunuzdur ki Bion düşünme üzerine çok ayrıntılı bir kuram üretmiştir. Aranızda benim gibi klinik psikoloji temelli bir eğitime sahip olanlar, bilişsel işleyişle duygulanımsal işleyiş arasında bir ikiliği, hatta bölünmeyi fark etmişlerdir. Cenevre’de doğmuş ve eğitim almış biri olarak size verebileceğim çok klasik bir örnek Piaget. Bion’un kuramının gücü, bu iki mekanizmayı birleştirmesinden gelir. Piaget, ben bilişsel tarafla ilgileniyorum, duygulanım sadece bunun motoru, enerjisinin kaynağıdır, diyordu. Dürtüleri kabul ediyordu, fakat sadece enerji bazında kabul ediyordu. Bion bu dürtü kavramını tekrar ele aldı ve dürtünün dönüşümleriyle ilgilendi. Freud’un “Bilimsel bir Psikoloji için Eskiz” makalesine dayanarak, orada dürtünün kat ettiği yolla ilgilendi. Bunu bir hidroelektrik santralle karşılaştırabiliriz: Sabit bir enerjiden yola çıkan ve küçük miktarlarla dağıtılması gereken bir enerji. Sonuç da tabii ki bu dürtünün dışa vurumunun çok çeşitli biçimler almasıdır.
Özellikle çocuklarla ilgilenenleriniz bilirler, şu anda oldukça yaygın olan bir sendrom hiperaktivitedir. Hangi ekolden bakarsak bakalım, bu sendromda çocuk uyaran kalkanından ve bir kapsayandan yoksundur. Michel Fain adında bir Fransız psikanalistten öğrendiğim bir kavramdır bu uyaran kalkanı. Enerjetik bir betimleme yapar. Bir uyaran vardır, bir de ona karşı koruyan bir kalkan vardır. Bu anlamda Bion daha dinamik bir vizyon sunar ve daha çok o alanda olup bitenleri betimler, bir kapsayandan söz eder. Kavramlar açısından fark önemlidir. Sadece bir uyarandan ve ona karşı bir kalkandan bahsedersek dönüşümle ilgili bir fikre sahip olamayız. Çok kuvvetli bir şey vardır ve önünde o kuvvetli şeyi biraz kalkanlayacak, şiddetini azaltacak bir şey vardır. O zaman meselenin sadece niceliksel yönünü ele almış oluyoruz. Biliyorsunuzdur ki Fransız psikanalistleri psişik aygıtın ekonomik işleyişi ve niceliğin üzerinde çalışılması açısından önde gelirler. Bu önemli bir şeydir, çünkü niceliği unutmuştuk. Özellikle daha önceki yapısalcı kuramlara baktığımızda, dürtüyü tamamen unutmuştuk. Ama dürtü sadece niceliksel değildir. Bir psişizmimiz olduğuna göre, o psişizmimiz biyolojiden kaynağını alıp sonradan dönüşen dürtülerden oluşmuştur. Dürtünün biyolojiyle psikoloji arasında sınır bir kavram olduğunu söyleyemeyiz. Dolayısıyla, dürtünün bir dizi dönüşüm sonucunda niteliksel değişim de gösterdiğini inkâr edemeyiz. Yoksa Freud’un 1925’te yazdığını inkâr etmiş oluruz. Onun onurunu kırmaktan korktuğum için değil; ruhsal aygıtın yargılamayı/değerlendirmeyi barındırmayan bir temsilini kabul edemem. Bazen antropolog ve paleontologlarla çalıştığım olmuştur. Özellikle Fransa’daki antropologlar herhangi bir nedensellik hipotezine karşıdırlar. En çok tartıştığımız konular, sorun yaşadığımız yerler, onların biçime önem verdiği yerlerdir. Bunun sebebi de kendi değerlendirme yeteneklerinden vazgeçmeleridir. Çünkü değerlendirme varsaymayı içerir. Gerek onların disiplinlerinde gerek bizimkinde, varsayımların kanıtlanması zordur. Bunu psikanalize aktarırsak şaraba iyi diyen, süte de kötü diyen bir çocuk sorun kaynağıdır. Ve iyi olanın şarap olduğunu kabul edersek ortada zor bir durum kalmaz, çünkü bebek de kalmaz. Yani değerlendirme yetisinde her zaman için bir yanılsama payı vardır. Ama değerlendirme yetimiz olmasa yani bir şeye iyi ya da kötü deme yetimiz olmasa o zaman daha da büyük bir tehlike içinde oluruz. Öyle tehlikelerle karşı karşıya olabiliriz ki, o an karar vermemiz gerekebilir.
Uyaran ve uyaran kalkanının basit şemasından dışarı çıkar, dönüşüm sağlayan bir düşlemleme yeteneği şemasına geçersek bir dizi avantajımız ve dezavantajımız olur. Hangisinin ağır bastığına herkes kendisi için karar verebilir. Ben daha çok avantajı olduğunu düşünüyorum, yoksa size bundan söz etmek istemezdim. Bunun dezavantajı, kesinliği olmamasıdır. Ama avantajı da kesinliği olmamasıdır.
Annenin düşlemleme yeteneğinin bir prototipini oluşturduğu düşünme yetisini ele alalım. Bir bebek ağlıyor. Ve gittikçe daha şiddetli ağlıyor. Bebek konuşamadığı için, anne, kendi kendine soruyor: Neden bu kadar ağlıyor? Anne çocuğu sakinleştirmek için bir sürü şey deniyor. Bir gün, varsayalım ki, onu beslediği zaman bebek ağlamaktan vazgeçiyor. Ertesi gün yine aynı şemayı ele alalım: Çocuk ağlıyor, anne onu besliyor, fakat çocuk yine ağlamaya devam ediyor. Dolayısıyla nedensellik şeması annede değişmelidir.
Çocuğun ağlaması karşısında anne endişe duyar ki bu pek hoş bir duygu değildir. Çünkü çocuğun ağlamaları karşısında, çocuğun duyduğu endişeleri hisseder. Zaten Winnicott’un, çocuğun ilk aylarındaki “annenin normal hastalığı”ndan söz etmesi bundandır. Eğer anne onu işitmekten hasta olmazsa onunla aynı duyguları paylaşmazsa aynı endişeleri paylaşmazsa bebek de kendi endişelerini metabolize edemez. Ama şöyle bir sorun da var: Anne çok çok hasta olabilir. “Annenin normal hastalığı” değil, doğum sonrası (post partum) depresyonu söz konusu olabilir. Sanki bebeğin ölüm endişeleri, annenin ölüm endişelerinin üzerine eklenmiştir ve anne de tıpkı çocuğunun yaşadığı çaresizliği yaşamaktadır, çünkü anne de kendi içinde kendi çocuk tarafıyla bunu yaşıyordur. O zaman bir üst-kapsayana gerek duyulur. Meltzer’e göre, bu babadır. Rus Matruşka bebekleri gibi, baba, çocuğu kapsayan anneyi kapsar. Bu bazen yeterli olmayabilir ve annenin tedaviye ihtiyacı olabilir.
Bunun başka bir konfigürasyonu da doğum sonrası psikozlardır. Bebeğin ölüm endişelerini ifade ettiği çığlıklar, annenin ruhsal aygıtını patlatır. Bütün bunları ölüm endişesinin kat ettiği yolları betimlemek için anlattım. Aynı zamanda ölüm endişesi yaratıcılığın ve icadın da kaynağıdır. Kısacası, ölüm endişesi düşünmenin kaynağıdır.
Annenin düşlemleme yeteneği kavramını tekrar ele alırsak bu birinci örnekte, yani bebeğin ağladığı, yemek verilince ağlamaktan vazgeçtiği örnekte, bu şema bebek ikinci defa ağladığında işe yaramıyor. Çok somut olarak, mesela onun altını değiştirirsek ağlamaktan vazgeçecek. Ama bebek üçüncü kere bağıracak. Yedireceğiz, değiştireceğiz yine de durmayacak. Dolayısıyla anne yeni bir şey icad etmek durumunda kalacak. Ya annenin böyle durumlara karşı bir el kitabı olacak (ama bu pek işe yaramaz), ya da bu endişeyi kendi içinde taşıyacak. Bebeğin ölüm endişesi kendi bebeklik endişesini tekrar uyandıracak, ve kendi düşünme, icat etme, üretme yeteneklerini uyaracak ve bebek sakinleşecek. Annenin ne yaptığını ben size söyleyemem, çok farklı şeyler olabilir. Onu pışpışlayabilir, onunla pencereye gidip dışarıya bakabilir, bir ninni söyleyebilir. Bir sürü şey yapabilir, fakat önemli olan onun yaptığı şey değildir. Öyle bir şeydir ki bu, bir radar gibi temas noktasını arar ve onu bulduğu zaman da ona konar. Çocuğun içe-atacağı şey budur.
Fakat bu şöyle bir sistem değildir: Ben bir makineye bir euro atıyorum ve oradan bir şey alıyorum. Bu bir sistem değildir. Ya da başka bir sistemdir. Mutsuzum, bir şey istiyorum, ama ne istediğimi bilmiyorum. Öteki, yani anne, benim bunu bilmediğimi kabul ediyor ve aynı zamanda kendisinin de bunu bilmemesini kabul ediyor ve bunun etrafında bir alan oluşuyor. Bu alanın içinde anne ve bebek olacaklar ve karşılıklı olarak bu talepleri ve taleplere karşılık olamayan cevapları evrimleştirecekler, değiştirecekler. Sonuçta çareyi kimin bulduğu önemli değildir. Çözüm nereden gelirse gelsin, her ikisi için de geçerli olacaktır.
Size bir şekilde analitik durumu da betimlemiş oldum. Analizdeki çift de aynı şekilde işler. Analiz ilişkisinde de bir kapsayanın oluşması vardır, hem analist hem de analizan için bu kapsayanın içe-atılması söz konusudur. Bu da Bion’u şöyle bir şey söylemeye yönlendirmiştir: Analitik tedavinin amacı, kapsama becerisinin artmasıdır. Bunu sadece analizan için değil, analist için de söylüyor. Bion şunun da altını çiziyor: Analist sadece kendi kapsama becerisini değil, kendi analiz geleneklerinin kapsayıcı yeteneklerini de bir sınava tabi tutmuş oluyor. Tabii ki bu durumda analistin kapsama yeteneğinin analizandan çok daha ileride olmasını bekleriz. Aksi halde, bir bebeğin başka bir bebeğe bakmaya çalıştığı bir durumla karşı karşıya kalırız. Bu ne yazık ki günümüz toplumunda çok sık karşılaştığımız bir şey: Birazcık büyümüş olan çocuk, kendisinden sonra gelen küçük çocuklarla ilgilenmeye başlıyor. Yani ebeveyn konumu gittikçe ortadan kalkıyor, bu da tehlikeli bir durum. Böyle kendi haline bırakılmış çocuklar, biliyoruz ki, çok güçlü bir topluluk zihniyeti geliştiriyorlar. Mesela sokak çocuklarında, çocuk çetelerinde böyle bir şey var ve korkunç acımasız bir süperegoya sahip oluyorlar. Melanie Klein düşüncesinden bakarsak ilk ayların o sadistik, acımasız ve katil süperegosu, tekrar ele alınıp değişime uğramamış oluyor, o haliyle kalıyor. Yani üzerinde çalışılmamış ve oidipus kompleksi ile ikincil sürece dönüşmemiş, ham haliyle kalmış oluyor.
Annenin düşlemleme yeteneğine tekrar dönecek olursak ki bu düşünme yeteneğinin bir prototipidir, anlamışsınızdır ki bu kavramların içeriği sadece bilişsel ve entelektüel değildir. Yani düşünme derken, duygulanımsalın karşıtı olan, entelektüel düşüncelerden söz etmiyoruz. İkisinin bir arada olduğu, ama farklı bir şeyden söz ediyoruz. Eğer Bion annenin düşlemleme yeteneğini hipotetik olarak ele aldıysa hayatın duygulanımsal, heyecansal durumunu en ön plana aldığı içindir. Bebekle anne arasındaki şemayı ele almıştır, çünkü anneyle çocuk arasındaki alan, heyecanların en maksimum durumda toplandığı alandır, daha sonra karşımıza çıkan durumların prototipidir.
Duyguların böyle doruk noktasında ve arkaik halleriyle varolduğu bir durum daha vardır ki, o da analitik tedavideki deneysel regresyondur. Deneysel diyorum, çünkü psikanalizin ne de olsa bir çerçevesi vardır. Annenin düşlemleme yeteneği kavramını Bion çok da masumane kullanmadı, ama gelişimsel psikoloji de yapmadı. Bir şeylerin başta nasıl olduğunu, sonra nasıl geliştiğini anlatan, çizgisel bir sistemden de söz etmedi. Son derece asimetrik bir durumu ele aldı. Bu daha önce de mesela René Spitz tarafından ele alınmıştı. Fakat daha çok durumun yoğunluğuyla ilgilendi. Heyecansal yoğunluktan söz eden biri, aynı zamanda da dürtüsel yoğunluktan söz eder; dolayısıyla psikanalizin tam ortasındayız. Bu durumda psikanalistin dalgalı bilincinin bir prototipini de oluşturmuş oldu. Annenin düşlemleme yeteneği üzerine söyleyeceklerim bu kadar.
Annenin düşlemleme yeteneği ile bilinçöncesi arasındaki ilişkiye dair soruya cevaben:
Biraz önce söylediğim gibi, anne radarıyla bir şeyler ararken, bebek de radarıyla arıyor ya da analist ve analizan da. Bir kitaptan reçete aramıyoruz. Tam da Freud’un bilinçöncesinin işleyişini anlatırken sözünü ettiği işleyişe sahip oluyoruz. Bilinçöncesinin birincil özelliği, beklemek ve henüz bilmemek becerisidir. Bu en sevimsiz şeydir, özellikle de entelektüeller için. Fransız bir yazar, Maurice Blanchot, şöyle yazmıştır: Yanıt, sorunun mutsuzluğudur. Özellikle de hemen cevap veriyorsak. Acil cevaplar bilinçöncesindeki boşlukları tıkamaya yarar, ancak onun kalınlığını yükseltmeye yaramazlar. Düşüncenin yaratıcılığının, bilinçöncesinin kumaşından yapıldığını düşünebiliriz. Bion’un şemasını tekrar ele alacak olursak annenin ya da analistin düşlemleme yeteneği, bilinçöncesindeki o bilinmeyen maddeyi kapsama yeteneklerini çoğaltır, işlemeye yarar. Bilinçöncesinin kumaşı, Bion’un “temas duvarı”yla aynıdır. Bu öyle bir temas duvarıdır ki, kendilikle kendilik arasında, kendilikle öteki arasında, bilinçdışıyla bilinç arasında, altbenlikle üstbenlik arasında yer alır. Bilinçöncesi patolojisi -ki bu hepimizde az çok mevcuttur ve psikanalizin deneysel regresyonunda tekrar canlanır- kendisini, kişinin içerisi ile dışarısı, kendisi ile öteki, kapsayan ile kapsanan, vb. arasında fark gözetmemesi biçiminde gösterir. Fakat bir psikanaliz yolculuğunu bu evrelerden geçmeden tamamlayamayız. Bu yalnız analizan için değil, iyi işleyen bir analizde analist için de geçerlidir. Bu kimliksel bir geliş gidiştir. Micherl de M’Uzan bundan bahseder.
Bilinçöncesi ile ego arasındaki ilişkiye dair soruya cevaben:
Birinci mekânsal düzenlemesinde Freud, bir bilinçli egodan, bir de bilinçdışı egodan söz eder, fakat bir dizi eğretileme kullanır. Bunları, aynı bütünlüğü değişik açılardan ele alan bakış açıları olarak görmeliyiz. Mesela bir yerde egonun her şeyden önce bedensel bir ego olduğunu söyler. Böyle söylendiği zaman, bu hem cinsel kimlik hem de psikosomatik kimlik boyutlarını içerir. Fakat aynı zamanda egoyla ilgili çok gizemli bir şey söyledi Freud: Egonun bir yüzey, ya da üzerine yansıtma yapılan bir yüzey olduğunu. Bu biraz bilmecemsi betimlemede, birinci mekansâl düzenlemede bilinçöncesinin bir sistem olarak mevcut olduğunu görebiliyoruz. Fakat yine orada, Bion’un kapsayanla ilgili düşüncesinin öncüllerini de görebiliyoruz.
Ölüm endişesinin yatıştırılmasına ilişkin soruya cevaben:
Ölüm endişesinin yatıştırılabilmesi için yaşam dürtüsüyle de birleşmesi gerekiyor. Anne dolayımıyla bu ölüm endişesi yaşam dürtüsüyle birleşmeseydi ölüm dürtüsü galip gelecekti. Zaten bunun için merisizmden, sürekli kusan ve tekrar içine alan bebekten söz ettim. Çünkü merisizimde bebek ölene kadar kendi kendine yeter. Dolayısıyla, her ne kadar şiddet içeriyorsa da yaşam dürtüsü gerekebilir. Çünkü mesela merisist bir bebek zorla da olsa beslenmelidir. Aynı sorunu aneroksiklerde de görürüz. Yaşam dürtüsü de çok şiddet içerebilir, ama ölüm dürtüsünden daha güçlü olmalıdır. Daha önce ben de kendi sokak lambamın altındaydım ve diğer karanlık noktaları görmüyordum. Depresif duruma yönelmek için, paranoid-şizoid savunmayı bir kenara bıraktım. Sizin sorunuz tam da burada yerine oturdu, çünkü önemli olan, amaç, depresif pozisyona tekrar kavuşmaktır, fakat bu depresyonun tam tersidir. Depresif pozisyonda ötekine dair duyulan bir kaygı, ötekinin arzularına yönelik bir saygı, ötekini kusurlarıyla da olsa sevme yeteneği ve kendi içinde aşk ve nefreti aynı anda barındırma yeteneği vardır.
Ergenlerle çalışmaya ilişkin soruya cevaben:
Bugün anlatmaya çalıştığım şey, düşlemleme yeteneğinin temeli. Fakat çocuk ya da ergenlerde uygulanabilecek bir teknikten söz etmedim. Eğer bunu soruyorsanız boşuna sormuyorsunuz, çünkü ergenlerde regresyon önemli sorunlar ortaya çıkarabiliyor. Bu regresyon da genellikle bizim muayenahanemizin dışında, bazen çok tehlikeli olabilecek yönde gerçekleşebiliyor, psikopatiden başlayıp, bağımlılıktan da geçerek, intihara kadar gidebiliyor. Ergenlerle çalışmak için önerdiğim yöntemi değiştirdim son zamanlarda. Talebe saygı göstermek diye bir söylem vardı ve bir ergen için çok fazla seans gerekmediği düşünülüyordu. Benim bu konudaki fikrim çok değişti. Şimdi ergenlerin çok yakından ve çok sık bir biçimde izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bion küstahlık üzerine bir makale yazdı. Onu okuma sabrınız varsa orada siz kendi ergenlerinize rastlayacaksınız. Biz Fransızcada ergenlere “koca surat” deriz, ama onlar küçücük bebeklerdir.
Düşlemleme yeteneği ile ortaklaşa üretim arasındaki ilişkiye dair soruya cevaben:
Bion şöyle derdi: Hasta, psikanalistin en iyi meslektaşıdır. Bu fikir, benim çok takdir ettiğim, Antonino Ferro adında, Umberto Eco’nun dilbilim çalışmalarından yola çıkan bir başka psikanalist tarafından da geliştirildi. Eco, bir metnin anlaşılmasında okuyucunun rolünden çok söz etti. “Hikâyenin içinde okuyucu” adlı bir metni vardır bu konuda. Analiz de ikili bir söylemdir. Analizan tarafından tekrar içe-atılan da bu diyaloglardır. Bu da her bir analizin biricikliğini vurgular.
Bilinçöncesinde bir Gezinti
Florence Guignard konuşması
Çeviri: Bella Habip
Toplam okunma (4361) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Max Weber’in Siyasi Düşüncesinin Sosyolojik Çerçevesi – Anthony Giddens Ocak 29, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy, Genel Kültür - General Culture , 2comments
Weber’in metodolojik görüşlerinin ana unsurları Protestan Etik üzerinde çalıştığı sırada kotarılmıştı. Bu görüşler genelde Batı kapitalizminin gelişme eğilimi ve özelde de Alman toplumsal ve siyasi yapısı analizinin kalıba dökülmesine izin veren temel entelektüel bir ‘girdi’ydi. Weber’in metodolojik denemeleri ağırlıklı olarak polemik niteliği taşırlar ve ondokuzuncu yüzyıl Almanya’sındaki muhtelif toplumsal ve ekonomik düşünce okullarının arka planlarına karşı değerlendirilmek zorundadırlar. Weber, Roscher ve Knies hakkındaki uzun denemesinde, iki çeşit temel sorunla ilgilenmektedir. Bu yazarların eserlerinde klasik idealist felsefeden uyarlanan ‘mistik’ kavramların kullanılışıyla tutarlı ampirik metodlara bağlılığın karışması ve tabiî dünyanın “öndeyilenebilirliğiyle” karşılaştırıldığında insan davranışının varsayılan ‘irrasyonel öznelliği’ davranışın tabii dünyadaki olaylar kadar ‘öndeyilenebilir’ olduğunu iddia etmektedir.
“Tabiat Süreçleri”nin “öndeyilenebilirliği” hava tahmin raporlarında olduğu gibi, tanıdığımız bir kimsenin eylemlerinin “tahmini” kadar kesin değildir. Böylece ‘özgür irade’ = ‘tahmin’ edilemezlik anlamında ‘irrasyonalite’ kesinlikle insan davranışının özgül bir tamamlayıcısı değildir, aksine Weber’in vardığı sonuca göre, böylesi bir irrasyonalite ‘normal’ değildir. Çünkü bu ’sağlıksız’ olarak tanımlanan bireylerin davranışının bir özelliğidir. Şu halde insan davranışlarının genellemelere uymadığını öngörmek yanıltıcıdır. Gerçekte toplumsal hayat insan davranışındaki düzenliliklere bağlıdır. Sözgelimi bir birey kendi eylemlerine diğerlerinin muhtemel tepkilerini tahmin edebilir. Ancak eş derecede bu insan eylemlerinin, bütünüyle tabii dünyadaki olaylarla bir düzeyde yani pozitivizmin varsıydığı gibi ‘nesnel’ fenomenler olarak ele alınabileceğini göstermez. Eylem tabii dünya tarafından paylanılmayan ‘öznel’ bir muhtevaya sahiptir ve eylemlerin aktöre anlamım yorumlayıcı kavrama, insan davranışında ayırt edilebilir düzenliliklerin açıklanması için esastır. Bu nedenle Weber, bireyin sosyolojinin ‘atomu’ olduğunda ısrar eder. Parti ya da millet gibi bir birlikteliğe gönderme içeren herhangi bir önerme nihaî olarak tekil bireylerin eylemlerine müracaat eden kavramlarda çözümlenebilir olmalıdır. Weber’in bu bakımlardan aldığı tavır, o zaman, ‘özgür iradeyi’ irrasyonel olanla özdeşleştirmeyi reddetmektedir. Bu tür güçler tarafından harekete geçirilen insan eylemleri seçme hürriyetinin tam karşıtı tarafından yönetilmektedir. Seçme hürriyeti, eylemin, güdülendirilmiş eylemde araçların amaçlara uygunluğuna işaret eden ‘rasyonaliteye’ yaklaştığı derecede verilmektedir. Buradan çıkarak Weber araç amaç ilişkileri çerçevesinde sosyal bilimcilere ‘düşünülebilir’ gelen iki tür katışıksız rasyonel eylem tipi ortaya koymaktadır: Aktörün rasyonel olarak özel bir amaca ulaşmak için verili araçları seçişi tarafından içerilen sonuçların tam bir sıralamasını öngördüğü ‘amaçsal rasyonelite’ {Zweckrationalitat) ve bir bireyin bilinçli bir şekilde, ‘maliyeti hesaba katmaksızın’ tavizsiz bir bağlanmayla yöneltici bir amacı araştırdığı ‘değersel rasyonalite’. Bu eylem tiplerinin ikisini Weber irrasyonel eylemle karşılaştırır ve temel metodolojik bir ilke ortaya koyar: ‘Bütün irrasyonel, ve duygusal bir şekilde belirlenen davranış öğeleri’, ‘kavramsal olarak katışıksız bir rasyonel eylem tipinden türemenin faktörleri olarak’ ele alınmalıdır.
Bu metodolojik şemaya göre ‘moral’ olanın mantıksal olarak bütünüyle ‘rasyonel’ olandan farklı bulunduğunu vurgulamak önemlidir. Rasyonalitenin değerlendirilmesi; moral hedefleri ya da ‘amaçlan’ veriler olarak almaktadır. Weber ‘rasyonel’ alanın birbiriyle rekabet eden etik standartların değerlendirilmesine uzanabileceği düşüncesini bütünüyle reddeder. Sık sık ‘dünyanın etik irrasyonalitesi’ olarak gönderme yaptığı şey epistemolojisine bir temel teşkil etmektedir. Olgusal önermeler ve değer yargılan mutlak bir mantıksal ayrımla birbirlerinden ayılmışlardır. Bilimsel rasyonalizmin, bir diğeriyle karşılaştınlan etik bir ideallerin geçerliliğini sunulabileceği bir yol yoktur. Farklı etik sistemlerinin bitmeyen çatışması hiç bir zaman rasyonel bilginin büyümesiyle çözülemez. Bilinmeye ‘değer’ olanın kendisi rasyonel olarak belirlenemez; bilinmeye değer olan şey, ancak neden belirli olayların ‘ilgiye değer’ olduğuna özgülleştiren değerlere dayanmalıdır. İnsan eylemlerinin nesnel incelenmesi mümkündür, fakat sadece de Sergeçerlilişi olan sorunların seçilmesi ön temelinde Weber’in metodolojik başlangıç noktası şu halde ‘rasyonalite’ ve ‘irrasyonalite’ ile ‘öznellik’ ve ‘nesnellik’ arasındaki belirli kutupların tesisine değinmektedir.
Bütün ampirik bilgimizin nesnel geçerliliği, başka herşeyi dışta bırakacak şekilde verili gerçeği, hususi bir anlamda öznel olan yani bilgimizin öndayanaklannı temsil etmeleri ve sadece ampirik bilginin bize vermeye muktedir olduğu doğruların değerinin önde yanağına bağlı olduğu kategorilere göre düzenleme işlemine yaslanmaktadır…Ancak bu veriler hiç bir zaman değerlendirici fikirlerin geçerliliğinin ampirik olarak mümkün olmayan kanıtının temeli olamaz. Nihaî veya sonul değerlerin metaampirik geçerliliğinde şu ya da bu biçimde sahip olduğumuz inanç (ki içinde bizim varlığımızın anlamı yer almaktadır), ampirik gerçekliğin manidarlığınm kazandığı somut bakış açılarının fasılası değişebilirliğiyle uzlaşmaz değildir. Aksine bu iki görüş diğeriyle uyum içindedir. İrrasyonel anlamıyla birlikte hayat ve onun mümkün anlamlar kaynağı tüketilemezdir.
Şu halde Weber için Hegelci ‘nesnel idealizm’ ya da Marksizm tarafından konulduğu kadanyla tarihin ‘rasyonel’ olabileceği bir anlam yoktur. Dolayısıyla insanın toplumsal gelişimi rasyonel olarak belirlenmiş ideallere vanlm asına yönelik bir ilerlemeyi gerektirmez. Marx’in ‘insan türü her zaman çözebildikçe kendisine böyle görevler yükler’ önermesi Hegel’in meşhur ‘gerçek olan rasyonel ve rasyonel olan gerçektir’ önermesi kadar Weber’in konumuyla çatışmaktadır. O’nun bazı zamanlar açıkladığı gibi hakikat ve iyilik bir diğerine belirli bir tarihsel ilişkiyle durmamaktadır.
Bu epistemolojik tavrın Weber’in dolaysız sosyal bilimler metodolojisi alanının ötesine uzanan sosyolojik ve siyasi düşüncesinde bazı sonuçlan vardır. Dünyanın ‘etik irrasyonalitesi’, Weber’in ‘dünya dinleri’ çalışmasını ve Batı’da rasyoneli Weber’in bu terimleri kullandığı muhtelif anlamlarda ‘rasyonel’ ve ‘irrasyonel’ arasındaki kutuplaşma ‘rasyonel olmayan ‘ ve ‘irrasyonel’ arasındaki herhangi bir ayrımın tanınmasını engellemektedir.
Weber’in başlangıç noktasına göre, varolan ve birbiriyle rekabet eden etik standartlara hiç bir zaman rasyonel bir çözüm bulunamaz. Şu halde bütün medeniyetler dünyanın ‘irrasyonalitesini, ‘anlamlı kılma’ sorunuyla karşılaşmaktadırlar. Dinî teodesi bu soruna bir ‘çözüm’ sunmaktadır ve ‘anlamsızlığı anlamlı kılma’ ihtiyacı dinî inanç sistemlerinin rasyonalizasyonuna yönelik temel psikolojik itkidir. Rasyonalizasyonun büyümesi kendilerinde rasyonel olmayan güçlere bağlıdır. Buradan Weber’in düşüncesindeki karizma kavramının önemi ortaya çıkmaktadır. Karizma ‘ bütün kurallara yabancı’ olması anlamında ‘özellikle irrasyonel’ bir güçtür. Bu niteliktir ki karizmatik hareketleri tarihte büyük devrimci bir güç, yeni rasyonalizasyon biçimlerinin en etkili kaynağı yapmaktadır.
Weber’in ‘rasyonalizasyon’ kavramı, kompleks bir kavramdır ve Weber bu kavramı, birbiriyle ilgili üç olgu kümesini kapsamak üzere kullanmaktadır: (1) Muhtelif kereler pozitif tarafından ‘entellektüalizasyon’, negatif tarafındansa ‘dünyanın büyüsünün giderilmesi’ (sekülerleşme) (Entzauberung) olarak. (2) ‘Yeterli araçların giderek artan açık bir belirleniminin kullanılışıyla tanımlanmış bir şekilde verili olan pratik bir amaca metodolojik olarak varılması’ anlamında rasyonalitenin büyümesi olarak. (3) ‘Sistematik ve karmaşaya meydan vermeyecek şekilde belirli hedeflere yönlendirilen bir etiğin’ oluşması anlamında rasyonalitenin büyümesi olarak. Hindistan ve Çin çalışmalarında gösterdiği gibi, nihaî inanç sistemlerinin rasyonalizasyonu bu üç öğenin muhtelif bireşimlerini içererek oldukça farklı biçimler alabilir. Batı Avrupa’nın toplumsal ve iktisadi gelişmesinin özgül formu kesin ve belirli biçimlerde, rasyonalizasyon sürecinin başka yerlerde gittiği yollardan bütünüyle farklı olan bir bireşim içermektedir.
Weber, modern kapitalizmin yükselmesine bile öncel olan rasyonalizasyonun Batı’da, özel bir biçimde veya ileri bir düzeyde geliştiği toplumsal ve iktisadi hayatın muhtelif esas alanlarını ayrıntıdandır maktadır. Bu öncel gelişmeler Roma Hukuku’ndan devralınan rasyonel hukuk sisteminin oluşması gibi çağdaş kapitalizmin yükselişini kolaylaştırmada belirli bir rol oynamışlardı. Kalvinizm ve asketik Protestanlığın diğer dallarının önemi, Weber’in Protestan Etik ‘te açıkladığı gibi, modern kapitalizmin doğuşunun ‘nedeni’ oluşları değil, ‘özelleştirilmiş’ bir ‘çağrıda’ disiplinli bir parasal kazanç arayışına irrasyonel bir itki sunmaları ve dolayısıyla kapitalizmin doymak bilmeyen genişleyişi tarafından harekete geçirilen rasyonalizasyon etkinliğinin ayrı tiplerinin daha da yayılmasının yolunu açmalarıdır. Asketik Protestanlık modem kapitalizme entegre olan ve kaçınılmaz olarak kapitalizmin yayılmasını bürokrasinin ilerleyişiyle birleştiren iş bölümünü kutsamıştır. Kapitalizmin daha ileri düzeydeki ilerleyişiyle bürokratikleştirilmiş iş bölümü bütün büyük kurumların karakteristiği olmuş, ‘mekanik olarak’ işler hale gelmiş ve köken olarak temellendiği dinî etiğe ihtiyaç duymamıştır. Böylece kapitalizmin daha ileri düzeydeki gelişimi bilimsel ‘ilerlemeye’ duyulan bağlanma aracılığıyla dünyanın büyüsünün giderilmesini tamamlamakta; toplumsal ilişkilerin bir çok formunu, bürokratik örgütlerdeki nasyonal işbirliğine dayanan görevler aracılığıyla Zweckrational tipe yaklaşan davranışa dönüştürmekte ve ilkesel olarak devlette müseccem, modem ‘meşru düzenin’ ana formunu oluşturan soyut ve hukuki normların yayılmasını ilerletmektedir.
