Şaşırtıcı derecede karmaşık ve komplike bir organ; insan beyini, yapısı ve görevleri Ocak 22, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
Olağan üstü bir organ olan insan beyni ortalama olarak 1,36 kg ağırlığında beyaz ve boz renkte olup, beyin zarıyla çevrili olarak kafa tasının kemikten mahfazası içinde bulunur. Görmemizi, işitmemizi, dokunarak hissetmemizi, koku ve tat almamızı (beş duyumuzu kullanarak) sağlayan odur, tüm duyguların düşüncelerin, kararların ve hayallerin oluştuğu yer de beyindir. Gülmek, ağlamak, sevmek, yürümek veya koşmak açlık veya susuzluk hissetmek gibi eylemler yanında, nefes almak, terlemek, besinleri sindirmek gibi isteğimiz dışındaki eylemleri kısacası, hayatta her şeyi onun sayesinde yaparız. Bir anlamda, hayatla beyinin eşdeğer olduklarını söyleyebiliriz, hatta ölümün yasal triflerinden biri de elektroensefalograf aletinde, beynin etkinliklerini yitirdiğinin görülmesidir.
Beyinde birbirleriyle haberleşebilen 10 milyar dolayında sinir hücresinin bulunduğu tahmin ediliyor. İlk nöroloji uzmanlarından Amerikalı C. Judson Her Rick, bu hücrelerden sadece 1 milyonunun ikiye iki ilişki kurabilmesi durumunda meydana gelecek olan kombinasyon sayısının 10 üzeri 2783000 yani 1 den sonra 2783000 tane sıfırı olan sayıya eşit olacağını hesapladı. Bu sayı normal bir daktiloyla yazılmaya kalkılsaydı uzunluğu 6 kilometreyi aşacaktı. Oysa insan beynindeki sinir hücrelerinin sayısı 1 milyonun 10000 katı olduğun-dan bu hücrenin birbiriyle ilişki kurma şekillerinin sayısını hayal edebilmemiz bile güçtür.
İnsan beyni bu günkü halini 4,5 milyar yıllık bir evrimin sonunda almıştır; bir çok bilim adamı, onu doğadaki en mükemmel eser olarak niteliyor.
Beyin ve omurilik, birlikte, merkezi sinir sistemini oluştururken 12 kafa siniriyle 31 belkemiği siniri de çevresel sinir sistemini oluşturur. Beyin dokusunu mikroskop altında incelerseniz, başlıca iki tür hücreden oluştuğunu göreceksiniz, bunlar, baş kısmında bahsettiğimiz nöronlar (sinir hücresi) ve nöronlar için koruyucu bir çevre oluşturan nöroglialar yani destek hücreleridir.
Yapısı
Beynin birçok işi nasıl başardığını öğrenmeden önce yapısına yapısına göz atmakta fayda vardır. Çok karmaşık olan beynin yapısını tam anlamıyla anlatabilmek oldukça zor bundan dolayı, biz yapısını sadece ana hatlarıyla ve basitleştirilmiş olarak anlatacağız.
Beyin kabaca üç bölüme ayrılır. Ark (yamuk) beyin, orta beyin ve ön beyin. Arka beyin, beyin sapı ve beyincik olarak ikiye ayrılır. Ön beyin ise ara beyin ,talamus ve hipotalamus olarak üçe ayrılır. Beynin yapısıyla ilgili olarak anlattıklarımızı aşağıdaki gibi sıralarsak anlaşılmaları daha da kolaylaşacaktır.
I ARKA BEYİN
A Beyin Sapı
B Soğanilik
C Köprü
II ORTA BEYİN
III ÖN BEYİN
A Arabeyin
B Talamus
C Hipotalamus
Beyinin en büyük ve en önemli kısmı asıl beyindir. Fakat beyini incelemeye, beyin sapının omurilikte birleştiği, arka beyinin en alt kısmından başlayacağız. Bir beyin fotoğrafına bakıldığında, beyin sapı, beynin hafifçe kalınlaşmış bir devamı gibi görülür. Merkezi sinir sisteminin işleyişinde beynin diğer kısımları gibi beyin sapının da kendine özgü görevleri vardır. Beyin sapı ve köprü işbirliği yaparak kalp atışları, kan basıncı ve nefes alma gibi yaşamsal önemi çok büyük olan vücut faaliyetlerini kontrol ederler.
Beyincik beyin sapının tam arkasında kafatasının dibindedir. İçinde hareketlerimizi kontrol eden çok sayıda sinir elyafı bulunur. Beyincik, hareketlerin başlatılmasını değil, çeşitli kas hareketlerinin uyumlu bir şekilde yapılmasını sağlar. Ayrıca beyincik, iç kulakta bulunan ve vücut dengesini koruyarak devrilmemizi önleyen bir mekanizmadan gelen sinir elyaflarının son durağıdır. Arka beynin beyin sapının üstüne doğru genişleyen kısmına ‘‘köprü’’ adını ilk olarak veren, rönesans devrinin cerrah ve anatomistlerinden Costanzo Varoli’dir. Yüz kasları, çiğneme kasarı ve dudak kaslarıyla yüz ve göz ifadelerini kontrol eden önemli kafa sinirleri buradadır.
Beyin Kabuğu
Beyin denince çoğu kişinin aklına beynin girintili çıkıntılı ve boz renkli dış yüzeyi, yani kabuğu gelir. Ceviz içi ile beyin şekil olarak birbirine çok benzer, her ikisinin de, birbirinden kıvrımlarla dolu bir yarıkla ayrılan iki yarım küresi vardır, bu yarımkürelerin birleşme noktası yarığın içinde kalır ve dışardan görülemez. Sağdaki ve soldaki yarımküreleri ayıran bu yarığa, ‘‘boyuna yarık’’ veya beynin bu kısmını ilk olarak 18. yüzyılda etraflıca anlatan İtalyan anatomisti adından dolayı ‘‘Rolando yarığı’’ denir. Beynin iki yarısına genellikle yarım küre denirse de aslında bunları çeyrek küre daha yakındırlar, zaten beynin tümüm yaklaşık olarak bir kürenin yarısı gibidir. Bu yarımküreler toplam beyin ağırlığının yüzde 67 sini oluştururlar, ayrıca beyindeki 10 milyar nöronun yarısından biraz fazlası da bulunmaktadır.
Beyin kabuğu, sinirlerin duyu organlarından (göz, kulak, deri, dil, burun) beyine getirdiği bilgilerin alındığı kısımdır. Kabuk aslında kaslara, salgı bezlerine ve vücudun çalışan diğer kısımlarına beyin tarafından verilen emirlerin çıkış yaptığı yerdir, bilindiği gibi bu emirler ilgili yerlere hareket sinirleri tarafından iletilmektedir.
İnsanı hayvanlardan üstün kılan beynimizin büyük ve oldukça gelişmiş olan asıl beyin (ön ve orta beyin cerebrum) kısmıdır. Beynin kendi hakkında düşünmesini, bilim, edebiyat, müzik, diğer sanat dalları ve felsefe gibi insanı diğer şanssız hayvanlardan ayıran her şeyi asıl beyin sayesinde başarırız.
Beynin yüzeyini kaplayan bazı madde 3,2 mm kalınlığındadır. Onun altında ise beyazımsı ve milyonlarca sinir elyafından oluşan ak madde vardır. Ak maddenin beyazımsı renkte olması miyelin adındaki yağlı bir maddeden ileri gelir, tıpkı elektrik kablolarının dış yüzeyindeki izole edici plastik kısımlar gibi miyelin de sinir liflerinin dış yüzeyini kaplar. İki yarım küreyi birbirine bağlayan ve kalın bir ipi andıran kısım çok sayıda sinir lifinin (elyafının) bir araya toplanmasıyla oluşmuştur. Bu birleştirme kablosuna beyin büyük birleşiği denir. Buna benzer fakat daha küçük sinir lifi demetleri, beyin kabuğunu orta beyin arka beyin ve omuriliğin çeşitli kısımlarını birleştirir, böylece beyin kısımlarının hem ayrı ayrı hem de ortaklaşa çalışması sağlanarak insan hayatının duygusal ve mantıksal mucizeleri gerçekleştirilir.
Beyin Ventrikülleri
Beyin yarımkürelerinin arasında bir odacık vardır, bu odacığın yan taraflarındaki iki kovuğa yan ventriküller denir, bunların her biri bir kanalla orta ventrikülle birleşir. Beyin ventrikülleri ve beyni koruyan zarların (yumuşak ve sert zarlar) arası beyin sıvısıyla doludur. Bu sıvı kanla gelen besinleri beyne iletir, artıkları ise kana verir. Böylece beyin kanla doğrudan temas etmediği için kanın getirebileceği zararlardan da korumuş olur. Beyin sıvısı, başın bir yere çarpması sırasında meydana gelen şoku azaltarak çok hassas olan beynin zarar görmesini önler.
Kan dolaşmasının, beynin görevlerini yerine getirilmesi açısından çok büyük önemi vardır. Büyük bir damar şebekesi beyinin her kısmına taze kan taşır, beyindeki kan dolaşmasının ayrı bir özelliği vardır, bu özellik, beyinin kendi kanını belli bir ölçüde asla kontrol ederek vücudun diğer kısımlarından bağımsız bir kan basıncı oluşturabilmesidir. Beynin zihinsel etkinlikleri kontrol eden bölgelerine daha çok kan gider. Ağırlığı vücut ağırlığının yaklaşık olarak yüzde ikisi olan beyin kanımızdaki toplam oksijenin yüzde yirmisini tüketir.
1861 yılına kadar insan beyni hakkındaki bilgilerimiz yok denecek kadar azdı. O yıl, Pierre Paul Broca adındaki bir Fransız doktor, konuşma yeteneğinin kaybedilmesine yol açan afazi hastalığının, hemen hemen hiç istisnasız, beyin sol yarım küresindeki belirli bir bölgenin zedelenmesinde ileri geldiğini kanıtladı. 1869 yılında bir İngiliz sinir uzmanı olan Hughlings Jackson, her iki beyin yarımküresi kabuklarının farklı görevleri olduğunu söyledi. Bir yıl sonra, Gustav Theodor Fritsch ve Eduard Hitzig adlarındaki iki alman doktor bir köpeğin beyin kabuğundaki farklı görevleri yerine getiren bölgelerinin varlığını belirleyerek ortaya konan hipotezin doğruluğunu kanıtladılar ve böylece bu alanda bir dönüm noktası oluşturdular. Yaptıkları deneyde, bir köpeğin beynin sağ yarım küresinin ön tarafına zayıf elektrik akımları gönderdiklerinde sol bacağının hareketlendiğini, aynı dürtünün sola yarım kürenin ön tarafına gönderilmesiyle de sağ bacağının hareketlendiğini görmüşlerdir.
Beyin Haritası
O günlerden günümüze kadar bu alanda çok büyük ilerlemeler kaydedildi. Kabuğunun detaylı bir ‘‘haritası’’ çıkarıldı, fakat hala çözülmesi gereken bir çok sırları vardır. Beyin haritasının çıkarılması işlemi, beyinin belirli bölgelerine zayıf elektrik dürtüleri gönderilip bunun vücut üzerindeki etkileri kaydederek ve bunun tersi yapılarak, yani vücudun çeşitli etkinliklerini beyinin hangi merkezleri etkilediği kaydedilerek gerçekleştirilir. Beyindeki tepkiler doğal olarak, isimleri kendilerini koruyan kafatası kemiklerinden alan dört bölgeden birinde izlenir.
Beynin çeşitli kısımları temel işlevleri
Kaslar ve baştaki duyu organları beyin sapı tarafından kontrol edilir. Göz hareketleriyle istediğimiz dışında yapılan (refleks) yönetildiği yer orta beyindir. Beynin büyüklükçe ikinci kısmı olan beyincik sinir sistemindeki tüm faaliyetlerin birbirine uyumlu hale getirerek bütünleştirir ve böylece hareketlerde düzeni sağlar. Zedelendiğinde, kas hareketleri arasındaki uyum kaybolacağından vücut dengesi de bozulur.
Vücut ısısı uyuma, cinsel etkinlikler ve saldırgan davranışların kontrol merkezi hipotalamustur. Hipotalamus, hipofiz ve diğer iç salgı bezleriyle yakın işbirliği kurarak çalışır. Talamus ise ağrılar ve duygularla ilgilenir, ayrıca bazı kasları yönetir.
Renkleri, fark etmemizi, büyüklük, şekil, hareket ve perspektif ayrımı yapabilmemizi sağlayan merkez arka beyindedir. Beynin şakaklara yakın kısımlarında ise koku alma, işitme ve konuşma merkezleri bulunur. Tat alma ve dokunma duyularıyla ağırlıkların algılanması beyin yan çıkıntılarındaki merkezlerinden yönetilir. Beynin, alın kemiğinin hemen arkasında kalan en ön kısmı, duygular, yargılama ve sonuç çıkarma gibi bütün zihinsel etkinliklerin kontrol edildiği yerdir. Bunun biraz gerisindeki, motor kabuk olarak bilinen kısma, konuşmak gibi isteğe bağlı olarak çok karışık bazı eylemleri yönetir.
12 tane kafa siniri vardır,bunların bazıları algılayıcı, bazıları harekete geçirici,bazıları da hem algılayıcı hem harekete geçirici sinirlerdir.
Beyin, omurgalılarda, kafatası boşluğunun içinde yer alan ve merkez sinir sisteminin ön bölümünü oluşturan, yoğunlaşmış sinir dokusu. Duyular aracılığıyla alınan verilen birleştirip bütünleyerek, bu uyarılara yanıt niteliğindeki hareketleri yöneten, bu nedenle temel içgüdüsel etkinliklerde çok önemli bir rol oynayan beyin, üstün yapılı omurgalılarda aynı zamanda öğrenme merkezidir. Omurgasızların beyni, bir dizi sinir kordonunun ön ucunda kümelenmiş sinir hücrelerinden, omurgalıların beyni ise omuriliğin ön bölümünün iyice genişlemesinden oluşur. Gelişmemiş omurgalıların beyni, böyle bir genişleme göstermediğinden, daha çok bir boruyu andırır; bu hayvanların beyni ile daha üstün yapılı omurgalı embriyonlarının erken gelişme evrelerindeki beyni arasında oldukça büyük bir benzerlik göze çarpar.
Gelişmemiş omurgalıların beyninde üç bölge ayırt edilir: Arka beyin ya da art beyin (rombensefal), orta beyin (mezensefal) ve ön beyin (prozensefal). Üstün yapılı omurgalılarda, embriyonun gelişmesi sırasında beyin önemli değişiklikler geçirirse de, bu üç bölge arasındaki ayrım sonuna değin korunur. Ancak, embriyonun gelişmesi sırasında orta beyin~olduğu gibi kalırken ön beyin ve arka beyin ikişer alt bölüme ayrıldığından, beyinde beş bölgeli bir yapı ortaya çıkar: Arka beyin, beyinciği oluşturan metensefal ile soğan iliği (soğancık ya da omurilik soğanı) oluşturan miyelensefal bölgelerine ,ayrılır; ön beyinden ise, beyin yarımkürelerini oluşturan telensefal (büyük beyin) ile talamus ve hipotalamusu oluşturan diensefal bölgeleri doğar. Beyni, beyin yarımküreleri(*) ve beyin sapı(~) olmak üzere iki büyük bölüm halinde incelemek anatomi açısından büyük kolaylık sağlar. Bu incelemede, diensefal (talamus ve hipotalamus), mezensefal (orta beyin), metensefal (Varol köprüsü ve beyincik) ve miyelensefal (soğan ilik) bölgeleri beyin sapı içinde sayılır. Beyin sapı içindeki oluşumların en önemlilerinden biri olan ve embriyondaki arka beyin bölgesinden türeyen beyincik, dengenin ve kas hareketlerindeki eşgüdümün sağlanmasından sorumludur. Soğan ilik ise, omurilikten gelen sinyalleri beynin daha yukarıdaki bölgelerine iletir; ayrıca kalp atışı ve solunum gibi otonom sinir sistemi işlevlerini yönetir.
Üst bölümü, embriyonun ilk evrelerindeki ve gelişmemiş omurgalılardaki görme çıkıntısından türemiş olan orta beyin, balıklarda ve amfibyumlarda duyulardan gelen verilen birleştirme merkezidir. Kuşlarda bu işlevi orta beyin ve ön beyin birlikte üstlenir. Memelilerde ise orta beyin iyice küçülmüştür ve daha çok ön beyin ile arka beyin arasındaki bağlantıyı sağlar.
Diensefal bölgesinden doğan talamus, soğan ilik ile beyin yarımküreleri arasında, demiryollarındaki makas ya da röle istasyonlarının işlevini üstlenir. Hipotalamus(*) ise, cinsel güdüleni, hoşlanma, ağrı, acıkma ve susama duyumlarını, kan basıncını, vücut sıcaklığını ve iç organlara ilişkin öbür işlevleri denetleyen önemli bir merkezdir. Ayrıca hormon salgısının düzenlenmesinde de önemli görevler üstlenir; hipofiz bezinin ön bölümünün salgısını uyaran hormonları ve bu bezin arka bölümünde depolanıp salgılanan oksitosin ve antidiüretik hormonları üretir.
Soyoluş ve embriyonoluş evrimleri sırasında koku çıkıntısının bir parçası olarak gelişen telensefal, insan beyninde çok daha karmaşık işlevlerden sorumludur. İnsanda ve öbür gelişmiş omurgalılarda bu bölüm, kıvrımlı bir bozmadde kütlesi oluşturacak biçimde büyüyerek, beynin geri kalan bölümü üstüne yerleşmiştir. Beyin kıvrımlarının azlığı ya da çokluğu, bir ölçüde canlının vücut büyüklüğüne bağlıdır. Karınca yiyen ve marmoset gibi küçük yapılı memelilerin beyinleri genellikle düz denecek kadar az kıvrımlı, balina, fil ve yunus gibi büyük memelilerin beyinleri ise çok kıvrımlıdır. Bu büyük memelilerden bazılarında, örneğin balina ve yunusta beyin kabuğundaki bozmaddenin çok ince olmasına karşılık, insanda ve insansı maymunlarda bozmadde genellikle daha kalın ve çok daha farklılaşmıştır.
Beyin yarımküreleri, önden arkaya doğru uzanan derin bir yarıkla birbirinden ayrılmıştır. Bu yarığın tabanında, iki yarımküre arasındaki iletişim bağlantısını sağlayan ve katı madde, nasırsı madde, beyin direği gibi adlarla anılan kalın bir sinir lifi demeti (corpus callosuni) bulunur. Sinir lifleri soğan ilikte ya da ender olarak. Omurilikte çaprazlanarak yön değiştirdikleri için, beynin sol yarımküresi vücudun sağ yanını, sağ yarımküresi ise sol yanını denetler. Her ne kadar sağ ve sol yarımküre birçok bakımdan birbirinin ayna görüntüsü biçimindeyse de, aralarında önemli işlevsel farklılıklar vardır. Örneğin birçok kişide konuşmayı denetleyen bölgeler sol yarımkürede, mekan algısını denetleyen bölgeler ise sağ yarımkürede bulunur.
Orta oluk (Rolando yarığı) ve yanal oluk (Sylvius yarığı) denen iki derin yarık, beyin yarımkürelerinden her birini alın yan kafa,şakak ve art kafa lopları olarak bilinen dört parçaya böler. Orta oluk, beyin kabuğunun hareket sinirlerinin uçlarını alan bölgesi (yarığın önündeki bölge) ile duyu sinirlerinin uçlarını alan bölgesini de (yarığın arkasındaki bölge) birbirinden ayırır (bak. beyin olukları)
İnsan beyninin ağırlığı, yaşa, boya, vücut ağırlığına, cinsiyete ve ırka bağlı olarak değişir. Beyin, erkeklerde ortalama ağırlığı olan 1.400 gr’a 20 yaş dolaylarında, kadınlarda ise ortalama ağırlığı olan 1.260 gr’a biraz daha erken yaşta ulaşır. Bu yaştan sonra her iki cinste de beynin ortalama ağırlığı her yıl bir gram kadar eksilerek, 75 yaşlarında, olgunluk döneminde eriştiği tepe değerinin onda biri kadar azalır. 20-70 yaşları arasında, insan beyninde her gün yaklaşık 50 bin sinir hücresinin (nöron) görev yapamaz duruma geldiği ya da yok olduğu tahmin edilmektedir.
Beyin kabuğu, beyin korteksi olarak da bilinir, beyin yarımkürelerinin, sinir sisteminin bozmaddesinden oluşan ve istemli hareketlerin denetlenmesinden, duyuların birleştirilip yönlendirilmesinden, yüksek düzeydeki zihinsel ve duygusal işlevlerin düzenlenmesinden sorumlu olan en dış katmanı.
Beyin kabuğunu oluşturan hücreler, kesin sınırlarla birbirinden ayrılmamış altı katmanda toplanır:
1) Moleküllü katman,
2) Tanecikli dış katman,
3) Piramidimsi dış katman,
4) Tanecikli iç katman,
5) Piramidimsi iç katman,
6) İğsi hücreler katmanı.
Her iki yarımküreyi örten beyin kabuğu, getirici sinir liflerinin dağılımına ya da daha derindeki sinir merkezleriyle bağlantılı olan götürücü liflerin kökenine göre de birkaç bölüme ayrılır. Bu ayrıma göre, kabuğun en önemli işlevsel bölümleri birincil hareket alanı, birincil duyul alanı, birincil görme alanı, birincil işitme alanı ve birleştirme alanlarıdır.