Kapitalizm tarafından geliştirilen rasyonalizyonun bu üç boyutunun her birinin Weber’in modem politik düzeni analiz ederken aslî bir anlam atfettiği sonuçlan vardır:
1. Weber, bilimsel önermeler ya da ampirik bilginin değer yargılarını geçerli kılamayacağı seklinde mantıki bir ilke tesis ettiğinden, bilimsel entelllektüalizasyonun büyümesinin ki kapitalizmin karakteristiğidir kpndindpn ve kendisinin hir anlam çıkaramayacağı sonucuna varılabilir. Böylece Weber, bilimin gerçek ilerlemesi, önceleri bilimsel girişimi olgunlaştıran düşünceyi ‘uzaklaştırmıştır sonucuna varır:
Leonarda türü sanatsal yaratıcılar ve müziksel yenilikçiler için, bilim doğru sanata giden yol anlamına gelmekteydi ve bu da onlar için doğru tabiata giden yol anlamını taşımaktaydı… Ya bugün? Gerçekten tabii bilimlerde bulunan bazı büyük çocukların dışında astronomi, biyoloji, fizik ve kimyanın bulgularının bize hayatın anlamı konusunda bir şeyler öğretebileceğine kim inanır?…Eğer tabii bilimler bu yolda herhangi bir şey vermiyorlarsa, evrenin ‘anlamı’ diye bir şey olduğu ve onun gerçek köklerinde öldüğü inancını oluşturmak için uygundurlar.
‘Yanılsamalar olmaksızın’ modern dünyanın gerçeklikleriyle karşılaşma zorunluluğu üzerindeki vurgu, Weber’in siyasi yazılarında sürekli bir temadır.’ Yeryüzünde politika yapmak isteyen kim olursa olsun, her şeyin üzerinde, yanılsamalardan azade olmalıdır… Bu temanın kendisi yakından Weber’in dünyanın etik ‘irrasyonalitesi’ kavramıyla bütünleşmiştir. Tanrıların, ruhların ya da geleneksel sembollerin tuzaklarının nüfuzundan kurtarılmış rasyonel bir siyasi etkinlik alanının yaratılması, siyasetin özü olan önü alınamaz iktidar çatışmalarını çirkin kılmaktadır. Dünyanın büyüsünün giderilmesi sürecinin sonucunda, başka bir şekilde anlam üretebilen aşkın değerler sadece ‘dolaysız ve şahsî insan ilişkilerinin kardeşliğinde’ var olmakta ya da mistik geri çekilmenin biçimlerine de yansıtılmaktadır. ‘Zamanların kaderiyle yüzleşemeyen’ bireyler bu tür geri çekilmelerde ya geleneksel kiliselere ya da daha yeni kültlere katılarak yer alabilirler. Ancak bu tür insanlar doğrudan siyasete katılma kapasitelerine ihanet ederler. Siyaset vasatıyla insanî çatışmaların aşılmasını ve ‘ insanın insan tarafından kullanılmasına’ son vermek isteyenler, mistik geri çekilmemek üzere kamusal hayatı ortadan kaldırmak isteyenler kaoar gerçeklikten uzaklaşmaktadırlar. Buradan Weber’in siyasetteki Tadıicai yanılsamaları” hoş olmayan hakikatleri kendilerine söyleyen her bağımsız insanı düşürmekten yana olan’ devrimci sosyalistler eleştirisi çıkmaktadır. Bu ’sadece günlük gazeteye, trene ve elektriğe sahip olma’ anlamında olsa bile, ‘modem bir insan olarak yaşamayı dileyen’ kimse kendisini radikal devrimci değişim ideallerinin kaybolmasına teslim etmelidir; gerçekte bu kimse böylesi bir hedefin ‘düşünülebilirliği’ fikrini ortadan kaldırmalıdır.
Weber’e göre aktif siyasetçi ‘olgusallık (matteroffactness) anlamında bir duyuma, araçlar ve amaçlar arasındaki ezelî gerilimin ve ’sonuçların paradoksunun’ bilinciyle bir ‘nedene’ adanmayı dengeleyen Alltagweisheit ‘a ihtiyaç duymaktadır. Amaçlarına ulaşmak için kullanılmak zorunda olan araçların, kendilerinin başlangıçta koydukları amaçtan bütünüyle farklı bir olaylar toplamına yol açacağını görmeyi başaramayan devrimciler arasında eksik olan bu bilinçtir. Weber 1918 yılında Rusya’daki Bolşevik hükümetin, açık bir şekilde sol askeri bir diktatörlük,’ generallerden çok, bir korporallar diktatörlüğü’ olması dışında muhteva olarak sağ bir diktatörlükten farklı olmadığım yazmıştır. ‘Sonuçların paradoksu’ problemi Weber’in ’sorumluluk ahlakı’ ve ‘ kanaat ahlakı’ arasında, etik düzeyde amaçsal ve değersel rasyonalite ayrımına karşılık gelen farklılaştırmasının temelinde ye.r,, almaktadır. Weber’in kendi mantıkî bakış açısından, siyasette nihai amaçların bir etiğinin tutulması rasyonel bir şekilde gösterilmez; ancak birey gerçekleştirdiği eylemin gidişatım araştırırken yanılır, böyle bir birey, siyasi iktidarın ‘daemonik’ (şeytansı) karakterinin bilincinde olmayan ve ‘dünyanın etik irrasyonalitesi altında kalamayan’ birisidir.
2. Weber’de modern kapitalizmin entellektüalizasyon karakteri ikinci anlamda insan davraşının rasyonalizmivle, özellikle bu nitelik kendisini bürokratik iş bölümünde açığavurdukça, içsel olarak sınırlıdır. Siyasi ve sosyolojik yazılarında, Weber bürokratik rasyonalitenin gelişmesini kapitalizmin büyümesinin kaçınılmaz bir unsuru olarak tanımlamaktadır Modern toplumsal düzenin Marx’in kapitalist üretimdeki sınıf sisteminin karakterine götürdüğü ‘yabancılaştırıcı’ etkileri gerçekte bürokrasinin bir türevidir. Weber sık sık bürokratik örgütlenmenin mahiyetini analiz ederken makine imgesini kullanmıştır. Tıpkı bir makine gibi, bürokrasi enerjileri özelleştirilmiş görevlerin yerine getirilmesine hasreden en rasyonel sistemdir. Bürokrasinin üyesi, ‘kendisine temelinden belirlenmiş bir işleme yolu veren, sürekli hareket halinde bir mekanizmada sadece bir çark dişidir.’ Makineyle ortak olan bürokrasi, birçok farklı efendinin hizmetine koşulabilir. Dahası bir bürokratik örgüt, üyelerinin ‘insanlığının giderildiği’ oranda etkili bir şekilde işlev görmektedir. Bürokrasi ‘resmi işten sevgi, nefret ve bütünüyle irrasyonal ve duygusal, yani denetimden kaçan öğelerin ortadan kaldırılmasında ne kadar kusursuz bir şekilde başarılıysa, o kadar mükemmel gelişmektedir.
Fakat Weber’e göre, bürokraside ihtiva edilen görevlerin özelleştirilmesine bireylerin tâbi kılınmasının aşılması yönünde bir ihtimal olamaz. Bürokrasinin işleyişi insanı, Gehâuse der Hörigkeit ‘ta, modern toplumsal ve ekonomik düzenin yönetiminin bağlı olduğu özelleşmiş iş bölümünün ‘demir kafesinde’ mahkûm etmektedir. Protestan Etik, bu durumun çarpıcı bir sunumuyla bitmektedir:
İçerdiği insanın Faustiyan evrenselliğinden, vazgeçişle, özelleşmiş işe sınır konulması modern dünyada değerlendirilebilir herhangi bir işin şartı olmaktadır; dolayısıyla bugün iş ve vazgeçme kaçınılmaz olarak birbirinin şartıdır… Püriten bir çağrıda çalışmak istedi; biz de öyle yapmaya zorlanıyoruz. Asketizm monastik hücreleri gündelik hayata taşıyıp, dünyevi ahlakiyatı belirlemeye başladığında, modern ekonomik düzenin devasa kozmosunu inşa ederken üstüne düşeni yaptığı için, bu düzen şimdi, bu mekanizmada doğan ve sadece doğurduğu ekonomik kazançla ilgilenenlerin değil, karşı koyulmaz bir güçle, bütün bireylerin hayatını belirleyen makine üretiminin teknik ve ekonomik şartlarıyla bağlanmış bulunmaktadır.
Weber’e göre muhafazakârlar ve sosyalistler, modern insanın ‘demir kafesten kaçabilmesinin’ mümkün olduğu şeklindeki yanlış anlaşılan inancı ortaklasa paylaşmaktadırlar. “Muhafazakârlar önceki çağın geri dönmesini istemektedirler, sosvalistlerse kapitalist üretimin varnian şartlanın radikal bir biçimde değiştirecek yeni bir toplum biçiminin oluşmasını. Her iki eğilimin zihninde, hümanist kültürün ‘evrensel insanı’ vardır ve, kapitalist iş bölümünün ‘parçalanmış özelleştiririnin’ ortadan kalkmasını beklemektedirler. ‘Evrensel jnsan’ ideali, idarî görevlerin sadece düşük bir rasyonalizasyon düzeyinde açığa vurduğu patrimonyalizm sistemindeki eğitime özsel bir hed.eL sunmaktadır. Bu şartlarda resmî bir konum için nitelik kazanımı ‘yetişmiş kişilik’ kavramına dayandırılabilirdi: Eğitimsel kazanımları özelleştirilmiş becerilerden çok öncelikle davranış ve konumunda gösterilen her şeye ehliyetli bir insan. Bugün bununla birlikte genelde toplumsal hayatta olduğu gibi eğitimde de uzmanlaşma kaçınılmazdır: meslekî eğitim hümanizmin geçecektir.
Bu mülahazalar Weber’in meşhur ‘etik yansızlık’ tartışmasınınsın altını çizmektedir. Schmoller gibi ‘eski okul’ profesörleri Almanya’nın kapitalist gelişmenin eşiğinde durduğu ‘üniversitelere, ve dolayısıyla kendilerine siyasi etik, estetik, kültürel ve diğer tavırları aşılayan şekillendirici insanın evrensel rolünü atfetmenin’ alışıldık olduğu bir zamana aittiler. Durduğu yerden bakıldığında, Weber için bu, tabiatıyla bir değer yargısı ihtiva etmesi hasebiyle rasyonel olarak kanıtlanamazdı. Bu kavram, üniversiteyi ’sadece özel bir şekilde niteliklendirilmiş kişilerin özel eğitimi aracılığıyla gerçekten değerli etkiler yaratabilen’ bir üniversite kavramı lehine olmak üzere ortadan kaldırılmalıydı. Sonraki bakış açısından Weber’e göre, entelektüel bütünlük dershanede gözetilen yegâne genel hedef olmalıydı’. Modem ‘çağrının’ karakteristik özellikleri olan disiplin ve kendini sınırlama böylece diğer modern meslekler kadar profesör ve öğrencinin konumuna da uygulanmak zorundadır. Buna göre profesör kendisini üniversitenin içerisinde, özel olarak öğretmeye nitelikli kılındığı konunun tutarlı bir sunumuna adamalıdır. Eğitici kişiliklerin karizmatik özellikleri mümkün olduğu kadar öğretimlerini etkilemeden uzakta tutulmalıdır. ‘Her eğitimsel görev kendisinin ‘içsel normlarına’ sahiptir ve bu görevler, bu normlara uygun bir şekilde yerine getirilmeli’ din..Gerektirdiği özel türden kendini sınırlamayı yerine getiremezsek, hâlâ etik bir manidarlık taşıyan yegâne anlamı, Beruf (meslek) kavramını gözden düşürmüş oluruz.’ Weber’in çok sık olarak aşağılayıcı bir sıfat olarak kullandığı ‘müptedf (dilettante) terimi açıkça disiplinli bir şekilde ‘çağrıya1 ulaşmayı başaramayan ve bunun yerine sahip olmadığı evrensel bir ehliyet iddiasında bulunan kişiyi anlatmaktadır.
Weber üniversite eğitiminin içsel rasyonalizasyon sürecinin tamamlanmasını, ‘rekabet eden tanrıların savaşının’ meşruiyet içerisinde sürdürülmesi gereken modern toplumsal hayatta en önemli alan olarak siyasetin tanınması ihtiyacını çok daha vurgulama ihtiyacı nedeniyle tercih etmektedir? Değer yargılannın geri çekilmesi için üniversitenin uygun bir platform teşkil ettiği varsayımının desteklenilmesi Weber’e göre muhafazakâr çevrelerin üniversite eğitimi üzerindeki sürekli iktidarının bir dışavurumudur. Weber’in kendisi entelektüel olmayan mülahazaların bir neticesi olarak özellikle Michels ve Simmel gibi arkadaşlarının (Michels bir sosyal demokrat, Simmel yahudiydi) kariyerlerindeki gerilemeye tanık olmuştu. Üniversite sıralarının değer konumlarının ilerletilmesi için kullanılabileceğine izin veren yaklaşım, bütün bakış açılan temsil edildiğinde inanılabilir olmaktadır. Bu olay, ‘üniversitenin “sadık” idarecilerin yetiştirildiği bir devlet kurumu olması durumunda geçerli değildir.
3.Weber’in bazı zamanlar ‘teknik rasyonalite’ olarak kavramlaştırdığı şeyin Batı’daki büyümesi, bürokratizasyon formundaki toplumsal ilişkilerde ortaya çıktığı gibi zorunlu bir şekilde legal’ tipin (yâni üçüncü anlamdaki rasyonalizasyonun) rasyonalize edilmiş formlarının gelişmesiyle yakından alakalıdır. Weber’in modern kapitalizm analizindeki rasyonel hukukun gelişmesine verdiği manidarlığı abartmak güçtür. Batı Avrupa’da Roma hukuku mirasının önemi, doğrudan rasyonel kapitalizmi ortaya çıkaran kurumlara dönüştürülmesi değil, biçimsel bir şekilde rasyonel hukuki düşüncenin yaratılması olgusundan gelmektedir. Mutlakıyetçi ya da hiyerokrotik yönetimin her türünde, hukuki sürecin güçlendirilmesi formel ‘ilkeler’ olarak uygulanmayan özsel prosedür ölçütlerine bağlıdır. Hukuk ya keyfi olarak olaydan olaya ya da geleneğe göre yönetilmektedir. Şu halde rasyonel hukukun doğuşu bu türden geleneksel hâkimiyet sistemlerinin gücünün azalmasına işaret etmektedir. Kapitalist üretim ve rasyonel hukukun arasındaki yakınlık her ikisine de gidimli olan (intrinsic) ‘tahmin edilebilirlik’ faktöründen türemektedir. Sadece Batı’da bu ilişki anlamlı bir düzeyde devlet tarafından dolayımlanmaktadır. Batı’da rasyonel hukuk gövdesinin yaratılması ‘ modern devlet ve modern devletin iktidar iddiasının iyileştirilmesi amacındaki hukukçular arasındaki ittifakla sağlanmıştır.
Ekonomi ve Toplum’ un bir parçasını oluşturan katışıksız ‘hukuki hâkimiyet tipinin soyut kategorizasyonu doğrudan Weber’in rasyonel devletin doğuşu analiziyle ilgilidir. Weber yazmayı planladığı şekilde, modern devletin sistematik değerlendirilişini tamamlayacak kadar yaşamadı. Bir çok noktada banlı devlet biçiminin ayırt edici özelliklerine gönderme yapmakla birlikte, bunlar hiç bir yerde genişlemesine ele alınmamışlardır. Modern devlette açığa çıktığı şekliyle, Weber’in rasyonel hukuki hakimiyet kavramını belirleyen genel önermelerin bazıları, farklı
48 (1961) s. 252. Geleneksel Çin’de Weber, bir hukukçular tabakasının yokluğunun devlet ricali üyeliğinin eğitimsel yolu olan Ortodoks Konfüçyanizmin ‘biçimlendirilmiş’ hümanizmine izin verdiğini göstermiştir. Benzeri şekilde Hindistan da Batı’nınkiyle karşılaştırılabilir bir hukukçular sınıfına sahip değildi.
bir materyaller alanından yeniden inşa edilmek zorundadırlar. Bu türden bir önerme hukuki hakimiyetin sınırlarıyla ilgilenmektedir. Kendisinin açıkladığı gibi, ’sadece bürokratik olan yâni anlaşmaya dayalı olarak işgören ve atanan resmiyet tarafından yönetilen bir hâkimiyetin olmaması1 Weber’in modern devlet analizinde son derece önemlidir. Bununla birlikte bürokrasi, hukuki hakimiyetin yegâne tipi değildir: ‘Parlamenter yönetim ve ‘ortaklığa dayalı ve devlet dışı otorite* ve yönetim birimlerinin bütün çeşitleri bu tipe girmektedirler. Weber’e göre, bu birimler rasyonel devletin meşru düzenin güçlendirilmesinde aslî bir rol oynamışlardır. ‘Yerleşik’ otoriteler kavramının kökeni, bu aracıların gücünde bulunmaktadır. Modern siyasi düzenin karşılaştığı karakteristik sorun, daha önceki zamanlarda ortaklaşa ve devlet dışı işleyen birimlerin aracılığıyla ve zorunlu olarak bu birimlerin manidarlığının azalmasıyla (çünkü gerçek iktidarın bu tür aracılarda yattığı dönem, geleneksel olarak var olan ve politikadan ‘uzakta’ olmaktan ziyade politika ‘için’ yaşayan ‘itibarlıların’ baskın olduğu bir dönemdi) birlikte, kısmen gelişmekte olan hali hazırdaki ‘demokratikleşme’ taleplerin uzlaşılmasıdır. ‘Demokrasinin, kitle dayanışmasının, kitlelerin yakınlaştırılması ve örgütlenmesi zorunluluğunun çocuğu olan’ modern siyasi biçimler politikadan ‘uzak’ yaşayan liderlerinin gerçek iktidarı elinde tuttukları bürokratikleşmiş partilerin oluşmasını gerektirmektedir.
Weber’ln sosyolojik yazılarıyla ilişkili kılarsak, toplumsal örgütlenmenin rasyonelleşmiş sistemleri değer yaratmazlar, yerine, sadece var olan değerlerin geliştirilmesinin araçları olarak işlev görürler. Weber’in açıkladığı gibi ‘bu sınırlama, gelişmesinin en yüksek düzeyindeki (yâni bürokratik örgütlerdeki tipte mündemiçtir. Çünkü idari eylem kurallarla uygunluk içinde olanla sınırlandırılmıştır. Weber’in plebisiter demokrasi tartışmasının altını çizen de bu mülahazadır. Hukuki hakimiyet sistemlerinde liderlik modern siyasi gelişmenin erken aşamalarında ‘itibarlılar’ çevresince sunulabilirken, bürokrasinin gelişimiyle bu tür grupların gücünün azalması, davranışın (‘entelektüel’ ya da ‘pratik’ ) rasyonalizasyonun ‘amaçları’ değil, ‘araçları’ verebilmesi olgusuna keskin bir bakış getirmektedir. Dolayısıyla önceleri ortaklaşa yönetim sistemleriyle çağrıştırılan ’sosyal karizmada’ müseccem olan karizmatik öge, şimdi bir kişilik olarak modern siyasi lider ve onun izleyicisi kitle arasındaki duygusal bağlılıkta yeniden inşa edilmek zorundadır. Şu halde Kayzerizmin gizil tehlikelerinin farkına varmakla birlikte, Weber kiüe yakınlaşması tarafından türetilen karizmatik
liderlik özelliklerinin zorunluluğunu tanıyan teorik sisteminin kabulleri doğrultusunda hareket etmiştir.
SONUÇ
Weber’in siyasi düşüncesindeki esas ikilemlerden bazılarını açığa çıkartmak mümkün olmaktadır. Weber’in siyasi enerjisini harcadığı yönlendirici sorun, Bismarck’ın hâkimiyetinden kaynaklanan liderlik sorun’uydu. Almanya, birliğini diğer Avrupalı milletlerle çarpışarak elde eden bir ‘güçdevleti’diydi. Millîdevleüerin siyasi çatışmalarında, ‘tanrıların’ bitmeyen savaşı ki şimdi ‘gayri şahsî güçler’ biçiminde açığa vurulmaktadır, tedbiri elinde tutmayı sürdürmektedir. ‘Burada… nihaî Weltanshauung1 lar (dünya görüşleri), sonunda insanların aralarında tercih yapmak zorunda olduğu ideolojiler, çarpışmaktadır. Siyasi kariyerinin erken dönemlerinde Weber ’seçimini’ yapmıştı: Alman siyasi mirasında müseccem değerler, sadece Alman millî devletinin gücünün ilerletilmesi ve kabul edilmesiyle savunulabilir ve daha ileriye götürülebilirdi. Siyasi alanda bu kültürün önceki taşıyıcıları olan Junker ‘aristokrasisi’ çöken bir grup olduğundan, siyasi liderliğin sorumluluğu diğer kaynaklardan türetilmeliydi. Jünker’ lerin konumunu zayıflatan süreç siyasi düzenin rasyonelleşmesini hızlandırmaktaydı. Weber’in rasyonelleşme ve toplumsal değişme arasındaki ilişkiye ait genel sosyolojik formülasyonu, bürokrasinin kural bağımlı karakteri ve karizmanın değer yaratıcı özellikleri arasında kutupsal bir karşıtlık koymaktadır. Böylece siyasi hayatın bürokratizasyonu kendinde, insan olaylarının yürütülmesini bir teknik yeterlilik zirvesine yükseltirken, ‘özgün’ liderlikte içerilen kapasiteleri yaratamaz. Weber demokratik düzende modern siyasi lider için zorunlu olan karizmatik ödenin yaratılmasının hem ihtiyacını hem de imkânlarını bulmaktaydı.
Weber’in analizinden demokratik hükümetin, onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyılın klasik demokratik teorisinde olduğu gibi herhangi bir tabii hukuk kavramında temellendirilemeyeceği çıkmaktadır. Demokrasi hir tpknik. bir amaç için araçtır. Weber’in siyasi yazılannın analizinde, bu noktanın manidarlığının vurgulanmasında, Mommsen bütünüyle haklıdır. Ancak Weber’in bu sorun üzerindeki önermelerinin kaba açıklığı siyasi görüşlerinin üç açıdan özlü bir şekilde yanlış anlaşılmasına yol açmıştır. Bu yanlış anlaşılmalar ilkin, onun farzı muhal ‘Makyavelciliğine; ikincisi, Weber’in Alman ‘emperyalizmini’ kutsamasına ve üçüncüsü de Nietzscheci bir ‘aristokratik etik’ lehine olmak üzere liberalizmi reddedişine aittir. Machiavelli’nin düşünceleriyle hangi yakınlığa sahip olursa olsun, Weber kesin bir şekilde, sonrakinin kavramında bulunan iktidara etik ya da estetik nitelikler atfetmek imasından kaçınmıştır. Weber’in yazdığı gibi:’ Salt “iktidar siyasetçisi” güçlü etkilerde bulunabilir, ama gerçekte çalışmaları hiç bir yöne gitmez ve manasızdır. O’na göre bu, tam olarak Bismarck’ın düşüşünden beri Almanya tarafından takip edilen şahsiyetsiz politikaları karakterize eden Realpolitik biçimidir. Veber’in emperyalizme bağımlılığının derecesi özellikle Marcuse ve LukâcsTaTafmdan vurgulanmıştır. Lukâcs’a göre, Weber için demokrasi sadece ‘emperyalizmin çok daha uygun bir şekilde işlemesini kolaylaştıracak teknik bir tedbirdir. Ancak bu görüş, düşüncelerinin bir ifadesi olarak, Weber’in siyasi yazılannın yeni bir Makyavelcilikten başka bir şev olmadığını ileri süren görüş kadar yanıltıcıdır ve aynı nedenle Weber hiç bir yerde Alman yayılmacılığına normatif bir manidarlık yüklenememiştir. Weber’in”"siyasi düşüncesinde, ‘emperyalizm ( ve aynı biçimde ‘güç’ün kendisi) bir araçtır, amaç değil.
Weber’in siyasi yazılan ve tavırları (Mommsen’in çalışması da dâhil olmak kaydıyla) üzerinde var olan literatürün büyük bir kısmı, Weber’in kendisinin ayrıcalıksız kesimin ümitleri ve özlemleri konusunda hissettiği güçlü kişisel yakınlığı görmezlikten gelmektedir. Eğer Weber demokratik teorinin etik öncüllerini uyarlamayı reddettiyse, yazılan buna rağmen Avrupa liberalizminin geleneklerinde yer almaktadır. Sürekli olarak ‘insanın kişisel özerkliğini’ ve ‘insan türünün ruhsal ve ahlaki değerlerini’ savunusunu onaylamaktadır. Ancak Weber’in siyaset sosyolojisinin bağlamı içerisinde aşağı sınıfların yükselen beklentileri ve kendisinin müracaat ettiği liberal bireyciliğin akideleri sadece devletin güç istemlerince ileriye götürülebilirdi: ‘Bugün tüm kültür bütünüyle millete bağlıdır ve bağlı kalacaktır. Dahası bir taraftan tarihsel olarak yakinen ilişkili eşitlik ve bir düzeye gelme, diğer taraftan bireysel hürriyet ve kendiliğindenlik arasında trajik bir karşıtlık vardır. Kitle siyasetinin büyümesi zorunlu olarak bireysel özgürlük ve kendiliğindenlik değerlerinin çağdaş toplumsal düzende gerçekleştirilebileceği düzeyi sınırlar.
Eğer bu görüşler Weber’in Wilhelm dönemi Almanya’sının siyasi yapısına ilişkin değerlendirmesinde kökleşmekteyse de, bunlar aynı zamanda mantıksal ve ampirik olarak metodolojik kavramları ve ‘dünya medeniyetleri’ çalışmalarıyla ilişkilidir ve kısmen onlar tarafından biçimlendirilmiştir. Weber milletin ‘güç istemleri’nden ve Herrenvolk (efendi millet)’tan bahsettiğinde çağdaşlarının lisanıyla konuşmaktadır. Özellikle sonraki yazılarında olmak üzere Weber’in bu nosyonları kullanışı, bu terminolojiyi uyarladığı kaynaklardaki kullanışlarından belirli bakımlardan oldukça farklıydı, îlkin, şahsî siyasi hedeflerinde nihaî değer olarak devletin kendisi üzerindeki vurguyu reddetmişti. Antrittsrede’ sinde bu konu üzerinde hâlâ bir belirsizlik bulunmakla birlikte, sonraki yazılarında bu huşu oldukça sarihtir ve ‘millîdevlet’te Weber’in şahsî değerler ıskalasında manidar olan denklemin ilk yansını oluşturmaktadır. İkincisi Weber Herrenvolk terimini, Alman kültürünün diğer milletlerin kültürü üzerinde ‘meşru’ bir hakimiyet iddiasında bulunabileceği bir çağrışımı getirecek bir biçimde kullanmamıştır. Aksine, Weber’e göre, böyle bir iddia hem olgusal olarak geçersiz ve hem de mantıksal olarak ayrı bir sorun olmakla birlikte normatif olarak reddedilmiştir. Millîdevletlerin siyasi mücadelesi güç ilişkilerinin bir alanıdır; bu devletlerin millî kültür alanlarında içerilen değerler ‘etik olarak’ Alman kültürüne üstündür biçiminde yorumlanamaz.
Weber’in epistemolojik dünyanın ‘etik jrrasyonalitesi’ kavramı ve bu temel üzerinde inşa ettiği metodolojik aygıt Alman sosyal düşüncesindeki muhtelif ve farklı eğilimleri bütünleştirmeye yönelik bir teşebbüsü ihtiva etmektedir. ‘Sezgicilik’ ve ‘bilimciliği’ reddederek, ‘rasyonel’ ve ‘irrasyonel’, ’sübjektif ve ‘objektif arasındaki belirli çelişkilere dokunan bir çerçevede işleyen öğeleri ödünç almıştır. Bu çalışmanın 4. bölümünde işaret edildiği gibi, bu öğeler Weber’in bir ’salt kategoriler’ kümesi olarak geliştirdiği ve tarih ve toplum çalışmalarında ampirik olarak uyguladığı sosyolojik kavramların altını çizmektedir. Bu kavramlar, (Weber’in aslî iki anlamının her birinde) rasyonaliteye yaklaşan bütün beşerî eylemlerin zorunlu olarak irrasyonalitede (‘nihaî değerler’) temellendirilmesi gerektiği nosyonunu ihtiva etmektedir. Ancak akıl ve değer arasında temel bir ikilem vardır. Dolayısıyla sosyoloji ve tarih ‘anlamın’ anlaşılmasına müracaatı gerektirir; ancak sosyolojik ve tarihsel analiz normatif olarak ‘geçerli’, verili bir değerler kümesini ‘kanıtlayamaz’.
Weber’in hakimiyet tipolojisinde, bu iki vurgu karizma kavramında inşa edilmiştir. Karizma, kuralbağımlı eyleme yabancı olma anlamında irrasyonel ve dolayısıyla tarihte değeryaratıcı bir güçtür; kavram Weber’in formüle ettiği gibi, bütünüyle Hitler’in Gandi kadar özgün bir karizmatik lider olduğu şeklindeki karizmatik bağlanmaların muht ev asındaki bütün farklılıklara yer açmaktadır. Dolayısıyla Weber’in düşüncesinde ‘değer’ nosyonu (irrasyonel) kanaatle eşanlamlı olmaktadır; kavramsal kategorileri, bu bakımdan, etik teoride geleneksel olarak anlaşıldıkları gibi ‘bencillik’ ve ‘diğergâmlık’la bir ilişki taşımazlar. Weber’in Alman siyaseti analizinde, Antrittsrede’ sinde ‘liderlik problemi’ olarak görülen şey, sonraki yazılarında bürokratik rasyonalite ve karizma arasındaki karşıtlığa dönüşen bir husus olarak analiz edilecekti. Şu halde Weber kaçınılmaz olarak karizmatik öğenin muhtevasının kendisinin, bilinçli bir şekilde nihaî değer olarak aldığı (Alman kültürünün özerk gelişimi) şeyle ilgisiz olduğu sonucuna yöneltilmişti. Bu, modern kapitalist devlette içerilen bürokratizasyon analiziyle birleşerek, Weber, yöneltildiği liberal demokratik değerlerin en fazlasından ‘araç’ olarak kavranılabildiği ve dolayısıyla içsel manidarlıklarının inkâr edildiği bir konuma getirdi.
Weber’in siyasi düşüncesi şu halde yazılarının güçlü bir şekilde tanımlanılan Patnos (keder) karakterini veren içsel bir gerilim gizlemektedir. Bir taraftan klasik liberalizm ve hatta sosyalizmin belirli akidelerine sempatilerini açıklamıştır; ancak diğer taraftan onun siyasetteki başlangıç noktası (Antrittsrede’ de konulduğu gibi) ve akademik yazılarında geliştirdiği entelektüel bakış açısı, görüşlerini, kendisinin ortaya koyduğu gibi,’ “hakin iradesi” , halkın gerçek iradesi gibi kavramların …kurgu olarak kaldığı bir konuma yönlendirmiştir. Ölmeden çok kısa bir zaman önce Marx ve Nietzsche’nin modern kültürdeki iki hakim etkiyi temsil ettiğine işaret etmiştir. Weber’in çalışmalarının bütününün bu iki sarih olarak telif edilemez düşünce akımının en temel vukuflarını birleştirmek yönünde devasa bir teşebbüsü oluşturduğu söylenebilir. Siyasi görüşleri bu yoğun ancak gevşek entelllektüel sentez tarafından biçimlendirildiği gibi, bu sentezin biçimlenmesine de yardım etmiştir, bu sentezin içerdiği ikilemleri de paylaşmıştır.
Weber’in siyaset sosyolojisinin tatmin edici bir kritiği hem siyasi hem de entelektüel olmalıdır. Bir başka deyişle, ayrıntıda, sorunlara ilişkin olarak fikirlerinin belirli bir tarihsel bağlama bağımlılığını ve teorik formülasyonlarının zayıflığını incelemelidir. Bu türden önermeler Weber’in ‘ “insan Hakları”nın başarılan olmaksızın en muhafazakâr olanı da dahil olmak üzere hayatını sürdürebileceğine inanmak büyük bir kendini kandırmaktır kanaatiyle yan yana getirilerek okunmak zorundadır.
Bir tarafta Weber’in Marksist eleştirmenleri sosyolojik yazılarını, siyasi çıkarlarının ifadesi olarak ele almaya yönelmişlerdir. Saçma bir şekilde Weber’in sosyolojisi geniş olarak Wilhelm dönemi Almanya’sındaki Burjuva Kültürü’nün tikel bir açığa vurumuna indirgenmiştir. Diğer yanda, Weber’in ‘Ortodoks’ tefsircileri, sosyal bilimlere akademik katkılarının bütünüyle siyasi bağlanmalarından ayrı olarak ele alınması gerektiği görüşünü savunmuşlardır. Ancak bu tavırlar, hiç olmazsa bazı zamanlarda sergilendikleri nihai biçimlerinde açık bir şekilde Weber’in eserlerinin yeterli bir değerlendirilmesine engel teşkil etmişlerdir. Böylesi bir değerlendirme modem sosyoloji için hâlâ ham sayılır derecede önem taşıyan bir görevdir. Bu tavırlardan her biri malumu ilân etmekten başka bir şey olmayan hususları dile getirmektedir. Eseri, yaşadığı özel toplumsal ve siyasi bağlama açıklayıcı olan herhangi bir büyük düşünürün de genelleştirilmiş uygulamalara izin veren kavramlara cisim verdiği de doğru olmalıdır.
Max Weber (21 Nisan 1864-14 Haziran 1920), Alman düşünür, sosyolog ve ekonomi politik uzmanı. Modern antipozitivistik sosyoloji incelemesinin babası olduğu düşünülür. Sosyolojiyi metodolojik olgunluğa ulaştırmıştır.
Weber, siyaset sosyolojisi ve eğitim sosyolojisi alanında yaptığı araştırmalarıyla da tanınır. Marx’ın sınıf temelli çözümlemelerinin yerine statü kavramını getirmiş, bürokrasi üzerine yaptığı çalışmala tanınır.
Toplam okunma (5133) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Yunan Felsefesinin Kökeni – Karl Vorlander Ocak 25, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy , add a comment
Aristo, antik Yunan öğretisine mensup olanlara İlahiyatçılar diyor. Bu ilâhiyatçılar evrenin oluşumunu araştırmakla, ilmin araştırma konusunu benimsemiş oluyorlar, ilim de, bütün varlıkların nasıl meydana geldiğini, ilk ilkenin neden ibaret olduğunu soruşturur. İlahiyatçılar da kavramsal düşünce tarzında sorusunu ve cevabım ortaya koyar, ilim, zaman bakımından ilk ilkeyi ve tanrısal temel tözü araştırmaz, belki eşyanın bütün değişimi sırasında sabit, sonsuz ve sürekli kalan madde ve tözü tanımak ister. Yunanlıların ilk felsefesi doğa felsefesidir, ilk kavramı ise -ilginç bir şekilde- ’madde’ dir.
Politik ve toplumsal açıdan da, eski durum ve şartlar bir değişime uğramıştır, bunu da kısaca ifade edebiliriz: Eski büyük soylar, büyük aileler önemden düşürülmüş, ya demokrasi veya zorbaların baskısıyla (Tyrannie) bireyin gücü serbestçe gelişebilmiştir. Sözünü ettiğimiz ahlâkî şiirlerde politik parti kavgaları önemli bir rol oynadığı gibi, isimlerini saydığımız ilk filozoflardan (bilgeler) bir bölümü de mensup oldukları devletlerin kanun koyucuları idiler.
Bundan başka Yunan’da felsefe başlangıcı için kesin önemi bulunan bir olayın gerçekleşmesi, pozitif ilimlerle bağlantı olayının gerçekleşmesi, kolonilerde çok erkenden İmkân dairesine girmişti. Daha M. ö. 600 yıllarında iken koloni Yunanlılarına, Doğu’nun eski uygarlık kavimleriyle ticâret ilişkilerinde bulunmaları sayesinde, zengin bir bilgi hazinesi akmış bulunuyordu. Onların astronomi, aritmetik ve geometride Keldânilere, Fenikelilere ve Mısırlılara birçok bilgileri borçlu olduklarım kabul edebiliriz. Kolonilerdeki Yunanlıların coğrafya bilgileri de, uzaklara varan deniz ve kara gezileri sayesinde daha o zamandan oldukça yüksek bir dereceye erişmişti. Tarih yazarlığına gelince, önceki masal türünden tasvirler yerine logograf (Logographe) denilen yazarların, düşünmeye bir mevki veren çalışmaları geçti. Her bir kişisel bilgi Doğu’dan nasıl elde edilmiştir meselesi, felsefe tarihi yazarını az ilgilendirir. Buna karşılık, ileride göreceğimiz üzere ilk filozofların aynı zamanda pozitif bilim adamları olduklarını kayıt ve zaptetmek önem taşır. .
Nihayet Yunan felsefesinin, felsefe meselelerini ortaya koyarken hangi istikamete doğru yönelerek hareket ettiği ve araştırmalarının konusunun ne olduğu yönüne gelince, dinî düşüncede meydana gelen bir değişim dikkate alınmalıdır. Bu değişim, bu tarihte gerçekleşiyor ve aslında Boiotialı bir şair olan ve öğretici şiirler yazmış bulunan Hesiodos’un Yunan mitolojilerini ve tanrılarının soylarım anlatan eserinde (Theogonie) bir tohum halinde gizli olarak yer alıyor: Mitolojiden kaynaklanan tanrıların soyağacından başka, henüz efsanevî bir şekle sahip olan bir evrenin oluşması sistemi (Cosmogonie) görünmeye başlıyor. Orfeusçular (ki bunların atası ve pirinin Trakyalı şarkıcı Orpheus olduğu rivayet edilir) Olimpos tanrılarının oluşturduğu neşeli çevre ile değil, belki bütün varlıkların bir ilk ilkeden türetilmesiyle meşguldürler. Bu ilk ilkeyi de gelişmemiş herhangi bir töz (gece, hava kaos, gök veya okyanus) olarak tasavvur ederler. Bu esnada bir diğer, fakat daha sonra olan düşünce istikameti ortaya çıkar. Onun başı olarak ilk Yunan nesircilerinden biri olan Syroslu Pherekydes (500 tarihlerinde) anılır. Bu öğretiye göre, bütün evrenin ortaya çıkışında her şeyin düzenleyicisi olan Zeus’un (toprak ve zaman ile birlikte) varlığı ortaya konulmalıdır.
Aristo, bu antik Yunan öğretisine mensup olanlara İlâhiyatçılar diyor. Bu ilâhiyatçılar evrenin oluşumunu araştırmakla, ilmin araştırma konusunu benimsemiş oluyorlar, ilim de, bütün varlıkların nasıl meydana geldiğini, ilk ilkenin neden ibaret olduğunu soruşturur. Fakat ilim artık bir mitoloji tarzında sormaz ve yine o tarzda cevap vermez, belki kavramsal düşünce tarzında sorusunu ve cevabım ortaya koyar, ilim, zaman bakımından ilk ilkeyi ve tanrısal temel tözü (cevher) araştırmaz, belki eşyanın bütün değişimi sırasında sabit, sonsuz ve sürekli kalan madde ve tözü tanımak ister. Yunanlıların ilk felsefesi doğa (tabiat) felsefesidir, onların ilk kavramı olan “arkhe” (ilk ilke) kavramı, bir kimya kavramıdır: Temel ilke ve töz (aslî madde) demektir.
Yunan Felsefesinin Kökeni – Karl Vorlander
Toplam okunma (7240) Bugün(1) Son okunma tarihi (08 February 2010)
Bir Freud-Kohut Karşılaştırması: Dinden Dönme mi, Sinerji mi? – Michael Franz Basch Ocak 22, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
Pek çok psikanalist için Kohut’un Freud psikanalizinden ayrılışı kendilik psikolojisi olarak bilinen sunuşu (1971) ile değil; bize sık sık söylediği gibi, kendince en önemli katkısı olan ‘İçebakış, Eşduyum ve Psikanaliz’ (1959) ile daha önce başlamıştı. Bu denemede Kohut, psikanalizin özünün, eşduyumsal anlamaya giden yolda analistin hastanın psikolojik yaşamına girmesi yoluyla, hastanın sözcüklere dökülmüş içebakışlarının daha derin anlamlarına doğru işbirlikçi bir atılımla, insan düşüncesi ve güdülenmesinin araştırılması olan ve eşduyumsal anlamayı sağlayan, Freud’un psikanalitik yönteminin keşfinde yattığını gösteren tarihsel ve epistemolojik kanıtları ortaya koymuştu.
TARİHSEL GELİŞİM
Freud nörozlarla çalışmaya gerçekten rastlantı eseri başlamıştır (Jones, 1953). 1885′te, o sırada 29 yaşında Viyanalı bir nöroloji araştırmacısı iken, Salpetriere Hastanesi’nde çocuk beyni örneklerini çalışıp çocuk nörolojisi konusundaki bilgisini ilerletmek üzere Paris’e gitmişti. Oradaki patoloji laboratuvarının onu düşkırıklığına uğratmasına rağmen, çok geçmeden bölüm başkanı olan Jean Martin Charcot’nun haftalık konferanslarına çok ilgi duymaya başladı.
O günlerde pek çok doktor, anatomik bir temel bulunamayan hayali sorunlarının üstesinden gelebilmeleri için hastaların sağduyusuna seslenmek ve istençlerini kullanmalarını emretmek suretiyle nörozları iyileştirmekteki yetersizlikleriyle engellenmiş olarak, nörotikleri sıkıntıları hakkında suçlamakta ve daha fazla ilgiyi haketmeyen temaruzcular ya da düzenbazlar olarak gözden çıkartmaktaydı. Zamanın seçkin bir nörologu olan Charcot alışılmadık ancak geriye bakıldığında kesinlikle rastlantıyla, diğerlerinin kaos gördüğü yerde bir düzen keşfedebileceğini düşündü ve nörozların kalıtsal olarak güçsüzleşmiş beyin üzerinde duygusal örselenmenin etkisine bağlı bir hastalık olarak nitelenebilir olduğunu ileri sürdü ve böylelikle çalışmaya, sınıflandırmaya ve sağaltıma değer olduğuna ikna oldu. Charcot, hastalığı başlatmış ve hastanın belirtilerinin hasta hiç bilmeden atfedilebileceği unutulmuş örselenmeyi, örneğin demiryolu kazası gibi sıklıkla yaşamı tehdit eden bir sarsıntıyı yeniden canlandırıncaya dek hipnotik transın hastayı zaman içinde geriye götürmek için kullanılabileceğini izleyenlerine gösterirdi. Freud, Charcot’nun bulgularını onaylayarak bu hastaları kendisi araştırmaya başladı; ancak kısa süre sonra bu problemin kaynağı hakkında öğretmeninin yaptığı açıklamayla fikir ayrılığına düştü. Mantık ve bilinçliliğin aynı olduğunu kabul eden Kartezyen görüşü olduğu gibi kabul eden Charcot, nörotik belirtinin kaynağı hasta tarafından bilinmediğinden, belirti; serebral korteks tarafından üretilmiş mantıklı düşüncelerin dışındaki diğer şeylerin sonucu olmalıdır diye ileri sürmüştü. Ölmüş nörotik hastaların beyin otopsilerinde hiçbir kortikal hasar izi olmadığından, kortikal hasar; bazı anlarda korteksi mantık yoluyla güçlü duyguları boşaltmaktan alıkoyup, sonuçta ortaya çıkan duygusal yük ya da enerjiyi beynin aşağı merkezlerini uyaracak biçimde serbest bırakan, şimdiye dek bilinmeyen bir fizyolojik bozukluk olmalıydı. Histeri, saplantılar, zorlantılar, ya da kaygı durumlarının belirtilerini ortaya çıkartan; beynin subkortikal, usa vuramayan parçasının bu kışkırtılmasıydı. Bu belirtiler kendi içlerinde hiçbir anlama gelmiyordu; ve bir çocuğun piyano tuşlarına vurmasından ortaya çıkan sesler ne kadar gerçek müzikse o kadar mantıklı düşünceydiler.
Ancak Freud açıkça bu önyargılara boyun eğmemekteydi ve beyin hasarına uğramış olmaktan çok uzak olan hastalarının, eğer bir şey varsa da, ortalama zekanın üzerinde olduklarını çok geçmeden gördü. Belirtilerinin; bir kez anlaşıldığında, gereksinim ve ahlaki değerler arasındaki bir çatışma ile pazarlık için son derece zekice usa vurulmuş ve kılık değiştirmiş biçimde tasarlanmış oldukları ortaya çıktı; belirtiler bilmece gibi, günahı için hastanın uygulanmasını umduğu cezayı ifade ettiği kadar, hem yasak arzunun hem de doyumunun doğasını ifade ediyordu. Dahası bir nörolog olarak Freud (1888); bilinçliliğin, düşünce olarak adlandırdığımız kortekse ait problem çözücü etkinliğe eşlik etmek zorunda olması için bir neden görememekteydi. En sonunda, şu anda iyi bilindiği gibi, Freud, bilinçliliğin eşlik etmediği usa vurulmuş düşünce kanıtlarının düşler, ve dil sürçmeleri, unutkanlıklar ve yanlışlıklar gibi günlük yaşamdaki yanlışlıkların gerisindeki güdüler çalışıldığında ve şifresi çözüldüğünde herkeste bulunacağını farketti.
Charcot’nun çalışmasını keşfettikten sonra Freud, Charcot’nun hipnotik araştırma yöntemini diğer bir öğretmeni olan Joseph Breuer’den duymuş olduğu örseleyici duygusal anıların katartik boşaltımı ile birleştirdi. Bu teknik, nörotik patolojinin sağaltım ve araştırması için temel oldu ve terapide psikanalitik yöntem haline gelmek için gerekli öncülleri sağladı (Breuer ve Freud, 1893-1895; Basch, 1983b).
DÜŞÜNCE OLUŞUMU PSİKANALİTİK KURAMININ KÖKENLERİ
Genel bir bilimsel psikoloji kurma hedefi Freud’u ilkin Andersson’un (1962) ‘beyin mitolojisi’ olarak adlandırdığı ‘Bilimsel Bir Ruhbilim Projesi’ (Freud, 1895a)ni ortaya çıkartmaya ve daha sonra da bunu anatomik olmayan zihinsel aygıtın (Basch, 1975b, 1976a, 1983a) çeşitli uyarlamalarına dönüştürmeye girişmesine yol açtı. Bunlar kazık çit olarak adlandırılan modeli (Freud, 1900); bilinçdışı, bilinç öncesi ve bilinçli zihin durumlarına ayrılan topografik modeli (Freud, 1915a); ego ve idin son uyarlamalarını (Freud, 1923) içerir.
Bütün bu beynin işlev görmesi ve düşünce işlemlenmesi modellerini neyin işlemsel yaptığını anlamak için Freud’un psikolojik yazılarının çeşitli koleksiyonlarına hiç dahil edilmemiş Afazi Üzerine (Freud, 1891) adlı çalışmaya geri dönmeliyiz. Bu kitapta Freud yaşamı boyunca biliş kuramının temeli olarak kalan ve son yayınlarından sadece birinde karşı çıktığı (Freud, 1940) düşünce oluşumu modelini ilk olarak benimsemiştir. Varsayımı; düşüncenin, duyusal imgelerin kendilerini uygun olarak tanımlayan kelimelerle birleşmesiyle mümkün olacağı ve, per contra (bunun tersine)ÇN, kelimeler olmaksızın duyusal imgelerin bilinçlilikten ve bilişsel olgunlaşmaya katılmaktan uzak tutulduğu şeklindeydi. Eylem için güdülenmeyi duyusal bir imgeye bağlanmış içgüdüsel bir gücün miktarına atfetmişti. Çatışmalar içgüdüsel gerilimi boşaltma gereksinimi ve ketlenmemiş davranışa vicdan ve göreneklerle yapılan kısıtlanmalar arasında baş gösterecekti. İçgüdülerin gücünü kontrol etmekten aciz olan bedensel belirleyiciler olarak beyin ya da zihin, konuşma çağrışımlarını yasaklanmış duyusal imgelerden çekecekti. Bu görünümler daha sonra hem olgunlaşmalarını engelleyen düşünceden, hem de eylemle doğrudan doyum sağlamalarını durduran bilinçlilikten yalıtılacaktı. Bu kuramsal yapı, Freud’un, ya tersine çevirebilsinler ya da yüceltebilsinler diye gizli arzularını ve korkularını ifade edebilmeleri için kelimeleri bulmakta yardım ederek iyileştirdiği nörotik hastalarında gördüğü çatışmaya karşılık gelmekteydi. Freud için nörotikler temel olarak işlevsel afaziklerdi, ve terapideki başarısının düşüncenin gelişimine dair varsayımını geçerli kıldığını düşünüp yanıldı. Ne yazık ki Freud kuramını onaylıyor görünen tek bir hastalık üzerinde çalışmaktaydı. Uzun dönemde bu başarı, Freud ya da onu izleyen analistler tarafından psikanalizin kapsadıklarının tamamının fark edilmesini önledi.
Şunun vurgulanması gerekir ki yukardaki varsayımların hiçbiri bilindiğinin aksine psikanalitik kuramın bir parçası değildirler. Bütün bunlar Freud’un düşleri, psişik gerçekliği ve aktarımı keşfetmesinden ve işlemsellik öncesinin (Piaget ve Inhelder, 1969) ya da primer süreç (Basch, 1977) olarak adlandırdığı durumsal (Langer, 1982) simgelemenin şifresini çözmesinden önce formüle edilmişti. Freud ‘Proje’yi hiç yayınlamadığından ve son zamana dek ‘Afazi Üzerine’nin önemi farkedilmediğinden , analistler bu kavramların kökenlerini bilmiyorlardı. Freud’un daha sonraki yazılarının onları inandırmaya yönlendirdiği gibi , bu sonuçlara bir şekilde psikanalitik araştırma ile varıldığını varsayıyorlardı (Basch, 1983a).
GÜDÜLENMENİN PSİKANALİTİK KURAMININ KÖKENLERİ
Freud’un insan güdülenmesini açıklayan kuramını anlamak için bunun da bir varsayım olduğunu ve klinik gözlemlerinden ortaya çıkmasından değil de bu gözlemlerini açıklama girişimi ile diğer alanlardan türetilmiş olduğunu anlamak gerekir. 1885 ve 1900 arasında Freud’un zihinsel süreçler hakkında temel kuramlarının çoğunun oluştuğu zaman, biyolojide hormonların keşfedildiği zamandı. Kandaki kuvvetli kimyasal güçlerle vücudun bir bölümünün diğer bir bölümün çalışmasını etkilediği keşfi- örneğin büyümeyi uyaran salgılarını üretmesi için beynin tiroid bezini etkileyen bir kimyasal (hormon) salgıladığı – devrim yapmış bir açıklamaydı, ve nörotik hastalarıyla çalışmalarında gözlemlediklerini açıklamaya çalışmak için Freud’un bundan alıntı yapması şaşırtıcı değildir.
Freud’un ilgisini çeken nörotik fikirlerin gücüydü- sağduyunun üstesinden gelebiliyorlardı ve başka bir anlamda kusursuz bir biçimde sağlıklı bir kişiyi tam olarak felç edebiliyorlardı. Bu gücü nereden alıyorlardı? Klinik olarak hastalarını hipnotize ederek ve yaşça geri döndürerek Freud, çocukluktaki cinsel deneyimlerin ve/ veya düşlemlerin sonradan nörotik fenomenler haline gelenler için bir temel oluşturmaktan sorumlu olduğunu keşfetti. Bu klinik bulguyu biyolojik bir spekülasyonla birlikte ortaya koydu: Testis salgıları kimyasal olarak ya da testislerin çevresindeki bağdokuyu gererek mekanik olarak, orada bulunan cinsel fikirleri harekete geçirmek üzere beyine mesajlar göndermektedir. Freud bu dönüşümün mekaniğini açıklayamamış, bunu somatik olan ile psişik olanın arasındaki ‘esrarengiz sıçrama’ olarak adlandırmıştı. Her olayda davranış için güdüleyici gücü sağlayan, cinsel enerjiye dönüştürülmüş bu bedensel cinsel salgıydı. Nörotik fikirler çok güçlüydü çünkü diğer fikirler ve güdülere göre bu gücün fazlasını çekmekteydiler ve böylelikle zihinsel yaşam üzerinde baskındılar (Freud, 1895b, p.108).
Bu en ilksel, bütün olarak görüşe dayanan ve uzun zaman önce aksi kanıtlanmış fikir, Freud’un içgüdü kuramının ve cinselliğin bütün güdülenmelerin temeli olduğu fikrinin temelidir.
Freud başlangıçta iki temel içgüdü ya da dürtü1 olduğunu ileri sürdü: kendini koruyucu ve türü koruyucu ya da cinsel. Daha sonra ( Freud, 1933) bunu, cinsel dürtünün hem kendini hem de türü korumaktan sorumlu olduğu ve saldırganlık dürtüsünün cinsel dürtüye zıt çalışan ölüm içgüdüsüne ilişik olduğu şeklinde cinsel ve saldırgan dürtüler olarak değiştirdi. Freud kendini koruyucu dürtünün ya da ego, içgüdü ve sonradan saldırgan dürtünün bedensel kaynağının ne olabileceğini hiçbir zaman berraklaştırmadı. ( İnanması zor ama 100 yıldır bu alana hakim olan bu kuramın üzerinde durduğu temel gerçekten budur).
Freud davranışın güdülenmesinde cinsel temel varsayımının doğruluğunu zihninde oluşturduktan sonra bunu çeşitli şekillerde değiştirdi; böylelikle haz-hoşnutsuzluk ilkesi olarak da bilinen güdülenmede gerilimin azaltılması kuramı ortaya çıktı. Yine bu tek taraflı bir fikirdir: beden işlenmemiş biçiminde cinsel davranış olarak körlemesine ifade arayan cinsel uyarıyı üretmeyi sürdürür. Önce ebeveynler sonra da en geniş anlamda toplum olmak üzere kültür bu kadar tam anlamıyla bencil bir ifade biçimine izin veremez ve boşalmaya karşılık engeller koyar. Bu kısıtlama, cinsel uyarı beyin ya da zihinsel aygıtta biriktikçe gerilim yaratır. Bu gerilim hoşnutsuzluk olarak deneyimlenir. Beynin ya da zihinsel aygıtın toplumun gereksinimleriyle uyum halinde olan bölümü – Freud’un önce gerçeklik ilkesi, sonradan ego olarak adlandırdığı- cezalandırılmaksızın cinsel uyarılmayı boşaltabileceği uzlaşmalar bulmaya çalışır. En iyi yol, yüceltmeden,yani sonradan toplum tarafından
—————————————————————————————————————-
1Dürtü ya da Almanca trieb, içgüdünün değişmiş bir biçimidir. İlkel hayvanlarda içgüdü, davranışı çok dar, katı bir biçimde belirler; gelişmiş hayvanların içgüdüsel gereksinimlerini ( açlık, susuzluk, solunum ve cinsellik) nasıl karşılayacakları konusunda bazı seçimleri vardır. Davranışta birtakım seçimler olduğunda kör bir içgüdüden çok dürtüler söz konusudur.
cezalandırılmak yerine ödüllendirilecek çalışma ve oyun ile cinsel enerjiye vekaleten çıkış yolları bulmaktan geçer. Eğer bu işe yaramazsa, savunmalar içgüdüyü, bilinçdışına itmeye çalışarak ve zihinsel aygıtın makul, gerçeğe yönelimli bölümü olan bilinç öncesine giriş yolu bulmasına izin vermeyerek bastırmaya çalışırlar.Bastırıldıktan sonra bu yasak fikirler, halen içgüdüsel güç üzerlerinde iliştirilmiş olduğundan, baskı uygulamayı ve yasak doyum aramayı sürdürürler. Bastırmadan kaçmaları halinde ikinci bir savunma hattı nörotik belirti oluşturmadır – hem arzuyu doyuran hem de böyle bir arzusu olduğu için hastayı cezalandıran bir boşaltım yolu. Böylelikle örneğin histerik bir kadın yarı cinsel nöbetlerle gerilimini azaltabilir, ancak aynı zamanda hastalığı tarafından eğersizleştirilerek altta yatan fikirleri için cezalandırılmakta ve evlenebileceği bir erkek bulmaktan mahrum kalmaktadır – ve bunun gibi.
Yani Freud’un tasarladığı, bir depo (beyin) içinde biriken temel bir güç kaynağı (cinsellik) olan ve basınç çok yükseldiğinde boşaltılması gereken bir zihinsel makineydi. Aslında bir değil iki depo vardı. Biri, içine işlenmemiş içgüdünün döküldüğü ve sözel olmayan algılamalarla birleştiği, ve daha sonra bilinçdışının id bölümü olarak adlandırılmış sistem bilinçdışıydı. İkincisi, içinde değişmiş, yansızlaşmış içgüdüsel enerjinin çalışma ve sevgi için kabul edilir bir biçimde kullanılabildiği bilinçli, daha sonra ego olarak adlandırılmış sistem önbilinçti.
Freud’un kendisi, dürtüler ve içgüdülerle ilgili kuramlarının klinik bulgularını açıklama tarafına çekilmiş biyolojik tahminler olduğunu gizlemeksizin açıklamıştır. Söylediğine göre bu fikirler psikanalitik gözlemlerden türetilmeyip, daha çok ileri sürülmüşlerdir (Freud, 1915b). Bu varsayımların belirsiz olduğunu ve en azından yetersiz olduğunu kabul etmiş ve içgüdü kuramından psikanalizin ‘mitolojisi’ olarak söz etmiştir (Freud, 1933, sf.95). Freud, libido ve içgüdülerin doğası kuramlarının sonunda uygun bir organik temel bulacağını önceden söylemiştir; ancak içgüdülerin kesin bir kuramının yokluğunda, psikolojik bulguları temelinde içgüdülerin biyolojik öncülleri hakkında tahmin yapmakta kendisini mazur görmüştür (Freud, 1914). Şimdi şurası gerçek ki Freud bunları yararlı bulduğunda, sanki tekrarlanan kullanımlar varsayımları daha gerçek yaparmış gibi (Basch, 1976a), analiz dışı tahminlerin başlangıçtaki denemelik doğası unutulmaya yüz tuttu. İşte içgüdü ve dürtü kuramı hakkındakiler bunlardı.
PSİKANALİTİK KURAMIN KÖKENİ
Psikanaliz; Freud (1) erişkin nörotik hastalarının ilerletilmiş anılarının aslında çocukluk düşlemleri olduğunu; (2) daha sonraki davranışı etkilemesi söz konusu olduğunda, psişik gerçekliğin dış gerçeklik kadar belirgin olduğunu; ve (3) hastanın arzuladığı ya da korktuğu çocukluk düşlemlerini şimdiki duruma yansıtmak suretiyle erişkin gerçekliğine dönüştürme çabasının doktor ve hasta arasındaki ilişkide kendisini gösteren sürekliliği olan bir süreç olduğunu anladığında araştırmacı bir yöntem olmaya başlamıştır. Freud çalışmalarında nörozun çözümlenmesini sağlayanın bu aktarımın yorumu olduğu esasında durmuştur. Eski örselenmenin, hastanın düşünsel yaşamı kadar duygusal yaşamıyla da meşgul olan analistle yeniden ortaya çıkması durumunda iyileştirilmesi ve sonuçta sağaltıcı olduğunu kanıtlanmasıdır. Aktarımın sürdürülmesi, incelenmesi ve çözümlenmesi, psikanalizin temeli oldu ve bugün de böyledir. Psikanalitik yöntemi belirleyen buydu ve ana önemi bütün analistlerce kabul edilmiş büyük olasılıkla tek ilkedir.
Psikanalitik kuramın sorunu psikanalitik yöntemin en azından en başta çok iyi işe yaramasıdır. Gerçekten o kadar işe yarar ki, formülleştirilmesi psikanalitik yöntemin uygulanmış olmasıyla uyarılmış olması gereken kuram ve bunun gerçekten psikanalitik etiketini hak etmesi hiçbir zaman göze görünür hale gelmez. Bunun yerine Freud psikanalitik yöntemin başarısının, düşüncenin gelişimi kuramı ve zihnin ve beynin nasıl çalıştığı kavramı ile ilgili genel kuramının deneysel kanıtı olduğunu hissetmiştir. Mantık dizgesini aşağıdaki hat üzerinde kurmuş görünmektedir: Çocukluk cinselliğinin giderek uğradığı değişimler, nörozun nihai başlangıcı için temel oluşturur. Düşler, dil sürçmeleri ve sağlıklı kişilerde görülen günlük yaşamdaki diğer yanlışlıklar; çocukluk cinselliğinin, normal gelişimin bir parçası olduğunu göstermektedir. Bu nedenle nörotik hastaların analizinde yeniden inşa edilen gelişme bütün insanların gelişimini yansıtır: Nörozlar diğerlerinde ödipal çatışmanın çözülmesi yoluyla çoğunlukla gözden saklanmış olanı kalın kabartmalarla gösterir. Benzer şekilde Freud nörotik gelişimi günlük erişkin mantığının kurallarını izlemeyen bir düşünce sürecinin sonucu olarak görmüştü. Herkes böyle bir düşünce süreci biçiminin düşlerdeki ve günlük yaşamın yanlışlıklarındaki evrenselliğini sergiler. Bu temelde Freud, beynin ya da zihnin yaşamdaki sorunlarla uyum sağlamaya giriştiği en erken biçim olan, birincil süreci keşfetmiş olduğu sonucunu çıkartmıştı (Basch, 1983a).
Geriye bakıldığında, tabii ki, bu çeşit sonuçlar ‘non sequitur’dur (birbirini izlemez)ÇN. Bir nörozun analitik çalışması yoluyla sunulan, gelişime dair içgörü, kendi içinde, bütün çocukluk gelişiminin ya da erken gelişimle ilgili önemli her şeyin artık anlaşılmış olduğu garantisini sunmamaktadır. Mantığın önünde gelen bir düşünce işlemlenmesi usulünün şifresini çözme yetisi bizi en erken ya da birincil süreçle temas haline getirir diye de olduğu gibi kabul edilmez (Basch, 1977).
Psikanalitik metapsikoloji (Basch, 1973) olarak adlandırılan açıklayıcı kuramın temelini oluşturan, gelişimin psikanalitik görüşü, genel psikolojiyle ilgili beş koşula dayanır. Psikanalitik yöntemin keşfinden önce Freud tarafından geliştirilmiş bu koşullar aşağıdaki gibidir:
Beyin ya da zihinsel aygıtın amacı, yaşamın korunmasıyla en fazla uygun olacak düzeyde uyarandan kaçınmak ya da en azından en düşük düzeye indirgemektir.
Düşünce gelişimi doğrusaldır; çocuğun kendilik ve dünyayı anlaması daha az karmaşık olmakla birlikte temel olarak erişkinlerde bulunan aynı algı ve biliş ilkelerine dayanmaktadır.
Düşüncenin yoğunluğu -duygulanım bileşeni- kendisini bir arzuya iliştiren ve davranış üzerindeki etkisini belirleyen ileri sürülmüş bir ‘psişik enerjinin’ niceliğiyle belirlenir.
Konuşmanın gelişimi düşünceden öncedir ve düşünce için gereklidir.
Gerçek düşünce, sözel mantıkla denktir ve duyusal, resimli görüntülerin daha karmaşık ve sonradan kazanılmış kelime imgeleriyle birleşmesi yoluyla olası hale gelir (Basch, 1983a).
Bugün biliyoruz ki bu ileri sürülen koşulların her biri yanlıştır. Gerçek olan, daha çok, Freud ve sonuçta çevresinde bir araya gelen iş arkadaşlarının gelişim için başka bir seçenek oluşturan ve daha kabul edilir bir kuramı olası kılacak kanıtlarının henüz olmamasıydı. O zamanlar fark edilmemesine ve şimdi bile pek çok analist tarafından böyle olduğu kabullenilmemesine rağmen Freud’un gelişim varsayımının deneysel olarak reddi yetişmemişti. Kısaca tedaviye gelen hastaların belirtileri prensipte, çocuğun cinsel gelişiminin değişimlerinin araştırılması ve yorumlanmasıyla iyileştirilmiş olmalıydı; ancak bu yolla yarar sağlanamadı.
PSİKANALİTİK KURAMIN UYGULANMASININ GENİŞLETİLMESİ
Psikanalistlerin nörozlar dışında şimdi narsisistik kişilik ve davranış bozukluğu olarak adlandırdığımız nedenlerden sıkıntı çeken hastaları her zaman olmuştur. Freud tarafından yapılmış yorum aşağıdadır (1919).
Çok çaresiz ve sıradan yaşamı sürdüremeyen hastaları sağaltıma almaktan kaçınamayız öyle ki onlar için analitikle eğitici etki birleştirilmelidir; hatta çoğunluk için bile zaman zaman ortaya çıkan durumlarda hekim bir öğretmen ya da akıl hocasının yerine geçmek zorunda kalır. Ancak bu her zaman büyük bir dikkatle yapılmalıdır ve hasta bize benzemesi için değil kendisine has doğasını bağımsızlaştırması ve gerçekleştirmesi için eğitilmelidir [ p.165] .
Benzer şekilde Freud (1937) terapötik analiz olarak adlandırılanın tersine karakter analizi gerektiren hasta grubunu analiz etmenin zorluklarına değinmişti. Bu olgularda sonlandırma özellikle tatminkar ya da kesin değildi, amaçları alçakgönüllü olsa bile, sağaltımın sonuçları sınırlı ve en iyi olasılıkla çelimsizdi (p.250). Bu hastaların analizlerinde Nacherzieung olarak adlandırılan, yetiştirilmelerini makul bir olgunluk düzeyine ilerletme çabasıyla tamamlamak için geç kalmış bir girişime gerek duydukları görülmüştü. Bu hastaların psikonörotik hastalara karşılık analitik divanlarda giderek daha fazla görülmeleri, psikanalizin uygulanması için genişlemekte olan alan olarak adlandırılan koşula yol açtı. Eğitici ve uyandırıcı çabalar biçiminde analistin kişiliğinin işin içine girmesi, bu hastaların olgunlaşmamış, takılı kalmış kişilik özelliklerinin üstesinden gelmek için zorunlu oldu: örneğin akıldışı talepkarlıkları, saygısızlıklara aşırı duyarlılıkları, analisti tanrılaştırmaya yatkınlıkları ve sonuçta analistin sadece insan olduğu ve kusursuz olmadığı ortaya çıktığı zamanki yoğun öfkeleri gibi.
Ancak bu çeşit müdahaleler psikanaliz için tatminkar olmaktan her zaman uzak olmuştur, çünkü diğer psikoterapilerin aksine psikanaliz için temel olan, aktarımın yönetilmesi değil, incelenmesi ve çözümlenmesidir. Kohut’un çalışması bu sorunun çözümlenmesini sağlayacak kapıyı açmıştır.