-Birincil hareket alanı beynin ön bölümünde (alın lobu), orta oluğun ön duvarında bulunur. Vücudun karşı yanındaki iskelet kasları buradan yönetilir.
-Birincil duyu alanı beynin yan kafa bölümünde yer alır ve deriden, kaslardan, eklemlerden, kas kirişlerinden gelen duyular talamus aracılığıyla bu alana ulaşır. Burada da, hareket alanındaki gibi, vücudun çeşitli bölgelerine karşılık düşen özel bölgeler vardır. Duyu alanının yıkımı, duyuların algılanmasını azaltır ama tümüyle yok etmez; çünkü, ağrı gibi bazı önemli duyumlar talamusta bilinç düzeyine ulaşır.
-Birincil görme alanı, beyin kabuğunun art kafa bölümündeki mahmuzumsu yarıkta bulunur; bu alanın yıkımı görme bozukluklarına, hatta yitimine yol açar.
-Birincil işitme alanı şakak bölümünde, yanal beyin yarığının tabanında bulunur ve yıkımı orta derecede sağırlıkla sonuçlanır.
-Çeşitli hareket ve duyu alanlarıyla bağlantılı olan birleştirme alanları, üstün yapılı omurgalılarda beyin kabuğunun çok büyük bir bölümünü’ kaplar. Birincil duyu alanlarının yakınındaki birleştirme alanlarının görevi, duyulardan gelen uyarıları görüntülemek ve anlamlandırmaktır. Alınan uyarılar önceden yaşanmış deneyleri ve anılan çağrıştırdığında, uyarılan veren nesne ya da olgu tanınır. Karmaşık istemli hareketlerin yapılabilmesi için, önce hareket planının tasarlanması, sonra bu planın birleştirici sinir lifleriyle hareket alanlarına aktarılması gerekir. Konuşma işlevinde de karmaşık hareket ve duyu birleştirme mekanizmaları söz konusudur.
Beyin olukları, beyin yarıkları olarak da bilinir, beyin yarımkürelerinin dış yüzeyinde, beyin lopları denen çeşitli anatomik bölgeleri birbirinden ayıran derin yarıklardır. Bu oluklar, insan beyninin en işlevsel bölümü olan beyin kabuğunun alanını artıracak biçimde, beyin yüzeyinin katlanıp kıvrımlaşmasından ileri gelir. Beyin oluklarının en belirginleri şunlardır: Alın ve şakak lopları arasındaki yanal oluk ya da Sylvius yarığı; alın ve yan kafa lopları arasında, birincil hareket ve duyu alanlarını birbirinden ayıran orta oluk ya da kolando yarığı; beyin kabuğunun görme alanını barındıran art kafa lobundaki mahmuzumsu yarık; yan-kafa ve artkafa loplarını ayıran yan kafa art kafa oluğu; beyin yarımkürelerini beyincikten ayıran enine oluk ve yalnızca nasırsı (katı) madde aracılığıyla aralarında bağlantı kalacak biçimde, iki yarımküreyi hemen hemen bütünüyle ayıran boylamasına oluk.
Beyin-omurilik sıvısı, beyin karıncıklarını ve omurilik iç kanalını dolduran, ayrıca bu oluşumların çevresini sararak sürtünmeleri engelleyen ve darbelerden koruyan duru, renksiz sıvı.
Beyin omurilik sıvısı daha çok beyin karıncıklarında oluşur, beyin sapındaki kanaldan aşağıya doğru akar ve çevredeki doku boşlukları tarafından emilerek merkez sinir sisteminden ayrılır. Normal bir yetişkinin vücudunda 100-150 mI kadar beyin-omurilik sıvısı vardır.
Beyin omurilik sıvısı daha çok mekanik işlevler üstlenir: Beynin ağırlığını taşır; beyin ve omuriliği çevreleyen zarlar ile kafatası kemiklerinin iç yüzeyini döşeyen zarlar arasındaki sürtünmeleri azaltmak için yüzeylere kayganlık kazandırır; başa sert bir cisim çarptığında, darbenin etkisini dağıtan bir tampon işlevi görür. Ayrıca, sinir sistemi içinde çeşitli maddelerin taşınması, örneğin metabolizma artıklarının, antikorların, hastalık ürünü olan çeşitli maddelerin beyin ve omurilikten kan dolaşımına aktarılması, bazı ilaçların sinir sistemi dokularına ulaştırılması da beyin omurilik sıvısı aracılığıyla olur.
Beyin sapı, tüm beynin (ensefal), beyin yarımkürelerinin altında kalan ve orta beyni, Varol köprüsünü ve soğan iliği içeren bölümü. Anatomi incelemelerinde’ çoğu kez, talamus ve hipotalamusu içeren ara beyin ile gene art kafa çukurunda, beyin sapıyla aynı kesimde bulunan beyincik de bu bölümden sayılır. Ara beyin (diensefal) ve orta beyin (mezensefal) bölgesine üst beyin sapı, Varol köprüsü ile soğan iliğe alt beyin sapı denir. Beyin sapının ayrı bir birim olarak kabul edilmesinin temel nedeni, refleks hareketlerin, duyu ve hareket iletisinin denetlenmesinde, vücudun iç ortamının düzenlenmesinde ve sinir sisteminin geri kalan bölümünün eşgüdümünde çok özel işlevler üstlenmiş olmasıdır. Beyin yarımküreleri ile omurilik arasında yer alan ve beynin bu farklılaşmış bölgeleriyle bağlantısı olan beyin sapı, bu yapılardan her ikisiyle de bazı benzerlikler gösterir. Beyin sapı, giren sinirler aracılığıyla duyusal izlenimlerin alınıp biriktirilmesinden sorumlu olduğu gibi, deri ve kaslara giden hareket sinirlerinin, ayrıca göz, kulak, burun gibi duyu organlarına giden kafatası sinirlerinin büyük bölümü de beyin sapından çıkar.
Beyin yarımküreleri, kafatasının üst kesiminde beynin en geniş bölümünü oluşturan, boylamasına derin bir yarıkla iki parçaya ayrılmış, çok kıvrımlı sinir dokusu kütleleri. Sağ ve sol yarımküreler arasındaki tek bağlantı, altta, yarığın tabanında uzanan ve nasırsı ya da katı madde (corpus callosum) denen geniş bir sinir demetidir. Yarım kürelerin en dış katmanı olan beyin kabuğu ya da korteksi, daha çok sinir hücrelerini ve destek hücreleri içeren bozmaddeden, iç katmanları ise sinir hücrelerinin uzantıları olan aksonları ya da sinir liflerini içeren akmaddeden ve bazal gangliyonlardan yapılmıştır.
En üst düzeyde zihinsel ve duygusal işlevlerden sorumlu olan beyin yarımkürelerinin en ilginç özelliklerinden biri, her yarım kürenin, beyin kabuğunca yönetilen bu işlevleri, öbür yarımkürenin etkisini bastırarak denetim altına alma eğilimidir.
Bu baskınlık özellikle konuşma alanında kendini belli eder; sağ elini kullanan kişilerde konuşma etkinliği sol yarımkürenin denetimi altındadır.
Baskın ve baskın olmayan terimleri aslında biraz yanıltıcıdır; bir anlamda, insanların iki beyinli olduğu söylenebilir: Baskın denen yarımküre sözlü anlatımda ön plana çıkarken, öbür yarımküre de yüzlerin anımsanması gibi karmaşık algılama olaylarında baskınlığını gösterir.
Beyin zarları, (BEYİN OMURİLİK ZARLARI – MENENJ ya da MENINKS)
Beyni ve omuriliği saran üç zarsı kılıf: İnce zar (pia mater), örümceksi zar (arachııoidea ya da araknoit) ve sert zar (dura mater). Beyin karıncıklarını ve örümceksi zar ile ince zar arasındaki boşluğu beyin-omurilik sıvısı doldurur. Beyin zarlarının ve beyin-omurilik sıvısının temel işlevi merkez sinir sistemini korunaktır.
İnce zar. İnce zar, doğrudan doğruya beyin ve omurilik yüzeyine değen ve bu yapılara sıkıca yapışmış, olan iç örtüdür. Lifli dokudan yapılmış, çok ince bir zar olan bu örtünün dış yüzeyi, sıvıları geçirmediği sanılan yassı ve çokgen hücrelerden oluşmuş bir katmanla kaplıdır. Beyne ve omuriliğe giden kan damarları ince zarı delerek geçer. İnce zar bu damarlarla birlikte beynin derinliklerine doğru ilerler ve kan damarlarıyla arasında küçük bir boşluk bırakarak. sinir dokusuna sıkıca yapışır.
Örümceksi zar. İnce zarın üstünde yer alan bu ikinci zar ile ince zar arasında, örümceksi zar altı aralık denen bir boşluk bulunur. Son derece ince, saydam ve kolayca örselenebilen bir doku olan örümceksi zar da lifli dokudan yapılmıştır ve ince zar gibi, büyük olasılıkla sıvıları geçirmeyen yassı ve çok-gen hücrelerden oluşmuş bir katmanla kaplıdır. Yalnız, örümceksi zar, ince zardan farklı olarak, beyin yüzeyindeki bütün girinti ve çıkıntıları izlemez; bu özelliğiyle, sinir sisteminin yüzeyi ile duvarları arasında bazen dar, bazen geniş boşluklar bulunan bol bir torba gibi düşünülebilir.
Sert zar. Üç beyin zarının en dışta bulunanı, kalın, sağlam ve yoğun lifli dokudan oluşan sert zardır. Bu zarın iç yüzeyi, ince zarın ve örümceksi zarın yüzeyindekilere benzeyen yassı, çokgen hücrelerle kaplıdır. Öbür iki zardan çok daha karmaşık bir düzeni olan sert zar, basit bir tanımla, örümceksi zarı saran ve çok çeşitli işlevleri yüklenebilecek biçimde değişikliğe uğramış olan bir kesedir. Sert zarın kafatası içinde kalan bölümü, beyin dokularından aldığı kanı kalbe taşıyan büyük toplardamar kanallarını (sinüsleri) çevreler ve destekler. Ayrıca, ara bölme denen çok sayıda çıkıntıyla beyne de destek olur.
Serebral Korteks(Beyin Kabuğu): Korteks kelimesi Latince “kabuk” kelimesinden gelmektedir. Kalınlığı 2-6 mm arasındadır. Serebral korteksin sağ ve sol yarısı corpus callosum(nasırlı cisim) denilen, kalın bir bant oluşturan sinir lifleri ile birbirine bağlanmıştır. İnsanlarda serebral korteksin yüzeyi pek çok girinti ve çıkıntıyla kaplıdır. Korteksteki çıkıntılara girus girintilere ise sulkus denir. Yüksek seviyeli bir memeli olan insanlarda bu girinti ve çıkıntıların sayısı çok fazlayken fare, sıçan gibi düşük seviyeli memelilerde bu girinti ve çıkıntıların sayısı daha azdır.Fonksiyonu: Düşünme, istemli hareket, dil, sonuç çıkarma, algılama.
Serebellum (Beyincik): Serebellum kelimesi Latince “küçük beyin” kelimesinden gelmektedir. Serebellum beyin sapının hemen arkasındadır. Serebellum serebral korteks gibi hemisferlere ayrılır ve bu hemisferleri saran bir korteksi vardır. Serebellumun fonksiyonu hareket, denge ve postürün sağlanmasıyla ilgilidir.
Beyin sapı: Beyin sapı, talamus ile omurilik arasında kalan bölgeye verilen isimdir. Beyin sapındaki yapılar, medulla(omurilik soğanı), pons(varol köprüsü), tektum, retiküler formasyon, ve tegmentumdur. Beyin sapındaki bazı alanlar kan basıncı, kalp hızı ve solunum gibi hayati fonksiyonların düzenlenmesinden sorumludur.
Hipotalamus: Bir bezelye tanesi büyüklüğündeki bu küçük yapı beynin tabanında yer alır. Beynin üç yüzde birini oluşturmasına rağmen çok önemli davranışlardan sorumludur. Hipotalamus vücudun termostatıdır. Eğer vücut çok ısınırsa, hipotalamus bunu algılar ve derideki kapiler damarların genişlemesini sağlar, bu da vücudun soğumasına yol açar. Hipotalamus ayni zamanda hipofiz bezini de kontrol eder. Duyguların, açlığın, susuzluğun ve sirkadian ritmin düzenlenmesinde rol oynar.
Talamus: Talamus periferden gelen duyusal bilgiyi alıp bunu serebral kortekse ileten bir röle gibidir. Ayrıca serebral korteksden gelen bilgileri de omurilik ve beynin diğer kısımlarına iletir. Fonksiyonu duyusal ve motor integrasyondur.
Limbik Sistem: Limbik sistem amygdala, hipokampus, mamilari kitleler ve singulat girusun da dahil olduğu bir gurup yapıdan oluşur. Bu alanlar verilen bir uyarıya karsı gösterilen duygusal cevabi kontrol etmede önemlidir. Bu sistemin pir parçası olan hipokampusun ise öğrenme ve hafıza olaylarında önemli fonksiyonu vardır.
Bazal Ganglia: Ganglia kelimesi ganglion kelimesinin çoğuludur, yani ganglionlar anlamına gelir. Bazal ganglia hareketin koordinasyonundan sorumludur. Globus pallidus, kaudat nükleus, subtalamik nükleus, putamen ve substantia nigra denilen yapılardan oluşur.
Orta beyin: Orta beyin superior ve inferior kollikuli ve red nükleustan oluşur. Orta beyin görme, duyma, göz ve vücut hareketlerinden sorumludur.
Karşılaştırmalı anatomi
Özellikle, 3 hayvan grubunda komplike beyin bulunmaktadır: eklembacaklılar (artropod) (örneğin: böcekler ve kabuklu hayvanlar), kafadanbacaklılar (cephalopod) (örneğin: ahtapot ve mürekkepbalığı), ve omurgalılar. Eklembacaklıların ve kafadanbacaklıların beyni, birbirine paralel ikiz sinirden meydana gelmektedir. Eklembacaklılar üç loptan ve görme işlemi için oluşmuş göz arkasındaki geniş “optik lop”lardan oluşan merkezi bir beyine sahiptir.
Omurgalıların beyni, sonradan omuriliğe dönüşecek olan arkadaki bir nöral tübün öndeki kısmından gelişir. Omurgalılarda beyin kafatası kemikleri tarafından korunmaktadır. Serebral korteksin kıvrım sayısı, filogenetik ve evrim basamağındaki yeri belirler. Kıvrım sayısı arttıkça basamak yükselir. Balık, sürüngen gibi ilkel omurgalılar beyninin dış katmanlarında altı katmandan daha az nörona sahiptir. Bu konfigürasyona allokorteks (veya heterotipik korteks) adı verilmektedir.
Memeliler gibi daha komplike omurgalılarda, allokortekse ilaveten altı bölmeli neokorteks (veya homokorteks) bulunmaktadır. Memelilerde, daha fazla kıvrımlı beyin, daha gelişmiş beyinle karakterizedir. Bu kıvrımlar, kafatasına sıkışmış beyindeki nöronlara daha geniş bir alan sağlamaktadır. Kıvrılma, daha fazla gri maddenin daha az bir hacmin içine yerleşmesini sağlar. Kıvrımlar tıp dilinde gyrus (çoğul gyri), kıvrımlar arası boşluk da sulcus (çoğul sulci) olarak adlandırılır. İnsan beyni üç zarla sarılmlştır.Bunlar,En dışta Duramater,ortada araknoid tabaka,en içte ise Piamater bulunur… Beynin genel histolojik incelenmesi kişiden kişiye değişmese de, yapısal anatomi incelemesi farklı olabilmektedir. Temel embriyolojik bölümlerin tersine, spesifik gyrus veya sulcusların yeri, birincil duyu bölgeleri ve diğer yapıların yerleri türlere göre değişebilmektedir.
Omurgasızlar
Böceklerde beyin dört bölümden oluşur: optik bölmeler, protoserebrum, dutoserebrum, tritoserebrum. Optik bölmeler her bir gözün arkasında bulunur ve görsel uyarıyı sağlar. Protoserebrum, kokuya cevap veren mantar vücudu ve merkezi vücut kompleksini barındırır. Arı gibi bazı türlerde mantar vücut kısmı görme duyusundan da uyarı almaktadır. Dutoserebrumda kokuları birbirinden ayırt etmeyi sağlıyan ve baştaki antenlerin dokunma reseptörlerinden bilgi alan anten lobları bulunmaktadır. Sineklerin ve güvelerin anten lobları oldukça komplikedir.
Kafadanbacaklılarda beynin özofagus tarafından ayrılmış iki bölgesi vardır: supraözofagal kütle ve subözofagal bölge. Bu iki kütle birbiriyle iletişimini bazal loplar ve arka magnoselüler loplarla sağlar. Geniş optik loplar bazen beynin bölmesi olarak tanımlanmaz çünkü anatomik olarak beyinden ayrıdırlar ve optik saplarla beyine katılırlar. Ama optik loplar görme işlemini sağladıklarından fonksiyonel olarak beynin bir parçasıdır.
Toplam okunma (5174) Bugün(4) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Bir Freud-Kohut Karşılaştırması: Dinden Dönme mi, Sinerji mi? – Michael Franz Basch Ocak 22, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
Pek çok psikanalist için Kohut’un Freud psikanalizinden ayrılışı kendilik psikolojisi olarak bilinen sunuşu (1971) ile değil; bize sık sık söylediği gibi, kendince en önemli katkısı olan ‘İçebakış, Eşduyum ve Psikanaliz’ (1959) ile daha önce başlamıştı. Bu denemede Kohut, psikanalizin özünün, eşduyumsal anlamaya giden yolda analistin hastanın psikolojik yaşamına girmesi yoluyla, hastanın sözcüklere dökülmüş içebakışlarının daha derin anlamlarına doğru işbirlikçi bir atılımla, insan düşüncesi ve güdülenmesinin araştırılması olan ve eşduyumsal anlamayı sağlayan, Freud’un psikanalitik yönteminin keşfinde yattığını gösteren tarihsel ve epistemolojik kanıtları ortaya koymuştu.
TARİHSEL GELİŞİM
Freud nörozlarla çalışmaya gerçekten rastlantı eseri başlamıştır (Jones, 1953). 1885′te, o sırada 29 yaşında Viyanalı bir nöroloji araştırmacısı iken, Salpetriere Hastanesi’nde çocuk beyni örneklerini çalışıp çocuk nörolojisi konusundaki bilgisini ilerletmek üzere Paris’e gitmişti. Oradaki patoloji laboratuvarının onu düşkırıklığına uğratmasına rağmen, çok geçmeden bölüm başkanı olan Jean Martin Charcot’nun haftalık konferanslarına çok ilgi duymaya başladı.
O günlerde pek çok doktor, anatomik bir temel bulunamayan hayali sorunlarının üstesinden gelebilmeleri için hastaların sağduyusuna seslenmek ve istençlerini kullanmalarını emretmek suretiyle nörozları iyileştirmekteki yetersizlikleriyle engellenmiş olarak, nörotikleri sıkıntıları hakkında suçlamakta ve daha fazla ilgiyi haketmeyen temaruzcular ya da düzenbazlar olarak gözden çıkartmaktaydı. Zamanın seçkin bir nörologu olan Charcot alışılmadık ancak geriye bakıldığında kesinlikle rastlantıyla, diğerlerinin kaos gördüğü yerde bir düzen keşfedebileceğini düşündü ve nörozların kalıtsal olarak güçsüzleşmiş beyin üzerinde duygusal örselenmenin etkisine bağlı bir hastalık olarak nitelenebilir olduğunu ileri sürdü ve böylelikle çalışmaya, sınıflandırmaya ve sağaltıma değer olduğuna ikna oldu. Charcot, hastalığı başlatmış ve hastanın belirtilerinin hasta hiç bilmeden atfedilebileceği unutulmuş örselenmeyi, örneğin demiryolu kazası gibi sıklıkla yaşamı tehdit eden bir sarsıntıyı yeniden canlandırıncaya dek hipnotik transın hastayı zaman içinde geriye götürmek için kullanılabileceğini izleyenlerine gösterirdi. Freud, Charcot’nun bulgularını onaylayarak bu hastaları kendisi araştırmaya başladı; ancak kısa süre sonra bu problemin kaynağı hakkında öğretmeninin yaptığı açıklamayla fikir ayrılığına düştü. Mantık ve bilinçliliğin aynı olduğunu kabul eden Kartezyen görüşü olduğu gibi kabul eden Charcot, nörotik belirtinin kaynağı hasta tarafından bilinmediğinden, belirti; serebral korteks tarafından üretilmiş mantıklı düşüncelerin dışındaki diğer şeylerin sonucu olmalıdır diye ileri sürmüştü. Ölmüş nörotik hastaların beyin otopsilerinde hiçbir kortikal hasar izi olmadığından, kortikal hasar; bazı anlarda korteksi mantık yoluyla güçlü duyguları boşaltmaktan alıkoyup, sonuçta ortaya çıkan duygusal yük ya da enerjiyi beynin aşağı merkezlerini uyaracak biçimde serbest bırakan, şimdiye dek bilinmeyen bir fizyolojik bozukluk olmalıydı. Histeri, saplantılar, zorlantılar, ya da kaygı durumlarının belirtilerini ortaya çıkartan; beynin subkortikal, usa vuramayan parçasının bu kışkırtılmasıydı. Bu belirtiler kendi içlerinde hiçbir anlama gelmiyordu; ve bir çocuğun piyano tuşlarına vurmasından ortaya çıkan sesler ne kadar gerçek müzikse o kadar mantıklı düşünceydiler.
Ancak Freud açıkça bu önyargılara boyun eğmemekteydi ve beyin hasarına uğramış olmaktan çok uzak olan hastalarının, eğer bir şey varsa da, ortalama zekanın üzerinde olduklarını çok geçmeden gördü. Belirtilerinin; bir kez anlaşıldığında, gereksinim ve ahlaki değerler arasındaki bir çatışma ile pazarlık için son derece zekice usa vurulmuş ve kılık değiştirmiş biçimde tasarlanmış oldukları ortaya çıktı; belirtiler bilmece gibi, günahı için hastanın uygulanmasını umduğu cezayı ifade ettiği kadar, hem yasak arzunun hem de doyumunun doğasını ifade ediyordu. Dahası bir nörolog olarak Freud (1888); bilinçliliğin, düşünce olarak adlandırdığımız kortekse ait problem çözücü etkinliğe eşlik etmek zorunda olması için bir neden görememekteydi. En sonunda, şu anda iyi bilindiği gibi, Freud, bilinçliliğin eşlik etmediği usa vurulmuş düşünce kanıtlarının düşler, ve dil sürçmeleri, unutkanlıklar ve yanlışlıklar gibi günlük yaşamdaki yanlışlıkların gerisindeki güdüler çalışıldığında ve şifresi çözüldüğünde herkeste bulunacağını farketti.
Charcot’nun çalışmasını keşfettikten sonra Freud, Charcot’nun hipnotik araştırma yöntemini diğer bir öğretmeni olan Joseph Breuer’den duymuş olduğu örseleyici duygusal anıların katartik boşaltımı ile birleştirdi. Bu teknik, nörotik patolojinin sağaltım ve araştırması için temel oldu ve terapide psikanalitik yöntem haline gelmek için gerekli öncülleri sağladı (Breuer ve Freud, 1893-1895; Basch, 1983b).
DÜŞÜNCE OLUŞUMU PSİKANALİTİK KURAMININ KÖKENLERİ
Genel bir bilimsel psikoloji kurma hedefi Freud’u ilkin Andersson’un (1962) ‘beyin mitolojisi’ olarak adlandırdığı ‘Bilimsel Bir Ruhbilim Projesi’ (Freud, 1895a)ni ortaya çıkartmaya ve daha sonra da bunu anatomik olmayan zihinsel aygıtın (Basch, 1975b, 1976a, 1983a) çeşitli uyarlamalarına dönüştürmeye girişmesine yol açtı. Bunlar kazık çit olarak adlandırılan modeli (Freud, 1900); bilinçdışı, bilinç öncesi ve bilinçli zihin durumlarına ayrılan topografik modeli (Freud, 1915a); ego ve idin son uyarlamalarını (Freud, 1923) içerir.
Bütün bu beynin işlev görmesi ve düşünce işlemlenmesi modellerini neyin işlemsel yaptığını anlamak için Freud’un psikolojik yazılarının çeşitli koleksiyonlarına hiç dahil edilmemiş Afazi Üzerine (Freud, 1891) adlı çalışmaya geri dönmeliyiz. Bu kitapta Freud yaşamı boyunca biliş kuramının temeli olarak kalan ve son yayınlarından sadece birinde karşı çıktığı (Freud, 1940) düşünce oluşumu modelini ilk olarak benimsemiştir. Varsayımı; düşüncenin, duyusal imgelerin kendilerini uygun olarak tanımlayan kelimelerle birleşmesiyle mümkün olacağı ve, per contra (bunun tersine)ÇN, kelimeler olmaksızın duyusal imgelerin bilinçlilikten ve bilişsel olgunlaşmaya katılmaktan uzak tutulduğu şeklindeydi. Eylem için güdülenmeyi duyusal bir imgeye bağlanmış içgüdüsel bir gücün miktarına atfetmişti. Çatışmalar içgüdüsel gerilimi boşaltma gereksinimi ve ketlenmemiş davranışa vicdan ve göreneklerle yapılan kısıtlanmalar arasında baş gösterecekti. İçgüdülerin gücünü kontrol etmekten aciz olan bedensel belirleyiciler olarak beyin ya da zihin, konuşma çağrışımlarını yasaklanmış duyusal imgelerden çekecekti. Bu görünümler daha sonra hem olgunlaşmalarını engelleyen düşünceden, hem de eylemle doğrudan doyum sağlamalarını durduran bilinçlilikten yalıtılacaktı. Bu kuramsal yapı, Freud’un, ya tersine çevirebilsinler ya da yüceltebilsinler diye gizli arzularını ve korkularını ifade edebilmeleri için kelimeleri bulmakta yardım ederek iyileştirdiği nörotik hastalarında gördüğü çatışmaya karşılık gelmekteydi. Freud için nörotikler temel olarak işlevsel afaziklerdi, ve terapideki başarısının düşüncenin gelişimine dair varsayımını geçerli kıldığını düşünüp yanıldı. Ne yazık ki Freud kuramını onaylıyor görünen tek bir hastalık üzerinde çalışmaktaydı. Uzun dönemde bu başarı, Freud ya da onu izleyen analistler tarafından psikanalizin kapsadıklarının tamamının fark edilmesini önledi.
Şunun vurgulanması gerekir ki yukardaki varsayımların hiçbiri bilindiğinin aksine psikanalitik kuramın bir parçası değildirler. Bütün bunlar Freud’un düşleri, psişik gerçekliği ve aktarımı keşfetmesinden ve işlemsellik öncesinin (Piaget ve Inhelder, 1969) ya da primer süreç (Basch, 1977) olarak adlandırdığı durumsal (Langer, 1982) simgelemenin şifresini çözmesinden önce formüle edilmişti. Freud ‘Proje’yi hiç yayınlamadığından ve son zamana dek ‘Afazi Üzerine’nin önemi farkedilmediğinden , analistler bu kavramların kökenlerini bilmiyorlardı. Freud’un daha sonraki yazılarının onları inandırmaya yönlendirdiği gibi , bu sonuçlara bir şekilde psikanalitik araştırma ile varıldığını varsayıyorlardı (Basch, 1983a).
GÜDÜLENMENİN PSİKANALİTİK KURAMININ KÖKENLERİ
Freud’un insan güdülenmesini açıklayan kuramını anlamak için bunun da bir varsayım olduğunu ve klinik gözlemlerinden ortaya çıkmasından değil de bu gözlemlerini açıklama girişimi ile diğer alanlardan türetilmiş olduğunu anlamak gerekir. 1885 ve 1900 arasında Freud’un zihinsel süreçler hakkında temel kuramlarının çoğunun oluştuğu zaman, biyolojide hormonların keşfedildiği zamandı. Kandaki kuvvetli kimyasal güçlerle vücudun bir bölümünün diğer bir bölümün çalışmasını etkilediği keşfi- örneğin büyümeyi uyaran salgılarını üretmesi için beynin tiroid bezini etkileyen bir kimyasal (hormon) salgıladığı – devrim yapmış bir açıklamaydı, ve nörotik hastalarıyla çalışmalarında gözlemlediklerini açıklamaya çalışmak için Freud’un bundan alıntı yapması şaşırtıcı değildir.
Freud’un ilgisini çeken nörotik fikirlerin gücüydü- sağduyunun üstesinden gelebiliyorlardı ve başka bir anlamda kusursuz bir biçimde sağlıklı bir kişiyi tam olarak felç edebiliyorlardı. Bu gücü nereden alıyorlardı? Klinik olarak hastalarını hipnotize ederek ve yaşça geri döndürerek Freud, çocukluktaki cinsel deneyimlerin ve/ veya düşlemlerin sonradan nörotik fenomenler haline gelenler için bir temel oluşturmaktan sorumlu olduğunu keşfetti. Bu klinik bulguyu biyolojik bir spekülasyonla birlikte ortaya koydu: Testis salgıları kimyasal olarak ya da testislerin çevresindeki bağdokuyu gererek mekanik olarak, orada bulunan cinsel fikirleri harekete geçirmek üzere beyine mesajlar göndermektedir. Freud bu dönüşümün mekaniğini açıklayamamış, bunu somatik olan ile psişik olanın arasındaki ‘esrarengiz sıçrama’ olarak adlandırmıştı. Her olayda davranış için güdüleyici gücü sağlayan, cinsel enerjiye dönüştürülmüş bu bedensel cinsel salgıydı. Nörotik fikirler çok güçlüydü çünkü diğer fikirler ve güdülere göre bu gücün fazlasını çekmekteydiler ve böylelikle zihinsel yaşam üzerinde baskındılar (Freud, 1895b, p.108).
Bu en ilksel, bütün olarak görüşe dayanan ve uzun zaman önce aksi kanıtlanmış fikir, Freud’un içgüdü kuramının ve cinselliğin bütün güdülenmelerin temeli olduğu fikrinin temelidir.
Freud başlangıçta iki temel içgüdü ya da dürtü1 olduğunu ileri sürdü: kendini koruyucu ve türü koruyucu ya da cinsel. Daha sonra ( Freud, 1933) bunu, cinsel dürtünün hem kendini hem de türü korumaktan sorumlu olduğu ve saldırganlık dürtüsünün cinsel dürtüye zıt çalışan ölüm içgüdüsüne ilişik olduğu şeklinde cinsel ve saldırgan dürtüler olarak değiştirdi. Freud kendini koruyucu dürtünün ya da ego, içgüdü ve sonradan saldırgan dürtünün bedensel kaynağının ne olabileceğini hiçbir zaman berraklaştırmadı. ( İnanması zor ama 100 yıldır bu alana hakim olan bu kuramın üzerinde durduğu temel gerçekten budur).
Freud davranışın güdülenmesinde cinsel temel varsayımının doğruluğunu zihninde oluşturduktan sonra bunu çeşitli şekillerde değiştirdi; böylelikle haz-hoşnutsuzluk ilkesi olarak da bilinen güdülenmede gerilimin azaltılması kuramı ortaya çıktı. Yine bu tek taraflı bir fikirdir: beden işlenmemiş biçiminde cinsel davranış olarak körlemesine ifade arayan cinsel uyarıyı üretmeyi sürdürür. Önce ebeveynler sonra da en geniş anlamda toplum olmak üzere kültür bu kadar tam anlamıyla bencil bir ifade biçimine izin veremez ve boşalmaya karşılık engeller koyar. Bu kısıtlama, cinsel uyarı beyin ya da zihinsel aygıtta biriktikçe gerilim yaratır. Bu gerilim hoşnutsuzluk olarak deneyimlenir. Beynin ya da zihinsel aygıtın toplumun gereksinimleriyle uyum halinde olan bölümü – Freud’un önce gerçeklik ilkesi, sonradan ego olarak adlandırdığı- cezalandırılmaksızın cinsel uyarılmayı boşaltabileceği uzlaşmalar bulmaya çalışır. En iyi yol, yüceltmeden,yani sonradan toplum tarafından
—————————————————————————————————————-
1Dürtü ya da Almanca trieb, içgüdünün değişmiş bir biçimidir. İlkel hayvanlarda içgüdü, davranışı çok dar, katı bir biçimde belirler; gelişmiş hayvanların içgüdüsel gereksinimlerini ( açlık, susuzluk, solunum ve cinsellik) nasıl karşılayacakları konusunda bazı seçimleri vardır. Davranışta birtakım seçimler olduğunda kör bir içgüdüden çok dürtüler söz konusudur.
cezalandırılmak yerine ödüllendirilecek çalışma ve oyun ile cinsel enerjiye vekaleten çıkış yolları bulmaktan geçer. Eğer bu işe yaramazsa, savunmalar içgüdüyü, bilinçdışına itmeye çalışarak ve zihinsel aygıtın makul, gerçeğe yönelimli bölümü olan bilinç öncesine giriş yolu bulmasına izin vermeyerek bastırmaya çalışırlar.Bastırıldıktan sonra bu yasak fikirler, halen içgüdüsel güç üzerlerinde iliştirilmiş olduğundan, baskı uygulamayı ve yasak doyum aramayı sürdürürler. Bastırmadan kaçmaları halinde ikinci bir savunma hattı nörotik belirti oluşturmadır – hem arzuyu doyuran hem de böyle bir arzusu olduğu için hastayı cezalandıran bir boşaltım yolu. Böylelikle örneğin histerik bir kadın yarı cinsel nöbetlerle gerilimini azaltabilir, ancak aynı zamanda hastalığı tarafından eğersizleştirilerek altta yatan fikirleri için cezalandırılmakta ve evlenebileceği bir erkek bulmaktan mahrum kalmaktadır – ve bunun gibi.
Yani Freud’un tasarladığı, bir depo (beyin) içinde biriken temel bir güç kaynağı (cinsellik) olan ve basınç çok yükseldiğinde boşaltılması gereken bir zihinsel makineydi. Aslında bir değil iki depo vardı. Biri, içine işlenmemiş içgüdünün döküldüğü ve sözel olmayan algılamalarla birleştiği, ve daha sonra bilinçdışının id bölümü olarak adlandırılmış sistem bilinçdışıydı. İkincisi, içinde değişmiş, yansızlaşmış içgüdüsel enerjinin çalışma ve sevgi için kabul edilir bir biçimde kullanılabildiği bilinçli, daha sonra ego olarak adlandırılmış sistem önbilinçti.
Freud’un kendisi, dürtüler ve içgüdülerle ilgili kuramlarının klinik bulgularını açıklama tarafına çekilmiş biyolojik tahminler olduğunu gizlemeksizin açıklamıştır. Söylediğine göre bu fikirler psikanalitik gözlemlerden türetilmeyip, daha çok ileri sürülmüşlerdir (Freud, 1915b). Bu varsayımların belirsiz olduğunu ve en azından yetersiz olduğunu kabul etmiş ve içgüdü kuramından psikanalizin ‘mitolojisi’ olarak söz etmiştir (Freud, 1933, sf.95). Freud, libido ve içgüdülerin doğası kuramlarının sonunda uygun bir organik temel bulacağını önceden söylemiştir; ancak içgüdülerin kesin bir kuramının yokluğunda, psikolojik bulguları temelinde içgüdülerin biyolojik öncülleri hakkında tahmin yapmakta kendisini mazur görmüştür (Freud, 1914). Şimdi şurası gerçek ki Freud bunları yararlı bulduğunda, sanki tekrarlanan kullanımlar varsayımları daha gerçek yaparmış gibi (Basch, 1976a), analiz dışı tahminlerin başlangıçtaki denemelik doğası unutulmaya yüz tuttu. İşte içgüdü ve dürtü kuramı hakkındakiler bunlardı.
PSİKANALİTİK KURAMIN KÖKENİ
Psikanaliz; Freud (1) erişkin nörotik hastalarının ilerletilmiş anılarının aslında çocukluk düşlemleri olduğunu; (2) daha sonraki davranışı etkilemesi söz konusu olduğunda, psişik gerçekliğin dış gerçeklik kadar belirgin olduğunu; ve (3) hastanın arzuladığı ya da korktuğu çocukluk düşlemlerini şimdiki duruma yansıtmak suretiyle erişkin gerçekliğine dönüştürme çabasının doktor ve hasta arasındaki ilişkide kendisini gösteren sürekliliği olan bir süreç olduğunu anladığında araştırmacı bir yöntem olmaya başlamıştır. Freud çalışmalarında nörozun çözümlenmesini sağlayanın bu aktarımın yorumu olduğu esasında durmuştur. Eski örselenmenin, hastanın düşünsel yaşamı kadar duygusal yaşamıyla da meşgul olan analistle yeniden ortaya çıkması durumunda iyileştirilmesi ve sonuçta sağaltıcı olduğunu kanıtlanmasıdır. Aktarımın sürdürülmesi, incelenmesi ve çözümlenmesi, psikanalizin temeli oldu ve bugün de böyledir. Psikanalitik yöntemi belirleyen buydu ve ana önemi bütün analistlerce kabul edilmiş büyük olasılıkla tek ilkedir.
Psikanalitik kuramın sorunu psikanalitik yöntemin en azından en başta çok iyi işe yaramasıdır. Gerçekten o kadar işe yarar ki, formülleştirilmesi psikanalitik yöntemin uygulanmış olmasıyla uyarılmış olması gereken kuram ve bunun gerçekten psikanalitik etiketini hak etmesi hiçbir zaman göze görünür hale gelmez. Bunun yerine Freud psikanalitik yöntemin başarısının, düşüncenin gelişimi kuramı ve zihnin ve beynin nasıl çalıştığı kavramı ile ilgili genel kuramının deneysel kanıtı olduğunu hissetmiştir. Mantık dizgesini aşağıdaki hat üzerinde kurmuş görünmektedir: Çocukluk cinselliğinin giderek uğradığı değişimler, nörozun nihai başlangıcı için temel oluşturur. Düşler, dil sürçmeleri ve sağlıklı kişilerde görülen günlük yaşamdaki diğer yanlışlıklar; çocukluk cinselliğinin, normal gelişimin bir parçası olduğunu göstermektedir. Bu nedenle nörotik hastaların analizinde yeniden inşa edilen gelişme bütün insanların gelişimini yansıtır: Nörozlar diğerlerinde ödipal çatışmanın çözülmesi yoluyla çoğunlukla gözden saklanmış olanı kalın kabartmalarla gösterir. Benzer şekilde Freud nörotik gelişimi günlük erişkin mantığının kurallarını izlemeyen bir düşünce sürecinin sonucu olarak görmüştü. Herkes böyle bir düşünce süreci biçiminin düşlerdeki ve günlük yaşamın yanlışlıklarındaki evrenselliğini sergiler. Bu temelde Freud, beynin ya da zihnin yaşamdaki sorunlarla uyum sağlamaya giriştiği en erken biçim olan, birincil süreci keşfetmiş olduğu sonucunu çıkartmıştı (Basch, 1983a).
Geriye bakıldığında, tabii ki, bu çeşit sonuçlar ‘non sequitur’dur (birbirini izlemez)ÇN. Bir nörozun analitik çalışması yoluyla sunulan, gelişime dair içgörü, kendi içinde, bütün çocukluk gelişiminin ya da erken gelişimle ilgili önemli her şeyin artık anlaşılmış olduğu garantisini sunmamaktadır. Mantığın önünde gelen bir düşünce işlemlenmesi usulünün şifresini çözme yetisi bizi en erken ya da birincil süreçle temas haline getirir diye de olduğu gibi kabul edilmez (Basch, 1977).
Psikanalitik metapsikoloji (Basch, 1973) olarak adlandırılan açıklayıcı kuramın temelini oluşturan, gelişimin psikanalitik görüşü, genel psikolojiyle ilgili beş koşula dayanır. Psikanalitik yöntemin keşfinden önce Freud tarafından geliştirilmiş bu koşullar aşağıdaki gibidir:
Beyin ya da zihinsel aygıtın amacı, yaşamın korunmasıyla en fazla uygun olacak düzeyde uyarandan kaçınmak ya da en azından en düşük düzeye indirgemektir.
Düşünce gelişimi doğrusaldır; çocuğun kendilik ve dünyayı anlaması daha az karmaşık olmakla birlikte temel olarak erişkinlerde bulunan aynı algı ve biliş ilkelerine dayanmaktadır.
Düşüncenin yoğunluğu -duygulanım bileşeni- kendisini bir arzuya iliştiren ve davranış üzerindeki etkisini belirleyen ileri sürülmüş bir ‘psişik enerjinin’ niceliğiyle belirlenir.
Konuşmanın gelişimi düşünceden öncedir ve düşünce için gereklidir.
Gerçek düşünce, sözel mantıkla denktir ve duyusal, resimli görüntülerin daha karmaşık ve sonradan kazanılmış kelime imgeleriyle birleşmesi yoluyla olası hale gelir (Basch, 1983a).
Bugün biliyoruz ki bu ileri sürülen koşulların her biri yanlıştır. Gerçek olan, daha çok, Freud ve sonuçta çevresinde bir araya gelen iş arkadaşlarının gelişim için başka bir seçenek oluşturan ve daha kabul edilir bir kuramı olası kılacak kanıtlarının henüz olmamasıydı. O zamanlar fark edilmemesine ve şimdi bile pek çok analist tarafından böyle olduğu kabullenilmemesine rağmen Freud’un gelişim varsayımının deneysel olarak reddi yetişmemişti. Kısaca tedaviye gelen hastaların belirtileri prensipte, çocuğun cinsel gelişiminin değişimlerinin araştırılması ve yorumlanmasıyla iyileştirilmiş olmalıydı; ancak bu yolla yarar sağlanamadı.
PSİKANALİTİK KURAMIN UYGULANMASININ GENİŞLETİLMESİ
Psikanalistlerin nörozlar dışında şimdi narsisistik kişilik ve davranış bozukluğu olarak adlandırdığımız nedenlerden sıkıntı çeken hastaları her zaman olmuştur. Freud tarafından yapılmış yorum aşağıdadır (1919).
Çok çaresiz ve sıradan yaşamı sürdüremeyen hastaları sağaltıma almaktan kaçınamayız öyle ki onlar için analitikle eğitici etki birleştirilmelidir; hatta çoğunluk için bile zaman zaman ortaya çıkan durumlarda hekim bir öğretmen ya da akıl hocasının yerine geçmek zorunda kalır. Ancak bu her zaman büyük bir dikkatle yapılmalıdır ve hasta bize benzemesi için değil kendisine has doğasını bağımsızlaştırması ve gerçekleştirmesi için eğitilmelidir [ p.165] .