Kohut’a keşiflerinde, önyargılarını bir yana koyup kendisini dinlemesi için bir hastanın ısrarı yol gösterici olmuştu. Kendiliğin Çözümlenmesi (Kohut, 1971)’nde anlatılan Bn. F, olgunlaşmamış davranışlarının Kohut’un aktarımdaki cinsel ve saldırgan duygulara karşı direncinin göstergesi olduğu şeklindeki klasik yorumuyla ilerlemeyi inatla reddetmişti. Böylelikle sağaltımda gelişimin çok farklı ve erken bir dönemini bilinçdışı olarak yeniden canlandırmaya çalıştığının ayırtına varmasını sağlamıştı. Kohut sonunda farkına vardı ki, Bn. F ödipal çatışma dönemindeki bir çocuğun karşı cinsteki ebeveynine karşı harekete geçirdiği ikideğerli sevgiyi aktarmamaktaydı. Daha ziyade, çok erken bir tutumu, yani ebeveyni çocuğa ayrı bir birey gibi davranan biri gibi değil de örnek vermek gerekirse adeta Alaaddin’in cini gibi sadece çocuğun gereksinimlerini doyuran bir uzantısı gibi yapma gereksinimini ortaya koymaktaydı. Kohut hastanın kendisiyle kaynaşmak ve böylelikle kendisine ait duyguları ve varlığı olan bir birey olmasını ortadan kaldırma arzusunu kabul edebildiğinde , kendisini hastanın sevgi ya da saldırganlığının mutlak nesnesi olarak düşünmekten vazgeçti. Şimdi hastanın söylediğinin içeriği ve ahengiyle eşduyumsal olarak tını verebilmek için kuramsal önyargılardan yeterince bağımsızlaşmıştı. Hastanın çağrışımları, anıları ve duyguları, ve bunların doğurduğu yeniden yapılanmalar, Kohut’u, hastanın, önceden ifade ettiğini farzetmiş olduğundan çok farklı düşünceleri ifade etmekte olduğunu fark etmeye götürdü. Uygun bir anda hastaya erken çocukluğundan gelen bu gereksinimlerin hastanın demek istediği gibi yankılatılacağını ve dikkate değer bulunacağını gösterdiğinde, hasta anlaşılmış hissediyordu. Çağrışımsal berraklaştırma ve ayrıntılandırma bunu izliyordu ve aktarım derinleşiyordu. Çıkmaza sokulmuş olan analiz, aslında şimdi tatminkar bir sonuca doğru ilerlemekteydi.
Kohut’un aktarımın ödipal yönlerini değil de sürekli olarak diğer yönlerini araştırması yıllar içinde onu klasik psikonörotik hastanın analizinin temelinde ileri sürüleni genişleten ve katkı sağlayan bir gelişim kavramına yönlendirdi. Hastalarının yapılandırılmış, bütünleşmiş ve tutarlı bir kendilik duygusuna olan gereksinimlerini kendisine aktarmakta olduğunu fark etti. Biçimlendirici olmuş yıllar süresince, bu gereksinimlere karşılık olarak verilen en uygun yanıttan daha azı nedeniyle, varoluşlarının ve değerliliklerinin geçerli kılınması gereksinimini kendileri doyuramamaktaydılar. Bu hastalar; analistle, ya kaynaşmış gibi, böylelikle analistin hiç bağımsız bir varoluşu kalmayacak şekilde davranarak, ya da onu Tanrı benzeri bir konuma yükseltip paylaşmayı arzuladıkları bilgi ve güç gibi bütün erdemleri ona atfederek, iki yoldan biriyle ilişki kuruyorlardı. Eğer analist bu tutumları ortadan kaldırılması gereken yapaylıklar olarak ele almamışsa ve hastayı bunların tahminen gerçekdışı doğalarıyla yüzleştirmekten kaçınmışsa, bunlar şimdiye dek sıklıkla analiz edilmesi mümkün olmayan hastaların analizinde temel olan narsisistik ya da kendiliknesnesi aktarımına doğru ilerlemekteydi. Kohut, aktarımdaki ödipal dönem çatışmasını yinelemektense , bu hastaların kendiliğin çalışılabilir bir varoluşunu kurmaya yönelik başarısız bir girişime eşlik etmiş özlem ve düş kırıklıklarını yinelemekte olduğunu öğretmekteydi; böylelikle keşiflerine ‘kendilik psikolojisi’ etiketi iliştirilmiş oldu2 (Basch, 1981).
Kohut erken gelişimin üç temel gereksinimini ayrıştırmıştır:(1) Yeterliliğin geçerlilik kazanması ve onaylanması; (2) bebek ya da çocuğun üstesinden tatminkar bir biçimde gelebilmesi için yeterliliğini aşan gerilim ya da gerginlik zamanlarında korunması ve desteklenmesi; (3) bir yakını tarafından bir insan olarak kabul edilmesi. Bu gereksinimler belirgin olarak karşılanmadığında ya da yanlış anlaşıldığında terapötik ilişkide sonuç olarak yeniden harekete geçerler. Kohut bu yinelemeleri sırasıyla aynalama, idealleştirme, ve öteki ben aktarımları olarak tanımlar. Ayna aktarımında, hasta terapistin onayıyla geçerli kılınma arayışındadır; idealleştirme aktarımında terapiste kendisini koruyacak ve güç alacağı, hayran olunan ve güçlü bir yardımcı olarak saygı duyar; öteki ben aktarımında hasta tanıdıklığı, onun gibi olmanın sağlayacağı rahatlığı arar (Basch, 1988).
2Bütün bir kendilik gelişimi bakış açısından analitik hastaların gelişimine bakmanın pratik ve klinik sonuçları Kohut (1971, 1977, 1978, 1984), Strozier (1985), Elson (1987), ve Goldberg (1978, 1988) tarafından ayrıntılandırılmıştır. Kohut (1979), ilk terapisi kendiliknesnesi aktarımlarının keşfinden önce gerçekleşmiş ve ikinci terapisinde bu aktarımları bilgi olarak kullanılmış bir hastanın analiz ve yeniden analizini bildirmiştir. Kohut ve Wolf (1978), kendilik psikolojisinin ilkelerinin bir özetini yazmışlar, ve Wolf (1988) bu alana üstün bir tanıtım sunmuştur.
Ayna Aktarımı
Papousek ve diğer çocuk araştırmacılarının deneylerinin gösterdiği gibi bir bebek için hiçbir şey davranışı ile çevredeki olaylar arasındaki rastlantısal ilişkileri kurmak kadar pekiştirici olamaz. Bebek ve çocuklar için, iletişimde ve özerk davranışta yeterlilik sağlama arayışında olduklarından, uygun bir duygulanım yanıtı almak özellikle önemlidir (Basch, 1988). Ayna aktarımı hastanın üstünlük elde etme çabalarının geçerlilik kazanmasında zorluklar yaşadığını gösterir.
İdealleştirme Aktarımı
Hayran olunan güçlü bir kişilikle işbirliği yoluyla gerekli olduğunda güçlendirilmek ve korunmak için duyulan karşılıksız kalmış bir arzu, idealleştirme aktarımına yol açar. Bebek ve küçük çocuk ebeveynlerinin kollarında duyarlılıkla ama sıkıca taşınır ya da sarmalanırken durumundan memnuniyetin, emniyetin, ve temin edilmenin kendisine iletilmesi bu yeniden canlanmanın temelini oluşturur. Bu; saygı duyulan ve, tehlikedeyken, engellenmişken ya da anlam arayışındayken, kendilik sisteminin sağlamlığını sürdürebilmesi için gereken ilham, güç, ve diğer her şeyi verebilecek biriyle birlik olma gereksinimidir.
Öteki Ben Aktarımı
Bir terapi ilişkisinde yer alan kişiler arasındaki aynılık ya da tanıdıklık bağını kabul eden bir yanıt gereksinimi öteki ben aktarımı olarak adlandırılır. Bu olgu önceleri aynalanma sürecinin bir parçası olarak görülmüştü, ancak Kohut (1984) daha sonra her ikisi arasında bir farklılık tanımladı (ayrıca Detrick’e bakınız, 1986). Böyle yapmasını nedeni, öteki ben aktarımının insan olarak, tanıdık olarak, ya da türün diğerleriyle aynılık olarak kendini sessizce kabul ettirme gereksinimi gibi temel bir insan gereksinimine yanıt verdiği sonucunu çıkartmaktaydı. Bebek ya da çocuğun değerinin geçerlilik kazanması; başarılarının memnuniyet ve gururla fark edilmesi de gencin istediği gruba katılma gereksinimini karşıladığından, öteki ben aktarımının neden başlangıçta ayna aktarımının alt başlığı olarak yer aldığı anlaşılır. Ama günlük yaşamda öyle durumlar vardır ki; ne ülküleştirilenin daha büyük olan gücüyle birleştirmenin sakinleştiriciliği, ne de yetki ve başarıya tanıklık den aynalama değil de; insanın ancak kabul edildiğini hissettiği birinin yanında sessizce varlığını sürdürmesi yoluyla kendiliğin güçlenmesinin ortaya çıktığı görülür.
Şunun vurgulanması gerekir ki, Kohut ile aktarımın tanımının değişmiş olmasına rağmen, ele alınışı değişmemiştir. Hastaya analitik deneyimin üzerinde ve fazlasının anlamlı bir yaşantı sağlayacağı şeklindeki yanlış yolda bir çabada analistin hiçbir rolü yoktur. Kohut’un klinik kurama katkısının sonucu olarak farklı olan, analistin gidişatıdır. Analist artık kendisini ayna aktarımının ya da idealleştirme aktarımının gelişimine, henüz olgunlaşmamış ve tamamlanmamış yorumlarla ya da hastaya psişik gerçeklik yerine dış gerçekliği işaret etmekle (Basch, 1988), etkin olarak katılmaya zorlanmış hissetmemektedir.
Başlangıçlarını ve ortaya çıkma biçimlerini tanımaya hazırlanmamız için Freud bize psikonörotiğin cinselleştirilmiş aktarım çabalarına bizi hazırlayacak bir kuramsal çerçeve vermiş olmasına rağmen, diğer kendiliknesnesi aktarımlarının etkisi için bu geçerli değildir. Ülküleştirmeler, başka bir hastanın analisti baştan çıkartma girişimleriyle karşılaştırıldığında, analiste artık bir insan olarak yönlendirilmemektedir. Bunun tersi gibi görülebilmesine rağmen öylece oturup hastanın ne söylediğinin bilinçdışı anlamını düşünmek, büyük olasılıkla karşılayamayacağınız taleplere dair sizde olmayan bir önem yüklendiğinde, sahip olmadığınız erdemler atfedildiğinde, ve çeşitli güçler, özellikle terapötik güçler ile övülerek göklere çıkartıldığınızda rahatsızlık duyarken kolay değildir. Hastayı doğru yola sokmak ya da mide bulandırıcı derecedeki övgülerinin arkasında olumsuz duygular yattığına dair ısrar etmek zorunluluğu çok güçlüdür. Ödipal aktarımda olduğu gibi bizi sadece hastanın gereksinimlerinin duygulanım etkisinin ötesine götürecek bir kuram, bizi hastanın söylediklerinin o andaki anlamından yeterli derecede bağımsız yapar. Böyle bir kuram kendimizi korumak zorunda kalmaksızın duygunun aktarımını deneylememize izin verecek uygun bir eş uzaklık durumunu kolaylaştırır. Sadece bu koşullar altında bir hasta deneyerek ve parçalar halinde çocukluk arzularını ve korkularını ortaya koyar ve bunların analistle birlikte yeniden özetlenmesinde berraklaştırılmasına ve sonuçta yorumlanmasına izin verir.
Benzer şekilde, Kohut’un ayna aktarımları olarak adlandırılan deneyimine dayanan klinik genellemeleri, bizi hastanın büyüklenmeciliğiyle ve analistle kaynaşma gereksinimiyle nesnel olarak uğraşmaya hazırlar. Burada kendi bireyselliğimizi, diğerlerinin sadece amaç için araç olarak kullanılacak şekilde var oldukları, bebeklik ve çocukluğun nesnesiz durumu dönemini yeniden yaratmaya eğilimli bir hastanın ellerinde, ihlal edilmiş buluruz. Bunun neyi simgelediğini anladığımızda, hastanın aynalanma gereksinimi (çocuğun bireysellik potansiyelini ve önemini eş duyumla geçerli kılacak gereksinimini tanımlayan anımsatıcı bir terim) aktarım ortaya konuldukça analitik yanıtla karşılanabilir. Ortada rol yapma ya da hastaya hoşgörü gösterme diye bir şey yoktur. Hastanın anlaşılmamış değil, anlaşılmış hissetmesi yeterlidir. Analisti, kendisine karşı gerçek duygularından kaçınmakta olduğuna ısrar etmeyi bırakıncaya ve yorumlarını ve yeniden yapılandırmalarını hastanın analistin bir zamanlar Bn. F.’nin annesinin yapmış olduğu gibi hastanın ilgisinin merkezi olmayı talep etmesinden çok varlığını ve etkinliklerini onaylayacak kendiliknesnesi deneyimine yarayacak aktarım gereksinimine odaklandığında, Bn. F., aynalanmış, yani anlaşılmış hissetmişti. Böylelikle analizinde ilerleme kaydedebildi.
Birinin psikanaliz yapıp yapmadığını saptama ölçütleri, hastanın iyileşmesi ve gelişmesinin öncelikle hastanın analiste olan aktarımıyla ortaya konulan patolojisine dayanıp dayanmadığıdır; aktarım, hastanın kendisini anlama düzeyini arttırmak için yorumlanır ve hasta üretken bir yaşam sürebilsin diye önceden bozuk işlev gösteren yapıların onarılacağı ya da kusurlu yapıların güçlendirileceği noktaya doğru derinlemesine çalışılır. İleri sürdüğüm ölçütlere bakıldığında Kohut’un katkısı, klasik Freud analiziyle tam bir uyum halindedir. Gerçekten, psikanalizle psikoterapi arasına kesin bir çizgi çekmeyi bir kez daha olası kılmıştır. Nacherziehung örneğin narsisistik kişilik bozukluklarındaki hastaların gecikmiş olgunlaşmaları, aktarım analizi yoluyla geleneksel biçimde sağlanabildiğinden, psikanalizin görüş alanının genişlemekte olduğunu gerçekten iddia edebiliriz. Bu nedenledir ki psikonöroz ya da psikonörotik karakter bozukluklarının analizleri ile erken dönem kendiliknesnesi bozukluklarının analizleri arasında sıklıkla yapılan bir ayrıma karşı çıkmaktayım. Bu yarılma bu iki grup hastanın psikanalitik olarak ele alınması ya da anlaşılmasında özde farklı bir şeyin olduğu düşüncesine götürür. İnanıyorum ki psikanalitik kuram çerçevesinde Kohut’un kuramını incelemem, böyle bir farklılık olmadığını ortaya koymuştur (Basch, 1981).
KOHUT VE METAPSİKOLOJİ
Kohut’un çalışmasının kapsamı, metapsikoloji olarak adlandırılan psikanalizin açıklayıcı kuramı için psikanalitik uygulanmada olduğu kadar önemlidir. Kohut’un erişkin hastaların analizlerinde yapılmış gözlemlerine dayanan geriye dönük yeniden yapılandırmaları, erken zihinsel gelişime dair bugün bilinenleri pek çok yönden onaylar ve bütünler (Basch, 1977). Çocuk araştırmaları, bebeklerin kaçınmaktan çok uyarı aradıklarını ve düşüncenin bir konuşma ürünü olmadığını göstermektedir. Bu bulgular, bebek ile ebeveynleri arasındaki makul derecedeki eşduyumsal ilişkiye dayanan Kohut’un kendilik kavramıyla aynı düşüncededir. Çocukluk döneminin bebeğin sorun çözme yetilerini biçimlendirecek sözel olmayan anı izlerini inşa ettiği öğrenme dönemi olduğunu fark eden bir kuram, ancak, çocukluk yaşantısının yaşam boyunca karakter oluşumu üzerindeki etkisini açıklar. Piaget (Piaget ve Inhelder, 1969) öğrenme sürecinin sadece basit bir gelişmeden ibaret olmadığını; yüzeyde benzerlik gösteren olayların deneyimlemiş kişi tarafından ulaşılmış bilişsel gelişim dönemine bağlı olarak farklı yorumlandığını göstermişlerdir. Hastaların kendiliknesnesi aktarımında kurdukları ilişki biçiminin, eşduyumsal iletişimin başarısız olduğu gelişim alanlarını yansıttığına dair Kohut’un fark ettiği, bilişsel olgunlaşmanın hiyerarşik kavramıyla uygundur. İçinde barındırdığı çatışmalarla ödipal evre, çocuğun yeni kazanmış olduğu simgesel soyutlama ve somut işlemleme yeteneğini yansıtan, gelişime ait yalnızca bir evredir. Bütün gelişimsel sorunları bu terimlerle ele almak yanlış olur. Yenidoğanlarla bakıcıları arasındaki iletişim amacın içgüdüsel olarak türetilmiş psişik enerjinin boşaltımı olan temeldeki bir kapalı sistem kavramı yoluyla açıklanamaz. En başından beri ortada olan olgunlaşma karmaşıklıklarını açıklamak için yanlış düzeltici geri ve ileri bildirime izin veren bir açık sistem ileri sürülmelidir. Hem güdü ve hem de yoğunluğu içgüdü ve psişik enerjiden çok duygulanım yaşamının değişimleriyle ortaya konulabilir – duygulanım yaşamın başlangıcından sonuna dek iletişim ve bilişin temeli olarak hizmet eden, kalıtımla elde edilmiş bir otomatik ve otonom davranış kalıpları şeklinde anlaşılır (Basch, 1976b, 1988).
Kohut’un çalışması, Freud’un yönteminin, bulmayı umduklarının daima çıkageleceği dairesel bir kendini geliştiren kehanet olduğunu söyleyenlerin iddialarını çürütür. Potansiyel olarak aynı kendiliknesnesi aktarımı gibi gelişimin daima çalışılacak diğer yönleri vardır ve bunların bekledikleri yalnızca, analitik durumda yaşadıkları ile psikanalitik kuramın ait olduğu insan gelişimine dair daha büyük bir kuramın kapsadıkları arasındaki gerekli bağlantıları yapabilecek bir geçmişi, ve o derece kendisini analiz edebilme kapasitesi olan yetenekli bir analist aracılığıyla, Freud’un yönteminin uygulanmasıdır.
Psikanalitik kuramın yeniden gözden geçirilmesinin gerekliliği bir süredir açıkça bilinmekteydi, ama analistler klinik çalışmalarına zararlı olabileceğini hissettikleri bir risk almaktansa kendilerini diğer bilimlerden yalıtmayı yeğleyerek, bu gereklilikleri kabul etmekte isteksiz olmuşlardır. Kohut’un aktarımın geniş yelpazesi ve görüş alanını keşfi burada kısaca taslağı yapılmış değişiklikleri yapma gereksinimini klinik veriler temelinde açıkça gösteren, psikanaliz içinde ilk yöntemli karşı karşıya gelmedir. Şurası vurgulanmalıdır ki, metapsikolojideki bu yeniden gözden geçirmelerin hiçbiri Freud’un klinik keşiflerinin önemini hiçbir şekilde değiştirmemektedir. Değişen şudur ki, nörotik patolojiyi çalışmaktan öğreneceğimiz, gelişim hakkındaki bilgilerin, artık zihinsel yaşamın bütünü için örnekleyici olmayışıdır. Ödipal dönem ve değişimleri olgunlaşmanın bir yönünü biçimlendirmektedir ve, önemi Kohut’un kendilik-gelişimi kavramında kesinleşen karakter evriminin daha geniş bir taslağına böylelikle uymasıyla önemi azalmamaktadır.
Epistemoloji ve bilimsel bir kuram oluşturulması anlamında, yıllar önce terk ettiği yola psikanalitik kuramı, Kohut’un geri yerleştirdiğinin açık hale getirilmesi gerekir. Psikanalitik yöntem insan davranışının anlamına, güdüsüne dair verileri açıklar. Psikanaliz yalnız başına, Freud’un yapacağına inandığı gibi, genel bir psikoloji ortaya çıkartamaz. Diğer taraftan genel psikoloji, bilinçdışı güdülemeyi berraklaştıracak araştırmacı bir yönteme gerek duymaktadır. Geçmişte psikanalitik kuramın doğası hakkındaki karışıklık; psikanalizin getirecekleriyle kendi disiplinlerinin diğer yönlerini birbiriyle uyumlu hale getirmek için psikanalizin klinik başarılarını dikkate alan psikologlar için bile; bunu zor hatta olanaksız hale getirmişti. Kendiliknesnesi aktarımlarına dayanan güdülenme ve anlama dair bir psikanalitik kuram hastanın aktarımında yeniden yaratıldıkça, gelişiminin herhangi bir alanındaki ilişkilerin duygulanım anlamını araştırma yetisine sahiptir. Bu verilerin birikmesi, bütün düzeylerdeki insan davranışlarının araştırılmasında çok yararlı olacaktır.
SONUÇ
Kohut’un çalışması psikanalitik kurumla henüz bütünleşmemiştir. Kendilik psikolojisinin psikanalizden saptığını ve psikanaliz için bir tehdit oluşturduğunu hissedenler vardır. İnanıyorum ki bu eleştirenler kendilik psikolojisinden korkmaktadırlar çünkü kendileri serbest çağrışım verileri, bunlardan soyutlanabilecek kanun ya da klinik genellemeler, ve diğer alanlardan bunları açıklamak için ileri sürülmüş varsayımlar arasında kesin bir ayrım yapmakta başarısız olmuşlardır (Basch, 1973). Sadece ilk ikisi psikanalitik yöntemle doğrudan ilişkilidir. Sonuncu olan açıklayıcı kuram, ayrı bir tartışma alanına aittir ve bu kuramlardaki değişikliklerin psikanalitik önermelerin geçerliliği ile ilgisi yoktur. Açıklayıcı varsayımlar olarak içgüdülerin ve Ödip karmaşasının dışlayıcılığı ve merkeziciliğini, Kohut psikanalitik yeniden yapılandırmalarla bebeklik ve erken çocukluk dönemine dolaylı yoldan ışık tutup, kendilik kavramının gelişimindeki değişikliklerin sandığımızdan daha karmaşık olduğunu ortaya koyarak, kaçınılmaz olarak sorgulamıştır.
Kendilik psikolojisi, psikolojinin ayrı ya da yeni bir biçimi değil, geleneksel psikanalitik uygulamanın daha çok bir uzantısıdır ve bu uygulama için düzelticidir. Freud ve Kohut’un çalışmasını sanki temelde farklı durumları temsil ederlermiş gibi karşılaştırmayı düşünmek yanlışlık olur. Kohut, Freud’un klinik keşiflerinin mantıklı sonuçlarını benimseyebiliyordu, ve psikanalizde eşduyum ve içebakışın üstünlüğüne yaptığı vurguyla, Freud’un çalışmasını daha önce mümkün olmamış yönlere ilerletebiliyordu. Kohut’un bu katkıları psikanalitik bulguların yararlı ama yeni bir şey olmadığını açıklamak için ondokuzuncu yüzyıl biyolojisini Freud’un içgüdü kuramı şeklinde kullanmanın uygunsuzluğunun altını çizmiştir – çünkü içgüdü kuramı ve buna dayandırılan açıklamaların yıllardır hiçbir bilimsel temeli olmadığı bilinmektedir (Basch, 1975a).
Daha fazla sayıda analist Kohut’un aktarımının boyutlarını ilkin kendi analizlerinde, daha sonra da hastalarının analizinde anladıkça, psikanalitik düşüncede varolan ikilik kaybolacaktır. Ego psikolojisinin id psikolojisini izlemesi gibi, kendilik psikolojisi ego psikolojisinin evrimsel varisi olarak görülecektir. Ve Kohut kesinlikle her zaman olduğunu düşündüğü gibi Freud psikanalizine katkıda bulunmuş olarak bilinecek ve onurlandırılacaktır.
Toplam okunma (6233) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Psikanalizin Tarihçesi (2) – Sigmund Freud | Psikanalizin akıbeti, bu bilime karşı direniş gösteren Avrupa’da belirlenecekti Ocak 18, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy , add a comment <<Öncesi] Psikanalizin yayılması uğrunda Zürih psikiyatri ekolünün, özellikle Bleuler ve Jung’un gösterdiği büyük hizmetlerden ötürü şimdiye kadar tekrar takdir ve teşekkürlerimi belirttim. Koşulların alabildiğine değişik olduğu bugünkü durumda da aynı şeyi yapmaktan geri kalmak istemem O zamanlar bilim dünyasının dikkatini psikanaliz üzerine çeken başlıca etken, Zürih ekolünün psikanalize arka çıkmasıdır diye bir şey elbet söylenemez. Gerçek etken, kuluçka döneminin sona ermesi ve dört bir yanda psikanalize giderek artan bir ilginin gösterilmeye başlamasıydı. Ama her yerde bu ilgi, psikanalizi çokluk şiddetle yadsıma kılığında kendini açığa vururken, Zürih’te psikanaliz karşısında takınılan tutumun temelini tam bir benimseme oluşturmuştu. Ayrıca başka bir kentte Zürih’teki gibi mükemmel bir taraftar kitlesi bir araya gelmemiş, başka hiç bir yerde resmi bir klinik psikanaliz araştırmalarının hizmetine verilmemiş, psikanalizi bağımsız bir ünite olarak psikiyatri öğretim kapsamına alan bir klinik hocası başka hiç bir kentte çıkmamıştır.
Dolayısıyla, Zürihliler, psikanalizin benimsenip tutunması için uğraşan küçük topluluğun çekirdeğini oluşturdu. Ancak Zürih’te bu yeni tekniği öğrenip uygulama olanağı vardı. Bugünkü tarat tadarımdan çoğu, hatla bunların coğrafi bakımdan Viyana’ya isviçre’den daha yakın bölgelerde oturanları bile Zürih üzerinden kalkıp bana geldi. Uygarlığımızın büyük metropollerini sinesinde barındıran Batı Avrupa için eksantrik bir yeri elinde bulunduran Viyana, birçok yıldan beri birtakım ağır önyargılarla saygınlığına gölge düşürülmüş bir kent durumundaydı. Alabildiğine değişik ulusların temsilcileri akın akın seğirtip düşün yaşamı pek hareketli İsviçre’de bir araya geliyordu; Hoche’nin1* Freiburg’taki konuşmasında kullandığı bir deyimle ruhsal salgının yayılması bakımından isviçre’de bir enfeksiyon odağı özellikle önem taşıyacaktı.
Burghölzli’deki psikanalitik gelişim sürecine kendisi de katkıda bulunmuş bir mesiekdaşın anlattıklarına göre, bu bilimin adı geçen kentte daha çok erken yıllardan başlayarak ilgi uyandırdığı sonucuna varabiliriz. Jung’un 1902de gizli (okkult) olayları konu alan”1 kitabında benim Düş Yorumu’na ilk kez dikkatin çekildiği görülür. 1903 ya da 1904 yılından bu yana, yine benim mesekdaşın anlattığına göre, psikanaliz yine aynı kentte ön planda ilgi görür. Viyana ile Zürih arasında kişisel ilişkilerin kurulmasından sonra, 1907 yılının ortasında Burghölzli’de de bir dernek doğmuş, düzenli üyeler arasında psikanalizin sorunları konuşulup tartışılmaya başlanmıştır. Viyana ve Zürih ekolleri arasında bir birliğin sağlanmasından sonra, İsviçreliler asla bu birliğin salt alıp kabul eden parçasını oluşturnamış, kendileri de psikanalizin yararlandığı birtakım bilimsel çalışmalar ortaya koymuştur.
Wundt ekolünce başvurulan çağrışım deneyi, İsviçreliler tarafından psikanalizin hizmetinde, kullanılmış ve beklenmedik değerlendirmelere konu edilmiştir. Böylece psikanalitik bulgulamaların doğruluğu deneysel yoldan hızla kanıtlanıp, o zamana kadar psikanalistlerin yalnız okuyup İşitmekle yetindiği birtakım gerçekler, söz konusu bilimi öğrenenlere artık örneklerle sunulabilmiştir. Ve bütün bu çabalar sonucu, deneysel psikolojiyle psikanaliz arasında ilk köprü kurulmuştur.
‘Çağrışım deneyi psikanalitik tedavide her ne kadar ilgili vakanın geçici olarak niteliksel analizine imkân verirse de, psikanaliz tekniğine önemli bir katkıda bulunmaz ve psikanaliz uygulamalarında ille de kendisine başvurulması zorunlu değildir. Zürih ekolü ya da bu ekolün öncüleri sayılan Bleuler ile Jung tarafından bulgulanmış bir diğer gerçek çok daha büyük bir önem taşır. Bleuler, o zamana kadar tamamen psikiyatri kapsamına alınan bir sürü vakanın, psikanalizin düşlerde ve nevrozlarda varlığını kanıtladığı mekanizmaların (Freud mekanizmaları») dikkate Alınmasıyla ancak açıklığa kavuşturulabileceğini saptamıştı. Jung ise, psikanalitik yorum yöntemini erken bunama (Dementia praecox) kapsamına giren en acayip ve en karanlık vakalar üzerinde uygulamış, hastaların yaşam öyküleriyle yaşamsal yönelimlerinden bunların nasıl doğup çıktığını açık seçik göstermeyi başarmıştır. Dolayısıyla, psikanalizi artık daha uzun zaman göz ardı etmek psikiyatristler için olanaksız duruma gelmiştir. 1911de şizofreni üzerine yayınlanıp, psikanalitik gözlemi kliniksistematik gözlemle eşdeğer tutan Bleuler’in yapıtı, bu yoldaki başarıları adeta taçlandırmıştır.
Ancak, daha o zamanlar her iki ekolün çalışma doğrultusu arasında kendini açığa vuran bir ayrılığı burada belirtmeden geçemeyeceğim. Bir şizofreni vakası üzerinde uyguladığım psikanaliz denemesinin başarılı sonuçlarını daha 1897′de20 yayınlamıştım; ama vaka paranoid karakter taşıyordu, dolayısıyla Jung’un başvurduğu psikanaliz uygulamaları bakımından bir öncelik davasına kalkışamazdım. Ayrıca, benim için söz konusu vakada önemli olan, hastalık belirtilerinin açıklığa kavuşturulabilmesi değil, hastalığın ruhsal mekanizması, Özellikle bu mekanizmanın o zamanlar artık bilinen isteri mekanizmasına uygunluğu sorunuydu. Her iki hastalık mekanizması arasındaki ayrımlara henüz o zamanlar bir açıklık getirilmemişti. Çünkü o dönemde ben, nevrozlara ilişkin bir libido kuramını geliştirmeye yönelik çalışmalarda bulunmaktaydım; ilgili kuram, bütün nevrotik ve psikotik olayları libidonun normal dışı serüvenine, yani normal tüketim yollarından saptırılmasına dayanarak açıklayacaktı. Böyle bir bakış açısı ise, İsviçreli araştırmacılara yabancıydı. Bildiğim kadar, bugün bile* Bleuler, erken bunama çeşitlerinin organik bir nedenden kaynaklandığı kanısını elden bırakmamıştır. Yine aynı hastalık üzerindeki kitabı 1907′de yayınlanan Jung ise, 1908′de Salzburg’taki kongrede toksik bir kuramı savunmuştu. Bu da, libido kuramını kapı dışarı etmese bile üzerinden atlayıp geçen bir görüştü.21 İlkin başvurmaya yanaşmadığı bir malzemeden daha sonra fazlasıyla yararlanma yoluna gittiği için, Jung, ilgili konuda bir başarı sağlayamamıştır.
İsviçre ekolünün psikanalize yaptığı belki bütünüyle Jung’a maledilebilecek bir üçüncü katkısına, işin uzağındaki kimseler gibi pek değerli bir gözle bakamayacağım. Bu katkı, 1906 ve 1910 arasında sürdürülen diagnostik (tanısa çağrışım deneyleri’nden doğmuş kompleksler öğretişidir. İlgili öğretinin ne kendisi psikolojik bir kurama varılmasını sağlamış, ne psikanalitik öğretiler bütünü içine bir zorlamaya, başvurulmaksızın alınabilmiştir. Buna karşılık «kompleks» sözcüğü, psikolojik gerçeklerin tanımlanmasında başvurulan rahat ve çok vakit vazgeçilmez bir deyim olarak psikanaliz ülkesine gelip yerleşmiştir. Psikanalitik bir gereksinme nedeniyle ortaya atılan yeni isim ve deyimlerden hiç biri kompleks kadar geniş çapta rağbet görmemiş, kompleks kadar kötüye kullan’larak psikanalitik terimlerin oluşturulmasına zararı dokunmamıştır. Zamanla psikanalistlerin normal konuşmalarında «kompleks dönüşümü» diye bir söz geçmeye başlamış, bununla «bilinçdışna itilmiş nesnenin yeniden dönüp gelişi» anlatılmak istenmiş, doğrusu «ona karşı içimde ailerjim var» olması gerekirken, «ona. karşı bir kompleksim var» demek yavaş yavaş alışkanlık, durumunu almıştır. 1907″den başlayarak, Viyana ve Zürih ekollerinin birleşmesini izleyen yıllarda psikanaliz, günümüzde içinde bulunduğu bir atılımı sağlamıştr. Gerek bu bilime ilişkin yazılardaki yaygınlıkla onu uygulayan ya da öğrenmek isteyen hekim sayısındaki artış, gerek kongreler ve bilimsel derneklerde psikanalize karşı yöneltilen saldırıların çoğalması bunun kesin bir kanıtıdır. Psikanaliz alabildiğine uzak ülkelerin kapısından içeri ayak atmış, vardığı her yerde yalnız psikiyatristleri ürkütüp uyandırmakla kalmayarak, hekim dışı çevrelerdeki aydınlar n ve öbür bilim dallarında çalışan kimselerin de kendisine kulak kabartmasını sağlamıştır. Hiç bir vakit açıktan açığa psikanaliz taraftan görünmemesine karşın, bu bilimin gelişimini sempatiyle izleyen Havelock Ellis,2 Avustralya Asya T p Kongresi’ne sunduğu bir raporda şöyle demektedir: «Freud’s , psychoanalysis is now championed and carried out not only in Austria and Switzerland, but in The United States, in England, in India, in Canada and, I doupt not, in AustralaciaV* 1910 yıhnda Şili’nin Buenos Aires kentinde yapılan uluslararası kongrede, Alman asıllı olduğunu sandığım bir Şili’li hekim, çocuk cinselliği tezini savunmuş ve saplantı nevrozlarında psikanalitik tedavinin başarılarını övmüştür. Merkezi Hindistan’dan Berkeley Hill 4 adında bir İngiliz sinir hekimi, Avrupa’ya gelen nazik bir meslekdaşı aracılığıyla, psikanalitik yoldan tedavi ettiği müslüman Hindu’lardaki nevrozların tıpkı bizim Avrupa’lı hastalardaki nevrozlar gibi bir etiyolojiye sahip olduğunu bildirmiştir.
Psikanaliz, Kuzey Amerika’ya pek onurlandırıcı bazı durumların eşliğinde girdi. Boston yakınındaki Worcester üniversitesinin rektörü Stanley Hail tarafından Jung’la ben, üniversitenin yirminci kuruluş yıldönümü dolayısıyla yaP’lması planlanan törende psikanaliz üzerine Almanca konferanslar vermek için Amerika’ya çağrılmıştık. Pedagoji ve felsefe öğretimi yapan o küçük, ama saygınlığı yüksek üniversite camiasma mensup peşin yargılardan uzak kişilerin, psikanaliz alanındaki bütün çalışmaları izlediklerini ve öğrencilerine psikanaliz konusunda dersler vererek bu çalışmaların önemini ortaya koyduklarını büyük bir hayretle gördük. Aşırı erdemli Amerika’da hiç değilse akademik çevreler, günlük yaşamda müstehcen gözle bakılan bütün sorunları serbestçe konuşup tartışıyor, bilimsel açıdan ele alabiliyordu. Worcester üniversitesinde önceden hazırlıksız verdiğim beş konferans, daha sonra American Journal of Psychologie’de (Amerikan Psikoloji Dergisi) İngilizce yayınlandı, arası çok geçmeden aynı konferanslar Psikanaliz Üstüne (Über Psychoanalyse) adı altında Almanca basıldı.
Freud Psikanalizi bugün artık yalnız Avusturya ve İsviçre’de değil, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Hindistan, Kanada ve kuşkusuz Güneydoğu Asya’da savunulup uygulanmaktadır. (Ç.N.)
Jung ise teşhiste çağrışım ve «çocuk ruhundaki çatışmalar»üzerinde konuştu.
Verdiğimiz konferanslara karşılık L.LX>. şeref payesiyle onurlandırıldık. Worcester’deki o şenlik haftasında, psikanaliz beş kişiyle temsil edilmişti. Jung ile benden başka. Amerika gezisinde bize eşlik eden Ferenczi, ayrıca o zamanlar Toronto (Kanada) üniversitesinde çalışıp şimdi Londra’ya yerleşmiş bulunan Ernest Jones ve daha o vakitler New York’ta psikanalitik uygulamalara girişmiş A. Brill vardı.35 Worcester’deki en önemli kişisel ilişki, Harward üniversitesinde nöropatoloji hocalığı yapan J. Putnam’la. benim aramda kurulmuştu. Yıllar önce psikanaliz konusunda olumsuz bir yargıyı açığa vuran J. Putnam, sonradan çarçabuk psikanalize ısınmış, onu gerek içerik ve gerek biçim bakımından güzel konferanslarla kendi hemşeri ve meslekdaşlanna salık vermeye başlamıştı. J. Putnam’ın yüksek ahlâk görüşü ve gözüpek bir gerçek sevgisine dayanan karakterine karşı Amerika’da duyulan saygı psikanalize yarar sağlamış, belki psikanalizi erkenden felce uğratacak suçlamalara karşı Putnam bu bilimi savunmuş, ona arka çıkmıştır. Ancak ilerde kendi mizacından kaynaklanan güçlü etik ve filozofik eğilimin fazlasıyla etkisinde kalmış ve psikanalize kanımca gerçekleştiremeyeceği bir istek yönelterek, onun belli bir ahlâksalfilozofik dünya görüşünün, hizmetine girmesi gerektiği tezini savunmuştur: ama yine de Putnam’ın, vatanı olan Amerika’da psikanalizin başlıca dayanaklarından biri olarak kaldığını söyleyebiliriz.26
Psikanalizin yayılmasında ayrıca Brill ve Jones’in alabildiğine büyük hizmetleri geçmiş, kendilerini hiç düşünmeden hani harıl sürdürdükleri çalışmalarla gündelik yaşama, düşlere ve nevrozlara ilişkin kolaylıkla gözlemlenebilecek temel gerçekleri tekrar tekrar vatandaşlarının gözleri önüne sermişlerdir. Brill kendi uğraşılarının başarısını, hekimlik yapıp benim yazılarımı çevirerek, Jones ise öğretici konferanslar verip, Amerika’da yapılan kongrelerde hazırcevaplık taşan konuşmalar yaparak pekiştirmiştir.27
Kökleşmiş bilimsel bir geleneğin eksikliği ve resmi otoritelerin gevşekliği. Stanley Hall’in Amerika’da psikanalizi yaymak için sürdürdüğü çalışmaların işine yaramıştır. Ayrica Amerika’da işin başından beri karakteristik olan şey, akıl ve ruh hastaliklanndaki yönetici ve profesörlerin bağımsız pratisyenler gibi psikanalize ilgi göstermeleridir. Ama işte bu yüzden, psikanaliz çevresinde sürdürülen savaşın akıbeti, bu bilime karşı daha büyük bir direniş gösteren eski kültür merkezlerinin barınağı Avrupa’da belirlenecekti.
Zürih’ii A. Maeder’üı övülecek çalışmalan Fransız okuyucusu için psikanaliz öğretilerine açılan rahat bir kapı sağlamasına karşın, Avrupa ülkeleri arasında Fransa psikanalize en kapalı bir ülke olarak kaldı. Bu bilime karşı ilk ilgi kıpırdanışlan Fransız taşrasında açığa vurdu kendini. Morichau Beauchant (Poitiers) açıktan açığa psikanalizi: savunan ilk Fransız oldu. Bordeux’dan Regis ve Hesnard ise daha bu yakınlarda (1914)28 ayrıntılı, ama yer yer gerekli anlayıştan yoksun ve özellikle simgelere takılan2» bir inceleme30 yayınlayarak, bu yeni öğretiye karşı kendi vatandaşlanndaki önyargıları dağıtmaya çalışmışlardır. Paris’te hâlâ, Janet’nin 1913 Londra Kongresi’nde ustalıkla dile getirdiği kanı, yani psikanalizde iyi ve güzel adına ne varsa hep kendi görüşlerinin birazcık değiştirilmiş şekilleri olduğu, bundan öte bu bilimin hiçbir işe yaramadığı kanısı, egemenliğini sürdürüyora benzemektedir. Janet, adı geçen Londra Kongresi’nde, kendisinin psikanalizi gerektiği gibi bilmediğini ileri sürerek bunu örnekleriyle kanıtlamaya çalışan £. Jones’in bir dizi suçlamasını sineye çekmekten başka çıkar yol bulamamıştı. Janet’nin savlan doğru> sayılmasa bile, onun nevrozların psikolojisinin araştırılması, konusundaki hizmetleri yine de unutulamaz. İtalya’ya gelince, burada çok şeyler vaat eder gibi görüneni başlangıçtaki adımlar ileriye götürülerek daha geniş çevrelerin psikanalize karşı ilgisi sağlanamamış, oysa kişisel, bağların yardımıyla psikanaliz henüz erkenden Hollanda, topraklarına ayak atmıştır; van Emden’in, van Ophuijsen’in, van Renterghem’in (Freud ve Ekolü)*1 ve Stârcke kardeşlerin burada gerek kuramsal ve gerek pratik alanda başarıyla psikanaliz çalışmalarında bulunduklarını görmekteyiz.*3 İngiltere’de ise bilimsel çevrelerin psikanalize karşı. ilgisi pek ağır bir gelişim izlemiştir. Ancak, ortadaki belirtilere bakılırsa, İngilizlerin incelmiş gerçeklik duygusu ve.adaleti savunma tutkuları dolayısıyla, psikanalizin özellikle bu ülkede enikonu yayılma göstereceği anlaşılmaktadır.
İsveç’te hekimlik çalışmasında Wetterstrand’in yerini alan P. Bjerre, psikanalitik tedavilerde ipnotik telkini hiç değilse şimdilik bir kenara bırakmıştır. İsveç in Kristiania kentinden R. Vogt, 1907′de çıkan Psykiatriens gruntraek adlı kitabında psikanalize de yer vermiş, dolayısıyla psikanalizin varlığını görmezlikten gelmeyen ilk psikiyatri kitabı Norveç dilindo yaymlanm.ştır. Rusya’da ise psikanaliz hayli yayılmış olup, hemen bütün çevrelerce bilinmektedir. ısıe;deyse benim bütün incelemelerim ve psikanaliz taraftan daiıa başka kimselerin yazları Rusça’ya çevrilmiştir. Ne var ki, psikanalitik öğretilerin Rusya’da henüz derinliğine bir anlayışa konu olduğu söylenemez. Rus hekimlerinin bu > oldaki katkıları şu sıra pek önemsenecek giui değildir. Yalnız Odesa kenti, M. Wulff un şahsında usta bir psikanalisti sinesinde baniîdınyor. Psikanalizin Polonya bilim ve edebiyat na girişini en başta L. Jekel’in çabalarına borçlu bulunmaktayiz. Avusturya’ya coğrafi bakımdan pek bağlı, ancak bilimsel bak mdan ona pek uzak Macaristan ise şimdiye kadar psikanalize bir tek kimiyi, yani S iereaczi’yi armağan etmiştir; ancak Ierenczi’nin de bir topluluğa bedel bir kişi sayılacağım belirtmek gerekiyor.33
Almanya’daki durum ise, psikanalizin henüz bilimsel tartışmaların odak noktasını oluşturduğu, gerek tıp, gerek tıp dışı çevrelerde alabildiğine kesin bir direnişin görüldüğü, bu direnişin henüz son bulmadığı, dönüp dolaşıp yeniden tazelendiği, hatta zaman zaman güçlendiği söylenerek özetlenebilir. Hiçbir resmi öğretim kurumu şimdiye kadar psikanalize kapısını açmış değildir. Almanya’da. Psikanaliz uygulamasında bulunan başarılı pratisyenler üç beş kişiyi aşmıyor. Ancak, İsviçre toprağında kalan Kreuzling’te Biswanger’in, Holstein’da Marcinowski’nin yönettiği psikiyatri klinikleri gibi birkaç klinik psikanalize kapılarım aralamıştır. O kritik Berlin toprağında ise daha önce Bleuler’in asistanlığını yapan ve psikanalizin en seçkin temsilcilerinden biri olan K. Abraham’ın başarıyla tutunduğu görülmektedir. Şimdi burada anlattıklarımızın ancak dış görünüşü yansıttığı bilinmese, durumun aradan bir hayli yıl
geçmesine karşın değişmeden kalmasına şaşmamak elden geimezdi. Oysa bilimin resmi temsilcileriyle klinik yöneticilerinin ve Dunlara ister istemez bağımlı durumdaki genç elemanların direnişlerini fazla önemsememek gerekiyor. Psikanalize karşı olanların seslerini enikonu yükseltirken, psikanaliz taraftarlarının ürküp sinerek seslerini çıkarmamalarının anlaşılmayacak bir yanı yoktur. Psikanaliz ça1 ^malarına olan ilk katkıları gelecek hesabına hayli umutlar uyand ran psikanaliz taraftarlarından birçoğu, içinde yaşad klan koşulların baskısı karşıs.nda kendilerini çekip geriye almıştır. Ancak psikanaliz akımı önüne geçilmez bir güçie, ortalığı velveleye vermeden ilerleyerek gerek psikiyatristler, gerek tıp dışı çevrelerden kendisine yeni yeni dostlar edinmekte, bu konudaki yayınlar sayısı habire artan bir okuyucu kitlesini kendisine çekmekte, dolayısıyla, ilgili ak m karşıt gövüştekileri savunu çabalarını giderek iv. tt rmaya zorlamaktadır. Örneğin ben, söz konusu yıllar içerLinde belli kongrelerle bilimsel dernek oturumlarındaki tartışmalara ilişkin haberlerde veya bazı yayınlara ilişkin eleştirilerde, psikanalizin artık öbür dünyayı boyladığı, bundan böyle bir daha belini doğrultamayacağı, işinin bilirildı,,i giji Gözler okumuşumdur. Bunlara verilecek en güzel yanıtın, öldüğünü yanlışl kla ilan eden bir gazeteye^ Mark Twain’in çektiği telgraftaki şu cümle olması gerekirdi: «Ölüm haberimde aşırı abartma vardır.» Ölümünün her ilan edilişinden sonra psikanaliz kendisine yeni taraftarlar ve çalişma arkadaşları kazanmış, sesini duyuracak yeni yayın organlarına kavuşmuştur. Nihayet öldü olarak ilan edilmenin, sükûtla geçiştirilmeye yeğ tutulması gerektiğini söyleyebiliriz.
Yukarıda anlatılan yersel yayılmaya paralel olarak, nevrozlar öğretisi ve psikiyatriden yola koyulup öbür bilim dallarına siçramasıyla, psikanalizin içeriğinde de bir açıl’p yayılmanın gerçekleştiği görülür. Ancak psikanalizin gelişim tarihçesinin bu yönünü inceden inceye ele alamayacağın; çünkü Lowenfeld’in «Sınır Sorunları» adındaki kitap dizisinde çıkan Rank ve Sachs’ın mükemmel bir incelemesi,34 psikanalitik çalışmaların özellikle bu bakımdan sağlad ğı başarıları ayrıntılı biçimde okuyucuya sunmaktadır. Hem bu doğrultudaki çalışmalar başlangıç dönemindedir, ileri bir aşamaya ulaşmış durumları yoktur, çoğu çıkış noktası oluşturacak niteliktedir henüz, bazısı da tasarıdan başka bir şey değildir. Aklı başında bir kimsenin ilgili duruma psikanalizi suçlamak için bir neden gözüyle bakmaması gerekir. Üstesinden gelinmeyi bekleyen pek çok ödev var ortada, ama bu işte görev alanların hepsi bir avuç insanı geçmiyor. Söz konusu kimselerin çoğunluğunun da asıl mesleği hekimlik değildir; dolayısıyla, karşılarındaki yabancı bilimin uzmanlık alanına giren sorunlarına ister istemez amatörce eğilmek zorunda bulunuyorlar. Psikanalizden gelen bu elemanların amatörlüklerini saklayıp gizledikleri de yok; bütün istedikleri, sonradan gelecek uzmanlar için yolgösterici ve önceden yer tutucu bir rol oynamak, ilgili uzmanların kendileri işe koyulmak istediklerinde gereken psikanalitik teknik ve koşullan onlara salık verebilecek duruma gelmektir. Daha şimdiden azımsanmayacak bilgiler ele geçirilmişse, bu bir yandan psikanalitik yöntemin başarısından, beri yandan hekimlikle ilişkileri bulunmazken psikanalizi manevi bilimlere uygulamayı yaşamlarının kimsenin belli bir noktadan öteye geçemediğini hep ileri süregelmiştim. Ancak psikanalizde belli bir derinliğe inebilen kimsenin, sonradan bu konuda sağladığı başarılara sırt çevirip onları elden çıkarabileceğini doğrusu beklemezdim. Ne var ki, tedavinin gayet güçlü bir direnişle karşılaşılan ileri aşamalarının her birinde daha önce edinilmiş psikanalitik bilgilerden düpedüz geriye dönülebileceğini her gün hastalar üzerinde görüp yaşıyorduk. Diyelim bir hasta var da zahmetli bir çalışma sonucu psikanalitik öğretinin kimi parçalarını öğrenip kavraması ve bunlardan kendi malı gibi yararlanması sağlandı; bu durumda bazan içinde belirecek bir sonraki karşıkoymanın etkisiyle öyle olur ki, bütün öğrendikleri uçup gider, hasta yine o sırılsıklam acemilik günlerindeki gibi kendini psikanalitik gerçeklere karşı savunmaya kalkar. Psikanalistlerde de durumun hastalardakinden başka türlü olmadığını böylece öğrenmiştim. Adı geçen iki kopma olayının tarihçesini yazmak hiç de kolay ve imrenilecek bir ödev değil; çünkü bir kez bunun için gereken itici güç yok bende uğraşlarımda şimdiye kadar ne kimseden minnettarlık bekledim, ne de kendimi büyük ölçüde öç alma duygusuna kaptırdım; öte yandan, böyle bir şeyi yapmakla, bana karşı pek saygılı diyemeyeceğim kişilerin aşağılayıcı sözlerine hedef olacağımı ve «psikanalistlerin kendi aralarında birbirllerinin gırtlağına sarıldıkları» gibi dört gözle bekledikleri bir bahaneyi psikanaliz düşmanlarının ellerine tutuşturacağımı biliyorum. Bugüne kadar psikanaliz düşmanlarıyla kapışmamaya enikonu çaba harcamıştım; bugün ise psikanalizin eski taraftarlarıyla ya da kendilerini hâlâ psikanaliz taraftarı gösteren kişilerle savaşmak durumunda bulunuyorum. Ancak benim için yapılacak başka bir şey de yok; susmam, işin kolayına kaçmak ya da korkaklık olur, kendisine indirilen darbelerin gün ışığına çıkarılmasından daha büyük ölçüde psikanalize zararı dokunurdu. Öbür bilimsel akımları izleyenler, bu akımlarda da tıpkı psikanalizdekine benzer bozgunculukların ve anlaşmazlıkların patlak verdiğini bilecektir. Ama öbür bilimsel akımlarda daha bir titizlikle örtbas edilir bunlar; bir sürü geleneksel ideali yadsıyan psikanaliz, bu bakımdan da daha açıkyürekli bir davranışla ortaya çıkmaktadır.
Bana karşıt bir tutum takının her iki grup üzerine psikanalitik bir ışık düşürmekten de büsbütün kaçınamayışım, insanı pek üzen bir diğer tatsız durum oluşturmaktadır. Oysa psikanaliz polemik alanda uygulamaya pek elverişli değildir; analizden geçirilecek kimsenin rızasını, yol gösterecek bir kimseyle ona uyacak birinin varlığım gerektirir. Polemik uğrunda psikanalize başvuracak kişi, analizden geçirilerek kimsenin aynı silahı kendisine karşı yöneltebileceğini, dolayısıyla tartışmanın tarafsız bir üçüncü kişide şu ya da bu türlü bir kanının uyanmasına olanak vermeyecek bir yola sürüklenebileceğim düşünmeli ve buna göre kendisini hazırlamalıdır. Onun için, bu konuya el atarken psikanalize, dolayısıyla bazı mahremiyetlerin açıklanmasına ve saldırgan davranışlara elden geldiğince başvurmaktan kaçınacak, ayrıca psikanalizden yararlanıp bilimsel bir _ eleştiride bulunmak istemediğimi belirteceğim. Karşı çıkılmasını zorunlu saydığım öğretilerdeki gerçek olabilecek içerikleri alıp çürütmeye çalışacak değilim. Bu, psikanaliz alanındaki diğer yetkili kimselerin yapacağı ve şimdiye kadar biraz da yaptığı bir iştir. Ben, yalnızca, bu öğretilerin hangi noktalarda psikanalizin ana ilkelerine aykırı düştüğünü ve psikanaliz adı altında bunları ele almanın olanaksızlığını göstereceğim. Yani psikanalizden sapmaların psikanalistlerde nasıl ortaya çıktığını anlaşılır duruma sokmak için yararlanacağım psikanalizden. Ancak sapma yerlerinde tamamen eleştirisel açıklamalara girişecek, psikanalizin düpedüz hakkı olan bir şeyi de savunmaktan geri kalmayacağım. Nevrozların açıklığa kavuşturulmasını ilk ödev olarak karşısında bulan psikanaliz, karşıkoyma ve aktarım gerçeklerinden yola koyulmuş ve bir üçüncü gerçek olan amnezi (unutma) olayını da dikkate alarak, nevrozları hazırlayan cinsel içtepillerin geriye itimi ve bilinçdışı kuramlarını geliştirmiştir. Bunu yapmakla, insandaki ruhsal yaşamın eksiksiz bir kuramını verdiği gibi bir savla asla ortaya çıkmamış ve bulguladığı gerçekleri başka yollardan ele geçirilmiş bilgilerin bütünlenmesi ve gözden geçirilmesinde kullanmaktan öte bir amaç gütmemiştir. Oysa Alfred Adler’in kuramı bu amacın hayli dışına taşmış, insanların davranış ve karakterlerinin nevroz ve psikozlardan yola koyularak anlaşılabileceğini ileri sürmüştür. Oysa gerçekte hepsinden az nevrozlara uygulanabilecek bir kuramdır bu, nevrozları oluşum sürecinden koparıp öne alır. Uzun yıllar Dr. Adler’in inceleme ve araştırmalarını izlemiş, özellikle kuramsal alanda güçlü bir zekâsı bulunduğunu hep söylemişimdir. Benim tarafımdan şahsına karşı girişildiğini ileri sürdüğü «takip» eylemlerine61 gelince, böyle bir savın yersizliğine örnek olarak, Uluslararası Psikanalistler Derneği’nin kurulmasından sonra Viyana’daki yerel derneğin yönetimini kendisine bıraktığımı belirtmek isterim. Ancak, dernek üyelerinin ısrarlarına karşı duramayıp, bilimsel konular görüşülürken başkanlığı yine üstlenmeyi kabullendim. Dr. Adler’in özellikle bilinçdışınm değerlendirilmesinde pek yetenekli sayılamayacağını görür görmez, kendisine beslediğim güveni bir başka alana kaydırdım, bir gün gelip psikanalizle ruhbilim ve içgüdüsel olayların biyolojik temelleri arasındaki bağlantıları bulgulayıp açıklığa kavuşturabileceğini ummaya başladım; çünkü organsal yetersizlik konusunda yaptığı değerli inceleme62, bir bak: ma kendisine karşı haklı olarak böyle bir umut beslememe yol açıyordu. Gerçekten de Adler’in ilgili doğrultuda bir yapıt ortaya koymadığı söylenemez; ancak bu yapıt öyle bir özellik taşıyor ki, sanki kitabın kendi diliyle konuşacak olursam psikanalizi bütün savlarında haksız çıkarmak ve cinsel içgüdülere verilen önemin nevrozluların anlattıklarına sajça inanmaktan ileri geldiğini kanıtlamak için yazılmıştı. Dr. Adler’in söz konusu yapıtı kaleme alışındaki kişisel nedene de burada değinmekte sakınca görmüyorum, çünkü zaten kendisi Viyana derneği üyelerinden oluşan küçük bir topluluk karşısında ilgili nedeni belirterek şöyle demiştir: «Sanıyor musunuz ki, bütün ömrüm boyu gölgenizde yaşayıp gitmek benim için pek büyük bir zevktir?» Doğrusu genç birinin çıkıp, kitabının kaleme alınmasına yol açan nedenlerden biri olduğu zaten kitap okunduğu zaman görülecek bir açgözlülüğü kendisinde barındırdığını saklamadan itiraf etmesi, hiç de küçümsenecek bir davranış değil. Ancak, böyle bir açgözlülüğün elinde tutsak bile olsa, İngilizlerin o ince nezaket duygusuyla unfair diye niteledikleri, Almanların ise çok daha kaba bir sözcükle anlattıkları bir kişi durumuna düşmekten sakınmak gerekirdi. Bu bakımdan Adler’in ne büyük bir başarı sağladığını, çalışmalannı çirkin duruma sokan küçük hesaplardan gelme bir sürü ihaneti ve ilgili çalışmalarda kendini açığa vuran dizginlenemez bir öncelik tutkusunun belirtileri ortaya koymaktadır. «Nevrozlardaki tutarlılık» ve bunlara «dinamik bir açıdan bakış» konularındaki önceliği kendisine malettiğini, bir ara Viyana Psikanalistler Derneği’nde kendi kulağımla işitmiştim. Doğrusu, bu benim için büyük bir sürpriz oluşturmuştu; çünkü her iki ilkeyi de henüz Adler’i tanımıyorken kendimin savunduğumu sanmıştım hep.
Adler’in kendine ön sırada bir yer kapmak için gösterdiği çaba, yine de psikanalizin haynna yorumlanması gereken bir sonuç doğurmuştu. Aramızda uzlaşmaz bilimsel ayrılıklar başgösterip, kendisini Merkez Dergisi’nin yönetim kurulundan çekilmeye zorlamam üzerine Adler dernekten de ayrıldı, kendi başına bir dernek kurdu ve ilgili derneği önce özgür Psikanaliz Derneği gibi doğrusu zevkli bir isimle donattı. Gelgeldim biz Avrupalıların iki Çinli yüzünü birbirinden ayıran nüansları seçemeyişimiz gibi, psikanalizin uzağında yer alan kimseler de iki ayrı psikanalistin görüşleri arasındaki ayrılıkları da sezecek yetenekten yoksun bulunuyor. Dolayısıyla «özgür» psikanaliz, «resmî» ve «otoriter» psikanalizin gölgesinde yaşamını sürdürdü ve ona yalnızca bir ek diye görüldü. Derken Adler, şükranla karşılanacak bir adım atıp psikanalizle bağlantısını büsbütün kopardı ve Bireysel Psikoloji diye nitelediği öğretisini psikanalizden ayırdı. Nihayet Tanrı’nm bu dünyasında yerden çok bir şey yoktur, herkesin sere serpe gezip tozması elbette hakkıdır. Ama birbirini anlamayan ve birbiriyle geçinemeyen kimselerin de aynı çatı altında kalması özlenir bir şey değildir. Şu anda Adler’in «bireysel psikolojisi» psikanalizin karşısında yer alan, dolayısıyla’ ileride izleyeceği gelişim çizgisi psikanalizin ilgi alanı dışına taşan bir sürü psikoloji akımından biridir.
Adler kuramı, baştan beri bir sistem görünümünü taşımaktaydı; oysa psikanaliz, bir sistem oluşturmaktan titizlikle kaçınmıştır. Ayrıca adı geçen kuram, örneğin uyanık yaşamdaki düşüncenin düş malzemesi üzerinde uyguladığı ikincil (sekunder) işleme mükemmel bir örnektir. Bu kuramda düş malzemesinin yerine psikanalitik malzeme geçirilmekte, ilgili malzemeye ise düpedüz «ben» açısından bakılarak ben’in aşinası bulunduğu kategoriler arasına sokulmakta, bir başka dile aktarılmakta, tersine dönüştürülmekte ve tıpkı düşsel üründeki gibi yanlış anlamalara konu yapılmaktadır. Adler kuramının bir başka belirleyici özelliği de, ileri sürdüklerinden çok yadsıdığı savlardır. Dolayısıyla, bu kuramın hiç de eşdeğer sayılmayacak şu üç ayn öğeden oluştuğunu söyleyebiliriz: Benpsikoloj isine olumlu katkıları; psikanalitik gerçeklerin yeni bir dile gereksiz, ama bir sakıncayı içermeyen çevirisi; ben’in koşullarına uymadığı zaman adı geçen gerçeklerde başvurulan deformasyon ve ters yorumlamalar. Adler’in ilk öğe kapsamına giren çalışmalarının psikanaliz tarafından fazla bir ilgiyle karşılandığı söylenemese bile asla yadsınmış da değildir. Psikanalizi daha çok ilgilendiren şey, ben’den kaynaklanan tüm isteklere libido bileşenlerinin karıştığının kanıtlanmasiydi. Adler ise tam tersini ileri sürmüş, libido içgüdülerinde ben’sel bir katkının bulunduğunu açıklamıştır. Eğer Adler bensel içgüdü bileşenlerini savunmak için libido içgüdülerini yadsımaya kalksaydı, belki böyle bir saptama elle tutulur bir başarı diye gösterilebilirdi. Ne var ki, söz konusu davranışıyla bütün hastaların, kısaca bilinçli düşüncemizin yaptığı bir şeyi yapmış, yani hastalığa yol açan bilinçdışmdaki etkeni örtüp gizlemek üzere Jones’in deyimiyle ussallaştırma (rasyonalizasyon) eylemine başvurmuştur. Adler ilgili konuda öylesine ileri gitmiştir ki, erkeğin egemenliğini kadına gösterme, yani üstte bulunma arzusunu cinsel birleşmenin en güçlü nedeni olarak öne sürdürmeye kadar vardırmıştır işi. Bu acayiplikleri yazılarında da savunup savunmadığını doğrusu bilmiyoruz.
Psikanaliz, nevroz belirtisinin varolma şansını bir uzlaşmaya borçlu bulunduğunu daha çok önceden görmüştü. Böyle bir belirtinin varolabilmesi için, geriye itim mekanizmasını elinde tutan ben’in isteklerine de karşılık vermesi, ben’e bir avantaj, bir yarar sağlaması gerekiyordu, oysa başta geriye itilen içtepinin karşılaştığı akıbetle kendisi de karşılaşabilirdi. Bu gerçek dikkate alınarak, «hastalık kazancı» terimi ortaya atılmıştı. Ayrıca, nevrotik belirtinin doğuşunda ben için söz konusu birincil (primer) kazancı, ben’in güttüğü daha başka amaçlar bakımından kendisine gelip katılarak belirtinin tutunmasını sağlayan ikincil (sekunder) kazançtan ayırma yoluna gidilmiştir. Öte yandan, realitedeki bir değişiklikten ötürü ilgili hastalık kazancının ben’den çekilip alınması ya da sona ermesinin, belirtiyi giderebilecek mekanizmalardan birini oluşturabileceği de psikanalizin çoktan bulguladığı bir şeydi. Adler’in öğretisinde ana ağırlık, işte kolaylıkla saptanabilecek ve zahmetsizce anlaşılabilecek söz konusu ilişkiler üzerinde bulunmaktadır; gelgelelim, bu arada büsbütün gözden kaçırılan bir şey varsa, ben’in pek sık olarak bükülemeyen elin öpülmesi örneğindeki gibi bir yola sapması ve hiç de kendisinin istemeyip dışarıdan benimsemek zorunda bırakıldığı belirtiyi, kendisine sağladığı yarar nedeniyle sineye çekmesidir; korkunun güvenlik aracı diye benimsenmesinde olduğu gibi örneğin. Böyle bir benimsemede ben, tıpkı sirkteki seyircileri, manejdeki değişikliklerin kendi direktifiyle gerçekleştiğine inandırmaya çalışan bir palyaço gibi komik bir rol oynamakta, ama yalnız küçük seyircileri kendisine inandırmayı başarabilmektedir.
Adler öğretisinin ikinci öğesine gelince: Tıpkı kendi malıymış gibi buna sahip çıkması gerekiyor psikanalizin. Zaten ilgili öğe psikanalizin çeşitli bulgulamalar topluluğundan başka bir şey değildir; bunları Adiler, on yıllık ortak çalışmamızda ele geçirebildiği tüm kaynaklardan sağlamış, ancak sonradan isimlerini değiştirip üzerlerine kendi malıymış gibi bir damga vurmuştur. Örneğin ben, «güvenlik» deyimini kendi kullandığım «koruyucu önleme» göre daha yerinde bulmakta, ama söz konusu deyimde yeni bir anlam görmemekteyim. Bunun gibi, fingiert (uydurulmuş), fiktiv (uydurma, fiktif) ve Fiktion (uyduru, fiksiyon) sözcüklerinin yerine başlangıçtaki «hayali» ve «hayal» sözcükleri geçirildi mi, Adler’in savlarında öteden beri bilinen bir yığın özelliğin kendini açığa vurduğu görülecektir. Adler’in kendisi artık yıllardır çalışmalarımıza katılmıyorsa da, aradaki bu özdeşliği psikanalizin belirtmesi gerekiyor.