Benzer şekilde Freud (1937) terapötik analiz olarak adlandırılanın tersine karakter analizi gerektiren hasta grubunu analiz etmenin zorluklarına değinmişti. Bu olgularda sonlandırma özellikle tatminkar ya da kesin değildi, amaçları alçakgönüllü olsa bile, sağaltımın sonuçları sınırlı ve en iyi olasılıkla çelimsizdi (p.250). Bu hastaların analizlerinde Nacherzieung olarak adlandırılan, yetiştirilmelerini makul bir olgunluk düzeyine ilerletme çabasıyla tamamlamak için geç kalmış bir girişime gerek duydukları görülmüştü. Bu hastaların psikonörotik hastalara karşılık analitik divanlarda giderek daha fazla görülmeleri, psikanalizin uygulanması için genişlemekte olan alan olarak adlandırılan koşula yol açtı. Eğitici ve uyandırıcı çabalar biçiminde analistin kişiliğinin işin içine girmesi, bu hastaların olgunlaşmamış, takılı kalmış kişilik özelliklerinin üstesinden gelmek için zorunlu oldu: örneğin akıldışı talepkarlıkları, saygısızlıklara aşırı duyarlılıkları, analisti tanrılaştırmaya yatkınlıkları ve sonuçta analistin sadece insan olduğu ve kusursuz olmadığı ortaya çıktığı zamanki yoğun öfkeleri gibi.
Ancak bu çeşit müdahaleler psikanaliz için tatminkar olmaktan her zaman uzak olmuştur, çünkü diğer psikoterapilerin aksine psikanaliz için temel olan, aktarımın yönetilmesi değil, incelenmesi ve çözümlenmesidir. Kohut’un çalışması bu sorunun çözümlenmesini sağlayacak kapıyı açmıştır.
Kohut’a keşiflerinde, önyargılarını bir yana koyup kendisini dinlemesi için bir hastanın ısrarı yol gösterici olmuştu. Kendiliğin Çözümlenmesi (Kohut, 1971)’nde anlatılan Bn. F, olgunlaşmamış davranışlarının Kohut’un aktarımdaki cinsel ve saldırgan duygulara karşı direncinin göstergesi olduğu şeklindeki klasik yorumuyla ilerlemeyi inatla reddetmişti. Böylelikle sağaltımda gelişimin çok farklı ve erken bir dönemini bilinçdışı olarak yeniden canlandırmaya çalıştığının ayırtına varmasını sağlamıştı. Kohut sonunda farkına vardı ki, Bn. F ödipal çatışma dönemindeki bir çocuğun karşı cinsteki ebeveynine karşı harekete geçirdiği ikideğerli sevgiyi aktarmamaktaydı. Daha ziyade, çok erken bir tutumu, yani ebeveyni çocuğa ayrı bir birey gibi davranan biri gibi değil de örnek vermek gerekirse adeta Alaaddin’in cini gibi sadece çocuğun gereksinimlerini doyuran bir uzantısı gibi yapma gereksinimini ortaya koymaktaydı. Kohut hastanın kendisiyle kaynaşmak ve böylelikle kendisine ait duyguları ve varlığı olan bir birey olmasını ortadan kaldırma arzusunu kabul edebildiğinde , kendisini hastanın sevgi ya da saldırganlığının mutlak nesnesi olarak düşünmekten vazgeçti. Şimdi hastanın söylediğinin içeriği ve ahengiyle eşduyumsal olarak tını verebilmek için kuramsal önyargılardan yeterince bağımsızlaşmıştı. Hastanın çağrışımları, anıları ve duyguları, ve bunların doğurduğu yeniden yapılanmalar, Kohut’u, hastanın, önceden ifade ettiğini farzetmiş olduğundan çok farklı düşünceleri ifade etmekte olduğunu fark etmeye götürdü. Uygun bir anda hastaya erken çocukluğundan gelen bu gereksinimlerin hastanın demek istediği gibi yankılatılacağını ve dikkate değer bulunacağını gösterdiğinde, hasta anlaşılmış hissediyordu. Çağrışımsal berraklaştırma ve ayrıntılandırma bunu izliyordu ve aktarım derinleşiyordu. Çıkmaza sokulmuş olan analiz, aslında şimdi tatminkar bir sonuca doğru ilerlemekteydi.
Kohut’un aktarımın ödipal yönlerini değil de sürekli olarak diğer yönlerini araştırması yıllar içinde onu klasik psikonörotik hastanın analizinin temelinde ileri sürüleni genişleten ve katkı sağlayan bir gelişim kavramına yönlendirdi. Hastalarının yapılandırılmış, bütünleşmiş ve tutarlı bir kendilik duygusuna olan gereksinimlerini kendisine aktarmakta olduğunu fark etti. Biçimlendirici olmuş yıllar süresince, bu gereksinimlere karşılık olarak verilen en uygun yanıttan daha azı nedeniyle, varoluşlarının ve değerliliklerinin geçerli kılınması gereksinimini kendileri doyuramamaktaydılar. Bu hastalar; analistle, ya kaynaşmış gibi, böylelikle analistin hiç bağımsız bir varoluşu kalmayacak şekilde davranarak, ya da onu Tanrı benzeri bir konuma yükseltip paylaşmayı arzuladıkları bilgi ve güç gibi bütün erdemleri ona atfederek, iki yoldan biriyle ilişki kuruyorlardı. Eğer analist bu tutumları ortadan kaldırılması gereken yapaylıklar olarak ele almamışsa ve hastayı bunların tahminen gerçekdışı doğalarıyla yüzleştirmekten kaçınmışsa, bunlar şimdiye dek sıklıkla analiz edilmesi mümkün olmayan hastaların analizinde temel olan narsisistik ya da kendiliknesnesi aktarımına doğru ilerlemekteydi. Kohut, aktarımdaki ödipal dönem çatışmasını yinelemektense , bu hastaların kendiliğin çalışılabilir bir varoluşunu kurmaya yönelik başarısız bir girişime eşlik etmiş özlem ve düş kırıklıklarını yinelemekte olduğunu öğretmekteydi; böylelikle keşiflerine ‘kendilik psikolojisi’ etiketi iliştirilmiş oldu2 (Basch, 1981).
Kohut erken gelişimin üç temel gereksinimini ayrıştırmıştır:(1) Yeterliliğin geçerlilik kazanması ve onaylanması; (2) bebek ya da çocuğun üstesinden tatminkar bir biçimde gelebilmesi için yeterliliğini aşan gerilim ya da gerginlik zamanlarında korunması ve desteklenmesi; (3) bir yakını tarafından bir insan olarak kabul edilmesi. Bu gereksinimler belirgin olarak karşılanmadığında ya da yanlış anlaşıldığında terapötik ilişkide sonuç olarak yeniden harekete geçerler. Kohut bu yinelemeleri sırasıyla aynalama, idealleştirme, ve öteki ben aktarımları olarak tanımlar. Ayna aktarımında, hasta terapistin onayıyla geçerli kılınma arayışındadır; idealleştirme aktarımında terapiste kendisini koruyacak ve güç alacağı, hayran olunan ve güçlü bir yardımcı olarak saygı duyar; öteki ben aktarımında hasta tanıdıklığı, onun gibi olmanın sağlayacağı rahatlığı arar (Basch, 1988).
2Bütün bir kendilik gelişimi bakış açısından analitik hastaların gelişimine bakmanın pratik ve klinik sonuçları Kohut (1971, 1977, 1978, 1984), Strozier (1985), Elson (1987), ve Goldberg (1978, 1988) tarafından ayrıntılandırılmıştır. Kohut (1979), ilk terapisi kendiliknesnesi aktarımlarının keşfinden önce gerçekleşmiş ve ikinci terapisinde bu aktarımları bilgi olarak kullanılmış bir hastanın analiz ve yeniden analizini bildirmiştir. Kohut ve Wolf (1978), kendilik psikolojisinin ilkelerinin bir özetini yazmışlar, ve Wolf (1988) bu alana üstün bir tanıtım sunmuştur.
Ayna Aktarımı
Papousek ve diğer çocuk araştırmacılarının deneylerinin gösterdiği gibi bir bebek için hiçbir şey davranışı ile çevredeki olaylar arasındaki rastlantısal ilişkileri kurmak kadar pekiştirici olamaz. Bebek ve çocuklar için, iletişimde ve özerk davranışta yeterlilik sağlama arayışında olduklarından, uygun bir duygulanım yanıtı almak özellikle önemlidir (Basch, 1988). Ayna aktarımı hastanın üstünlük elde etme çabalarının geçerlilik kazanmasında zorluklar yaşadığını gösterir.
İdealleştirme Aktarımı
Hayran olunan güçlü bir kişilikle işbirliği yoluyla gerekli olduğunda güçlendirilmek ve korunmak için duyulan karşılıksız kalmış bir arzu, idealleştirme aktarımına yol açar. Bebek ve küçük çocuk ebeveynlerinin kollarında duyarlılıkla ama sıkıca taşınır ya da sarmalanırken durumundan memnuniyetin, emniyetin, ve temin edilmenin kendisine iletilmesi bu yeniden canlanmanın temelini oluşturur. Bu; saygı duyulan ve, tehlikedeyken, engellenmişken ya da anlam arayışındayken, kendilik sisteminin sağlamlığını sürdürebilmesi için gereken ilham, güç, ve diğer her şeyi verebilecek biriyle birlik olma gereksinimidir.
Öteki Ben Aktarımı
Bir terapi ilişkisinde yer alan kişiler arasındaki aynılık ya da tanıdıklık bağını kabul eden bir yanıt gereksinimi öteki ben aktarımı olarak adlandırılır. Bu olgu önceleri aynalanma sürecinin bir parçası olarak görülmüştü, ancak Kohut (1984) daha sonra her ikisi arasında bir farklılık tanımladı (ayrıca Detrick’e bakınız, 1986). Böyle yapmasını nedeni, öteki ben aktarımının insan olarak, tanıdık olarak, ya da türün diğerleriyle aynılık olarak kendini sessizce kabul ettirme gereksinimi gibi temel bir insan gereksinimine yanıt verdiği sonucunu çıkartmaktaydı. Bebek ya da çocuğun değerinin geçerlilik kazanması; başarılarının memnuniyet ve gururla fark edilmesi de gencin istediği gruba katılma gereksinimini karşıladığından, öteki ben aktarımının neden başlangıçta ayna aktarımının alt başlığı olarak yer aldığı anlaşılır. Ama günlük yaşamda öyle durumlar vardır ki; ne ülküleştirilenin daha büyük olan gücüyle birleştirmenin sakinleştiriciliği, ne de yetki ve başarıya tanıklık den aynalama değil de; insanın ancak kabul edildiğini hissettiği birinin yanında sessizce varlığını sürdürmesi yoluyla kendiliğin güçlenmesinin ortaya çıktığı görülür.
Şunun vurgulanması gerekir ki, Kohut ile aktarımın tanımının değişmiş olmasına rağmen, ele alınışı değişmemiştir. Hastaya analitik deneyimin üzerinde ve fazlasının anlamlı bir yaşantı sağlayacağı şeklindeki yanlış yolda bir çabada analistin hiçbir rolü yoktur. Kohut’un klinik kurama katkısının sonucu olarak farklı olan, analistin gidişatıdır. Analist artık kendisini ayna aktarımının ya da idealleştirme aktarımının gelişimine, henüz olgunlaşmamış ve tamamlanmamış yorumlarla ya da hastaya psişik gerçeklik yerine dış gerçekliği işaret etmekle (Basch, 1988), etkin olarak katılmaya zorlanmış hissetmemektedir.
Başlangıçlarını ve ortaya çıkma biçimlerini tanımaya hazırlanmamız için Freud bize psikonörotiğin cinselleştirilmiş aktarım çabalarına bizi hazırlayacak bir kuramsal çerçeve vermiş olmasına rağmen, diğer kendiliknesnesi aktarımlarının etkisi için bu geçerli değildir. Ülküleştirmeler, başka bir hastanın analisti baştan çıkartma girişimleriyle karşılaştırıldığında, analiste artık bir insan olarak yönlendirilmemektedir. Bunun tersi gibi görülebilmesine rağmen öylece oturup hastanın ne söylediğinin bilinçdışı anlamını düşünmek, büyük olasılıkla karşılayamayacağınız taleplere dair sizde olmayan bir önem yüklendiğinde, sahip olmadığınız erdemler atfedildiğinde, ve çeşitli güçler, özellikle terapötik güçler ile övülerek göklere çıkartıldığınızda rahatsızlık duyarken kolay değildir. Hastayı doğru yola sokmak ya da mide bulandırıcı derecedeki övgülerinin arkasında olumsuz duygular yattığına dair ısrar etmek zorunluluğu çok güçlüdür. Ödipal aktarımda olduğu gibi bizi sadece hastanın gereksinimlerinin duygulanım etkisinin ötesine götürecek bir kuram, bizi hastanın söylediklerinin o andaki anlamından yeterli derecede bağımsız yapar. Böyle bir kuram kendimizi korumak zorunda kalmaksızın duygunun aktarımını deneylememize izin verecek uygun bir eş uzaklık durumunu kolaylaştırır. Sadece bu koşullar altında bir hasta deneyerek ve parçalar halinde çocukluk arzularını ve korkularını ortaya koyar ve bunların analistle birlikte yeniden özetlenmesinde berraklaştırılmasına ve sonuçta yorumlanmasına izin verir.
Benzer şekilde, Kohut’un ayna aktarımları olarak adlandırılan deneyimine dayanan klinik genellemeleri, bizi hastanın büyüklenmeciliğiyle ve analistle kaynaşma gereksinimiyle nesnel olarak uğraşmaya hazırlar. Burada kendi bireyselliğimizi, diğerlerinin sadece amaç için araç olarak kullanılacak şekilde var oldukları, bebeklik ve çocukluğun nesnesiz durumu dönemini yeniden yaratmaya eğilimli bir hastanın ellerinde, ihlal edilmiş buluruz. Bunun neyi simgelediğini anladığımızda, hastanın aynalanma gereksinimi (çocuğun bireysellik potansiyelini ve önemini eş duyumla geçerli kılacak gereksinimini tanımlayan anımsatıcı bir terim) aktarım ortaya konuldukça analitik yanıtla karşılanabilir. Ortada rol yapma ya da hastaya hoşgörü gösterme diye bir şey yoktur. Hastanın anlaşılmamış değil, anlaşılmış hissetmesi yeterlidir. Analisti, kendisine karşı gerçek duygularından kaçınmakta olduğuna ısrar etmeyi bırakıncaya ve yorumlarını ve yeniden yapılandırmalarını hastanın analistin bir zamanlar Bn. F.’nin annesinin yapmış olduğu gibi hastanın ilgisinin merkezi olmayı talep etmesinden çok varlığını ve etkinliklerini onaylayacak kendiliknesnesi deneyimine yarayacak aktarım gereksinimine odaklandığında, Bn. F., aynalanmış, yani anlaşılmış hissetmişti. Böylelikle analizinde ilerleme kaydedebildi.
Birinin psikanaliz yapıp yapmadığını saptama ölçütleri, hastanın iyileşmesi ve gelişmesinin öncelikle hastanın analiste olan aktarımıyla ortaya konulan patolojisine dayanıp dayanmadığıdır; aktarım, hastanın kendisini anlama düzeyini arttırmak için yorumlanır ve hasta üretken bir yaşam sürebilsin diye önceden bozuk işlev gösteren yapıların onarılacağı ya da kusurlu yapıların güçlendirileceği noktaya doğru derinlemesine çalışılır. İleri sürdüğüm ölçütlere bakıldığında Kohut’un katkısı, klasik Freud analiziyle tam bir uyum halindedir. Gerçekten, psikanalizle psikoterapi arasına kesin bir çizgi çekmeyi bir kez daha olası kılmıştır. Nacherziehung örneğin narsisistik kişilik bozukluklarındaki hastaların gecikmiş olgunlaşmaları, aktarım analizi yoluyla geleneksel biçimde sağlanabildiğinden, psikanalizin görüş alanının genişlemekte olduğunu gerçekten iddia edebiliriz. Bu nedenledir ki psikonöroz ya da psikonörotik karakter bozukluklarının analizleri ile erken dönem kendiliknesnesi bozukluklarının analizleri arasında sıklıkla yapılan bir ayrıma karşı çıkmaktayım. Bu yarılma bu iki grup hastanın psikanalitik olarak ele alınması ya da anlaşılmasında özde farklı bir şeyin olduğu düşüncesine götürür. İnanıyorum ki psikanalitik kuram çerçevesinde Kohut’un kuramını incelemem, böyle bir farklılık olmadığını ortaya koymuştur (Basch, 1981).
KOHUT VE METAPSİKOLOJİ
Kohut’un çalışmasının kapsamı, metapsikoloji olarak adlandırılan psikanalizin açıklayıcı kuramı için psikanalitik uygulanmada olduğu kadar önemlidir. Kohut’un erişkin hastaların analizlerinde yapılmış gözlemlerine dayanan geriye dönük yeniden yapılandırmaları, erken zihinsel gelişime dair bugün bilinenleri pek çok yönden onaylar ve bütünler (Basch, 1977). Çocuk araştırmaları, bebeklerin kaçınmaktan çok uyarı aradıklarını ve düşüncenin bir konuşma ürünü olmadığını göstermektedir. Bu bulgular, bebek ile ebeveynleri arasındaki makul derecedeki eşduyumsal ilişkiye dayanan Kohut’un kendilik kavramıyla aynı düşüncededir. Çocukluk döneminin bebeğin sorun çözme yetilerini biçimlendirecek sözel olmayan anı izlerini inşa ettiği öğrenme dönemi olduğunu fark eden bir kuram, ancak, çocukluk yaşantısının yaşam boyunca karakter oluşumu üzerindeki etkisini açıklar. Piaget (Piaget ve Inhelder, 1969) öğrenme sürecinin sadece basit bir gelişmeden ibaret olmadığını; yüzeyde benzerlik gösteren olayların deneyimlemiş kişi tarafından ulaşılmış bilişsel gelişim dönemine bağlı olarak farklı yorumlandığını göstermişlerdir. Hastaların kendiliknesnesi aktarımında kurdukları ilişki biçiminin, eşduyumsal iletişimin başarısız olduğu gelişim alanlarını yansıttığına dair Kohut’un fark ettiği, bilişsel olgunlaşmanın hiyerarşik kavramıyla uygundur. İçinde barındırdığı çatışmalarla ödipal evre, çocuğun yeni kazanmış olduğu simgesel soyutlama ve somut işlemleme yeteneğini yansıtan, gelişime ait yalnızca bir evredir. Bütün gelişimsel sorunları bu terimlerle ele almak yanlış olur. Yenidoğanlarla bakıcıları arasındaki iletişim amacın içgüdüsel olarak türetilmiş psişik enerjinin boşaltımı olan temeldeki bir kapalı sistem kavramı yoluyla açıklanamaz. En başından beri ortada olan olgunlaşma karmaşıklıklarını açıklamak için yanlış düzeltici geri ve ileri bildirime izin veren bir açık sistem ileri sürülmelidir. Hem güdü ve hem de yoğunluğu içgüdü ve psişik enerjiden çok duygulanım yaşamının değişimleriyle ortaya konulabilir – duygulanım yaşamın başlangıcından sonuna dek iletişim ve bilişin temeli olarak hizmet eden, kalıtımla elde edilmiş bir otomatik ve otonom davranış kalıpları şeklinde anlaşılır (Basch, 1976b, 1988).
Kohut’un çalışması, Freud’un yönteminin, bulmayı umduklarının daima çıkageleceği dairesel bir kendini geliştiren kehanet olduğunu söyleyenlerin iddialarını çürütür. Potansiyel olarak aynı kendiliknesnesi aktarımı gibi gelişimin daima çalışılacak diğer yönleri vardır ve bunların bekledikleri yalnızca, analitik durumda yaşadıkları ile psikanalitik kuramın ait olduğu insan gelişimine dair daha büyük bir kuramın kapsadıkları arasındaki gerekli bağlantıları yapabilecek bir geçmişi, ve o derece kendisini analiz edebilme kapasitesi olan yetenekli bir analist aracılığıyla, Freud’un yönteminin uygulanmasıdır.
Psikanalitik kuramın yeniden gözden geçirilmesinin gerekliliği bir süredir açıkça bilinmekteydi, ama analistler klinik çalışmalarına zararlı olabileceğini hissettikleri bir risk almaktansa kendilerini diğer bilimlerden yalıtmayı yeğleyerek, bu gereklilikleri kabul etmekte isteksiz olmuşlardır. Kohut’un aktarımın geniş yelpazesi ve görüş alanını keşfi burada kısaca taslağı yapılmış değişiklikleri yapma gereksinimini klinik veriler temelinde açıkça gösteren, psikanaliz içinde ilk yöntemli karşı karşıya gelmedir. Şurası vurgulanmalıdır ki, metapsikolojideki bu yeniden gözden geçirmelerin hiçbiri Freud’un klinik keşiflerinin önemini hiçbir şekilde değiştirmemektedir. Değişen şudur ki, nörotik patolojiyi çalışmaktan öğreneceğimiz, gelişim hakkındaki bilgilerin, artık zihinsel yaşamın bütünü için örnekleyici olmayışıdır. Ödipal dönem ve değişimleri olgunlaşmanın bir yönünü biçimlendirmektedir ve, önemi Kohut’un kendilik-gelişimi kavramında kesinleşen karakter evriminin daha geniş bir taslağına böylelikle uymasıyla önemi azalmamaktadır.