Adler öğretisinin, hoş görülmeyen psikanalitik gerçeklerin ters yorumlanması ve deformasyonu sayılacak üçüncü bolüm, günümüzdeki durumuyla bireysel psikoloji’yl kesinlikle psikanalizden ayıran noktalan içeriyor. Bireyin özyaşamım ayakta tutma amacının, «güçlü olma isteğinin», «erkeksel protesto» kılığına bürünüp gerek yaşayış biçimi, gerek karakter oluşumu, gerekse nevrozların etiyolojisinde başta gelen bir rol oynaması, bilindiği gibi, Adler sisteminin temel düşüncesidir. İlgili sistemin belkemiği sayılan «erkeksel protesto» ise, psikolojik mekanizmasından soyulup alınmış bir geriye itim’den başka bir şey değildir; üstelik cinselleştirilmiş (seksüalize) bir karakter taşır; dolayısıyla, Adler’in, ruh yaşamından cinselliğin rolunu kapı dışarı ettiği övüncüyle bağdaşacak yanı bulunmamaktadır. Erkeksel protestonun gerçekliğine elbette kuşku yoktur; ama Adler bunu ruhsal yaşamın motor gücü yaparken, gözlemden salt bir atlama tahtası olarak yararlanır. ÇocuKtaki temel isteklerden birini, yani büyükler arasındaki cinsel birleşmeyi gözlemleme isteğini alalım ele. Yaşamöyküleri sonradan hekimi meşgul eden kişiler üzerinde uygulanan psikanaliz, henüz erginlik çağına gi mı emiş çocuğun ruhuna böyle bir gözlem sırasında iki ayrı duygunun egemen olduğunu kanıtlamaktadır; duygulardan biri, çocuk ogiansa, aktil’ babanın yerini alma, ikincisi buna karşıt bir eğilim, yani pasif annenin yerine geçme isteğidir. Cinsel birleşmedeki haz olanakları, her iki istekle açığa vurur kendini. «Erkeksel protesto» deyiminin bir anlam taşıması isteniyorsa, söz konusu iki istekten ancak birincisinin ilgili deyim kapsammda yer alması gerekir. Oysa Adler’in tanımadığı ya da akıbetini umursamadığı ikinci istek, çocukta başgösterebilecek nevrozlar bakımından daha büyük önem taşımaktadır. İlgili davranışıyla Adler, benin hoşuna gidip onun arka çıkacağı içtepileri dikkate alan kıskanç bir ben dargörüşlülüğüyle davranmakta, özellikle nevrozlarda bene başkaldıran içtepilerin rol oynadığı gerçeği görüş alanının dışında kalmaktadır.
Toplam okunma (9225) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Thomas Münzer, Şeyh Bedreddin ve Nazım Hikmet – Nedim Gürsel Ocak 14, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy , add a comment
Tarihsel maddecilik açısından ele alındığında, Şeyh Bedreddin ayaklanmasının dinsel-ideolojik niteliği sınıf savaşımının özgül biçimlerinden biri olarak yorumlanmalıdır. Belli bir tarihsel dönemdeki ekonomik ve toplumsal koşulların doğal sonucudur bu (1). Anadolu, hatta tüm İslâm tarihi boyunca, yoksul halk kitlelerinin eşitlik özlemi Mehdî inancında ifadesini bulmuştur. “Nâzım Hikmet’in Kıyamet Sureleri” adlı yazımda bu sorun üstünde ayrıntılarıyla durmuş, Şeyh Bedreddin hareketinin Batınî’likle ilişkisine de ayrıca değinmiştim. [Gürsel, 1976, s. 17) Burada aynı görüşleri yeniden ele alacak değilim. Nâzım Hikmet’in Bedreddin yorumuna büyük ölçüde kaynak olduğunu sandığım bir yapıttan, Engels’in Almanya’da Köylü Savaşları [1974) adlı kitabından sözedeceğim yalnızca. Çünkü Nâzım, dinsel-ideolojik bir köylü ayaklanması biçiminde gerçekleşen Bedreddin hareketinin sınıfsal çözümlemesini yaparken Engels’in görüşlerinden yola çıkıyor.
Bilindiği gibi sözkonusu yapıtında Engels XVI. yüzyıl Almanya’sını alt üst eden, kiliseyle bütünleşmiş feodal yapıyı kökünden sarsan köylü ayaklanmalarının sınıfsal temelini araştırır. O dönemin yükselen sınıfı burjuvazi, Luther’in öncülük ettiği Reform hareketinin sloganlarıyla Katolik Kilisesi’ne savaş açarken, aslında kendi sınıf iktidarını kurmanın yollarını aramaktadır. Ayaklanmanın bütün Almanya’yı sardığı, şato, manastır ve zengin kentlerin yağmalandığı bir savaş ortamında, yüzyıllar boyu feodal beylerle Kilise tarafından sömürülmüş halk kitlelerinin devrimci potansiyelini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı başarır. Burjuvazi, isteklerinin çoğunu kabul ettirip görece bir üstünlük sağladıktan sonra, ayaklanmanın daha radikal boyutlara ulaşmasını önlemek için Luther’in ağzından şu çağrıyı yapar prenslere:
“Köylüleri kuduz köpekler gibi boğazlamalı, parça parça etmeliyiz. Evet aziz beylerim; köylüleri boğazlayın, gebertin tümünü! Eğer savaşta ölürseniz, cennetin kapıları size ardına dek açılacaktır. (…)” (Engels 1974. s. 73) Engels, Luther’i, başını burjuvazinin çektiği politik bir hareketin ideolojik sözcüsü olarak nitelerken, Thomas Münzer’i gerçek bir köylü devrimcisi, halkın kurtuluşu uğrunda can vermiş bir önder olarak selâmlar. Münzer’in öngördüğü yaşam, gerçekleştirmek istediği toplum düzeni, ortaklaşmacı ilkelere dayanmaktadır çünkü. Münzer bir yandan “kıyametin yaklaştığını, çok yakında tüm eşitsizliklerin, acı ve mutsuzlukların yeryüzünden kalkacağını, yani Son Yargılamayı (Jugement Dernier) haber verirken, öte yandan köylüleri silâhlı savaşım için örgütlemeye girişir. Engels onun dinsel görüşleri ardındaki maddesi eğilimleri, ilkel Hıristiyanlığa dönük inancıyla sınıfları ortadan kaldırmaya yönelen ortaklaşmacı düşüncelerini şöyle özetliyor:
“Thomas Münzer’in felsefî ve tanrıbilimsel (theologique) öğretisi yalnızca Katolikliğin değil, tüm Hıristiyanlığın temel ilkelerini hedef alıyordu. Hıristiyanlık adı altında, kimi zaman tanrıtanımazlığa dek yaklaşan tümtanrıcı (pantheiste) görüşler öne sürüyordu Münzer. (…) Kutsal Kitab’la usun birbirine karşıt gösterilmesinin yanlış olduğunu savunuyor, Kutsal-Ruh’u usun ta kendisi olarak tanımlıyordu. İnanç, insanoğlunda cisimleşen ustan başka bir şey değildi ona göre. (…) İşte bu nedenle cenneti öbür dünyada değil, içinde yaşadığımız gerçek dünyada aramak gerekiyordu. İnanç sahibi kişilerin başlıca görevi, gönüllerine doğan Tanrı çağrısına uyup cenneti yeryüzünde gerçekleştirmek olmalıydı. Öbür dünyada ne cennet vardı, ne de cehennem. Şeytansa insanların içindeki kötülüklerden, onların doymak bilmez isteklerinden başka bir şey değildi. […) Münzer’in politik öğretisi bu devrimci din anlayışına tıpatıp uyuyordu. Tanrıbilimsel görüşleri gibi, içinde oluştuğu toplumsal koşulları aşan politik öğretisi de yaşadığı çağın çok ilersindeydi. Din felsefesi nasıl tanrıtanımazlığa dek varıyorsa, öngördüğü politik program da komünizme yaklaşıyordu. (…) Münzer’e göre cennet her türlü özel mülkiyet ve sınıf ayrımının ortadan kalktığı, toplum üyelerine yabancılaşmış özerk devlet iktidarının bulunmadığı bir toplumdan başka bir şey değildi. Devrime katılmayan her türlü yetkenin varlığına son verilmeli, mallar ortak kullanılmalı, herkes emeğini ortaya koymalı ve toplumda tam bir eşitlik sağlanmalıydı. (Engels, 1974, s. 79)
Bu görüşlerin Şeyh Bedreddin’inkilere ne denli yakın olduğunu kimse yadsıyamaz sanırım. Münzer gibi Bedreddin’in de öbür dünyaya inanmadığını, cennet ve cehennemi yeryüzünde aradığını, cenneti iyilik, cehennemiyse kötülük olarak nitelendirdiğini, üstelik bütün bu gerçekleri hadisle tanıtlamaya çalıştığını biliyoruz. Münzer’in tümtanrıcı görüşleri, Bedreddin’in tasavvuf anlayışında ölümden sonra ruhun dirilemeyeceği inancına, yani maddeciliğe bırakır yerini. “Cisim ortadan kalkarsa, ne ruhlardan ne de başka soyut varlıklardan bir iz kalır,” diyecek kadar çağının ilersindedir Bedreddin (Yener, 1970. s. 68). Vâridât’daki Varlık Birliği anlayışı Tanrı’yla evreni bir sayan tümtanrıcı görüşten kaynaklanmakla birlikte, bazı konularda düpedüz maddeciliğe varır. Bedreddin’in doğa olgularını açıklama yöntemi de, Münzer’in tanrıbilimsel öğretisinde olduğu gibi, usa büyük önem verir. Öte yandan, Münzer’in kıyamet görüşüyle Bedreddin’in Mehdî yorumu aynı çizgide birleşirler. İkisinin de aynı toplumsal kaygı vardır temelinde: çelişkileri, eşitsizliği ortadan kaldırmak. Yozlaşan dünyanın sonunu haber veren İtalyan gizemcisi, Joachim Calabrais’nin (XIl. yüzyıl) yapıtından etkilenen Münzer, içinde yaşadığı çalkantılı ortama bakarak zamanın geldiğine inanır. Ve eşit bir toplum kurarak tüm zenginlikleri halk arasında paylaştırmak, böylece çelişkileri, karşıtlıkları ortadan kaldırmak amacıyla köylü kitlelerini Kilise ve soylu sınıfa karşı ayaklanmaya çağırır. Bedreddin ise Vâridât’da Taha suresinin 105. âyetini yorumlarken üstü kapalı bir biçimde değinir aynı gerçeğe (2). Börklüce Mustafa’yla Torlak Kemal, Aydın yöresinde ayaklanmayı başlattıkları vakit, İznik’ten gizlice ayrılarak İsfendiyaroğlu Beyliği’ne, oradan da Deliorman’a geçer; Nâzım’ın destanında belirttiği gibi Rumeli emekçi halkını örgütlemeye girişir. Şeyh Bedreddin’in Abdurrahman Bıstamî’ nin Sayhat-ül Bûm Fî Havâdisir-Rûm (Rum ülkesinde gelişecek olaylarla ilgili baykuş çığlığı) adlı yapıtının etkisinde kaldığını söyleyen Gölpınarlı bu konuda şunları yazıyor:
“Bizce Abdürrahman-ı Bıstamî, Sayhat-ül Büm Fî Havâdisir-Rûm adlı kita’bını Bedreddin’e okuturken, ‘sâhib-zuhûr, sâhib-hurûc’ olacağı inancını ona aşılamıştır. Belki de, o zamanın âdetince Bedreddin, bu kitaptan başka, ulûm-ı garîbeye ait kitaplarla da uğraşmıştı. Nitekim, Vâridât’ında, kıyametin, hicretin üçüncü yüzyılında kopacağına dair kitaplar tasnif edildiğini, birçok kişilerin, kıyameti, kıyamet alâmetlerini beklediğini, Mehdî’nin yediyüzle sekizyüz arasında zuhûr edeceğini söylediklerini bildirmede, hicrî sekizinci yüzyıl geçtiği halde, hiç bir şeyin olmadığını, daha binlerce yüzyıl geçse de gene olmayacağını söylemededir. Bu sözler, bu çeşit kitaplarla da, bu çeşit !bilgilerle de uğraştığını itiraftır Sanıyoruz ki Bedreddin’in şuuraltı bir inancı var. Osmanoğullarının fetret devri, Timur akınının meydana getirdiği iktisadî ve içtimaî çöküntü, onun bu şuuraltı inancını ‘kuvvetlendirmiş, kîyam etme zamanının geldiğine kendisini inandırmıştı. (…)” (Gölpınarlı, 1968. s. 10)
Daha ilerde de yukardaki satırları tamamlayan şu satırlar var:
“(…) Bedreddin herhalde bir inkılâb yapmak emelindeydi; fakat bu hususta şeriâtı ibtâl değil, kendi görüşüne, anlayışına göre ihyâ etmek emelini gütmekteydi ve Mehdi hâdiselerini gözünün önünde tutuyor, kendisini bir ‘sâhib-zaman’ sayıyordu.” (A.g.y. s. 40)
Bedreddin’in “şeriâtı ihyâ etmekten” çok, eşitlik temeline dayanan yepyeni bir düzen kurma amacıyla eyleme geçtiğini biliyoruz. Elimizdeki belgelere ve o dönem tarihçilerinin suçlama dolu yazılarına dayanarak, bu düzenin başlıca özelliklerini daha önceden özetlemeye çalışmıştım. Bedreddin’in mal ortaklığı ve mutlak eşitlik ilkelerine dayanan görüşleri Thomas Münzer’de daha belirgin bir nitelik kazanıyor. Almanya’daki köylü ayaklanmalarının tarihine bakarak, on iki maddede toplanan halkın isteklerinin tümünü saptamak mümkün çünkü. Bedreddin örneğinde durum, biraz daha karmaşık. Ne de olsa Almanya’daki gibi somut bir politik program yok elimizde. Ama Engels’in Thomas Münzer için söylediklerinin çoğunu Bedreddin hareketinde de gözlemleyebiliyoruz. Hele Dukas’ın Türkçe metninde bütünüyle yeralmayan küçük bir ayrıntı bu benzerliği daha da pekiştiriyor. Börklüce Mustafa’nın yalnızca giyim, yiyecek, v:b. gibi malların değil; araba ve atların, yani o zamanın üretim araçlarının da ortaklaşa ‘kullanılmasından yana olduğunu yazıyor Dukas (Dukas, s. 393). Diyeceğim, her iki durumda da komünist toplumun temel niteliklerini bulmak mümkün. Ama üretici güçlerin o dönemdeki gelişme düzeyine oranla henüz tohum halinde bu nitelikler. Gelişip ortaya çıkmaları, tohumun filiz verebilmesi için işbölümü ve toplumsal sınıfların oluşması gerekecektir. Yirmisekiz yaşında işkenceyle öldürülen Münzer ve Serez çarşısında asılan Şeyh Bedreddin’in kurmak istedikleri toplumsal düzen, ancak belli bir üretim tarzı aşamasından sonra, sosyalizmin nesnel ve öznel koşullarının varolabileceği daha ilerki bir toplumda yeniden gündeme gelebilecektir. İşte bu bilimsel gerçeğin altını çizmek için Almanya’ da Köylü Savaşları adlı yapıta değinme gereğini duydum. Nâzım Hikmet destanında Bedreddin ayaklanmasının yenilgisini “tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zarurî neticesine bağlarken Engels’in görüşlerinden yola çıkıyor çünkü. Engels’in XVI. yüzyıl Almanya’sı için söylediklerini XV. yüzyıl Anadolu’suna uyguluyor. Gerçi iki özgül toplumsal kuruluş, benzer nitelikleri ağır basmakla birlikte ayrı koşullar sözkonusudur. Ne var ki, her iki köylü ayaklanmasının da, tarihsel maddecilik açısından ele alındıklarında, aynı sorunsaldan kaynaklandıkları görülür. İki ülkenin de içinde bulundukları devrim aşaması -bu Osmanlı toplumu için daha da karmaşık bir olgu- başkaldıran halk kitlelerinin isteklerini karşılayacak düzeyde değildir. O dönemde yükselen sınıf başkadır çünkü. Proletarya henüz tarih sahnesine çıkmamıştır. Üretici güçlerin gelişme düzeyi, sınıflararası ilişkiler, güç oranı, v.b. gibi etkenler, önceden belirlenmiş bir tarihsel aşamaya doğru yöneltmektedir toplumu, Bir bakıma, Şeyh Bedreddin ayaklanmasını ilkel komünist topluma dönüş özlemi olarak da niteleyebiliriz. Ne var ki, sosyalizmin ilk belirtilerini de içinde taşıyan, çağlardır süregelen ezen – ezilen çatışmasına halkçı niteliğini kazandıran bir harekettir bu. Geriye olduğu kadar ileriye, geleceğe de dönüktür. Nâzım, erken bir devrimci sıçrama olarak yorumlar Bedreddin olayını. Kafasıyla Marksçı tarih yasalarının, yüreğiyle emekçi halkın yanındadır:
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim,
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, ‘hey gidi kambur fele’k,
hey gidi kahbe devran hey’
der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Kara’burun mağlûpları
(N. Hikmet, s. 184)
Tavrında herhangi bir çelişki olmadığını tanıtlamak için de “usta”sına sığınarak şu dipnotu düşer:
“Şimdi ben bu satırları yazarken, ‘Vay, kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kafam kabul eder amma, yüreğim yine yanar diyor. Vay, vay, Marksiste bakın!’ gibi laflar edecek olan bazı ‘sol’ geçinen delikanlıları düşünüyorum. (…) Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil. Marksizmi yeni okumaya başlamış, sol züppeliğinden uzak olanlar içindir.
Paris Komuna’sının devrileceğini, bu devrilişin bütün tarihî, sosyal, ekonomik şartlarını önceden bilen Marks’ın yüreğinden Komuna’nın büyük ölüleri bir ‘ıstırap şarkısı’ gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü, yaşasın Komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu?” (N. Hikmet, s. 185)
Nâzım Hikmet, metin dışı bir söylem olarak nitelediğim Marks’ın “,(…) bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet ‘bulmaz bir zıddiyetle birbirine karşı göğüs gererek bazen elaltından, bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler,” sözünü anarak Bedreddin Destanı’nı temellendiren Marksçı tarih anlayışına, yani tarihin itici gücü sınıf savaşımına dikkati çekiyor. Bu, genel planda doğru, ama oldukça soyut bir yaklaşım. Ne var ki sözkonusu genel doğru Bedreddin Destanı’nda özgül bir bağlam içine, XV. yüzyıl Osmanlı toplumunun somut koşullarına yerleştiriliyor. Böylece genel ve tikel, diyalektik bir bütünlük içinde sunulmuş oluyor okura. Tikelin ayrıntılarıyla betimlenen gerçeklik, kuramın ışığında evrensel bir nitelik kazanıyor. Öte yandan tikele yaklaşmak, Bedreddin hareketinin sınıfsal temelini kavramak için de genelden, yani Marksçı tarih kuramından yola çıkıyor şair.
Başka bir deyişle kuramdan pratiğe, pratiğin ayırıcı özellikleriyle zenginleşmiş olarak yeniden kurama yöneliyor. Bedreddin Destanı işte bu çizginin belirlediği, genel planda oldukça şematik ama tikelde çok özgün ve başarılı bir yapıt, kanımca. Hele şiirsel bölümler Nâzım Hikmet’in gelişim çizgisinde gerçek bir dönemeci, İnsan Manzaraları’yla yetkinliğe ulaşacak yeni bir anlayışı haber veriyor. Nâzım Hikmet, destanın sonuna koyduğu “Ahmet’in Hikâyesi” adlı bölümde Bedreddin hareketini günümüz Türkiye’sine bağlarken, yine aynı değişmez’i, yani sınıfsal bakış açısını getiriyor gündeme.
Şerafeddin Efendi’nin risalesini okurken sözcüklerin imlediği gerçekliğin ötesine geçip XV. yüzyıl Anadolu’sunda dolaşan şair, kendini yeniden hapisane koğuşunda bulmuştur. Dukas’ın sözleriyle ona, “Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında bulunuyorum,” diyerek yolculuk boyunca rehberliğini yapan beyaz giysili derviş, Tornacı Şefiğin koğuş penceresinde asılı duran gömleğidir aslında. Böylece şair düşsel gezisini tamamlayarak gerçek mekâna döner. Ama biz bu gerçek mekânın Sımavna Kadrısıoğlu Şeyh Bedreddin Destanı adlı kitabın düşsel mekânı olduğunu biliriz. Okuma, “Ahmet’in Hikâyesi”yle, XX. yüzyıl Anadolu’sunun bir hapisanesinde sürer gider. Nâzım, destanını bitirmeden önce, Bedreddin hareketinin güncel önemine değinme gereğini duymuştur. Bu nedenle günümüz Türkiye’sindeki köylülük sorununa getirir sözü. Bedreddin hareketi tarihsel konumunu aşıp günümüze ulaşmış, geleneksel halk ayaklanmaları çizgisinin en radikal halkalarından biri olarak toplumumuzdaki çağdaş yerini almıştır. Bedreddin adı Rumeli köylülerinin ağzında bir umut sözcüğü, bir kurtuluş simgesidir artık.
Ahmet, şairin koğuş arkadaşlarındandır. Tutukluların çoğu gibi o da emekçidir. Bir Rumeli köyüyle ilgili çocukluk anısını anlatırken, jandarmanın, “Dünyanın en inatçı, en vergi vermez, en dik kafalı köylüleri,” diye nitelediği o yöre halkının Bedreddin’e olan inancını dile getirir. Her türlü doğaötesel kaygıdan arınmış, ideolojik özelliğini büsbütün yitirmiştir bu inanç. Ahmet’le dedesini evinde ağarlayan yaşlı köylü, “O gelecek yine,”, der, “Çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine.” Ocağın çevresine toplanmış köylülerde herhangi bir sevinç belirtisi görülmez. Sessizliğin, halkın yüzyıllardır süren o anlamlı suskunluğuyla bütünleşen derin bir sessizliğin içine gömülmüşlerdir. Yüzlerinde alaca bir ışık dolaşır. Ocaktan vuran aydınlığın katıksız ışığı. Gözleri aydınlanır bir an; yavaşça kıpırdanmaya başlarlar. Nâzım “çırılçıplak” sözcüğüyle çağımızın yoksul kitlelerini, “zincirinden başka yitirecek şeyi” olmayan proletaryayı anıştırmak ister gibidir. Bu görüşüne açıklık getirmek, yaşlı köylünün Bedreddin’in bir gün geri döneceğine duyduğu inançta halkımızın sosyalizm özlemini dile getirmek için ona şu sözleri söyletir.
“İsâ Peygamber’in ölüsü etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş. Bu yalandır. Bedreddin’in ölüsü, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek. Bunu bilirim işte. Biz Bedreddin kuluyuz, ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan, fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir, diyoruz.” (N. Hikmet, s. 206)
Onun bıraktığı yerden Ahmet alır sözü. Aynı özlemin, bu kez proletaryanın ağzından bir kez daha dile getirilişine tanık oluruz:
“(…) Dedem, Bedreddin’in geleceğine inandı mı, inanmadı mı, bilmiyorum. Ben, dokuz yaşımda buna inandım. otuz bu kadar yaşımda yine inanıyorum.” [N. Hikmet, s. 206)
Nâzım, Bedreddin inancını dinsel-ideolojik niteliğinden sıyırıp Anadolu halkının sosyalizme duyduğu özlem biçiminde ele almakla konuya çağdaş bir yorum getiriyor. Bedreddin olayını günümüz koşullarına yerleştiriyor böylece. Ne var ki, Bedreddin geleneğini sürdüren bazı çevrelerdeki toplumsal gerçekliğe ters düşüyor bu yorum. Nâzım’ı da, öznel ve istemci (volontariste) bir tavır içine itiyor. Hiç kuşkusuz Bedreddin inancı, halk kitlelerinin içinde yaşadıkları yoksulluğa, sömürü ve eşitsizliğe karşı duydukları bir tepki olarak değerlendirilmelidir. Ama sözkonusu inanç, Nâzım’ın “Ahmet’in Hikâyesi”nde betimlediği gibi politik bilinç düzeyinde değil, hâlâ dinsel-ideolojik düzeyde ifade ediyor kendini. Bugün Bedreddinî diye anılan Trakya’daki bazı köylerin gelenekleri ilerici olarak nitelenemez sanırım. (Salcı, s. 311 -315) Bedreddin’den sözeden şiirlerin çoğu da aynı anlayışın ürünü. Aşağıya kısa bir bölümünü aldığım örnekte olduğu gibi, bu şiirlerde Bedreddin’in yalnızca bir tekke şeyhi, Tanrı yolunda can vermiş bir din ulusu olarak betimlendiği söylenebilir:
“Hezaran şükr ü minnet ol Hüdâ’ya
Salâvatlar virelüm Mustafa’ya
İrişdürdi bizi kutb-evliyâya
Bizüm mürşidimüz Şeyh Bedr-i din’dür
Ebûbekr ü Ömer Osmân u Haydar
O deryâdan çıkıban işbu cevher
Vel’ler içre budur bize rehber
Bizüm mürşidimüz Şeyh Bedr-i din’dür
Budur Âl-i Muhammed silsilesi
Buna inkâr edenler oldu asî
Kabûldür Hak katında her duâsı
Bizüm mürşidimüz Şeyh Bedr-i din’dür
Velîdür bîgümân Allah nurıdır
Muhammed Mustafâ’nın enveridür
Velâyet leşkeri ser-defteridür
Bizüm mürşidimüz Şeyh Bedr-i din’dür
Hudâ’nın sevdüğidir enbiyâlar
Olarun cevheridür evliyâlar
Budur Hak’dan bize viren atâlar
Bizüm mürşidimüz Şeyh Bedr-i din’dür
Olup Mansur bu yolda virdi başın
Hudâ ışkına hiç çatmadı kaşın
Münâfıklar atarlar ta’na taşın
Bizüm mürşidimüz Şeyh Bedr-i din’dür
Alî gibi şehîd oldu fenâda
Melekler âh ider cümle semâda
Bugün bunda yarın yevm ül-cezâda
Bizüm mürşidimüz Şeyh Bedr-i din’dür
Yapışduk bize bugün anun eline
İdüp tevbe dahı girdük şalına
Anı delîl idindük Hak yolına
Bizüm mürşidimüz Şeyh Bedr-i din’dür
Bize gösterdi hem kavl-i şerîat
Dahı irşâd ider fi’l-i tarıykat
Ve ma’rifetle bildürdi hakıykat
Bizüm mürşidimüz Şeyh Bedr-i din’dür
Bunun yolına terkitdük cihânı
Fedâ kılduk ana biz bas u canı
Budur nice velîler kâmranı
Bizüm mürşidimüz Şeyh Bedr-i din’dür
………………………………………” (Gölpınarlı, s. 37)
Dedemoğlu adında bir halk şairi tarafından XVII. yüzyılda yazılmış bir şiirdeyse yine aynı inancı görüyoruz. Ne şar ki, halkın bağrından çıkmış bir şair olan Dedemoğlu’nun Bedreddin’e duyduğu sevgi, dinsel-ideolojik öğeler taşımakla birlikte çok daha yalın ve içten. Hele son dizeler halkımızın Bedreddin’e sahip çıktığını, onu kendinden biri olarak gördüğünü tanıtlıyor. Kara Nine’nin “Serez’in Şahı”nın eşiğine yüz sürmesi, bir evliyaya duyulan saygıdan da öte, Bedreddin’in Anadolu halkında yaşadığının en gerçek kanıtıdır:
“Erenlerin, evliyanın yoluna
Derviş oldum, erdim kudret sırrına
Hüseyn’den aldılar senin yerine
Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin
Güzelsin pirimin nûru, güzelsin
Cinsinden alınan yerin nûru var
Gelen dervişlerde kudret sırrı var
On iki imam gerçek erin aslı var
Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin
Güzelsin pîrimin nûru, güzelsin
Şahlar içinde Serez’in şahısın
İsmin Şah Bedreddin, ilim varısın
Müminler kâbesi, dostum nürusun
Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin
Güzelsin pîrimin nûru, güzelsin
Şahlarımız var imamlar ağası
Mürşidin ehli, mollanın illacı
Şefaatçımızdır velâyet şahı
Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin
Güzelsin pîrimin nûru, güzelsin
Çığrışa çığrışa aştık balkanı
Altıncıda gördük Serez halkını
Yedincide yüzler sürdük sultanı
Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin
Güzelsin pîrimin nüru, güzelsin
İndim seyreyledim, dostun durağı
Sekiz melek tutar arşın direği
Pirimin hesapsız yanar çırağı
Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin
Güzelsin pîrimin nûru, güzelsin
DEDEMOĞLU, uyarır çırağ yakar
KARA NİNE eşiğine yüz sürer
DERVİŞ CEVAD BABA’m murada erer
Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin
Güzelsin pîrimin nûru, güzelsin”
(Öztelli, s. 165-166)
Maddesel temelini yarı-feodal üretim ilişkilerinin oluşturduğu, özellikle kırsal bölgelerde varlığını sürdüren, toplumumuzun bazı kesimlerini hâlâ büyük ölçüde etkileyen bu tür inançların kapitalizm geliştikçe ortadan kalkacakları bir gerçek. O zaman Bedreddin inancı da usçu bir yaklaşıma, tarihin bilimsel çözümlemesine bırakacak yerini. Ama halkımız yine onu kendinden saymaya, adını bir umut türküsü gibi kuşaktan kuşağa aktarmaya devam edecek. Bedreddin olayı, emekçi sınıfların kurtuluş simgesine dönüşecek böylece; Anadolu halkının ayrılmaz bir parçası olarak yaşamını sürdürecek. Mehmet Çelebi’nin XV. yüzyılda yanıt bulamadığı sorusuna biz bugün, yüzyıllar sonra kesin bir karşılık verebiliriz: “Evet, Bedreddin yaşıyor hâlâ.”
DİPNOTLAR
(*) Yukarıda N. Gürsel’in Cem Yayınları arasında çıkacak olan Şeyh Bedreddin Destanı Üzerine adlı inceleme kitabından bir bölüm sunuyoruz. Daha önceki bölümlerde doğrudan destan metnini çözümleyen, Nâzım Hikmet’in şirindeki Marksçı tarih anlayışıyla sınıfsal bakış açısına dikkati çeken yazar, burada, Engels’in din davaşları yorumundan yola çıkarak Thomas Münzer’le Şeyh Bedreddin ayaklanmalarını karşılaştırıyor. Nedim Gürsel, Paris Sorbonne Üniversite’sinde doktora öğrencisidir.
(1) Genellikle “alt yapı”nın “üst yapı”yı belirlediği ilkesinden kaynaklanan bu yorum günümüzde daha ayrıntılı bir biçimde ele alınmalıdır. Ne var ki, Marksçı düşünürler arasında tartışmalara yolaçan bu denli önemli bir sorunu irdelemek bu yazarın görevi değil. Yine de şu kısa açıklamayı yapmakta yarar var: Gerek Batı feodalitesinde gerek Osmanlı toplumunda olsun, kapitalizm öncesi toplumsal kuruluşlarda ekonominin alışılmış anlamda belirleyiciliği sözkonusu değildir. İşgücünün metaya dönüşmediği, değişim değerinin değil kullanım değerinin egemen olduğu bu gibi toplumsal kuruluşlarda artık-değer “ekonomi dışı zor”la alınır. Bu nedenle, üretim ilişkilerini meta değişiminin oluşturduğu kapitalist düzende rastlanmayan bir özellik, artık-ürüne elkoyma biçimine politik ve ideolojik düzeylerin doğrudan müdahalesini zorunlu kılan bir durum çıkar ortaya. Çünkü kapitalizm öncesi üretim tarzlarında bugünkü anlamda bir “ekonomi” yoktur. Artık, “ekonomi dışı zor”la alındığına göre, üretimle ekonomiyi eşanlamlı saymamak gerekir. Böylece “alt yapı”nın belirleyiciliğinden çok -son kertede bile olsa- “üst yapı”nın egemenliğinden sözetmek daha doğru bir yaklaşım sayılabilir. Bu yaklaşım din savaşlarını, dolayısıyla da Şeyh Bedreddin hareketini biraz değişik açıdan değerlendirmemizi gerektiriyor ister istemez, Ekonomik temelde kullanım değerinin egemenliği, üretim tarzı içinde üst yapının egemenliğine yolaçar. Din ile devlet, artığa “ekonomi dışı zor”la elkoymada başlıca ideolojik ve politik müdahale unsurunu oluştururlar çünkü. Bu nedenle feodaliteyi Hıristiyanlıktan, Osmanlı toplumunu Ortodoks İslâmlıktan (sünnîlikten) ayrı düşünemeyiz. Kapitalizmin egemenliğine dek tarih boyunca süregelen, Katolik kiliseye karşı Protestanlığın Sünnilîğe karşı Batınîliğin mücadelesi, sınıf savaşımının özgül bir ifadesi olmakla; birlikte, üretim ilişkileri düzeyinde değil, ideolojik alanda gerçekleşmiştir.
(2) “Ey Muhammed! Sana dağları sorarlar; de ki: ‘Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek, orada ne çukur, ne tümsek göreceksin’” (Kur’ân-ı Kerim, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları, s. 318). Bedreddin bu âyeti şöyle yorumluyor:
Bu âyetle verilen haber, zamanın sonunda Hakk’ın görüneceğine, birliğin genelleşeceğine; egemenliğin, üzerinde hiç eğrilik bulunmayan Hakk’ta toplanacağına (Altını ben çizdim, N. G.); sıfat dağlarının ortadan kalkacağına; o çağı hükmü altında tutan varlığın, bütün yaratıkları da çağırarak, tam birliği kuracağına; onu gizleyen büklüm ve kıvrımların açılacağına; gökleri ve kendi sıfatlarının belirlediği varlıkları, Rahman adı verilen Hakk’ın hükümlerini kabul etmek için yumuşatacağına işarettir. (A.g.y. s. 100)
Başvurma
DUKAS: Histoire de Constantinople, VIII. Cilt, St. Genevieve Kitaplığı, Paris. ENGELS, Frederich : La Guerre des Paysans En Allemagne, Editions Sociales, 1974
GÖLPINARLI, Abdülbaki : Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, Eti yay., 1968.
GÜRSEL, N.: Birikim, Temmuz 1976, sayı 17.
HİKMET, Nâzım : Tüm Eserleri, IIl. Cilt, Cem yay., 1975.
KUR’AN-I KERİM : Diyanet İşleri Başkanlığı yay., 1973.
ÖZTELLİ, Cahit : Uyan Padişahım, Milliyet yay., 1976.
SALCI, V. L. : Türk Amacı, “Trakya Türk Kabileleri” No. 7, s. 311 – 315.
YENER, Cemil : Vâridât, Elif yay., 1970.
Toplum ve Bilim Dergisi, Kış-1977.
Toplam okunma (5758) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Psikanalizin Tarihçesi (1) – Sigmund Freud | “On yıl gibi bir süre tek başıma Psikanaliz üzerine çalıştım” Ocak 12, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a commentFreud, psikanalizin görüşlerinden sapma gösterip psikanalizin ilkeleriyle bağdaşmayan düşüncelerin kendisinin bulguladığı psikanaliz adı altında sunulmasından aleyhindeki kimselerin yararlanacağını düşünmekte ve psikanalizin, psikanalizle uğraşanların bile üzerinde anlaşamadığı keyfi ve bilimsellikten uzak bir nesne olduğunu kanıtlamaya kalkacaklarından çekinmekteydi. Dolayısıyla, bilimsel polemiklere girmekten hoşlanmadığı için, istemeye istemeye Psikanalizin Tarihçesi’ni yazmaya karar vermiş, psikanalizin gelişim tarihçesinde ki güçlü mantığa dayanarak kurduğu öğretinin ana kavramlarını bir kez daha açık seçik ortaya koymak, beri yandan Adler ve Jung’un öğretilerini ele atıp özleri bakımından psikanalize aykırı düştüğünü, bu yüzden psikanaliz adının bunlar için söz konusu edilemeyeceğini göstermek istemiştir.
Psikanaliz akımının örgütlenmesi sorununa da eğildiği bu polemik yazısının bütün yarımlıklara son vereceği ve özlenen ayrılıkları gerçekleştireceğini de ummuştur. Beri yandan düşmanlarda, psikanalistlerin birbirine düştüğü gibi bir izlenimi uyandırmak rizikosunu, kendi yaşamının eserini savunabilmek için göze almıştır, ilerideki gelişim gerçekten de Freud’u haklı çıkarmıştır.
Jung, daha Psikanalizin Tarihçesi’nin yayınlanmasından önce Uluslararası Psikanalistler Derneği başkanlığını elinden bırakmış, yazı yayınlandıktan sonra ise dernekten ayrılmış ve kurduğu öğretiyi nihayet “Analitik Psikoloji” diye nitelemiştir. 1914′te Psikanaliz Yıllığı’nın aynı sayısında Psikanalizin Tarihçesi’yle birlikte, Freud’un Narsizm Kavramı Üzerine isimli bir yazısı daha çıkmış, en önemli incelemelerden biri diye bakılacak ilgili yazıda Freud, bir kez daha Adler ile Jung’un bazı tezleri üzerine eğilerek, bunlarla bilimsel bir hesaplaşmaya girişmiştir. Nihayet yine 1914′te kaleme aldığı, ama ancak 1918′de yayınlanan Çocuksal Bir Nevroz’un Öyküsü’nde çocuk cinselliği görüşünün doğruluğunu, dolayısıyla Adler ve Jung’a yönelttiği eleştirilerin haklılığını ortaya koyan yeni kanıtlar öne sürmüştür. Sonraki yapıtlarında ise bu eski polemiğe ancak seyrek olarak ve şöylece değinip geçtiği görülür.
Pluctuat nee mergitur
(Paris kentinin arenasındaki yazı)
Psikanalizin tarihçesiyle ilgili olarak sunacağım bu incelemenin özel karakteri ve benim bu tarihçede oynadığım rolün büyüklüğü kimseyi şaşırtmasın. Çünkü psikanaliz benim eserimdir, on yıl gibi bir zaman tek başıma üzerinde çalıştım, bu yeni bilimin çağdaşlarımda uyandırdığı hoşnutsuzluğun bütün tepkisi yergiler halinde benim başıma yağdı. Artık benden başka psikanalistlerin bulunduğu günümüzde bile, psikanalizin ne olduğunu, ruhsal yaşamın araştırılmasında başvurulan öbür yöntemlerden ne bakımdan ayrıldığını, psikanaliz adından ne anlamak, daha yerinde bir söyleyişle ne anlamamak gerektiğini benden iyi bilecek kimse yoktur. Bu incelemede, başkasının malına küstahça bir el uzatış gözüyle baktığım bir eyleme karşı çıkarken, psikanaliz yıllığının redaksiyonu ve yayınlamş biçiminde değişikliğe yol açan olaylara ilişkin bazı bilgileri de dolaylı yoldan okuyuculara aktarmaya çalışacağım2.
1909 yılında ilk kez bir topluluk önünde açıkça psikanaliz üzerinde konuşmak için bir Amerikan üniversitesinin konferans salonunun kürsüsüne çıktığım zaman3, kendimi bu anın psikanaliz araştırmalarım için taşıdığı önemin heyecanına kaptırarak, psikanalizi yoktan vareden kişinin ben sayılamayacağımı söylemiş, bu şerefin bir başkasına, Josef Breuer’e ait olduğunu, ben henüz üniversitede okur ve sınavlarını vermeye çalışırken (18801882) Breuer’m psikanaliz konusunda gösterdiği çabalarla ilgili şerefi hakettiğini belirtmiştim’. Ama beni seven dostlarını, sonradan, Breuer’e karşı beslediğim şükran duygusunu adı geçen konferansta dile getirirken fazla ileri gidip gitmediğimi düşünmemin yerinde olacağını söylediler; benim daha önce de kimi açıkladığım gibi, Breucr’in katartüz yöntemi’i\e psikananzin bir ön evresi gözüyle bakmam ve gerçek psikanalizi ipnotizma tekniğine sırt çevirerek serbest çağrışımı işin içine sokmamla başlatmamın uygun olacağını ileri sürdüler. Doğrusu, psikanalizin tarihçesi ister katartık yöntemle başlatılsın, ister benim başvurduğum değişiklikler sonucu ilgili yöntemin kazandığı yeni kimlikle, pek farketmez. Şu anda ilginçlikten uzak bu soruna değiniyorsam, psikanalize karşı çıkan bazı kimselerin zaman zaman kalkıp bu tekniğin nihayet benim değil, Breuer’in eseri olduğunu söylemelerindendir. Tabii böyle bir davranışa da, toplumdaki yerleri psikanalizde dikkate değer kimi özlerin varlığını benimsemeye izin veren kişiler başvurmakta, ama psikanalizi yads mada bir smır tanımak gereğini duymayanlar bu tekniği hiç kuşkusuz benim eserim diye göstermektedir. Oysa söz konusu tekniğin doğmasında büyük katkısı bulunan Breuer’ in karşısına ilgili katkının büyüklüğüyle orantılı bir küçümseme ve suçlamayla çıkıldığını hiç bilmiyorum. İnsanları itirazlara sürüklemenin ve kızdırmanın, psikanalizin kaçın lmaz yazg.sı olduğunu anladıktan sonra, bu teknikteki bütün üstünlüklere doğrusu benim uğraşlarımın ürünü diye bakılabileceği sonucuna vardım. Şurasını memnunlukla belirteyim ki, hayli küçümsemo konusu yapılmış psikanalizin doğusundaki katkımın ölçüsünü küçültme çabalarından hiç biri Breuer’in adını taşımamakta ya da onun tarafından desteklenmek şerefine sahip bulunmamaktadır.
Breuer’in bulgulamasının içyüzünü daha önce o kadar çok yerde anlattım ki, şimdi burada ayrıntılara inmeden ilgili bulgulamayı şöylece özetleyeceğim: Isterililerdeki belirtilerin (semptom), bir zaman yaşanıp sonradan unutulmuş önemli olaylardan (travma) kaynaklandığı temel gerçeği. bu yaşantıları uyutmaya (ipnotizma) başvurarak hastalara anımsatma ve yeniden yaşatma ilkesi üzerine kurulmuş tedavi yöntemi (katarsis). söz konusu belirtilerin bir boşalıma kavuşamamış emosyonlardaki* enerji yükünün normal dışı alanlarda kullanılmalarından (konversiyon) doğduğu yolunda biraz kuramsal bilgi. Breuer, isteri Üzerinde İncelemeler kitabındaki katkısında ne zaman dönüşümden (konversiyon) söz açmışsa, sanki bu ilk kuramsal inceleme benim kendi kafamdan çıkmış gibi her seferinde ad»mı ayraç içinde yanma eklemeyi unutmamıştır ( Metinde duygu ve heyecan karşılığı olarak kullanılmaktadır. (Ç.N.). Ama bana sorarsanız, bu yalnız isim yönünden böyledir; gerçekte ise dönüşüm, Breuer’le aynı zamanda vo birlikte yaptığımız bir bulgulamadır.
İlk tedavi denemesinden sonra Breuer’in katartik yönteme birçok yıl el sürmediği, ancak benim Charcot’nun yanından dönüp onu bu yolda gayretlendirmem üzerine aynı yönteme tekrar başvurduğu da yine bilinen konulardandır. Breuer bir dahiliyeciydi ve geniş bir hasta çevresi vardı, bu da kendisinin bilimsel çalışmalar yapmasına pek vakit bırakmıyordu. Bana gelinco: ben istemeye istemeye hekimliği seçmiştim; ama o zamanlar nevrozlulara yardım etmek, durumlarını hiç değilse biraz anlamak konusunda içimde güçlü bir istek duyuyordum. Fizik tedavisine güvenle bel bağlamış, ancak VV. Erb’in bol bol tavsiyeyi içeren vo uygulama alanı pek geniş Elektrotcrcıpi” adındaki kitabının zamanla bende uyandırdığı düş kırıklığıyla ne yapacağımı bilemez duruma düşmüştüm. Nevrozlularda elektrik tedavisiyle elde edilen başarıların gerçekte telkin olayından (sugestiyon) kaynaklandığı yolunda Möbius’un sonradan İleri sürdüğü görüşe ben kendi çalışmalarımda ulaşamamışsam, bu hiç kuşkusuz, W. Erb’in elektroterapisiyle umulan başarıları benim pek elde edemeyişimden ileri gelmiştir. O zamanlar, Liebault vo Berniıcim’ın7 yanında alabildiğine ilginç örneklerini yaşadığım uyutmayla telkin tedavisi, beni düş kırıklığına uğratan elektroterapi’yi hiç de aratmayacak bir yöntem gibi görünmüştü. Ancak, Breuer’den öğrendiğim uyutmayla yap’lacak araştırı ve incelemeler, otomatik olarak sonuç vermeleri ve insandaki bilip öğrenme merakını doyurmaları bakımından, her türlü araştın ve incelemeye kapılan kapayan tekdüze ve zorba telkinsel yasaklamalarla karşılaştırılamayacak kadar çekiciydi. Kısa bir süre önce aktüel çatışmanın ve hastalık nedeninin ön plana geçirilmesi, psikanalizin en yeni bulgulamalarından biri diye öne sürülmüştü. Bu da benim, ve Breuer’in katartik yöntemle çalışırken en başta yaptığımız şeyin ta kendisiydi: Hastanın dikkatim doğruca hastalık belirtisine yol açan travmatik yaşantı üzerine çekiyor, ruhsal çatışmanın nedenini ilgili yaşantıda arayıp bulmaya ve baskı altına alınmış içtepiyi özgürlüğüne kavuşturmaya savaşıyorduk. Söz konusu çabalanınız sonucu gerçekleştirdiğimiz bir bulgulama da, nevrozlulardaki ruhsal süreçlerin karakteristik özelliği sayılan olaydı, ben sonradan geriye dönüş (regresyon) diye nitelemiştim bu olayı. Üzerine eğildiğimiz vakalarda hastanın çağrışımları, açıklığa kavuşturmak istediğimiz yaşantılardan kalkarak daha öncelerde kalmış yaşantılara uzanıyor, bu ise, aktüel rahatsızlığını tedaviye çalışan bizleri onun geçmişiyle ilgilenmeye zorluyordu. Geriye dönüş, boyuna daha gerilere götürüyordu bizi; ilkin buluğ çağına gelip dayandığını sanmıştık. Derken gerek tedavide karşılaştığımız başansızhklar, gerek hastalığı doğru dürüst anlamada başgösteren boşluklar, çocukluğun daha gerilerde kalıp şimdiye kadar hiçbir araştırmacının kapısından içeri ayak atamadığı yıllarını da psikanalitik inceleme kapsamına alma düşüncesini uyandırdı bizde. Uğraşılarımızda izlediğimiz bu yöntem, psikanalizin karakteristik bir özelliğini oluşturdu. Psikanalizin aktüel (güncel) hiç bir durumu geçmişi dikkate almaksızın açıklayamayacağı, hatta her patojen (hastalandırıcı) yaşantının, daha önceden kalmış kendisi patojen olmayan, ama patojen yaşantıya ilgili özelliğini kazandıran bir başka yaşantıdan kaynaklandığı görülmekteydi. Ama aktüel neden üzerine saplanıp kalma ayartısı o kadar güçlüydü ki, daha sonraları başvurduğum kimi ruhçözümsel (psikanalitik) tedavilerde söz konusu ayartıya karşı duramadığımı söylemeliyim. 1900′de Dora7 adındaki hastamı psikanalizden geçirirken, kendisindeki rahatsızlığın patlak vermesine yol açan nedeni biliyordum. Psikanaliz süresince sayısız kez ilgili yaşantıyı çözümleme konusu yapmaya çalıştım, ama benim çağrı ve isteklerime karşılık hastam her seferinde boşluklarla dolu aynı kırık dökük bilgiden başka bir şey buyur edip çıkaramadı önüme. Ancak ilk çocukluk yıllan üzerinden geçen dolambaçlı bir yol izledikten sonradır ki hastam bir düş gördü, ilgili düşün yorumu sırasında hastalığını doğuran travmatik yaşantıya ilişkin ayrıntılan anımsama olanağına kavuştu ve böylece nedenleri anlaşılan aktüel çatışmanın ortadan kalkması sağlanabildi. Dolayısıyla, daha önce sözü edilen psikanalitik kuralın ne kadar yanıltıcı nitelik taşıdığı ve psikanaliz tekniğinde geriye dönüşün (regresyon) ilgili kural dolayısıyla ihmale uğramasının bilimsel bakımdan ne büyük bir gerilemeye yol açtığı, bu örnekten anlaşılacaktır.
Breuer’le aramdaki ilk görüş ayrılığı, isterinin gizli mekanizmasının belirlenmesi sorununda açığa vurdu kendini. Breuer, ilgili konuda bir bakıma hâlâ fizyolojik denebilecek bir kurama eğilim duyuyor, isterililerdeki ruhsal bölünmeyi değişik ruhsal durumlar, o zamanki deyimiyle değişik bilinç durumları arasındaki iletişim olanağının yitimiyle açıklamak istiyordu; dolayısıyla «ipnoid» durumlar kuramını ortaya atmıştı ki, bu kurama göre ipnoid bilinç durumların ürünleri tıpkı özümlenmemiş yabancı cisimler gibi «ayık bilinç» içine uzanmaktaydı. Bense işi pek onun kadar bilimsel açıdan ele almıyor, isterik durumlarda boyuna günlük yaşamdakine benzer eğilim ve yönelimler buluyor, ruhsal bölünmeye ise bir itip uzaklaştırma olayının ürünü diye bakıyordum, ilgili olaya da o zamanlar «savunu» adını vermiştim, sonradan «geriye itim» demeye başladım. Gerek Breuer’inki, gerek benimki, her iki görüşün de bir arada varlığını sürdürmesine ses çıkarmadım; ama bu çabam uzun ömürlü olmadı, deneyimler hep bir tek görüşün, yani benim görüşümün haklılığını ortaya koydu; dolayısıyla, pek kısa bir süre sonra Breuer’in «ipnoid» kuramıyla, benim «savunu» öğretim birbirine karşıt bir durum aldı.
Ama aramızdaki ilişkilerin çok geçmeden kesilmesinde bu karşıtlığın bir rol oynamadığına yüzde yüz eminim. Birbirimizden kopuşumuzun nedeni daha derinlerde saklı yatıyordu. Gelgelelim öyle olmuştu ki, başlangıçta ilgili kopmayı neye bağlayacağımı bilememiş, ancak sonradan elimdeki güvenilir ipuçlanna dayanarak bunu açıklayabilmiştim. Breuer’in, o ünlü ilk hastasıyla ilgili olarak, cinselliğin hastada şaşılacak ölçüde gelişmemiş durum gösterdiğini ve kızın o zengin hastalık tablosuna asla bir katkıda bulunmadığını söylediği anımsanacaktır sanırım. Her vakit hayret ettiğim bir şey varsa, bana cephe alanların Breuer’ in bu sözlerini, nevrozların cinsel nedenlere dayandığı yolunda benim ileri sürdüğüm savın karşısına nasü olup çıkarmadıklarıdır. Onların bu davranışını bir saygı eseri mi, yoksa bir dikkatsizlik sonucu mu görmem gerektiğine bugün bile karar verebilmiş değilim. Breuer’in hastasına ilişkin hastalık öyküsünü (anamnez), son yirmi yılın kazandırdığı psikanalitik deneyimlerin ışığı altında yeniden okuyan kimse, yılanlar, kaslarda kasılıp kalmalar, kolda felçlerle kendini açığa vuran simge dilini anlamada yanılgıya kapılmayacak, hasta babanın yatağının başındaki durumu dikkate alıp ilgili belirtileri gereği gibi yorumlayabilecek ve cinselliğin kızın ruh yaşamında oynadığı role ilişkin olarak sonunda vereceği yargı, kızı tedavi eden Breuer’in yargısına hayli uzak düşecektir. Hastasının tedavisinde Breuer, bizim aktarım» (transfert) diye nitelediğimiz olayın ta kendisi sayılabilecek alabildiğine yoğun telkinsel bir rapport’a başvurmuştu. Bazı zorlayıcı nedenlerin beni sürüklediği kanıya göre, Breuer, hastasındaki semptomları ortadan kaldırdıktan sonra ilgili aktarımın cinsel nitelik taşıdığım, kendini bu kez açığa vuran bazı yeni belirtiler dolayısıyla ister istemez görmüş, ancak belirtilerdeki genellik dikkatinden kaçmış, dolayısıyla tedavi sürecinin bu evresinde sanki bir «untoward ivent»* karşısında ne yapacağını şaşırmış gibi araştırı ve incelemelerini yanda kesmişti. Kendisi ilgili konuda doğrudan bir açıklamada bulunmamasına karşın, böyle bir düşünceye kapılmamı haklı göstermeye yetecek ipuçlarını çeşitli zamanlarda vermişti bana. Sonradan ben, nevrozların oluşumunda cinselliğin önemini daha bir kesin savunmaya kalkınca, ilk tepkiyi Breuer gösterdi; ileride kendilerine enikonu aşinalık kazandığım bu tepkilerin, benim artık bozulmaz bir yazgım sayılacağını henüz o zamanlar anlayamamıştım.
Bütün nevrozların tedavisinde ne hastanın, ne’hekimin doğmasını arzuladığı sevgi ya da düşmanlık dolu kaba cinsel (Tatsız olay. (Ç.N.) karakterde bir «aktarım» ile karşılaşılması, bana nevrozlara yol açan nedenlerin her vakit cinsel yaşamda aranması gerektiğinin sarsılmaz kanıtı gibi göründü. Bu konu üzerine hâlâ yeterli bir ciddiyetle kimse eğilmiş değildir; çünkü öyle olsa, araştırmacılar için söz konusu aktarımın gerçekliğini benimsemekten başka çıkar yol kalmazdı. Bense aktarım’a psikanaliz çalışmalarının özel başarıları dışında, hatta onların da üzerinde her vakit kesin önem taşıyan bir gözle baktım.
Nevrozların cinsel nedenlere dayandığı savımın dost bildiğim üç beş kişi arasında da iyi karşılanmamasmın —çok. geçmeden olumsuz bir hava esmeye başlamıştı çevremde— yol açtığı üzüntü nedeniyle beni avutan bir şey varsa, yeni ve özgün bir düşünce uğrunda savaşa atılmamdı. Ne var ki, günün birinde bazı anımsamalar bir araya gelerek böyle bir avuntudan yoksun bıraktı beni; ama buna karşılık ilgili gerçeğin nasıl bulgulandığım ve bu bilgiye nasıl ulaşıldığını pek güzel görüp kavramamı sağladı. Varlığından sorumlu tutulduğum düşünce asla bende doğmuş değildi;; Breuer’in kendisi, sonra Charcot ve Viyana’daki hekimlerin belki de en üstünü sayılacak üniversitemizin jinekologu Chrobak olmak üzere, görüşlerine alabildiğine saygı beslediğim üç kişi tarafından bana iletilmişti. Adı geçen üç kişi beni öylesine derin bir görüşün sahibi kılmışlardı ki, kendileri doğrusu böyle bir görüşten yoksundu. Bunlardan ikisi, bana bir zaman söylediklerini sonradan kendilerine animsatmak istediğimde yadsıma yoluna saptı. Üçüncülerine, yani Üstat Charcot’ya gelince: belki kendisini sonradan yeniden görmem kısmet olsaydı, o da aynı yola başvuracaktı. Ama her üçünün ağzından çıkıp benim henüz içyüzünü kavrayamadan benimsediğim birbirine özdeş açıklamalar yıllar boyu uyuklayıp kaldı içimde ve günlerden bir gün özgün bir düşünce kimliğiyle dünyaya gözlerini açtı. Hastanede hekimliğe yeni başlamıştım; bir gün kentte bir gezintiye çıkıyordu, beni de yanına aldı Breuer. Yolda giderken ileriden bir adam yaklaşarak kendisiyle konuşmak istediğini, söyleyeceklerinin pek önem taşıdığını belirtti. Ben geride kaldın. Adamla konuşması bitince, Breuer dönüp geldi ve kendisine özgü,o nazik öğretici edayla, adamın bir hastasının kocası olduğunu ve karısıyla ilgili bir haber getirdiğini açıkladı. Sonra hasta kadının eş dost arasında pek acayip davranışlarda bulunduğunu, dolayısıyla sinir haspası diye görülüp tedavi edilmek üzere kendisine yollandığım ekledi ve *Alkoven’in sırlan* diyerek konuşmasına son verdi. Ben şaşırmış, bununla ne anlatmak istediğini sordum. O ise, benim bunu işitilmemiş bir şey gibi karşılamamı anlamadığı için, Alkoven’in («evlilik döşeği») anlamına geldiğini açıkladı.
Bundan birkaç yıl sonra, Charcot’nun konuklarını kabul ettiği akşamların birindeydi. Sayın Üstadın yakınında bulunuyordum; Brouardel’e,7 o gün muayenehanesinde karşılaştığı pek ilginç bir olayı anlatıyordu. Başını pek iyi duymamıştım, ama anlatılanlar giderek beni ilgilendirdi. ¦Çok uzaktan, Ortadoğu’dan gelmiş genç bir çift söz konusuydu; kadın ağır hasta, erkek ise iktidarsız ya da cinsel birleşmede beceriksiz biriydi. Tâchez done* sözlerini tekrarladığını işittim Charcot’nun, arkadan şöyle dedi: Je vous assure, vous y arriverez.»** Charcot’dan daha alçak sesle konuşan Brouardel, söz konusu koşullarda kadında ilgili belirtilerin görülmesinden ötürü şaşkınlığını belirtmiş olmalıydı ki, Charcot’nun dudaklarından ansızın büyük bir canlılıkla şu sözler döküldü: (Sizi temin ederim başaracaksınız. (Ç.N.) Mais dans des cas pareils e’est toujours la chose gânitale, toufours… toujours… tou/ours.»*** Bu arada üstat ellerini karnının önünde kenetleyip kendine özgü o zindeliğiyle birkaç kez çabuk çabuk gidip geldi. Kâlâ anımsarım, bir an beni adeta her türlü devinimden alıkoyan bir şaşkınlığa kapıldım, peki Üstat bunu “biliyor da neden hiç açığa vurmuyor? diye sordum kendi : kendime. Ama ilgili olayın bende bıraktığı izlenim çok geçmeden silinip gitti; beyin anatomisine yönelik çalışmalar ve isteri felçlerinin’ deneysel yoldan ortaya çıkarılması konusu, bütün ilgimi üzerine çekmişti.
Bir yıl sonra sinir hastalıkları eylemsiz doçenti olarak Viyana’da hekimliğe başladım; nevrozların oluşumu konusunda, kendisine umutla bakılan bir akademi mensubunda
Gayret ediniz kuzum. (Ç.N.)
Ama bu gibi durumların nedeni her zaman dnsellik, her zaman… her zaman… (Ç.N.)
aranacak bir bilgiyle donanmış değildim. Bir gün Chrobakt bana telefon edip, bir kadın hastasının tedavisini üzerimealmamı rica etti, üniversitede yüklendiği öğretim görevinin kendisine hasta için ayıracak zaman bırakmadığını bildirdi. Hemen yola koyularak, Chrobak’tan önce hastanın yanına vardım ve onun anlamsız korku nöbetleri geçirdiğini,, ancak günün her saati hekiminin bulunduğu yer tastamam kendisine bildirildiği zaman nöbetlerde bir yatışma sağlanabildiğini öğrendim. Daha sonra Chrobak gelince beni bir kenara çekti ve hastasındaki korku nöbetlerine, on sekiz, yıllık bir evliliğe karşın kadının hâlâ virgo intaçta* olmasının yol açtığını açıkladı. Kadının kocasının tam bir cinsel iktidarsızlığından ve böylesi durumlarda hekime karı koca arasındaki uyumsuzluğun faturasını kendi saygınlığıyla ödemekten ve sağda solda omuz silkilerek hakkında söylenecek: «Onun da bir şeyden anladığı yok, anlasa kaç yıldır iyi ederdi kadıncağızı» gibi sözleri sineye çekmekten başka yapacak şey kalmadığını belirtti. «Bu gibi rahatsızlıklar için yazılacak reçete bizce malum ama yazılmaz», dedi, arkadan reçeteyi söyledi:
Rp. Penis normalis dosim Repetatur!
Ben, böyle bir reçete işitmemiştim hiç. Velinimetimin buince alayına başımı sallayıp geçmek istemiştim doğrusu.
Hani adı kötüye çıkmış cinsellik düşüncesinin yüce kaynaklarını, ilgili düşüncenin sorumluluğunu başkalarının üzerine yıkmak istediğim için açığa vurmuş değilim. Bu düşünceyi bir ya da birkaç kez nükteli bir söz kılığında dile getirmekle üzerine ciddi bir tutumla eğilmenin, gereği gibi üzerinde durmanın, onu tutup kendisine karşı çıkan tüm ayrıntılar içinden geçirmenin ve benimsenmiş doğrular arasında onu hakettiği yere oturtmanın birbirinin aynı şeyler sayılmayacağını biliyorum. Bütün ödev ve güçlükleriyle tam bir evlilik ve kolayından bir flört gibi birbirinden ayrı şeylerdir her ikisi. Hiç değilse Fransızca’da kullanılan bir deyim vardır: Epouser les idges de…**
Bakire. (Ç.N.) — in düşüncesiyle evlilik. (Ç.N.)
Çalışmalarımın katartik yönteme eklenerek onu psikanalize dönüştüren birçok öğesi arasında geriye itim (refoulement) ve karşıkoyma (resistance) öğretisi, çocuk cinselliğinin benimsenmesi, bilinçdışım tanımak için düşlerin yorumlanması başta geliyor.
Geriye itim öğretisinde kuşkusuz bağımsız bir çalışma izledim; beni ilgili öğretiye yaklaştıran, onu bulmama yardım eden bir dış etki olmadı; geriye itim düşüncesine uzun süre orijinal bir gözle baktım; ancak günlerden bir gün, Otto Iiank.» bana filozof Schopenhauer’in Welt als Wille und Volstellung adlı yapıtında cinnetin açıklanmaya çalışıldığı yeri gösterince iş değişti. İlgili yerde gerçeğin hoşa .gitmeyen bir parçasını kabule karşı direniş üstüne söylenenler, benim geriye itim deyimindeki içerikle o kadar eksiksiz çakışıyordu ki, yine pek fazla okuyan bir kimse olmadığım için bir bulgulamayı gerçekleştirebildiğimi anladım. Oysa söz konusu yeri başkaları okumuş, üzerinde durmayıp geçmiş, böyle bir bulgulamayı gerçekleştirememişlerdi. Önceki yıllarda felsefi yapıtları okumaktan daha çok zevk alsaydjm, belki aynı soy benim de başıma gelecekti. Ayrıca, ileride Nietzsche’nin yapıtlarını okumanın hazzmdan da kendimi bilerek uzak tutmuş, kafamda birtakım önbekleyişlerin gelişerek psikanalitik gözlemlerin değerlendirilmesinde bana ayak bağı olmasını istememiştim. Ama buna karşılık, o zahmetli psikanaliz araştırmalarının, filozoflarca sezgisel yoldan elo geçirilmiş gerçekleri doğrulamaktan öteye gitmediği sık görülen durumlarda, öncelik iddiasından vazgeçmeye ister istemez hep hazırlıklı bulundum ve bulunmaktayım.
Geriye itim öğretisi, psikanalizi taşıyan temel direktir; öte yandan psikanalizin en önemli parçasıdır ve nevrozların ipnotizmaya başvurulmaksızın yapılacak ruhçözümsel sağaltımında her zaman karşılaşılacak bir durumun kuramsal yoldan dile getirilişinden başka bir şey değildir. Nevrozlulann ipnotizmasız psikanalizinde, hastada bir karşıkoymanın kendini açığa vurduğu görülür; karşıkoyma, psikanaliz çalışmasını engeller ve onu başarısızlığa uğratmak için hastanın anımsama zincirinde boşluklar yaratır. Hasta üzerinde ipnotizmanın uygulanması ise söz konusu karşıkoymayı yalnızca maskeler; dolayısıyla, psikanalizin tarihi, nerozluların sağaltımında uygulanan yöntemde bir değişikliğe gidilerek ipnotizmadan el çekilmesiyle başlar. Karşıkoymanın anımsamada boşluklarla birlikte görülmesine yönelik kuramsal çalışmalar, bizi bilinçsiz bir ruhsal yaşamın varlığı görüşünü ister istemez benimsemeye zorlamıştır; bu görüş, psikanalize özgüdür ve bilinçdışı üzerindeki filozofik spekülasyonlardan belirgin olarak ayrılır. Dolayısıyla, psikanalitik kuram, nevrozlulardaki hastalık belirtilerinin geriye doğru izlenip nedenlerinin ele geçirilmeye çalışılması sırasında karşılaşılan beklenmedik iki olayı, aktarım ile karşıkoyma’yı açıklama denemesidir. Bu iki olayın gerçekliğini benimseyen ve kendisine çıkış noktası yapan her araştırmayı, benimkilerden ayrı sonuçlara varsa bile psikanalitik diye nitelendirebiliriz. Ama bu iki önkoşuldan sapma gösterip işin başka yanlarına el atan bir kişi kendine psikanalist demekte ayak direrse, öykünme yoluyla yabancı bir mülke sahip çıkmak istediği suçlamasından yakasını bir türlü kurtaramayacaktır.
Geriye itim ve karşıkoyma öğretisini psikanalizin verileri değil de önkoşulları arasına katmak isteyenler, beni bütün .gücümle karşılarında bulacaktır. Genel psikolojik ve biyolojik nitelikte bu gibi önkoşullar vardır ve bir başka zaman bunlardan söz açmak daha yerinde olur. Ancak, geriye itim öğretisi psikanaliz çalışmalarıyla elde edilmiş bir kazanç, sayılamayacak kadar çok deneyimler sonucunda yasal yoldan ele geçirilmiş kuramsal bir basandır.