Epistemoloji ve bilimsel bir kuram oluşturulması anlamında, yıllar önce terk ettiği yola psikanalitik kuramı, Kohut’un geri yerleştirdiğinin açık hale getirilmesi gerekir. Psikanalitik yöntem insan davranışının anlamına, güdüsüne dair verileri açıklar. Psikanaliz yalnız başına, Freud’un yapacağına inandığı gibi, genel bir psikoloji ortaya çıkartamaz. Diğer taraftan genel psikoloji, bilinçdışı güdülemeyi berraklaştıracak araştırmacı bir yönteme gerek duymaktadır. Geçmişte psikanalitik kuramın doğası hakkındaki karışıklık; psikanalizin getirecekleriyle kendi disiplinlerinin diğer yönlerini birbiriyle uyumlu hale getirmek için psikanalizin klinik başarılarını dikkate alan psikologlar için bile; bunu zor hatta olanaksız hale getirmişti. Kendiliknesnesi aktarımlarına dayanan güdülenme ve anlama dair bir psikanalitik kuram hastanın aktarımında yeniden yaratıldıkça, gelişiminin herhangi bir alanındaki ilişkilerin duygulanım anlamını araştırma yetisine sahiptir. Bu verilerin birikmesi, bütün düzeylerdeki insan davranışlarının araştırılmasında çok yararlı olacaktır.
SONUÇ
Kohut’un çalışması psikanalitik kurumla henüz bütünleşmemiştir. Kendilik psikolojisinin psikanalizden saptığını ve psikanaliz için bir tehdit oluşturduğunu hissedenler vardır. İnanıyorum ki bu eleştirenler kendilik psikolojisinden korkmaktadırlar çünkü kendileri serbest çağrışım verileri, bunlardan soyutlanabilecek kanun ya da klinik genellemeler, ve diğer alanlardan bunları açıklamak için ileri sürülmüş varsayımlar arasında kesin bir ayrım yapmakta başarısız olmuşlardır (Basch, 1973). Sadece ilk ikisi psikanalitik yöntemle doğrudan ilişkilidir. Sonuncu olan açıklayıcı kuram, ayrı bir tartışma alanına aittir ve bu kuramlardaki değişikliklerin psikanalitik önermelerin geçerliliği ile ilgisi yoktur. Açıklayıcı varsayımlar olarak içgüdülerin ve Ödip karmaşasının dışlayıcılığı ve merkeziciliğini, Kohut psikanalitik yeniden yapılandırmalarla bebeklik ve erken çocukluk dönemine dolaylı yoldan ışık tutup, kendilik kavramının gelişimindeki değişikliklerin sandığımızdan daha karmaşık olduğunu ortaya koyarak, kaçınılmaz olarak sorgulamıştır.
Kendilik psikolojisi, psikolojinin ayrı ya da yeni bir biçimi değil, geleneksel psikanalitik uygulamanın daha çok bir uzantısıdır ve bu uygulama için düzelticidir. Freud ve Kohut’un çalışmasını sanki temelde farklı durumları temsil ederlermiş gibi karşılaştırmayı düşünmek yanlışlık olur. Kohut, Freud’un klinik keşiflerinin mantıklı sonuçlarını benimseyebiliyordu, ve psikanalizde eşduyum ve içebakışın üstünlüğüne yaptığı vurguyla, Freud’un çalışmasını daha önce mümkün olmamış yönlere ilerletebiliyordu. Kohut’un bu katkıları psikanalitik bulguların yararlı ama yeni bir şey olmadığını açıklamak için ondokuzuncu yüzyıl biyolojisini Freud’un içgüdü kuramı şeklinde kullanmanın uygunsuzluğunun altını çizmiştir – çünkü içgüdü kuramı ve buna dayandırılan açıklamaların yıllardır hiçbir bilimsel temeli olmadığı bilinmektedir (Basch, 1975a).
Daha fazla sayıda analist Kohut’un aktarımının boyutlarını ilkin kendi analizlerinde, daha sonra da hastalarının analizinde anladıkça, psikanalitik düşüncede varolan ikilik kaybolacaktır. Ego psikolojisinin id psikolojisini izlemesi gibi, kendilik psikolojisi ego psikolojisinin evrimsel varisi olarak görülecektir. Ve Kohut kesinlikle her zaman olduğunu düşündüğü gibi Freud psikanalizine katkıda bulunmuş olarak bilinecek ve onurlandırılacaktır.
Toplam okunma (6233) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Psikanalizin Tarihçesi (1) – Sigmund Freud | “On yıl gibi bir süre tek başıma Psikanaliz üzerine çalıştım” Ocak 12, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a commentFreud, psikanalizin görüşlerinden sapma gösterip psikanalizin ilkeleriyle bağdaşmayan düşüncelerin kendisinin bulguladığı psikanaliz adı altında sunulmasından aleyhindeki kimselerin yararlanacağını düşünmekte ve psikanalizin, psikanalizle uğraşanların bile üzerinde anlaşamadığı keyfi ve bilimsellikten uzak bir nesne olduğunu kanıtlamaya kalkacaklarından çekinmekteydi. Dolayısıyla, bilimsel polemiklere girmekten hoşlanmadığı için, istemeye istemeye Psikanalizin Tarihçesi’ni yazmaya karar vermiş, psikanalizin gelişim tarihçesinde ki güçlü mantığa dayanarak kurduğu öğretinin ana kavramlarını bir kez daha açık seçik ortaya koymak, beri yandan Adler ve Jung’un öğretilerini ele atıp özleri bakımından psikanalize aykırı düştüğünü, bu yüzden psikanaliz adının bunlar için söz konusu edilemeyeceğini göstermek istemiştir.
Psikanaliz akımının örgütlenmesi sorununa da eğildiği bu polemik yazısının bütün yarımlıklara son vereceği ve özlenen ayrılıkları gerçekleştireceğini de ummuştur. Beri yandan düşmanlarda, psikanalistlerin birbirine düştüğü gibi bir izlenimi uyandırmak rizikosunu, kendi yaşamının eserini savunabilmek için göze almıştır, ilerideki gelişim gerçekten de Freud’u haklı çıkarmıştır.
Jung, daha Psikanalizin Tarihçesi’nin yayınlanmasından önce Uluslararası Psikanalistler Derneği başkanlığını elinden bırakmış, yazı yayınlandıktan sonra ise dernekten ayrılmış ve kurduğu öğretiyi nihayet “Analitik Psikoloji” diye nitelemiştir. 1914′te Psikanaliz Yıllığı’nın aynı sayısında Psikanalizin Tarihçesi’yle birlikte, Freud’un Narsizm Kavramı Üzerine isimli bir yazısı daha çıkmış, en önemli incelemelerden biri diye bakılacak ilgili yazıda Freud, bir kez daha Adler ile Jung’un bazı tezleri üzerine eğilerek, bunlarla bilimsel bir hesaplaşmaya girişmiştir. Nihayet yine 1914′te kaleme aldığı, ama ancak 1918′de yayınlanan Çocuksal Bir Nevroz’un Öyküsü’nde çocuk cinselliği görüşünün doğruluğunu, dolayısıyla Adler ve Jung’a yönelttiği eleştirilerin haklılığını ortaya koyan yeni kanıtlar öne sürmüştür. Sonraki yapıtlarında ise bu eski polemiğe ancak seyrek olarak ve şöylece değinip geçtiği görülür.
Pluctuat nee mergitur
(Paris kentinin arenasındaki yazı)
Psikanalizin tarihçesiyle ilgili olarak sunacağım bu incelemenin özel karakteri ve benim bu tarihçede oynadığım rolün büyüklüğü kimseyi şaşırtmasın. Çünkü psikanaliz benim eserimdir, on yıl gibi bir zaman tek başıma üzerinde çalıştım, bu yeni bilimin çağdaşlarımda uyandırdığı hoşnutsuzluğun bütün tepkisi yergiler halinde benim başıma yağdı. Artık benden başka psikanalistlerin bulunduğu günümüzde bile, psikanalizin ne olduğunu, ruhsal yaşamın araştırılmasında başvurulan öbür yöntemlerden ne bakımdan ayrıldığını, psikanaliz adından ne anlamak, daha yerinde bir söyleyişle ne anlamamak gerektiğini benden iyi bilecek kimse yoktur. Bu incelemede, başkasının malına küstahça bir el uzatış gözüyle baktığım bir eyleme karşı çıkarken, psikanaliz yıllığının redaksiyonu ve yayınlamş biçiminde değişikliğe yol açan olaylara ilişkin bazı bilgileri de dolaylı yoldan okuyuculara aktarmaya çalışacağım2.
1909 yılında ilk kez bir topluluk önünde açıkça psikanaliz üzerinde konuşmak için bir Amerikan üniversitesinin konferans salonunun kürsüsüne çıktığım zaman3, kendimi bu anın psikanaliz araştırmalarım için taşıdığı önemin heyecanına kaptırarak, psikanalizi yoktan vareden kişinin ben sayılamayacağımı söylemiş, bu şerefin bir başkasına, Josef Breuer’e ait olduğunu, ben henüz üniversitede okur ve sınavlarını vermeye çalışırken (18801882) Breuer’m psikanaliz konusunda gösterdiği çabalarla ilgili şerefi hakettiğini belirtmiştim’. Ama beni seven dostlarını, sonradan, Breuer’e karşı beslediğim şükran duygusunu adı geçen konferansta dile getirirken fazla ileri gidip gitmediğimi düşünmemin yerinde olacağını söylediler; benim daha önce de kimi açıkladığım gibi, Breucr’in katartüz yöntemi’i\e psikananzin bir ön evresi gözüyle bakmam ve gerçek psikanalizi ipnotizma tekniğine sırt çevirerek serbest çağrışımı işin içine sokmamla başlatmamın uygun olacağını ileri sürdüler. Doğrusu, psikanalizin tarihçesi ister katartık yöntemle başlatılsın, ister benim başvurduğum değişiklikler sonucu ilgili yöntemin kazandığı yeni kimlikle, pek farketmez. Şu anda ilginçlikten uzak bu soruna değiniyorsam, psikanalize karşı çıkan bazı kimselerin zaman zaman kalkıp bu tekniğin nihayet benim değil, Breuer’in eseri olduğunu söylemelerindendir. Tabii böyle bir davranışa da, toplumdaki yerleri psikanalizde dikkate değer kimi özlerin varlığını benimsemeye izin veren kişiler başvurmakta, ama psikanalizi yads mada bir smır tanımak gereğini duymayanlar bu tekniği hiç kuşkusuz benim eserim diye göstermektedir. Oysa söz konusu tekniğin doğmasında büyük katkısı bulunan Breuer’ in karşısına ilgili katkının büyüklüğüyle orantılı bir küçümseme ve suçlamayla çıkıldığını hiç bilmiyorum. İnsanları itirazlara sürüklemenin ve kızdırmanın, psikanalizin kaçın lmaz yazg.sı olduğunu anladıktan sonra, bu teknikteki bütün üstünlüklere doğrusu benim uğraşlarımın ürünü diye bakılabileceği sonucuna vardım. Şurasını memnunlukla belirteyim ki, hayli küçümsemo konusu yapılmış psikanalizin doğusundaki katkımın ölçüsünü küçültme çabalarından hiç biri Breuer’in adını taşımamakta ya da onun tarafından desteklenmek şerefine sahip bulunmamaktadır.
Breuer’in bulgulamasının içyüzünü daha önce o kadar çok yerde anlattım ki, şimdi burada ayrıntılara inmeden ilgili bulgulamayı şöylece özetleyeceğim: Isterililerdeki belirtilerin (semptom), bir zaman yaşanıp sonradan unutulmuş önemli olaylardan (travma) kaynaklandığı temel gerçeği. bu yaşantıları uyutmaya (ipnotizma) başvurarak hastalara anımsatma ve yeniden yaşatma ilkesi üzerine kurulmuş tedavi yöntemi (katarsis). söz konusu belirtilerin bir boşalıma kavuşamamış emosyonlardaki* enerji yükünün normal dışı alanlarda kullanılmalarından (konversiyon) doğduğu yolunda biraz kuramsal bilgi. Breuer, isteri Üzerinde İncelemeler kitabındaki katkısında ne zaman dönüşümden (konversiyon) söz açmışsa, sanki bu ilk kuramsal inceleme benim kendi kafamdan çıkmış gibi her seferinde ad»mı ayraç içinde yanma eklemeyi unutmamıştır ( Metinde duygu ve heyecan karşılığı olarak kullanılmaktadır. (Ç.N.). Ama bana sorarsanız, bu yalnız isim yönünden böyledir; gerçekte ise dönüşüm, Breuer’le aynı zamanda vo birlikte yaptığımız bir bulgulamadır.
İlk tedavi denemesinden sonra Breuer’in katartik yönteme birçok yıl el sürmediği, ancak benim Charcot’nun yanından dönüp onu bu yolda gayretlendirmem üzerine aynı yönteme tekrar başvurduğu da yine bilinen konulardandır. Breuer bir dahiliyeciydi ve geniş bir hasta çevresi vardı, bu da kendisinin bilimsel çalışmalar yapmasına pek vakit bırakmıyordu. Bana gelinco: ben istemeye istemeye hekimliği seçmiştim; ama o zamanlar nevrozlulara yardım etmek, durumlarını hiç değilse biraz anlamak konusunda içimde güçlü bir istek duyuyordum. Fizik tedavisine güvenle bel bağlamış, ancak VV. Erb’in bol bol tavsiyeyi içeren vo uygulama alanı pek geniş Elektrotcrcıpi” adındaki kitabının zamanla bende uyandırdığı düş kırıklığıyla ne yapacağımı bilemez duruma düşmüştüm. Nevrozlularda elektrik tedavisiyle elde edilen başarıların gerçekte telkin olayından (sugestiyon) kaynaklandığı yolunda Möbius’un sonradan İleri sürdüğü görüşe ben kendi çalışmalarımda ulaşamamışsam, bu hiç kuşkusuz, W. Erb’in elektroterapisiyle umulan başarıları benim pek elde edemeyişimden ileri gelmiştir. O zamanlar, Liebault vo Berniıcim’ın7 yanında alabildiğine ilginç örneklerini yaşadığım uyutmayla telkin tedavisi, beni düş kırıklığına uğratan elektroterapi’yi hiç de aratmayacak bir yöntem gibi görünmüştü. Ancak, Breuer’den öğrendiğim uyutmayla yap’lacak araştırı ve incelemeler, otomatik olarak sonuç vermeleri ve insandaki bilip öğrenme merakını doyurmaları bakımından, her türlü araştın ve incelemeye kapılan kapayan tekdüze ve zorba telkinsel yasaklamalarla karşılaştırılamayacak kadar çekiciydi. Kısa bir süre önce aktüel çatışmanın ve hastalık nedeninin ön plana geçirilmesi, psikanalizin en yeni bulgulamalarından biri diye öne sürülmüştü. Bu da benim, ve Breuer’in katartik yöntemle çalışırken en başta yaptığımız şeyin ta kendisiydi: Hastanın dikkatim doğruca hastalık belirtisine yol açan travmatik yaşantı üzerine çekiyor, ruhsal çatışmanın nedenini ilgili yaşantıda arayıp bulmaya ve baskı altına alınmış içtepiyi özgürlüğüne kavuşturmaya savaşıyorduk. Söz konusu çabalanınız sonucu gerçekleştirdiğimiz bir bulgulama da, nevrozlulardaki ruhsal süreçlerin karakteristik özelliği sayılan olaydı, ben sonradan geriye dönüş (regresyon) diye nitelemiştim bu olayı. Üzerine eğildiğimiz vakalarda hastanın çağrışımları, açıklığa kavuşturmak istediğimiz yaşantılardan kalkarak daha öncelerde kalmış yaşantılara uzanıyor, bu ise, aktüel rahatsızlığını tedaviye çalışan bizleri onun geçmişiyle ilgilenmeye zorluyordu. Geriye dönüş, boyuna daha gerilere götürüyordu bizi; ilkin buluğ çağına gelip dayandığını sanmıştık. Derken gerek tedavide karşılaştığımız başansızhklar, gerek hastalığı doğru dürüst anlamada başgösteren boşluklar, çocukluğun daha gerilerde kalıp şimdiye kadar hiçbir araştırmacının kapısından içeri ayak atamadığı yıllarını da psikanalitik inceleme kapsamına alma düşüncesini uyandırdı bizde. Uğraşılarımızda izlediğimiz bu yöntem, psikanalizin karakteristik bir özelliğini oluşturdu. Psikanalizin aktüel (güncel) hiç bir durumu geçmişi dikkate almaksızın açıklayamayacağı, hatta her patojen (hastalandırıcı) yaşantının, daha önceden kalmış kendisi patojen olmayan, ama patojen yaşantıya ilgili özelliğini kazandıran bir başka yaşantıdan kaynaklandığı görülmekteydi. Ama aktüel neden üzerine saplanıp kalma ayartısı o kadar güçlüydü ki, daha sonraları başvurduğum kimi ruhçözümsel (psikanalitik) tedavilerde söz konusu ayartıya karşı duramadığımı söylemeliyim. 1900′de Dora7 adındaki hastamı psikanalizden geçirirken, kendisindeki rahatsızlığın patlak vermesine yol açan nedeni biliyordum. Psikanaliz süresince sayısız kez ilgili yaşantıyı çözümleme konusu yapmaya çalıştım, ama benim çağrı ve isteklerime karşılık hastam her seferinde boşluklarla dolu aynı kırık dökük bilgiden başka bir şey buyur edip çıkaramadı önüme. Ancak ilk çocukluk yıllan üzerinden geçen dolambaçlı bir yol izledikten sonradır ki hastam bir düş gördü, ilgili düşün yorumu sırasında hastalığını doğuran travmatik yaşantıya ilişkin ayrıntılan anımsama olanağına kavuştu ve böylece nedenleri anlaşılan aktüel çatışmanın ortadan kalkması sağlanabildi. Dolayısıyla, daha önce sözü edilen psikanalitik kuralın ne kadar yanıltıcı nitelik taşıdığı ve psikanaliz tekniğinde geriye dönüşün (regresyon) ilgili kural dolayısıyla ihmale uğramasının bilimsel bakımdan ne büyük bir gerilemeye yol açtığı, bu örnekten anlaşılacaktır.
Breuer’le aramdaki ilk görüş ayrılığı, isterinin gizli mekanizmasının belirlenmesi sorununda açığa vurdu kendini. Breuer, ilgili konuda bir bakıma hâlâ fizyolojik denebilecek bir kurama eğilim duyuyor, isterililerdeki ruhsal bölünmeyi değişik ruhsal durumlar, o zamanki deyimiyle değişik bilinç durumları arasındaki iletişim olanağının yitimiyle açıklamak istiyordu; dolayısıyla «ipnoid» durumlar kuramını ortaya atmıştı ki, bu kurama göre ipnoid bilinç durumların ürünleri tıpkı özümlenmemiş yabancı cisimler gibi «ayık bilinç» içine uzanmaktaydı. Bense işi pek onun kadar bilimsel açıdan ele almıyor, isterik durumlarda boyuna günlük yaşamdakine benzer eğilim ve yönelimler buluyor, ruhsal bölünmeye ise bir itip uzaklaştırma olayının ürünü diye bakıyordum, ilgili olaya da o zamanlar «savunu» adını vermiştim, sonradan «geriye itim» demeye başladım. Gerek Breuer’inki, gerek benimki, her iki görüşün de bir arada varlığını sürdürmesine ses çıkarmadım; ama bu çabam uzun ömürlü olmadı, deneyimler hep bir tek görüşün, yani benim görüşümün haklılığını ortaya koydu; dolayısıyla, pek kısa bir süre sonra Breuer’in «ipnoid» kuramıyla, benim «savunu» öğretim birbirine karşıt bir durum aldı.
Ama aramızdaki ilişkilerin çok geçmeden kesilmesinde bu karşıtlığın bir rol oynamadığına yüzde yüz eminim. Birbirimizden kopuşumuzun nedeni daha derinlerde saklı yatıyordu. Gelgelelim öyle olmuştu ki, başlangıçta ilgili kopmayı neye bağlayacağımı bilememiş, ancak sonradan elimdeki güvenilir ipuçlanna dayanarak bunu açıklayabilmiştim. Breuer’in, o ünlü ilk hastasıyla ilgili olarak, cinselliğin hastada şaşılacak ölçüde gelişmemiş durum gösterdiğini ve kızın o zengin hastalık tablosuna asla bir katkıda bulunmadığını söylediği anımsanacaktır sanırım. Her vakit hayret ettiğim bir şey varsa, bana cephe alanların Breuer’ in bu sözlerini, nevrozların cinsel nedenlere dayandığı yolunda benim ileri sürdüğüm savın karşısına nasü olup çıkarmadıklarıdır. Onların bu davranışını bir saygı eseri mi, yoksa bir dikkatsizlik sonucu mu görmem gerektiğine bugün bile karar verebilmiş değilim. Breuer’in hastasına ilişkin hastalık öyküsünü (anamnez), son yirmi yılın kazandırdığı psikanalitik deneyimlerin ışığı altında yeniden okuyan kimse, yılanlar, kaslarda kasılıp kalmalar, kolda felçlerle kendini açığa vuran simge dilini anlamada yanılgıya kapılmayacak, hasta babanın yatağının başındaki durumu dikkate alıp ilgili belirtileri gereği gibi yorumlayabilecek ve cinselliğin kızın ruh yaşamında oynadığı role ilişkin olarak sonunda vereceği yargı, kızı tedavi eden Breuer’in yargısına hayli uzak düşecektir. Hastasının tedavisinde Breuer, bizim aktarım» (transfert) diye nitelediğimiz olayın ta kendisi sayılabilecek alabildiğine yoğun telkinsel bir rapport’a başvurmuştu. Bazı zorlayıcı nedenlerin beni sürüklediği kanıya göre, Breuer, hastasındaki semptomları ortadan kaldırdıktan sonra ilgili aktarımın cinsel nitelik taşıdığım, kendini bu kez açığa vuran bazı yeni belirtiler dolayısıyla ister istemez görmüş, ancak belirtilerdeki genellik dikkatinden kaçmış, dolayısıyla tedavi sürecinin bu evresinde sanki bir «untoward ivent»* karşısında ne yapacağını şaşırmış gibi araştırı ve incelemelerini yanda kesmişti. Kendisi ilgili konuda doğrudan bir açıklamada bulunmamasına karşın, böyle bir düşünceye kapılmamı haklı göstermeye yetecek ipuçlarını çeşitli zamanlarda vermişti bana. Sonradan ben, nevrozların oluşumunda cinselliğin önemini daha bir kesin savunmaya kalkınca, ilk tepkiyi Breuer gösterdi; ileride kendilerine enikonu aşinalık kazandığım bu tepkilerin, benim artık bozulmaz bir yazgım sayılacağını henüz o zamanlar anlayamamıştım.
Bütün nevrozların tedavisinde ne hastanın, ne’hekimin doğmasını arzuladığı sevgi ya da düşmanlık dolu kaba cinsel (Tatsız olay. (Ç.N.) karakterde bir «aktarım» ile karşılaşılması, bana nevrozlara yol açan nedenlerin her vakit cinsel yaşamda aranması gerektiğinin sarsılmaz kanıtı gibi göründü. Bu konu üzerine hâlâ yeterli bir ciddiyetle kimse eğilmiş değildir; çünkü öyle olsa, araştırmacılar için söz konusu aktarımın gerçekliğini benimsemekten başka çıkar yol kalmazdı. Bense aktarım’a psikanaliz çalışmalarının özel başarıları dışında, hatta onların da üzerinde her vakit kesin önem taşıyan bir gözle baktım.
Nevrozların cinsel nedenlere dayandığı savımın dost bildiğim üç beş kişi arasında da iyi karşılanmamasmın —çok. geçmeden olumsuz bir hava esmeye başlamıştı çevremde— yol açtığı üzüntü nedeniyle beni avutan bir şey varsa, yeni ve özgün bir düşünce uğrunda savaşa atılmamdı. Ne var ki, günün birinde bazı anımsamalar bir araya gelerek böyle bir avuntudan yoksun bıraktı beni; ama buna karşılık ilgili gerçeğin nasıl bulgulandığım ve bu bilgiye nasıl ulaşıldığını pek güzel görüp kavramamı sağladı. Varlığından sorumlu tutulduğum düşünce asla bende doğmuş değildi;; Breuer’in kendisi, sonra Charcot ve Viyana’daki hekimlerin belki de en üstünü sayılacak üniversitemizin jinekologu Chrobak olmak üzere, görüşlerine alabildiğine saygı beslediğim üç kişi tarafından bana iletilmişti. Adı geçen üç kişi beni öylesine derin bir görüşün sahibi kılmışlardı ki, kendileri doğrusu böyle bir görüşten yoksundu. Bunlardan ikisi, bana bir zaman söylediklerini sonradan kendilerine animsatmak istediğimde yadsıma yoluna saptı. Üçüncülerine, yani Üstat Charcot’ya gelince: belki kendisini sonradan yeniden görmem kısmet olsaydı, o da aynı yola başvuracaktı. Ama her üçünün ağzından çıkıp benim henüz içyüzünü kavrayamadan benimsediğim birbirine özdeş açıklamalar yıllar boyu uyuklayıp kaldı içimde ve günlerden bir gün özgün bir düşünce kimliğiyle dünyaya gözlerini açtı. Hastanede hekimliğe yeni başlamıştım; bir gün kentte bir gezintiye çıkıyordu, beni de yanına aldı Breuer. Yolda giderken ileriden bir adam yaklaşarak kendisiyle konuşmak istediğini, söyleyeceklerinin pek önem taşıdığını belirtti. Ben geride kaldın. Adamla konuşması bitince, Breuer dönüp geldi ve kendisine özgü,o nazik öğretici edayla, adamın bir hastasının kocası olduğunu ve karısıyla ilgili bir haber getirdiğini açıkladı. Sonra hasta kadının eş dost arasında pek acayip davranışlarda bulunduğunu, dolayısıyla sinir haspası diye görülüp tedavi edilmek üzere kendisine yollandığım ekledi ve *Alkoven’in sırlan* diyerek konuşmasına son verdi. Ben şaşırmış, bununla ne anlatmak istediğini sordum. O ise, benim bunu işitilmemiş bir şey gibi karşılamamı anlamadığı için, Alkoven’in («evlilik döşeği») anlamına geldiğini açıkladı.
Bundan birkaç yıl sonra, Charcot’nun konuklarını kabul ettiği akşamların birindeydi. Sayın Üstadın yakınında bulunuyordum; Brouardel’e,7 o gün muayenehanesinde karşılaştığı pek ilginç bir olayı anlatıyordu. Başını pek iyi duymamıştım, ama anlatılanlar giderek beni ilgilendirdi. ¦Çok uzaktan, Ortadoğu’dan gelmiş genç bir çift söz konusuydu; kadın ağır hasta, erkek ise iktidarsız ya da cinsel birleşmede beceriksiz biriydi. Tâchez done* sözlerini tekrarladığını işittim Charcot’nun, arkadan şöyle dedi: Je vous assure, vous y arriverez.»** Charcot’dan daha alçak sesle konuşan Brouardel, söz konusu koşullarda kadında ilgili belirtilerin görülmesinden ötürü şaşkınlığını belirtmiş olmalıydı ki, Charcot’nun dudaklarından ansızın büyük bir canlılıkla şu sözler döküldü: (Sizi temin ederim başaracaksınız. (Ç.N.) Mais dans des cas pareils e’est toujours la chose gânitale, toufours… toujours… tou/ours.»*** Bu arada üstat ellerini karnının önünde kenetleyip kendine özgü o zindeliğiyle birkaç kez çabuk çabuk gidip geldi. Kâlâ anımsarım, bir an beni adeta her türlü devinimden alıkoyan bir şaşkınlığa kapıldım, peki Üstat bunu “biliyor da neden hiç açığa vurmuyor? diye sordum kendi : kendime. Ama ilgili olayın bende bıraktığı izlenim çok geçmeden silinip gitti; beyin anatomisine yönelik çalışmalar ve isteri felçlerinin’ deneysel yoldan ortaya çıkarılması konusu, bütün ilgimi üzerine çekmişti.
Bir yıl sonra sinir hastalıkları eylemsiz doçenti olarak Viyana’da hekimliğe başladım; nevrozların oluşumu konusunda, kendisine umutla bakılan bir akademi mensubunda
Gayret ediniz kuzum. (Ç.N.)
Ama bu gibi durumların nedeni her zaman dnsellik, her zaman… her zaman… (Ç.N.)
aranacak bir bilgiyle donanmış değildim. Bir gün Chrobakt bana telefon edip, bir kadın hastasının tedavisini üzerimealmamı rica etti, üniversitede yüklendiği öğretim görevinin kendisine hasta için ayıracak zaman bırakmadığını bildirdi. Hemen yola koyularak, Chrobak’tan önce hastanın yanına vardım ve onun anlamsız korku nöbetleri geçirdiğini,, ancak günün her saati hekiminin bulunduğu yer tastamam kendisine bildirildiği zaman nöbetlerde bir yatışma sağlanabildiğini öğrendim. Daha sonra Chrobak gelince beni bir kenara çekti ve hastasındaki korku nöbetlerine, on sekiz, yıllık bir evliliğe karşın kadının hâlâ virgo intaçta* olmasının yol açtığını açıkladı. Kadının kocasının tam bir cinsel iktidarsızlığından ve böylesi durumlarda hekime karı koca arasındaki uyumsuzluğun faturasını kendi saygınlığıyla ödemekten ve sağda solda omuz silkilerek hakkında söylenecek: «Onun da bir şeyden anladığı yok, anlasa kaç yıldır iyi ederdi kadıncağızı» gibi sözleri sineye çekmekten başka yapacak şey kalmadığını belirtti. «Bu gibi rahatsızlıklar için yazılacak reçete bizce malum ama yazılmaz», dedi, arkadan reçeteyi söyledi:
Rp. Penis normalis dosim Repetatur!
Ben, böyle bir reçete işitmemiştim hiç. Velinimetimin buince alayına başımı sallayıp geçmek istemiştim doğrusu.
Hani adı kötüye çıkmış cinsellik düşüncesinin yüce kaynaklarını, ilgili düşüncenin sorumluluğunu başkalarının üzerine yıkmak istediğim için açığa vurmuş değilim. Bu düşünceyi bir ya da birkaç kez nükteli bir söz kılığında dile getirmekle üzerine ciddi bir tutumla eğilmenin, gereği gibi üzerinde durmanın, onu tutup kendisine karşı çıkan tüm ayrıntılar içinden geçirmenin ve benimsenmiş doğrular arasında onu hakettiği yere oturtmanın birbirinin aynı şeyler sayılmayacağını biliyorum. Bütün ödev ve güçlükleriyle tam bir evlilik ve kolayından bir flört gibi birbirinden ayrı şeylerdir her ikisi. Hiç değilse Fransızca’da kullanılan bir deyim vardır: Epouser les idges de…**
Bakire. (Ç.N.) — in düşüncesiyle evlilik. (Ç.N.)
Çalışmalarımın katartik yönteme eklenerek onu psikanalize dönüştüren birçok öğesi arasında geriye itim (refoulement) ve karşıkoyma (resistance) öğretisi, çocuk cinselliğinin benimsenmesi, bilinçdışım tanımak için düşlerin yorumlanması başta geliyor.
Geriye itim öğretisinde kuşkusuz bağımsız bir çalışma izledim; beni ilgili öğretiye yaklaştıran, onu bulmama yardım eden bir dış etki olmadı; geriye itim düşüncesine uzun süre orijinal bir gözle baktım; ancak günlerden bir gün, Otto Iiank.» bana filozof Schopenhauer’in Welt als Wille und Volstellung adlı yapıtında cinnetin açıklanmaya çalışıldığı yeri gösterince iş değişti. İlgili yerde gerçeğin hoşa .gitmeyen bir parçasını kabule karşı direniş üstüne söylenenler, benim geriye itim deyimindeki içerikle o kadar eksiksiz çakışıyordu ki, yine pek fazla okuyan bir kimse olmadığım için bir bulgulamayı gerçekleştirebildiğimi anladım. Oysa söz konusu yeri başkaları okumuş, üzerinde durmayıp geçmiş, böyle bir bulgulamayı gerçekleştirememişlerdi. Önceki yıllarda felsefi yapıtları okumaktan daha çok zevk alsaydjm, belki aynı soy benim de başıma gelecekti. Ayrıca, ileride Nietzsche’nin yapıtlarını okumanın hazzmdan da kendimi bilerek uzak tutmuş, kafamda birtakım önbekleyişlerin gelişerek psikanalitik gözlemlerin değerlendirilmesinde bana ayak bağı olmasını istememiştim. Ama buna karşılık, o zahmetli psikanaliz araştırmalarının, filozoflarca sezgisel yoldan elo geçirilmiş gerçekleri doğrulamaktan öteye gitmediği sık görülen durumlarda, öncelik iddiasından vazgeçmeye ister istemez hep hazırlıklı bulundum ve bulunmaktayım.
Geriye itim öğretisi, psikanalizi taşıyan temel direktir; öte yandan psikanalizin en önemli parçasıdır ve nevrozların ipnotizmaya başvurulmaksızın yapılacak ruhçözümsel sağaltımında her zaman karşılaşılacak bir durumun kuramsal yoldan dile getirilişinden başka bir şey değildir. Nevrozlulann ipnotizmasız psikanalizinde, hastada bir karşıkoymanın kendini açığa vurduğu görülür; karşıkoyma, psikanaliz çalışmasını engeller ve onu başarısızlığa uğratmak için hastanın anımsama zincirinde boşluklar yaratır. Hasta üzerinde ipnotizmanın uygulanması ise söz konusu karşıkoymayı yalnızca maskeler; dolayısıyla, psikanalizin tarihi, nerozluların sağaltımında uygulanan yöntemde bir değişikliğe gidilerek ipnotizmadan el çekilmesiyle başlar. Karşıkoymanın anımsamada boşluklarla birlikte görülmesine yönelik kuramsal çalışmalar, bizi bilinçsiz bir ruhsal yaşamın varlığı görüşünü ister istemez benimsemeye zorlamıştır; bu görüş, psikanalize özgüdür ve bilinçdışı üzerindeki filozofik spekülasyonlardan belirgin olarak ayrılır. Dolayısıyla, psikanalitik kuram, nevrozlulardaki hastalık belirtilerinin geriye doğru izlenip nedenlerinin ele geçirilmeye çalışılması sırasında karşılaşılan beklenmedik iki olayı, aktarım ile karşıkoyma’yı açıklama denemesidir. Bu iki olayın gerçekliğini benimseyen ve kendisine çıkış noktası yapan her araştırmayı, benimkilerden ayrı sonuçlara varsa bile psikanalitik diye nitelendirebiliriz. Ama bu iki önkoşuldan sapma gösterip işin başka yanlarına el atan bir kişi kendine psikanalist demekte ayak direrse, öykünme yoluyla yabancı bir mülke sahip çıkmak istediği suçlamasından yakasını bir türlü kurtaramayacaktır.
Geriye itim ve karşıkoyma öğretisini psikanalizin verileri değil de önkoşulları arasına katmak isteyenler, beni bütün .gücümle karşılarında bulacaktır. Genel psikolojik ve biyolojik nitelikte bu gibi önkoşullar vardır ve bir başka zaman bunlardan söz açmak daha yerinde olur. Ancak, geriye itim öğretisi psikanaliz çalışmalarıyla elde edilmiş bir kazanç, sayılamayacak kadar çok deneyimler sonucunda yasal yoldan ele geçirilmiş kuramsal bir basandır.
Çok daha sonraları ele geçirilen bir başka başarı da, çocuk cinselliği deyiminin psikanaliz tarafından ortaya atılışıdır. Psikanaliz çalışmalarının henüz el yordamıyla ilerlemeye çabaladığı İlk yıllarda sözü edilmeyen bir deyimdi, bu. Çocuk cinselliği konusunda ilk dikkati çeken şey, aktüel yaşantılardaki etki gücünün geçmişe bağlanması zorunluğu olmuştu. Ancak «arayan, bulmayı dilediğinden çokluk fazlasını ele geçirmekteydi.» Giderek geçmişin daha çok derinliklerine dalınmış, sonunda buluğ çağına ulaşılarak cinsel içtepilerin bu geleneksel uyanış döneminde karar kılınacağı umulmuştu. Ama boşuna bir umuttu bu; izlenen izler daha gerilere, çocukluğa ve çocukluğun da ilk yıllarına doğru uzanıp gitmişti. Bu yolda ilerlenirken, psikanaliz gibi körpe bir bilimi adeta uçuruma sürükleyecek bir yanılgıdan kurtulmak gereğiyle karşılaşılmıştı, ü zamana kadar isteri konusunda Charcot’nun ortaya attığı travma kuramının etkisiyle hastaların anlattıklarını gerçek sayıp etiyolojik (nedensel) bakımdan önemli görmeye daha çok eğilim gösterilmekteydi. Hastalar ise, kendilerindeki belirtileri ilk çocukluktaki pasif cinsel yaşantılara, yani kaba bir deyişle baştan çıkarılıp ayartılmalara bağlıyordu. Adı geçen etiyolojik görüş pek akla yakın gelmediği, ikincisi kesinlikle saptanan durumlara uygun düşmediği için yıkılıp gidince, bunun yol açtığı başLca sonuç tam bir çaresizlik oldu. Psikanaliz, gereği gibi bir yol izleyerek çocukluktaki sözü edilen travmalara kadar uzanmış, bunların uydurma olduğunu kanıtlamıştı, yani ayaklar altındaki gerçeklik zemini yitirilmişti. Benden önce Breuer’in o hoşlanmadığı durumla karşılaşmasındaki gibi, içimden çalışmaları yüzüstü bırakmak geçmemiş değildi hani. Ama direnip çalışmaları sürdürdümse, belki de benim için yapılacak başka şey olmad ğındandı. Sonunda aklımı baş;ma toparlayıp şöyle düşündüm: İnsan bir çalışmadan belli bazı sonuçlar bekler de bekledikleri çıkmayıp düş kırıklığına uğrarsa, cesaretini yitirmeye hakkı yoktur; yapacağı şey, beklediği sonuçlarda bir düzeltmeye gitmektir. Eğer isterililer hastalık belirtilerini kafalarından uydurdukları birtakım travmalara bağlıyorsa, buradan çıkarılacak yeni gerçek şu olabilirdi: Demek ki söz konusu yaşantıları sayıklıyorlardı. Böyle olunca, ruhsal gerçeğe pratikteki gerçeğin yanı sıra değer vermek, bu gerçeğin üzerine eğilmek gerekirdi. Çok geçmeden de bir nokta açıklığa kavuştu: İlgili sayıklamaların amacı ilk çocukluk yıllarındaki bensevisel (otoerotik) etkinliği gizlemek, ayıp ve utancını örtmek ve ona daha bir yücelik kazandırmaktı. Sayıklamaların ötesine geçildi mi, çocukluktaki cinsel yaşam bütün boyutlarıyla kendini belli ediyordu.
İlk çocukluk yıllarına ilişkin cinsel yaşamda, çocukların doğarken dünyaya birlikte getirdikleri bünyesel özellikler de rol oynamaktaydı. Bünyesel yatkınlıklar, hiç bir olağanüstülüğü bulunmayıp genelde etkileyici bir güçten yoksun kalacak yaşantılara fiksasyon gücünü içeren kamçılayıcı travmalar niteliğim kazandırıyor, beri yandan bireyin yaşantıları normalde uzun süre uyuklayıp kalacak, belki de hiç bir zaman gelişme olanağı bulamayacak bünyesel etkenleri uykusundan uyandırıyor, böylelikle yatkınlık ve yaşantı bir araya gelerek nedensel (etiyolojik) bakımdan kopmaz bir bütün kimliğiyle kendini açığa vuruyordu. Baza olağanüstü yaşantıların, yani travmaların ortaya çıkışında çocuktaki cinsel bünyenin uyarıcı rol oynadığını ileri sürerek, travmatik etiyoloji konusundaki son sözü 1907′de Abraham’m söylediğini burada belirtmek isterim.
Çocuk cinselliği konusunda benim ortaya attığım görüşler, hemen yalnız erişkinler üzerinde yapılıp geriye doğru bir yön izleyerek geçmişin derinliğine dalan psikanaliz çalış malarının verilerine dayanmaktaydı; henüz fırsat bulup çocuklar üzerinde doğrudan gözlemleri gerçekleştirememiştim. Bu yüzden, pek küçük çocuklar üzerinde yıllar sonra .giriştiğim dolaysız gözlemlerin, yıllar önce büyükler üzerindeki çalışmalarla vardığım sonuçlardan büyük bir bölümünü doğruladığını görmek, benim için eşsiz bir zafer oldu. Ama ele geçirdiğim başarılı sonuçlardan ötürü aslında utanmam gerekiyormuş gibi, söz konusu zafer giderek önemini yitirdi. Çocuklar üzerindeki psikanalitik gözlemlere daldıkça, çocuk cinselliği o kadar daha doğal nitelik kazanıyor, beri yandan bu gerçeği görmezden gelmek için şimdiye kadar ne çok çaba harcandığım düşünmek insana o ölçüde garip görünüyordu.
Ancak bir çocuk cinselliğinin varlığı ve önemine kesinlikle inanılmak isteniyorsa, psikanaliz tedavisinde tutulan yolu izlemek, nevrozlardaki belirti ve özelliklerden kalkarak geriye doğru yol almak ve en son kaynaklara ulaşmak gerekir. Bu kaynaklar, söz konusu belirti ve özelliklerden hangilerinin açıklığa kavuşturulabileceğini, hangilerinde bir değişikliğe gidilebileceğini bize gösterir. Kısa bir süre önce C. G. Jung’un yaptığı gibi, ilkin çocuktaki cinsel içgüdünün karakteriyle ilgili kuramsal bir görüş geliştirilip ortaya konur da, bu görüşten yola çıkılarak çocuğun cinsel yaşamı kavranılmak istenirse, daha değişik sonuçlara varılmasının şaşılacak yanı kalmaz kuşkusuz. Önceden hazırlanan böyle bir görüş, sapa düşünceler göz önünde tutularak ya da keyfi bir yol izlenerek belirlenmiş olmak gibi bir nitelik taşıyacak ve uygulanmak istenilen alana uygun düşmemek gibi bir sakıncayı içerecektir. Elbet psikanaliz de, cinsellik ve cinselliğin kişinin tüm yaşamıyla ilişkisi bakımından henüz çözümleyemediği birtakım sorunlarla karşı karşıyadır, birtakım karanlık noktalara gelip dayanmıştır. Ne var ki, bunlar kurgusal düşüncelerle (spekülasyon) ortadan silinip atılamaz; yapılacak daha başka gözlemler ya da daha başka alanlarda girişilecek inceleme ve araştırmalarla bir çözüme ulaştırıuncaya kadar varlıklarını sürdürmeleri yerinde olur.