Çok daha sonraları ele geçirilen bir başka başarı da, çocuk cinselliği deyiminin psikanaliz tarafından ortaya atılışıdır. Psikanaliz çalışmalarının henüz el yordamıyla ilerlemeye çabaladığı İlk yıllarda sözü edilmeyen bir deyimdi, bu. Çocuk cinselliği konusunda ilk dikkati çeken şey, aktüel yaşantılardaki etki gücünün geçmişe bağlanması zorunluğu olmuştu. Ancak «arayan, bulmayı dilediğinden çokluk fazlasını ele geçirmekteydi.» Giderek geçmişin daha çok derinliklerine dalınmış, sonunda buluğ çağına ulaşılarak cinsel içtepilerin bu geleneksel uyanış döneminde karar kılınacağı umulmuştu. Ama boşuna bir umuttu bu; izlenen izler daha gerilere, çocukluğa ve çocukluğun da ilk yıllarına doğru uzanıp gitmişti. Bu yolda ilerlenirken, psikanaliz gibi körpe bir bilimi adeta uçuruma sürükleyecek bir yanılgıdan kurtulmak gereğiyle karşılaşılmıştı, ü zamana kadar isteri konusunda Charcot’nun ortaya attığı travma kuramının etkisiyle hastaların anlattıklarını gerçek sayıp etiyolojik (nedensel) bakımdan önemli görmeye daha çok eğilim gösterilmekteydi. Hastalar ise, kendilerindeki belirtileri ilk çocukluktaki pasif cinsel yaşantılara, yani kaba bir deyişle baştan çıkarılıp ayartılmalara bağlıyordu. Adı geçen etiyolojik görüş pek akla yakın gelmediği, ikincisi kesinlikle saptanan durumlara uygun düşmediği için yıkılıp gidince, bunun yol açtığı başLca sonuç tam bir çaresizlik oldu. Psikanaliz, gereği gibi bir yol izleyerek çocukluktaki sözü edilen travmalara kadar uzanmış, bunların uydurma olduğunu kanıtlamıştı, yani ayaklar altındaki gerçeklik zemini yitirilmişti. Benden önce Breuer’in o hoşlanmadığı durumla karşılaşmasındaki gibi, içimden çalışmaları yüzüstü bırakmak geçmemiş değildi hani. Ama direnip çalışmaları sürdürdümse, belki de benim için yapılacak başka şey olmad ğındandı. Sonunda aklımı baş;ma toparlayıp şöyle düşündüm: İnsan bir çalışmadan belli bazı sonuçlar bekler de bekledikleri çıkmayıp düş kırıklığına uğrarsa, cesaretini yitirmeye hakkı yoktur; yapacağı şey, beklediği sonuçlarda bir düzeltmeye gitmektir. Eğer isterililer hastalık belirtilerini kafalarından uydurdukları birtakım travmalara bağlıyorsa, buradan çıkarılacak yeni gerçek şu olabilirdi: Demek ki söz konusu yaşantıları sayıklıyorlardı. Böyle olunca, ruhsal gerçeğe pratikteki gerçeğin yanı sıra değer vermek, bu gerçeğin üzerine eğilmek gerekirdi. Çok geçmeden de bir nokta açıklığa kavuştu: İlgili sayıklamaların amacı ilk çocukluk yıllarındaki bensevisel (otoerotik) etkinliği gizlemek, ayıp ve utancını örtmek ve ona daha bir yücelik kazandırmaktı. Sayıklamaların ötesine geçildi mi, çocukluktaki cinsel yaşam bütün boyutlarıyla kendini belli ediyordu.
İlk çocukluk yıllarına ilişkin cinsel yaşamda, çocukların doğarken dünyaya birlikte getirdikleri bünyesel özellikler de rol oynamaktaydı. Bünyesel yatkınlıklar, hiç bir olağanüstülüğü bulunmayıp genelde etkileyici bir güçten yoksun kalacak yaşantılara fiksasyon gücünü içeren kamçılayıcı travmalar niteliğim kazandırıyor, beri yandan bireyin yaşantıları normalde uzun süre uyuklayıp kalacak, belki de hiç bir zaman gelişme olanağı bulamayacak bünyesel etkenleri uykusundan uyandırıyor, böylelikle yatkınlık ve yaşantı bir araya gelerek nedensel (etiyolojik) bakımdan kopmaz bir bütün kimliğiyle kendini açığa vuruyordu. Baza olağanüstü yaşantıların, yani travmaların ortaya çıkışında çocuktaki cinsel bünyenin uyarıcı rol oynadığını ileri sürerek, travmatik etiyoloji konusundaki son sözü 1907′de Abraham’m söylediğini burada belirtmek isterim.
Çocuk cinselliği konusunda benim ortaya attığım görüşler, hemen yalnız erişkinler üzerinde yapılıp geriye doğru bir yön izleyerek geçmişin derinliğine dalan psikanaliz çalış malarının verilerine dayanmaktaydı; henüz fırsat bulup çocuklar üzerinde doğrudan gözlemleri gerçekleştirememiştim. Bu yüzden, pek küçük çocuklar üzerinde yıllar sonra .giriştiğim dolaysız gözlemlerin, yıllar önce büyükler üzerindeki çalışmalarla vardığım sonuçlardan büyük bir bölümünü doğruladığını görmek, benim için eşsiz bir zafer oldu. Ama ele geçirdiğim başarılı sonuçlardan ötürü aslında utanmam gerekiyormuş gibi, söz konusu zafer giderek önemini yitirdi. Çocuklar üzerindeki psikanalitik gözlemlere daldıkça, çocuk cinselliği o kadar daha doğal nitelik kazanıyor, beri yandan bu gerçeği görmezden gelmek için şimdiye kadar ne çok çaba harcandığım düşünmek insana o ölçüde garip görünüyordu.
Ancak bir çocuk cinselliğinin varlığı ve önemine kesinlikle inanılmak isteniyorsa, psikanaliz tedavisinde tutulan yolu izlemek, nevrozlardaki belirti ve özelliklerden kalkarak geriye doğru yol almak ve en son kaynaklara ulaşmak gerekir. Bu kaynaklar, söz konusu belirti ve özelliklerden hangilerinin açıklığa kavuşturulabileceğini, hangilerinde bir değişikliğe gidilebileceğini bize gösterir. Kısa bir süre önce C. G. Jung’un yaptığı gibi, ilkin çocuktaki cinsel içgüdünün karakteriyle ilgili kuramsal bir görüş geliştirilip ortaya konur da, bu görüşten yola çıkılarak çocuğun cinsel yaşamı kavranılmak istenirse, daha değişik sonuçlara varılmasının şaşılacak yanı kalmaz kuşkusuz. Önceden hazırlanan böyle bir görüş, sapa düşünceler göz önünde tutularak ya da keyfi bir yol izlenerek belirlenmiş olmak gibi bir nitelik taşıyacak ve uygulanmak istenilen alana uygun düşmemek gibi bir sakıncayı içerecektir. Elbet psikanaliz de, cinsellik ve cinselliğin kişinin tüm yaşamıyla ilişkisi bakımından henüz çözümleyemediği birtakım sorunlarla karşı karşıyadır, birtakım karanlık noktalara gelip dayanmıştır. Ne var ki, bunlar kurgusal düşüncelerle (spekülasyon) ortadan silinip atılamaz; yapılacak daha başka gözlemler ya da daha başka alanlarda girişilecek inceleme ve araştırmalarla bir çözüme ulaştırıuncaya kadar varlıklarını sürdürmeleri yerinde olur.
Şimdi sözü uzatmadan düş yorumuna geçeceğim. İçimdeki belli belirsiz bir sezginin ardından giderek psikanaliz tekniğinde bir değişikliğe başvurup ipnotizmanın yerine serbest çağrışımı geçirdikten sonra, düş yorumu bu konudaki çabalarımın ilk meyvası oldu. Hani bilip öğrenme merakun, hiç de işin başından beri düşleri anlamaya yönelik değiidi. Beni etkileyerek ilgimi bu alana çeken, bu alandaki çalışmalarda başarı elde edeceğim umudunu bana veren bir şeyle karşılaşmamıştım. Breuer’le ilişkilerimizin kesilmesinden önce, kendisine bundan böyle düşleri yorumlayabildiğimi bir tek cümleyle açıklayabilecek zaman bulabilmiştim ancak. Yorum tekniğini ele geçirmenin böyle bir tarihçeye dayanmasından ötürü düş dilindeki simgeler en son kavrayabildiğim şeyler olmuştu, çünkü düşü görenin çağrışımlarının simgelerin anlaşılmasına fazla bir yardımı dokunmamaktaydı. İlkin olayların kendilerini incelemek, ancak sonradan kitaplara bir göz atmak alışkanlığım elden bırakmadığım için, düş simgelerini kesinlikle ele geçirdikten sonradır ki, Scherner’in9 bir yazısında ilgili simgelerin söz korusu edildiğini gördüm. Düşteki simgesel dışavurumu ancak daha sonradan fırsat bulup ele alabildim; bu da, başlangıçta pek değerli çalışmalarla kendini gösteren, ama ileride işi büsbütün tavsatan W. Stekel’in etkisiyle oldu biraz. Psikanalitik düş yorumuyla bir zaman pek el üstünde tutulan antik düş yorumu arasında sıkı bir ilişkinin varlığını ancak çok yıllar sonra gördüm. Benim düş kurammdaki kendine en özgü ve en önemli parçaya, yani düşlerdeki biçim değişturnelerin bir iç çatışmadan kaynaklandığı, dürüstlükle bağdaşmayacak içsel bir yönelimden ileri geldiği görüşüne, tıbba yabancı, ama felsefeye aşina biri olan ünlü mühendis J. Popper’in Lynkeus takma adıyla 1899′da yazdığı Phantasien eines Realisten (Bir Gerçekçinin Sayıklamaları) adlı yapıtında yeniden rastladım.
Psikanaliz çalışmalarının o ilk çetin yıllarında nevrozların karşıma çıkardığı hem teknik, hem klinik, hem de sağaltımsal (tedaviye yönelik) sorunların aynı zamanda üstesinden gelmem gerekip, büsbütün tek başıma uğraşmak zorunda kalarak güçlüklerin karmaşası içinde çokluk yolumu şaşırmaktan ve özgüven duygumu yitirmekten korktuğum bir sıra, düş yorumu benim için bir avuntu kaynağı ve tutunacağım bir dal olmuştur. Bir nevrozun psikanalizle anlaşılabileceği konusunda ileri sürdüğüm varsayımın doğruluğunu hasta üzerinde görebilmem için çok vakit, insanın sabrını taşıracak kadar uzun süre beklemem gerekiyordu; oysa hastalık belirtilerinin bir eşi gözüyle bakılabilecek düşlerde ilgili varsayımın hemen her vakit hiç yaşmaksızın doğrulandığını görüyordum.
Ancak elde ettiğim bu başarılardır ki, bana yılmadan sabretme gücünü verdi, psikoloji alanında çalışan bir araştırmacının kavrayış yeteneğini, düş yorumuna karşı takındığı tutumla ölçmek gibi bir alışkanlığın içimde doğup gelişmesine yol açtı; psikanalize karşı çıkanlardan çoğunun kısaca bu bölgeye ayak atmaktan çekindiğini ya da böyle bir şeye kalkıştığında alabildiğine beceriksiz davrandığını gözlemlemek bir memnunluk salıyordu içime. Zorunluğuna çok geçmeden inandığım kendimi psikanalizden geçirme işini, çocukluk yıllarımın tüm olayları içinden vurup giden bir dizi düşe dayanarak gerçekleştirdim. Hatta bugün bile doğru dürüst düş gören ve fazla anormalliği içermeyen kimselerde bu çeşit bir psikanalizin amaca elvereceği kanısındayım10. Psikanalizin tarihçesini böylece alıp göz önüne sermekle, sanıyorum onun içyüzünü sistematik anlatımlardan daha iyi ortaya koydum. Doğrusu buluşlarımın özel bir nitelik taşıdığını ilkin farketmemiştim. Hekim olarak çevremde yavaş yavaş uyandırdığım sempatiyi ve sinir hastalarının muayenehaneme akın akın gelmesinin sağladığı maddi kazancı gözden çıkararak, nevrozların cinsel kökenlerini hiç şaşmaksızm araştırıp inceliyordum. Bu çalışmalar sonucu, kanımca cinsel etkenin pratikteki önemini kesinlikle saptamamı sağlayan epey bilgi ve deneyim edindim. Başıma geleceklerden habersiz V. KrafftEbing’in başkanlığındaki Nörologlar Derneği’nde bir konuşma yaptım;11 meslekdaşlarımm konuşmamla şahsıma gösterecekleri ilgi ve takdirin, kendi gönül rızamla üstlendiğim maddi kayıpların acısını bana unutturacağını sanıyordum. Duygusallıktan uzak bir şekilde ele alınması gereken bilimsel katkılar gibi söz açtım bulgulamalarımdan; karşımdakilerin de benim gibi davranacakların umuyordum. Ne var ki, konuşmamın arkasından başgösteren sessizlik, çevremde oluşan boşluk, şans ma karşı yöneltilen kinayeli sözler, nevrozların etiyoloj isinde cinselliğin rolüyle ilgili olarak öne sürülecek savların, başka bildiriler gibi karşılanmasının umulamayacağını yavaş yavaş anlatmıştı bana. Bundan böyle, Hebbel’in bir deyişiyle «uyuklayan dünyayı sarsıp uyand’rinaya çalışanlar» arasına karıştığımı, dolayısıyla çevremden tarafsızlık ve hoşgörü bekleyemeyeceğimi kavradım. Ama gözlemlerimde ve bunlardan çıkardığım sonuçlarda ortalama bir doğruluk derecesinin varl’ğına inancım giderek sağlamlaştı. Ayrıca, kendi yargı gücüme karşı güvenim azımsanacak gibi değildi ve moralim hayli düzgündü. Dolayısıyla, içinde bulunduğum durumdan başarıyla sıyrılıp çkaçağım kuşkusuzdu. Pek önemli birtakım gerçekleri bulgulama şansının kendisine bağışlandığı bir kimse sayılacağım inancını kafama yerleştirmiştim ve ilgili buluşların bir alınyazısı gibi karşıma çıkaracağı tatsız sonuçları da yüklenmeye haz!rdım.
Geleceği ise şöyle tasarlıyordum: Yeni yöntemin tedavi alanında sağlayacağı başarılarla belki kendimi ayakta tutabilecektim, ama hayattayken bilim dünyası beni umursamayacaktı. Derken aradan birçok yıl geçip bir başkası çıkacak, şimdiki zamanın uygun görmediği gerçekleri şaşmaz bir tutumla bulgulayıp yeniden ortaya koyacak, bunları çevresine benimsetecek ve beni ilgili alanda ister istemez yenilgiye uğrayan bir öncü kimliğiyle elimden tutarak şerefli bir mevkiye oturtacaktı. Beri yandan, bir Robinson gibi yalnız adamda günlerimi elden geldiğince rahat geçirmeye bakıyordum. Şimdi içinde yaşadığım zamanın çapraşık sorunlan ve sıkıntılarından başımı çevirip geriye bir göz atınca, bana öyle geliyor ki kahramanlık kokan nefis bir dönemdi bu; splendid isolation* birtakım üstünlükler ve çekiciliklerden yoksun değildi. Literatür izlemem, konu üzerinde doğru dürüst bilgisi bulunmayan psikanaliz düşmanlarının söylediklerine kulak vermem gerekmiyor, hiç bir etki altında kalmayıp beni belli bir yöne itmeye çalışacak hiç bir gücün varlığını üzerimde hissetmiyordum. İçimdeki kurgusal eğilimleri (spekülasyon) baskı altında tutmayı ve Üstat Charcot’nun bir öğüdüne uyarak, kendiliklerinden bana bir şey söyleyene kadar üzerlerine eğildiğim konulan dönüp dolaşıp gözden geçirmeyi öğreniyordum. Yayınlayacak yer bulmakta biraz zahmet çektiğim yazılann her vakit bilgilerimin gerisinde kalmasın.n, bunların okuyucuların önüne çıkarılmasını dilediğim bir tarihe ertelemenin sakıncası yoktu; çünkü sağlamlığı su götürür bir «önceliği» savunma diye bir zorunluk benim için bulunmuyordu ortada. Örneğin Düş Yorumu’nu daha 1896 yılında kafamda ana hatlarıyla geliştirmişken, ancak 1899 yılında yazmaya başladım. Dora’nın tedavisi 1900 yılında sona ermiş, bunu izleyen iki hafta gibi bir sürede hastalık öyküsünü kaleme almışt m; ama kaleme alman öykü ancak 1905′te yayınlandı Bu arada tıp literatüründe yazdıklarım üzerinde pek durulmuyor, nasılsa böyle bir yola gidildiği zaman alay ya da acmakli bir yukarıdan bakışla yergi konusu yapılıyordu. Kimi vakit* meslekdaşlardan biri, yayınladığı bir eleştiride kaçık, aşın, pek acayip gibi çok kısa ve hiç. de hoşa gidecek yanı bulunmayan birkaç laf ediyordu hakk’mda Bir ara, sömestrelerde derslerimi verdiğim klinikte çalışan bir asistan, derslere katılmak için benden izin istedi, büyük bir dikkat ve ilgiyle dinledi derslerimi. Son dersten sonra klinikten ç’kmış gidiyordum ki yanıma geldi, bana yolda biraz eşlik etmek üzere müsaademi rica etti. Bu yürüyüş sırasmr da, savunduğum öğreti aleyhinde bir kitap yazdığını, klinik direktörünün de bundan haberi olduğunu, ancak dinlediği derslerden sonra öğretimi doğru dürüst anlayabildiğini, dolaysıyla böyle davrandığına üzüldüğünü belirtti, «derslerinizi dinleme fırsatını daha önce elde etseydim, kitaptaki
* Dört başı mamur yalnızlık. Ç.N.)
birçok yeri başka türlü kaleme alırdım» gibi bir açıklamada bulundu. Gerçi kitabını yazmadan, Düş Yorumu’nu okuması gerekip gerekmediğini klinikte soruşturmamış değildi; ama zahmete değmez diyerek kendisini bundan vazgeçir* meye çalışmışlardı. Bir ara asistan bey benim öğretinin oluşturduğu yapıyı, şimdi anladığı kadarınca, iç sağlamlığı bakımından Katolik kilisesine benzetti. Hani ruhunun esenliği bakımından, bu benzetmesi dilerim biraz takdir duygusunu içeriyor olsun. Ama sonunda iş işten geçtiğini, kitabında artık bir değişikliğe gidemeyeceğini, çünkü çoktan basıldığını söyledi. Bu meslekdaşım sonradan psikanaliz konusundaki düşüncesinin değiştiğini çevresine duyurmayı gerekli bulmaması bir yana, sürekli muhabirliğini yaptığı bir tıp dergisine psikanalizin kaydettiği ilerlemelere ilişkin hep alaylı yazılar döşendi.
Kişisel alınganlığım, o yıllar benim yaranma körlenip keskinliğini yitirdi. Yaİnız bırakılmış bütün kâşiflerin imdadına yetiştiği söylenemeyecek bir durum karşıma çıkarak, ,beni bir kızgınlığa kapılmaktan da alıkoymuştu; çünkü böyle yalnızlığa itilmiş biri genellikle kendini kahredip durarak, çağdaşlarının şahsına ilgisizliğinin ya da şahsından yüz çevirişinin nereden kaynaklandığını araştırır, bunu inançlarının sağlamlığına yöneltilmiş can sıkıcı bir itiraz görür. Oysa ben böyle bir yola sapmak gereğini duymadım; çünkü psikanalitik öğreti, bana çevrenin davranışını psikanalizin temel varsayımlarına dayanarak açıklama olanağını veriyordu. Tarafımdan ele geçirilen gerçeklerin birtakım duygusal karşıkoymalarla hastaların bilinçlerinden uzakta tutulduğu varsayımı doğruysa, bilinçdışma ittikleri nesneler getirilip gözleri önüne konduğu zaman aynı karşıkoymalara sağlamlarda da rastlanması doğaldı. İçlerinde oluşacak duygusal karşıkoymalan sağlamların birtakım ussal nedenlere dayandırmaya çalışmalarında şaşılacak bir taraf yoktu. Nitekim hastaların da ayni ölçüde sık olarak söz konusu davranışa başvurduğu görülmekteydi. İleri sürülen nedenler de —hani Falssatff’ın* bir deyişiyle nedenler böğürtlenler gibi harcıâlem şeylerdi— yine aynıydı, öyle parlak bir zekâ ese
I
Shakespeare’ln IV. Henry oyununun kahramanlarından. (Ç.N.) 200
ri de değillerdi. Arada bir aynm varsa, hastaların içlerindeki karşıkoymalan görüp yenmelerini sağlayacak bazı çarelerin elde bulunması, sözde sağlıklı kişilerde ise böyle bir şeyin söz konusu olmamasıydı. Karşılarına çıkarılan konular üzerine bu sağlıklılann serinkanlı, bilimseltarafsız bir tutumla eğilebilmeleri için nasıl davramlacağı henüz çözülmemiş bir sorundu; çözümünü en iyisi zamana bırakmak gerekiyordu. Başlangıçta salt itirazlara yol açmış bir savın bir süre sonra, yeni kanıtlar falan ileri sürülmeksizin kendiliğinden benimsendiği bilim tarihinde sık saptanabilen bir durumdu.
Psikanalizin savunuculuğunu tek başıma yaptığım bu yıllarda, dış dünyanın yargısına karşı bir saygının içimde uyanmış ya da düşünsel bir yumuşaklık eğiliminin içimde gelişmiş olmasını sanmm kimse benden beklemeyecektir.
II
1902′den başlayarak çevremde bir grup genç hekim toplandı;13 psikanalizi öğrenmek, uygulamak ve yaymak gibi açık ve belirgin bir amaçlan vardı. Psikanaliz tedavisinin olumlu sonucunu kendi üzerinde yaşayan bir meslekdaş, ilgili konuda öncülük etmişti. Belirli akşamlar benim evde bir araya geliniyor, bazı kurallar çerçevesi içinde konuşulup tartışılıyor, yadırgatıcı bir yenilik gösteren psikanaliz alanında bilgi ediniliyor ve daha başka kişilerin de aynı konuya ilgi göstermesine çalışılıyordu. Günün birinde, sanat okulunu bitirmiş biri elinde bir manüskriyle çıkageldi; yazı olağanüstü bir anlayış ve sezgiyle kaleme alınmıştı. Kendisine ön ayak olup dışandan sınavlara girerek liseyi bitirmesini, sonra da üniversiteye yazılıp psikanalizin hekimlik öğrenimini gerektirmeyen uygulama alanında çalışmasını sağladık. Böylece küçük derneğimiz hamarat ve güvenilir bir sekretere kavuşmuştu; Otto Rank14 adındaki bu sekreter, zamanla benim en vefalı bir yardımcım ve çalışma arkadaşım oldu. Dar çevremiz kısa sürede genişledi, ilerki yıllar topluluktaki eski yüzler kaybolup yerlerini yenileri aldı, eskileri gitti, yenileri geldi. Yetenek zenginliği ve çeşitliliği bakımından diyebilirim ki, topluluğumuzun herhangi bir klinikteki öğretim üyesi kadrosundan pek kalır yeri yoktu. Sonradan psikanaliz tarihinde hep hoşa giden roller olmasa bile pek önemli roller oynayan kişiler, daha baştan bu topluluk içinde bulunuyordu. Ancak, ilex ide böyle bir gelişimle karşılaşılacağı o zamanlar bilinemezdi kuşkusuz. Ortada memnunluk duymamam için bir neden yoktu ve şunu söyleyebilirim ki, bilgi ve deneyimlerimi karşımdakilere aktarmak için elimden geleni yaptnı. Ama hiç de iyiye yorumlanamayacak iki olay, sonunda bu çevreye karşı içimde bir yabancılaşmanın doğmasına yol açtı. Bunlardan birincisi, aynı çetin işi birlikte sırtlanan kimseler arasında esmesi gereken dostça anlaşma havasını bir türlü egemen kılamayışım, ikincisi ise ortak çalınma koşuilamıda koıay bir neden bulup patlak verebilen öncelik çekişmelerini önleyemeyisimdir. Bugünkü ayr.lıklardaıı bırço^uııun ortaya çıkmasını hazırlayan uygulamalı psikanaliz öğretimindeki büyük güçlükler, daha Viyana’daki üzel psikanaliz derneğinde kendini açığa vurmuştu. Bente, gelişimim tamamlamamış bir teknikle sürekli bir akış içindeki bir kuramı, belki birçok kişiyi yanlış yollara sürüklenmekten ve sonunda eğri yollara sapmaktan al.koyacak gibi cir otoriteyle karşımdakiiere sunmayı göze alamıyor, böyle bir girişimi sakıncalı buluyordum. Mkir işçilerinin özgürlüklerine kavuşup zamanında öğretmenlerinden bağımsız duruma ulaşması, psikolojik bakımdan memnunluk verici bir otayehr; ancak, böyle bir bağımsızlık, söz konusu işçilerin pek sık rastlanmayan bazı kişisel koşulları gerçekleştirebilmeleri durumunda yarar sağlayabilir. Özellikle psikanaliz, uzun süreli sıkı bir eğitimi, insanın öz varlığında bir disipline ulaşabilmesi için zorunlu bir eğitimi gerektirir. Psikanaliz gibi böyle horlanan ve hayır çıkmaz bir gözle bakılan bir alanda canla başla sürdürülen çalışmalardaki gözüpeklik dolayısıyladır ki, normalde hoşuma gitmeyen bazı durumları dernek üyelerinde görerek ses çıkarmadım. Ayrıca dernek yalnız hekimleri kapsamına almıyor, başka bilim adamlarını, yazarları, sanatçıları vb. de sinesinde barındırıyordu. Düş Yorumu ve Nükte gibi kitaplar, psikanaliz öğretilerinin yalnız tıp çevresiyle sınırlı kalmayacağını, ilgili öğretilerin manevi bilimlerin öbür değişik dallarına da uygulanabilirliğini daha baştan göz önüne sermekteydi15. 1907 den başlayarak durumda bütün tahminlerin tersine ansızın bir değişme başgösterdi. Psikanalizin büyük bir sessizlik içinde etkisini sürdürüp birçok kişinin ilgisini kazanarak kendisine hayli dost edindiği, hatta onu benimsemeye haz.r bilim adamlarının bulunduğu anlaşılmıştı. Daha epey önce Bleuler10 bana bir mektup yazarak, çalşmalanmın Burghölzli’de incelenip değerlendirilmekle olduğunu bildirmişti. 1907′de Zürih kliniğinden ilkin bir kişi, Dr. Eitingon17 Viyana’ya geldi, çok geçmeden bunu daha başka ziyaretler izledi ve arada yoğun bir düşünce alış verişinin gerçekleşmesi sağlandı. Sonunda, o vakitler burghölzli’de küçük bir memur olan C. G. Jung’un çağrısı üzerine 1908 bahannda Salzburg’ta ilk kez bir psikanalistler kongresi toplandı; psikanaliz taraftarları viyana dan, Salih’ten ve diğer yerlerden kalkıp gelerek kongreye katıldı, bu iik kongrenin meyvası, Bleuler’le benim 190ı* yılında Psikanalitik ve Psikopatolojik Araştırmalar Yıllığı, ilmiyle ç.karmaya başladığımız dergiydi; yazı işleri müdürlüğünü Jung üstlenmişti. Böylelikle, Viyana ve Zürih arasında skı bir işbirliği doğmuş oluyordu.
devamı>>
Toplam okunma (5919) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Varlık ve İnsan – Montaigne (Denemeler) Ocak 10, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy , add a comment
Nesnelerden algıladığımız görüntüleri yargılamak için doğruyu eğriden ayırdedecek bir aracımız olması gerek; bu aracı doğrulamak için bir ispatlama yapmamız gerek; ispatlamayı doğrulamak için bir araç; alın size bir kısır dönge. Kendileri kararsızlıklarla dolu olan duyularımız tartışmamıza son veremiyeceğine göre akla başvurmak zorundayız diyelim: Hiç bir akıl bir başka akla dayanmazlık edemez, öyle olunca da akıldan akıla gider dururuz. Hayal gücümüz bilinmedik şeylere ulaşmaz, çünkü duyuların aracılığıyla işler; duyularsa kendi dışlanndakî nesneyi değil sadece kendi duyuşlarını kapsarlar; böyle olunca hayal ve görüntü nesneyi değil, duyuların algısını verir; bu algı ve nesneyse ayrı ayrı şeylerdir: Öyleyse görüntülerle düşünen, nesneden, gerçek olandan başka bir şeyle düşünüyor demektir.
Denebilir ki duyuların algıları bilinmedik şeylerin niteliğini benzetme yoluyla ruha anlatır; ama ruhun ve düşüncenin bilinmedik şeylerle hiçbir alış verişi olmadığına göre bu benzetmenin doğruluğuna nasıl güvenebilirler? Nasıl ki Sokrates’i tanımamış olan biri, resmini görünce ona benzeyip benzemediğini söyleyemez. Yine de görüntülerden bir yargıya varmak istiyorum diyelim: Bunu bütün görüntülere dayanarak yapmamız olanaksız; çünkü deneyerek görmüşüzdür ki görüntüler başkalıkları ve tutarsızlıklarıyla birbirini engellemektedirler. Kimi seçme görüntülerle ötekileri ayarlayalım desek, seçtiğimiz görüntüyü bir başka seçmeyle ayarlamak gerekir, onu da bir başkasıyla, ve sonu gelmez bunun da.
Son olarak şu da var ki, sürekli hiçbir ölümlü var oluş yok, ne bizim ne de nesnelerin varlığında. Biz de, düşüncemiz de, herşey de durmadan akmakta, yuvarlanmaktayız. Düşünce de, düşünülen şey de durmadan devinip değişmekte olduğu için birinden ötekine şaşmaz hiç bir ilişki kurulmaz.
Varlıkla aramızda hiçbir ulaşma yok; çünkü her insan her zaman doğmakla ölmek arasındadır; kendinden verebildiği dumanlı bir görüntü, bir gölge ve kaypak, cılız bir yorumdur. Düşüncenize kendi varlığını yakalatmaya kalkacak olursanız, suyu avuçlamaktan başka bir şey olmaz yapabileceğiniz; çünkü yaradılıştan her yana akan bir şeyi ne kadar sarıp sıksanız, yakalamak, avucunuza almak istediğinizi o ölçüde yitireceksiniz. Herşey bir değişmeden ötekine geçmek zorunda olduğu için gerçek bir kalgınlık arayan akıl, kalan, duran hiç bir şey bulamayarak yaya kalır; çünkü herşey ya var olmak üzeredir ve henüz hiç de var değildir, ya da daha doğmadan ölmeğe başlamaktadır.
Platon der ki bedenler doğar, ama var olmazlar. Ona kalırsa Homeros’un Okyanus’u tanrıların babası, Thetis’i de anası yapması bize herşeyin durmadan dalgalanıp akmakta, renkten renge girip değişmekte olduğunu anlatmak içindir. Kendinden önceki bütün filozofların da bu kanıda olduğunu söyler; yalnız Parmenides büyük bir güç saydığı devinimin nesnelerde olamayacağını söylüyormuş. Pytagoras’a göre madde akıcı ve geçicidir. Stoacılara göre şimdiki zaman yoktu; şimdi dediğimiz, geçmişle geleceğin bağlantısı, bileşimidir. Herakleitos’a göre, hiçbir insan aynı ırmakta iki kez yıkanmamıştır. Epikharmos’a göre, geçmişte borç almış olan şimdi borçlu değildir; geceden sabah yemeğine çağırılmış biri bugün davetsiz gelir yemeğe, çünkü çağıran ve çağrılan aynı adamlar değildirler artık, başka birer adam olmuşlardır, ölümlü bir nesne iki kez aynı halde bulunamaz; çünkü farkedilmez anlık bir değişmeyle bir dağılır, bir toplanır; bir gider bir gelir. Öyle ki, doğmaya başlayan şey hiç bir zaman tam bir varlığa erişemez; çünkü bu doğuş zaten hiç bitmez, bir sona varır gibi durmaz, tohum halinden başka hallere, bir o yana bir bu yana doğru hep değişir durur. İnsan tohumu ana karnında biçimsiz bir meyva olur önce; sonra çocuk biçimini alır; karından çıkınca memelik bebek olur; sonra bir küçük oğlandır, sonra bir delikanlı, sonra olgun, sonra yaşlı bir insan, sonra çökmüş bir ihtiyar. Öyle ki yaş ve ona bağlı oluş hep bir önceki durumu bozup dağıtarak yürür:
Mutat enim mundi naturam totius aetas,
Ex alioque alius status excipere omnia debet,
Nec manet ufla sui similis res: omnia migrant,
Omni commutat natura et vetera cogit.
(Lucretius)
Zaman değiştirir özünü her şeyin;
Bir durumdan bir başka durum çıkar hep;
Benzerlik kalmaz biçimden biçime;
Doğa zorlar herşeyi başkalaşmaya.
Öyleyken biz insanlar ölümün her türlüsünden budalaca korkarız: Ölüm çok geçirdiğimiz, durmadan geçirmekte olduğumuz bir durumdur. Herakleitos’un dediği gibi ateşin olumu havanın doğuşu, havanın ölümü suyun doğuşu olduktan başka bu durmadan doğup ölmeleri kendimizde daha açıkça görebiliriz. İhtiyarlık gelince olgun yaş ölür gider; gençlik olgun yaşta biter, çocukluk gençlikte; ilk yaş çocuklukta, kaldı ki dünkü gün bugün ölmüştür, bugün de yann ölmüş olacak…
Varlık ve İnsan/ Montaigne (Denemeler)
Toplam okunma (4457) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Tim Rayborn; Doğu Müzikleri Üzerine Çalışan Bir Batılı ve Seçilmiş Eserleri
Sinema Yazarlarına Göre 2009′un En İyi filmi IRA Açlık Grevini konu alan “Hunger” (online izle)
Kendini Anlatan Bir Masalcı: Oğuz Atay
Aydoğan Topal “Heyyamo” albümüyle cafrande.org’ta
Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy ve sanata bakışı
Felsefecilerin Önyargıları Üstüne – Friedrich Nietzsche
Nevajin – Enstrümantal Kürt Müziği/ Kurdish Instrumental Folk Music – Ararat, Munzur, Karacadağ Ezgileri
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar’ın eşi CIA ajanı mı??
“Bir ufka vardık ki artık/ Yalnız değiliz sevgilim” Tekel işçilerinin haklı mücadelesine selam olsun
Ömer Faruk Tekbilek sevilen şarkılarıyla cafrande.org’ta