Şimdi sözü uzatmadan düş yorumuna geçeceğim. İçimdeki belli belirsiz bir sezginin ardından giderek psikanaliz tekniğinde bir değişikliğe başvurup ipnotizmanın yerine serbest çağrışımı geçirdikten sonra, düş yorumu bu konudaki çabalarımın ilk meyvası oldu. Hani bilip öğrenme merakun, hiç de işin başından beri düşleri anlamaya yönelik değiidi. Beni etkileyerek ilgimi bu alana çeken, bu alandaki çalışmalarda başarı elde edeceğim umudunu bana veren bir şeyle karşılaşmamıştım. Breuer’le ilişkilerimizin kesilmesinden önce, kendisine bundan böyle düşleri yorumlayabildiğimi bir tek cümleyle açıklayabilecek zaman bulabilmiştim ancak. Yorum tekniğini ele geçirmenin böyle bir tarihçeye dayanmasından ötürü düş dilindeki simgeler en son kavrayabildiğim şeyler olmuştu, çünkü düşü görenin çağrışımlarının simgelerin anlaşılmasına fazla bir yardımı dokunmamaktaydı. İlkin olayların kendilerini incelemek, ancak sonradan kitaplara bir göz atmak alışkanlığım elden bırakmadığım için, düş simgelerini kesinlikle ele geçirdikten sonradır ki, Scherner’in9 bir yazısında ilgili simgelerin söz korusu edildiğini gördüm. Düşteki simgesel dışavurumu ancak daha sonradan fırsat bulup ele alabildim; bu da, başlangıçta pek değerli çalışmalarla kendini gösteren, ama ileride işi büsbütün tavsatan W. Stekel’in etkisiyle oldu biraz. Psikanalitik düş yorumuyla bir zaman pek el üstünde tutulan antik düş yorumu arasında sıkı bir ilişkinin varlığını ancak çok yıllar sonra gördüm. Benim düş kurammdaki kendine en özgü ve en önemli parçaya, yani düşlerdeki biçim değişturnelerin bir iç çatışmadan kaynaklandığı, dürüstlükle bağdaşmayacak içsel bir yönelimden ileri geldiği görüşüne, tıbba yabancı, ama felsefeye aşina biri olan ünlü mühendis J. Popper’in Lynkeus takma adıyla 1899′da yazdığı Phantasien eines Realisten (Bir Gerçekçinin Sayıklamaları) adlı yapıtında yeniden rastladım.
Psikanaliz çalışmalarının o ilk çetin yıllarında nevrozların karşıma çıkardığı hem teknik, hem klinik, hem de sağaltımsal (tedaviye yönelik) sorunların aynı zamanda üstesinden gelmem gerekip, büsbütün tek başıma uğraşmak zorunda kalarak güçlüklerin karmaşası içinde çokluk yolumu şaşırmaktan ve özgüven duygumu yitirmekten korktuğum bir sıra, düş yorumu benim için bir avuntu kaynağı ve tutunacağım bir dal olmuştur. Bir nevrozun psikanalizle anlaşılabileceği konusunda ileri sürdüğüm varsayımın doğruluğunu hasta üzerinde görebilmem için çok vakit, insanın sabrını taşıracak kadar uzun süre beklemem gerekiyordu; oysa hastalık belirtilerinin bir eşi gözüyle bakılabilecek düşlerde ilgili varsayımın hemen her vakit hiç yaşmaksızın doğrulandığını görüyordum.
Ancak elde ettiğim bu başarılardır ki, bana yılmadan sabretme gücünü verdi, psikoloji alanında çalışan bir araştırmacının kavrayış yeteneğini, düş yorumuna karşı takındığı tutumla ölçmek gibi bir alışkanlığın içimde doğup gelişmesine yol açtı; psikanalize karşı çıkanlardan çoğunun kısaca bu bölgeye ayak atmaktan çekindiğini ya da böyle bir şeye kalkıştığında alabildiğine beceriksiz davrandığını gözlemlemek bir memnunluk salıyordu içime. Zorunluğuna çok geçmeden inandığım kendimi psikanalizden geçirme işini, çocukluk yıllarımın tüm olayları içinden vurup giden bir dizi düşe dayanarak gerçekleştirdim. Hatta bugün bile doğru dürüst düş gören ve fazla anormalliği içermeyen kimselerde bu çeşit bir psikanalizin amaca elvereceği kanısındayım10. Psikanalizin tarihçesini böylece alıp göz önüne sermekle, sanıyorum onun içyüzünü sistematik anlatımlardan daha iyi ortaya koydum. Doğrusu buluşlarımın özel bir nitelik taşıdığını ilkin farketmemiştim. Hekim olarak çevremde yavaş yavaş uyandırdığım sempatiyi ve sinir hastalarının muayenehaneme akın akın gelmesinin sağladığı maddi kazancı gözden çıkararak, nevrozların cinsel kökenlerini hiç şaşmaksızm araştırıp inceliyordum. Bu çalışmalar sonucu, kanımca cinsel etkenin pratikteki önemini kesinlikle saptamamı sağlayan epey bilgi ve deneyim edindim. Başıma geleceklerden habersiz V. KrafftEbing’in başkanlığındaki Nörologlar Derneği’nde bir konuşma yaptım;11 meslekdaşlarımm konuşmamla şahsıma gösterecekleri ilgi ve takdirin, kendi gönül rızamla üstlendiğim maddi kayıpların acısını bana unutturacağını sanıyordum. Duygusallıktan uzak bir şekilde ele alınması gereken bilimsel katkılar gibi söz açtım bulgulamalarımdan; karşımdakilerin de benim gibi davranacakların umuyordum. Ne var ki, konuşmamın arkasından başgösteren sessizlik, çevremde oluşan boşluk, şans ma karşı yöneltilen kinayeli sözler, nevrozların etiyoloj isinde cinselliğin rolüyle ilgili olarak öne sürülecek savların, başka bildiriler gibi karşılanmasının umulamayacağını yavaş yavaş anlatmıştı bana. Bundan böyle, Hebbel’in bir deyişiyle «uyuklayan dünyayı sarsıp uyand’rinaya çalışanlar» arasına karıştığımı, dolayısıyla çevremden tarafsızlık ve hoşgörü bekleyemeyeceğimi kavradım. Ama gözlemlerimde ve bunlardan çıkardığım sonuçlarda ortalama bir doğruluk derecesinin varl’ğına inancım giderek sağlamlaştı. Ayrıca, kendi yargı gücüme karşı güvenim azımsanacak gibi değildi ve moralim hayli düzgündü. Dolayısıyla, içinde bulunduğum durumdan başarıyla sıyrılıp çkaçağım kuşkusuzdu. Pek önemli birtakım gerçekleri bulgulama şansının kendisine bağışlandığı bir kimse sayılacağım inancını kafama yerleştirmiştim ve ilgili buluşların bir alınyazısı gibi karşıma çıkaracağı tatsız sonuçları da yüklenmeye haz!rdım.
Geleceği ise şöyle tasarlıyordum: Yeni yöntemin tedavi alanında sağlayacağı başarılarla belki kendimi ayakta tutabilecektim, ama hayattayken bilim dünyası beni umursamayacaktı. Derken aradan birçok yıl geçip bir başkası çıkacak, şimdiki zamanın uygun görmediği gerçekleri şaşmaz bir tutumla bulgulayıp yeniden ortaya koyacak, bunları çevresine benimsetecek ve beni ilgili alanda ister istemez yenilgiye uğrayan bir öncü kimliğiyle elimden tutarak şerefli bir mevkiye oturtacaktı. Beri yandan, bir Robinson gibi yalnız adamda günlerimi elden geldiğince rahat geçirmeye bakıyordum. Şimdi içinde yaşadığım zamanın çapraşık sorunlan ve sıkıntılarından başımı çevirip geriye bir göz atınca, bana öyle geliyor ki kahramanlık kokan nefis bir dönemdi bu; splendid isolation* birtakım üstünlükler ve çekiciliklerden yoksun değildi. Literatür izlemem, konu üzerinde doğru dürüst bilgisi bulunmayan psikanaliz düşmanlarının söylediklerine kulak vermem gerekmiyor, hiç bir etki altında kalmayıp beni belli bir yöne itmeye çalışacak hiç bir gücün varlığını üzerimde hissetmiyordum. İçimdeki kurgusal eğilimleri (spekülasyon) baskı altında tutmayı ve Üstat Charcot’nun bir öğüdüne uyarak, kendiliklerinden bana bir şey söyleyene kadar üzerlerine eğildiğim konulan dönüp dolaşıp gözden geçirmeyi öğreniyordum. Yayınlayacak yer bulmakta biraz zahmet çektiğim yazılann her vakit bilgilerimin gerisinde kalmasın.n, bunların okuyucuların önüne çıkarılmasını dilediğim bir tarihe ertelemenin sakıncası yoktu; çünkü sağlamlığı su götürür bir «önceliği» savunma diye bir zorunluk benim için bulunmuyordu ortada. Örneğin Düş Yorumu’nu daha 1896 yılında kafamda ana hatlarıyla geliştirmişken, ancak 1899 yılında yazmaya başladım. Dora’nın tedavisi 1900 yılında sona ermiş, bunu izleyen iki hafta gibi bir sürede hastalık öyküsünü kaleme almışt m; ama kaleme alman öykü ancak 1905′te yayınlandı Bu arada tıp literatüründe yazdıklarım üzerinde pek durulmuyor, nasılsa böyle bir yola gidildiği zaman alay ya da acmakli bir yukarıdan bakışla yergi konusu yapılıyordu. Kimi vakit* meslekdaşlardan biri, yayınladığı bir eleştiride kaçık, aşın, pek acayip gibi çok kısa ve hiç. de hoşa gidecek yanı bulunmayan birkaç laf ediyordu hakk’mda Bir ara, sömestrelerde derslerimi verdiğim klinikte çalışan bir asistan, derslere katılmak için benden izin istedi, büyük bir dikkat ve ilgiyle dinledi derslerimi. Son dersten sonra klinikten ç’kmış gidiyordum ki yanıma geldi, bana yolda biraz eşlik etmek üzere müsaademi rica etti. Bu yürüyüş sırasmr da, savunduğum öğreti aleyhinde bir kitap yazdığını, klinik direktörünün de bundan haberi olduğunu, ancak dinlediği derslerden sonra öğretimi doğru dürüst anlayabildiğini, dolaysıyla böyle davrandığına üzüldüğünü belirtti, «derslerinizi dinleme fırsatını daha önce elde etseydim, kitaptaki
* Dört başı mamur yalnızlık. Ç.N.)
birçok yeri başka türlü kaleme alırdım» gibi bir açıklamada bulundu. Gerçi kitabını yazmadan, Düş Yorumu’nu okuması gerekip gerekmediğini klinikte soruşturmamış değildi; ama zahmete değmez diyerek kendisini bundan vazgeçir* meye çalışmışlardı. Bir ara asistan bey benim öğretinin oluşturduğu yapıyı, şimdi anladığı kadarınca, iç sağlamlığı bakımından Katolik kilisesine benzetti. Hani ruhunun esenliği bakımından, bu benzetmesi dilerim biraz takdir duygusunu içeriyor olsun. Ama sonunda iş işten geçtiğini, kitabında artık bir değişikliğe gidemeyeceğini, çünkü çoktan basıldığını söyledi. Bu meslekdaşım sonradan psikanaliz konusundaki düşüncesinin değiştiğini çevresine duyurmayı gerekli bulmaması bir yana, sürekli muhabirliğini yaptığı bir tıp dergisine psikanalizin kaydettiği ilerlemelere ilişkin hep alaylı yazılar döşendi.
Kişisel alınganlığım, o yıllar benim yaranma körlenip keskinliğini yitirdi. Yaİnız bırakılmış bütün kâşiflerin imdadına yetiştiği söylenemeyecek bir durum karşıma çıkarak, ,beni bir kızgınlığa kapılmaktan da alıkoymuştu; çünkü böyle yalnızlığa itilmiş biri genellikle kendini kahredip durarak, çağdaşlarının şahsına ilgisizliğinin ya da şahsından yüz çevirişinin nereden kaynaklandığını araştırır, bunu inançlarının sağlamlığına yöneltilmiş can sıkıcı bir itiraz görür. Oysa ben böyle bir yola sapmak gereğini duymadım; çünkü psikanalitik öğreti, bana çevrenin davranışını psikanalizin temel varsayımlarına dayanarak açıklama olanağını veriyordu. Tarafımdan ele geçirilen gerçeklerin birtakım duygusal karşıkoymalarla hastaların bilinçlerinden uzakta tutulduğu varsayımı doğruysa, bilinçdışma ittikleri nesneler getirilip gözleri önüne konduğu zaman aynı karşıkoymalara sağlamlarda da rastlanması doğaldı. İçlerinde oluşacak duygusal karşıkoymalan sağlamların birtakım ussal nedenlere dayandırmaya çalışmalarında şaşılacak bir taraf yoktu. Nitekim hastaların da ayni ölçüde sık olarak söz konusu davranışa başvurduğu görülmekteydi. İleri sürülen nedenler de —hani Falssatff’ın* bir deyişiyle nedenler böğürtlenler gibi harcıâlem şeylerdi— yine aynıydı, öyle parlak bir zekâ ese
I
Shakespeare’ln IV. Henry oyununun kahramanlarından. (Ç.N.) 200
ri de değillerdi. Arada bir aynm varsa, hastaların içlerindeki karşıkoymalan görüp yenmelerini sağlayacak bazı çarelerin elde bulunması, sözde sağlıklı kişilerde ise böyle bir şeyin söz konusu olmamasıydı. Karşılarına çıkarılan konular üzerine bu sağlıklılann serinkanlı, bilimseltarafsız bir tutumla eğilebilmeleri için nasıl davramlacağı henüz çözülmemiş bir sorundu; çözümünü en iyisi zamana bırakmak gerekiyordu. Başlangıçta salt itirazlara yol açmış bir savın bir süre sonra, yeni kanıtlar falan ileri sürülmeksizin kendiliğinden benimsendiği bilim tarihinde sık saptanabilen bir durumdu.
Psikanalizin savunuculuğunu tek başıma yaptığım bu yıllarda, dış dünyanın yargısına karşı bir saygının içimde uyanmış ya da düşünsel bir yumuşaklık eğiliminin içimde gelişmiş olmasını sanmm kimse benden beklemeyecektir.
II
1902′den başlayarak çevremde bir grup genç hekim toplandı;13 psikanalizi öğrenmek, uygulamak ve yaymak gibi açık ve belirgin bir amaçlan vardı. Psikanaliz tedavisinin olumlu sonucunu kendi üzerinde yaşayan bir meslekdaş, ilgili konuda öncülük etmişti. Belirli akşamlar benim evde bir araya geliniyor, bazı kurallar çerçevesi içinde konuşulup tartışılıyor, yadırgatıcı bir yenilik gösteren psikanaliz alanında bilgi ediniliyor ve daha başka kişilerin de aynı konuya ilgi göstermesine çalışılıyordu. Günün birinde, sanat okulunu bitirmiş biri elinde bir manüskriyle çıkageldi; yazı olağanüstü bir anlayış ve sezgiyle kaleme alınmıştı. Kendisine ön ayak olup dışandan sınavlara girerek liseyi bitirmesini, sonra da üniversiteye yazılıp psikanalizin hekimlik öğrenimini gerektirmeyen uygulama alanında çalışmasını sağladık. Böylece küçük derneğimiz hamarat ve güvenilir bir sekretere kavuşmuştu; Otto Rank14 adındaki bu sekreter, zamanla benim en vefalı bir yardımcım ve çalışma arkadaşım oldu. Dar çevremiz kısa sürede genişledi, ilerki yıllar topluluktaki eski yüzler kaybolup yerlerini yenileri aldı, eskileri gitti, yenileri geldi. Yetenek zenginliği ve çeşitliliği bakımından diyebilirim ki, topluluğumuzun herhangi bir klinikteki öğretim üyesi kadrosundan pek kalır yeri yoktu. Sonradan psikanaliz tarihinde hep hoşa giden roller olmasa bile pek önemli roller oynayan kişiler, daha baştan bu topluluk içinde bulunuyordu. Ancak, ilex ide böyle bir gelişimle karşılaşılacağı o zamanlar bilinemezdi kuşkusuz. Ortada memnunluk duymamam için bir neden yoktu ve şunu söyleyebilirim ki, bilgi ve deneyimlerimi karşımdakilere aktarmak için elimden geleni yaptnı. Ama hiç de iyiye yorumlanamayacak iki olay, sonunda bu çevreye karşı içimde bir yabancılaşmanın doğmasına yol açtı. Bunlardan birincisi, aynı çetin işi birlikte sırtlanan kimseler arasında esmesi gereken dostça anlaşma havasını bir türlü egemen kılamayışım, ikincisi ise ortak çalınma koşuilamıda koıay bir neden bulup patlak verebilen öncelik çekişmelerini önleyemeyisimdir. Bugünkü ayr.lıklardaıı bırço^uııun ortaya çıkmasını hazırlayan uygulamalı psikanaliz öğretimindeki büyük güçlükler, daha Viyana’daki üzel psikanaliz derneğinde kendini açığa vurmuştu. Bente, gelişimim tamamlamamış bir teknikle sürekli bir akış içindeki bir kuramı, belki birçok kişiyi yanlış yollara sürüklenmekten ve sonunda eğri yollara sapmaktan al.koyacak gibi cir otoriteyle karşımdakiiere sunmayı göze alamıyor, böyle bir girişimi sakıncalı buluyordum. Mkir işçilerinin özgürlüklerine kavuşup zamanında öğretmenlerinden bağımsız duruma ulaşması, psikolojik bakımdan memnunluk verici bir otayehr; ancak, böyle bir bağımsızlık, söz konusu işçilerin pek sık rastlanmayan bazı kişisel koşulları gerçekleştirebilmeleri durumunda yarar sağlayabilir. Özellikle psikanaliz, uzun süreli sıkı bir eğitimi, insanın öz varlığında bir disipline ulaşabilmesi için zorunlu bir eğitimi gerektirir. Psikanaliz gibi böyle horlanan ve hayır çıkmaz bir gözle bakılan bir alanda canla başla sürdürülen çalışmalardaki gözüpeklik dolayısıyladır ki, normalde hoşuma gitmeyen bazı durumları dernek üyelerinde görerek ses çıkarmadım. Ayrıca dernek yalnız hekimleri kapsamına almıyor, başka bilim adamlarını, yazarları, sanatçıları vb. de sinesinde barındırıyordu. Düş Yorumu ve Nükte gibi kitaplar, psikanaliz öğretilerinin yalnız tıp çevresiyle sınırlı kalmayacağını, ilgili öğretilerin manevi bilimlerin öbür değişik dallarına da uygulanabilirliğini daha baştan göz önüne sermekteydi15. 1907 den başlayarak durumda bütün tahminlerin tersine ansızın bir değişme başgösterdi. Psikanalizin büyük bir sessizlik içinde etkisini sürdürüp birçok kişinin ilgisini kazanarak kendisine hayli dost edindiği, hatta onu benimsemeye haz.r bilim adamlarının bulunduğu anlaşılmıştı. Daha epey önce Bleuler10 bana bir mektup yazarak, çalşmalanmın Burghölzli’de incelenip değerlendirilmekle olduğunu bildirmişti. 1907′de Zürih kliniğinden ilkin bir kişi, Dr. Eitingon17 Viyana’ya geldi, çok geçmeden bunu daha başka ziyaretler izledi ve arada yoğun bir düşünce alış verişinin gerçekleşmesi sağlandı. Sonunda, o vakitler burghölzli’de küçük bir memur olan C. G. Jung’un çağrısı üzerine 1908 bahannda Salzburg’ta ilk kez bir psikanalistler kongresi toplandı; psikanaliz taraftarları viyana dan, Salih’ten ve diğer yerlerden kalkıp gelerek kongreye katıldı, bu iik kongrenin meyvası, Bleuler’le benim 190ı* yılında Psikanalitik ve Psikopatolojik Araştırmalar Yıllığı, ilmiyle ç.karmaya başladığımız dergiydi; yazı işleri müdürlüğünü Jung üstlenmişti. Böylelikle, Viyana ve Zürih arasında skı bir işbirliği doğmuş oluyordu.
devamı>>
Toplam okunma (5919) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Bir Şiddet Biçimi Olarak Yoksulluk ve Beslenme Yetersizliğinin Çocuklar Üzerindeki Etkileri Ocak 8, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , 1 comment so far
Beslenme yetersizliği olan bebeklerde enerji ve protein yetersizliğinin yanısıra iyot, demir, A vitamini ve çinko gibi mikronutrient eksikleri de sık görülmektedir. Bunların arasında demir eksikliğinin hem sık görülmesi hem de kalıcı bozukluklara neden olması bakımından özel bir önemi vardır. Demir eksikliği, beslenme yetersizliğine sıklıkla eşlik ettiği gibi kendisi iştahsızlığa yol açarak beslenme yetersizliğini derinleştirmektedir. Yoksul evlerin bebeklerinin en önemli özelliği toprak, kül, kömür, kum gibi besin olmayan maddeleri yemeleridir. WHO’na göre hem bebeklerdeki hem de başta kadınlar olmak üzere erişkinlerdeki demir eksikliği dünyada yılda 800 milyon ölüme yol açmaktadır.
Yetkililer tarafından kof bir edebi metin haline getirilen “Çocuk Haklarına Dair Sözleşme” nin gerçek mesajı şudur: “İster zengin ister yoksul olsunlar dünyadaki bütün toplumlarda en yoksul, en dezavantajlı ve genellikle en ihmale uğrayan çocuklar, gerek eldeki kaynakların kullanımında gerekse gösterilecek çabalarda birinci derecede önceliğe sahip olmalıdır” deniliyor ancak günümüz dünyasında bunun gereği yapılmıyor.
Bir Şiddet Biçimi Olarak Açlık ve Yoksulluk
Açlık, organizmanın yeterli enerji alamadığında hissettikleri ve bu hissetiklerini yansıtmasına verilen isimdir. Yoksulluk ise, başta maddi olmak üzere insanın yaşadığı zamana göre belirlenen asgari ihtiyaçlarının karşılanamaması demektir. Açlık, ilk insandan beri bilinen ve insan gelişimi için önemli motivasyon sağlayan bir organizma cevabıdır, yoksulluk ise modern çağla birlikte kullanılan sosyal bir tanımlamadır. Yoksulluğun en doğrudan sonucu açlıktır.
Herkesin kendi deneyimlerinden bilebileceği gibi aç kalındığında önce “mide bölgesinde kazınma”, “baş ağrısı”, “huzursuzluk”, “sinirlilik”, “halsizlik” gibi bulgular ortaya çıkar. Bu bulguların hemen hepsi enerjisi tükenen organizmanın bir tür yardım çağrısıdır. Organizma, enerji sağlayan besinleri alamadığında “ani stres” durumlarındaki olduğu gibi davranır ve hem açlık hem de herhangi bir nedene bağlı stres durumlarında “stres hormonları” adı verilen hormonların düzeyi yükselir. Normal koşullarda hepimiz günlük enerjimizi yediğimiz besinlerle sağlarız. Herhangi bir nedenle aç (8-10 saat) kaldığımızda, önce karaciğerde depolanan şeker ( glikojen) kullanılır, sonra başta yağ dokusu olmak üzere diğer dokular (kas dokusu gibi) enerji kaynağı olarak kullanılır.
İnsan beyni en fazla enerji (şeker) harcayan dokudur ve normal koşullarda dakikada 2-4 mg/kg glükoza ihtiyacı vardır. İnsan organizmasının açlığa karşı iki temel cevabından ilki hızlı bir şekilde yedek enerji depolarını kullanmak, ikincisi ise nöronal hücreler dışındaki enerji kullanımını mümkün olan en az düzeye indirmektir. Bu nedenle uzun süreli açlık durumlarında (bunu son açlık grevlerinden de biliyoruz) akut dönemin zorlukları geçildikten sonra organizma yeni bir “homeostaz”(denge) oluşturur ve bütün metabolizmasını “azla yetinmek üzere” yeniden düzenler. Organizma açısından esas zor dönem açlıkla ilk karşılaştığı dönemdir, bu dönemde ayağa kalkan ve kan gkükozunu sağlama gayretindeki hormonların etkisiyle gerçek bir alarm yaşanır. Bu nedenle yenidoğan döneminden itibaren açlık en önemli uyarandır ve hemen herkes “açlık huzursuzluğu” nu bilir.
Bebekler acıktıklarında ağlayarak uyanırlar ve annelerini emmeye başladıktan kısa bir süre sonra “huzura” kavuşurlar. Yenidoğan döneminden itibaren şekerli besinlerin bebekleri mutlu ve huzurlu yaptığı bilinir ve bu nedenle de anneler “emzikleri” şekerli besinlere (en çok balla) bulaştırarak bebeklerine verirler. Aç bir bebeği, annenin meme vermesi dışında hiç bir çaba rahatlatmaz.
Açlık organizma için gerçek bir şiddetdir, çünkü açlık sırasında harekete geçen hormonlar “yıkıcı” hormonlardır. Başta glukagon ve katekolominler olmak üzere açlıkla harekete geçen hormonlar önce karaciğerdeki glikojeni, sonra yağ dokusunu ve son olarak da kas dokusunu yıkar. Şiddetin en önemli özelliği “yıkıcılık” olduğuna göre, açlığı biyolojik/hormonal bir şiddet olarak tanımlamak yalnızca “mecaz” değildir. Tam da bu nedenle en önemli açlık nedeni olan yoksulluğu Mahatma Gandhi “Yoksulluk, şiddetin en kötü formudur” diye tanımlamıştır. Bu söz hem yoksulluğun biyolojik etkilerine dikkat çektiği için, ama esas önemlisi piyasa ekonomisinin bir sonucu olan yoksulluğa farklı bir anlam kazandırdığı için doğrudur.
Gerçekten de açlık sırasında “şiddet” dönemlerine benzeyen bir organik/ruhsal huzursuzluk/düzensizlik yaşanır ve böyle olduğu için de açlık geleceğe sarkan etkilere neden olur. Son yıllarda psikiyatride popüler olan “postravmatik stres bozukluğu” kavramı tam da böyle bir süreci anlatır. İnsan (belki de memeli) organizması “ homeostaz” değişikliğine yol açan ani ve kuvvetli stresleri bir travma olarak yaşar ve bu travmanın biyopsikolojik izleri daha sonraki yaşamı etkiler. Bu sarsıntının başta endokrin , bağışıklık ve sinir sistemi olmak üzere bir çok sistem üzerinde izleri kalır. Bir başka deyişle organizmanın biyolojik bir belleği vardır ve bütün “stresler” insan vücudunda birikir. İnsan organizması için en önemli stres beklenmedik ve niteliği değişen etkilere maruz kalmaktır. Açlık çekmeye başlayan ve buna uyum sağlayan bir organizma için kısa bir süre de olsa bol besine kavuşmak önemli bir strestir. Belki bu nedenle işkence sırasında organizma “çelişkili” etkilere maruz bırakılarak “yıkılmaya” çalışılır.
Yoksulluğa bağlı bu “içsel/hormonal” şiddetin yanı sıra ortaya çıkan “duygusal-sembolik şiddete” ise Necmi Erdoğan şu sözlerle dikkat çekmektedir: “…Görüştüğümüz kişiler açısından yoksulluğu kritik kılan şey, yalnızca giderek artan ve derinleşen toplumsal eşitsizlik ve maddi sefalet değil, aynı zamanda bunların kendileri üzerinde yarattığı duygusal-sembolik şiddettir. Yani yoksul-madurlar, yalnızca açlık, hastalık, soğuktan donma vb. tehlikelerle karşı karşıya değildirler; aynı zamanda onurlarına, özsaygılarına ve özgüvenlerine yönelen bir tehditle, sembolik şiddetle karşı karşıyadır”( Yoksulluk Halleri, Erdoğan, 2002, s.45). Yoksulluğun insanın manevi yaşamında açtığı belki en büyük yara, yoksulluk nedeniyle onurlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmalarıdır. Diyarbakır Tabip Odası Eski Başkanı Dr. Mahmut Ortakaya günümüzde yoksulluğun en önemli nedenlerinden olan göç sorununu anlatırken bu ilişkiye dikkat çekmektedir: “Üretim insanı koruyan, insan onuruna sahip çıkan bir faaliyettir. İnsanı üretimden uzaklaştırdığınızda onurunu elinden alırsınız, onuruna el koyarsınız. Üretim ibadettir, üretim onurdur. Bunu bilenler insanları köylerinden evlerinden uzaklaştırdılar ama esas önemlisi üretimden uzaklaştırdılar. İnsanı üretimden uzaklaştırınca onu ekmeğe muhtaç haline getirirsiniz ve onurunu elinden alırsınız. Onur çok önemlidir, özgürlük ise görecedir. Onur kaybedilmemesi gereken bir kavramdır, bir seviyedir. Biz bölge insanı olarak özgürlüğü ararken onurunu kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kaldık”.
Bir Hüzün ve Paradoks Olarak Açlığa Uyum
Açlık karşısında kahramanca “direnen” oraganizmanın en hüzünlü dönemi uzayan açlığa uyum dönemidir. Bu dönemde her şey yavaşlar ve organizma kendisini bir tür “kış uykusu” olarak tanımlanabilecek “hüzünlü” bir döneme sokar. Bu dönem biyolojik bir “depresyon” olarak da tanımlanabilir. Enerji yetmeyince bir çok dokudaki “insülin reseptörü” daha az çalışır ve organizma bu sayede tasarruf ettiği glükozu beyine göndermeye çalışır. Bu dönemde esas itibarıyla “tasarruf” ilkesi geçerlidir; başta büyüme ve metabolizma olmak üzere her şeyden tasarruf yapılmaya çalışılır. Bir başka deyişle organizma bu dönemde “azla yetindiği” gerçek bir “idare lambası” dönemine girer. Daha az ışık daha az yaşam demektir ama yine de ışıklar “kısılmak zorunda kalınır”. Uzun süreli açlık çeken organizmada bütün bunlar çıplak gözle görülebilir; çünkü insan organizmasındaki “büzülme” hemen insan davranışlarına yansır. Bu nedenle Necmi Erdoğan “ … Yoksul bedeni aynı zamanda ezik, kısıtlanmış, kendi kendini inkar etmek isteyen bir bedendir” derken sonuna kadar haklıdır (Yoksulluk Halleri, 2002). Öte yanda bu “azla yetinen” yaşam adaptasyonu insanı zor durumlara hazırlar. Belki bu nedenle askerlikte ve savaşlarda “muhallebi çocukları” yerine yoksul köy çocuklarına daha fazla güvenilir ve bu onlar için aynı zamanda handikap olur. Bu nedenle savaşlarda en çok onlar ölür. Azla yetinen organizmanın tek handikapı bu değildir; son yıllardaki araştırmalar uzun tarihsel dönemler boyunca az besinle yetinmeye uyarlanmış bir genotip taşıyan insan biyolojisinin, insan bedenlerini bir tüketim aygıtına dönüştürmeye çalışan yaşam tarzı karşısında çaresiz kaldığını göstermektedir.
Bu süreci anlamak için “azla yetinen” çöl farelerinden edindiğimiz bilgilere ihtiyacımız vardır. Son yıllarda çöl fareleri (bu fareler Psammomys obesus olarak isimlendiriliyor) üzerinde yapılan araştırmalarda , uzunca bir süre az yiyecekle yetinen ve bu nedenle de “azla yetinen genotipe” (thrifty genotype) sahip olan farelerin laboratuvar ortamında yoğun kalori içeren besinlerle beslendiklerinde şişmanlık, daha önemlisi ise şeker hastalığına (Tip 2 diyabet) yakalandıkları gösterilmiştir.
Bu bulgu, hem kronik açlığın paradoksal bir sonucudur hem de “uygarlığın” insan biyolojisi üzerindeki tahripkar etkisine bağlıdır. Bu nedenle şimdi dünyanın yoksul bölgeleri bulaşıcı hastalıklardan sonra, sıklığı giderek artan şişmanlık, diyabet ve kalp hastalıkları gibi kronik hastalık dalgası ile boğuşmak zorunda kalmaktadır.
Unutulmamalıdır ki açlık ve yoksulluğa karşı uyum ve direnmede gerçek “kahraman” kadın vücududur. Kadın vücudundaki yağ dokusu fazlalığı, erkeklerin “yumuşak bir dokuya” dokunma ihtiyaçlarını karşılamak için değildir; kadınlar fazla yağ dokuları sayesinde hem kendileri hem de esas önemlisi çocukları için daha fazla enerji depolama kapasitesine sahiptirler.
Kadınlar uzun süreli açlığa daha kolay adapte olurlar ve bunun örnekleri ülkemizde yaşanan açlık grevleri sırasında görülmüştür. Kadın vücudu “azla yetinme” yeteneği daha iyi bir organizmadır ve belki bu sayede eşitsizliklerden en çok etkilenen ülkelerde ortalama kadın ömrü erkeklerden daha fazladır.
Esas önemlisi kadınlar, hamilelik sırasında kilo alırlar, çünkü bu sayede yağ hücreleri içinde bebekleri için enerji depolarlar ve emzirme döneminde kadınların yeterli süt salgılayabilmesi için gerekli günlük 700 kalori garanti edilmiş olur. Kadınlar, yoksulluk ve açlığın sonuçlarına bedenlerini siper etmelerinin ötesinde Aksu Bora’ nın sözleriyle “ Olmayanın idare edilmesinde” de oynadıkları önemli rollerle hanelerini yoksulluğun etkilerinden korumaya çalışmaktadırlar ( Bora, Yoksulluk Halleri, 2002 s.65).
Global Bir Sorun Olarak Yoksulluk ve Sağlık İlişkisi
Yoksulluk, ekonomik bir terim değildir ama güncel literatürde yoksulluk ölçütü olarak kişi başına günlük gelir miktarı kullanılmaktadır. Dünya Bankası kişi başına günlük 1 dolar kazancı “uluslararası yoksulluk sınırı” olarak kabul etmektedir.Bu sınıra göre belirlenen yoksulluğa “gelir yoksulluğu” denmekte, su, beslenme için gerekli minimum kalori ve çocukların okula başlayamaması gibi temel ihtiyaçların karşılanamaması “ Temel ihtiyaç yoksulluğu”, bütün gelirin besin için harcandığı ve buna rağmen yeterli besin sağlanamadığı durum ise “ekstrem yoksulluk” olarak tanımlanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün 2002 Sağlık Raporuna göre dünya nüfusunun 1/5′i günde kişi başına 1 dolardan daha az, yarıya yakını ise günde 2 dolardan daha az gelire sahiptir. Aynı rapora göre sağlık için en belirleyici risk faktörü yoksulluktur. Yoksulluğun sağlık üzerindeki olumsuz etkileri sayılamayacak kadar çoktur ama, uzmanlar global ölçekte yoksulluğa bağlı sağlık sorunlarını Tablo I’deki gibi özetlenebilir. Yakın zamanda yayınlanan, global ve gölgesel ölçekte hastalıkarın ortaya çıkmasına neden olan major risk faktörlerini inceleyen bir araştırmada “çocuk ve annelerin düşük ağırlıklı olması”, en önemli risk faktörü olarak belirlenmiştir.
Çocuklar Üzerine
Çocuklar kökleri anne karnında (toprakta), gövdesi yeryüzünde ve dalları erişkinlikte (uzayda) olan selvi ağacına benzetilebilir. Bu benzetme hem yaşamın sürekliliğine hem de çocukluğun önemine bir göndermedir. Ovumla spermin “kavuşmasıyla” oluşan insan organizması anne karnındaki 40 haftalık olgunlaşma süreci sonunda ağlayarak “dünyaya” gelir. Dünyaya gelen bebeğin ilk bakışta diğer canlı yavrularından- örneğin penguen yavrusundan- bir farkı yoktur ve esas itibarıyla yenidoğan bebek biyolojik potansiyelleri olan bir canlıdır. Doğarken sahip olduğu en önemli yetenek “emme” gücüdür ve ilk günler bebeğin anne memesinin dışında bir ihtiyacı yoktur. Bütün bebekler -eğer bir sorun yoksa- yaklaşık 50 cm boyunda, 3000 gram ağırlığında doğarlar; oysa çocukluk dönemi bittiğinde boyları 160-180 cm’ye, ağırlıkları 50-80 kg’a çıkar. Hemen anlaşılacağı üzere çocukların iki temel özelliği vardır: Öncelikle sürekli büyür ve gelişirler,ama esas önemlisi yaşamlarının çok uzun bir dönemi boyunca “başkalarına” bağımlıdırlar. Annesi tarafından emzirilmeyen bir yenidoğan bebek en fazla 6-8 saat açlığa dayanabilir, ormanda kaybolan 3 yaşındaki bir çocuk ise bir hafta sonunda açlık ve susuzluktan ölebilir.
Çocukluk kendi içinde üç döneme ayrılır: ilk bir yıl bebeklik dönemidir ve bu dönem sonunda hem beyin gelişmesi büyük ölçüde tamamlanır hem de bebek ayağa kalkar. Bebeklik ile ergenlik arasında uzun bir çocukluk dönemi yaşanır ve bu dönem dünyayı tanıma/anlama dönemidir. Çocuklar bu dönemde özerkliklerinin ve oyunun tadını çıkarırlar. Çocukluğun son dönemi olan “ergenlik” döneminde organizma hem fiziksel hem ruhsal “atılım” dönemine girer. Her iki cinste de gözle görülür fiziksel değişiklikler olur ama esas önemlisi cinsel farklılaşmanın tamamlanmasıyla birlikte “karşı cins” bir aşk öznesi olarak fark edilir.
Çocukluk anne ve babalara göre daha çok fiziksel değişikliklerle değerlendirilse de gerçekte çocukluk, doğarken getirilen 100 milyar sinir hücresinin serüvenidir. Bir bebeğin doğduğunda farkında olmadığı bir bedeni, en iyi süt sağma makinasından daha güçlü bir emme refleksi, ama esas önemlisi 100 milyar beyin hücresi vardır. Bu hücrelerin arasında ya bağlantı yoktur ya da var olan bağlantılar “kılıfsız” olduğundan işe yaramazlar. Beynin gerçek mucizesi, hücreler arasındaki trilyonlarca bağlantının oluşmasıdır ve bebeğin anneyi tanıyıp ona gülümsemesi bu mucizenin ilk adımlarının gerçekleştiğini gösterir. UNICEF Raporu bu gelişmeyi “hassas bir dansa” benzetmektedir: “ Bir çocuğun beyni, ne üzerinde belirli bir yaşam öyküsünün yazılabileceği boş bir kağıt ne de yerleri değiştirilemez genlerin planlayıp denetledikleri sımsıkı kurulu bir devredir. Beynin gelişmesi, ilk hücre bölünmesinden başlayarak, genlerle çevre arasında hassas bir dansa benzer. Genler normal gelişmenin birbirini izleyen aşamalarını düzenlerken, bu gelişmenin niteliğini de hem gebe hem de emzikli anneyi hem de küçük bebeği etkileyen çevresel etkenler belirler. İnsan beyninin biricikliği yalnızca büyüklüğünden ve karmaşıklığından değil, aynı zamanda onu deneyimle olağanüstü etkileşime sokan özelliklerinden kaynaklanır. Her dokunuş, hareket ve duygu genetik ivmeyi ileri taşıyan ve çocuğun beynindeki ilişkileri belirli belirsiz değiştiren elektriksel ve kimyasal etkinliğe dönüşür. İnsanın etkileşimleri, beyindeki bağlantıların gelişmesi açısından, yiyecek yemek, işitecek ses ve görecek ışık kadar önemlidir” Bu bilgiler, insan beyninin yaşam boyu şekillenmeye açık olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte insanın doğuştan getirdiği biyolojik olanakların serpildiği ve çevreyle etkileşime daha açık olduğu “fırsat kapıları” olarak nitelenen “kritik dönemler” vardır. Bu dönemlerde olan gelişmelerin veya duraklamaların izleri yaşam boyu sürmektedir. İşte beyin gelişim sürecinin büyük ölçüde tamamlandığı ilk üç yaş bu tür kritik dönemlerden birisidir. Bu dönem boyunca iki gözle birlikte görme, duygu denetimi, özel tepki verme biçimleri, dil ve diğer bilişsel beceriler gelişmektedir. Hem fiziksel hem zihinsel gelişmenin en hızlı olduğu bu dönemde gösterilecek bakım ve özen 100 milyar hücrenin kaderini büyük ölçüde etkilemektedir. Aynı rapora göre, “Beynin kendini koruma ve onarma anlamında dikkat çekici yetenekleri vardır. Bununla birlikte çocukların ilk dönemde görecekleri bakım ve şefkatin -ya da bu kritik deneyimlerin yokluğu- körpe zihinler üzerinde kalıcı etkiler bırakacaktır”. Bu dönemdeki çocuklara yönelik olarak fiziksel tehlikelerden korunma, yeterli beslenme ve bakım, gerekli aşılarının yapılması, bağlantı kuracağı bir yetişkinin varlığı, çevresinde bakacak, dokunacak, duyacak, koklayacak ve tadacak şeylerin olması, çevresini keşfetme imkanları, dil alanına uygun uyarılar, yeni dilsel, düşünsel ve hareket becerileri edinmesinde destek, belirli alanlarda bağımsız olabilme imkanları, kendi işlerini görmeyi öğrenmeleri için fırsat tanınması ve son olarak çeşitli nesnelerle oynayabilmek için her gün imkan tanınması gibi konularda toplum düzeyinde programlara ihtiyaç bulunmaktadır.
Aslında çocukluk, erişkinliğe açılan en önemli “fırsat kapısıdır” ve son yıllarda erişkin sağlığının büyük ölçüde anne karnından başlayarak çocukluk dönemine bağlı olduğu anlaşılmıştır.
Çocukların Yoksulluğu
Bazı yazarlar, çocukların geliri olmadığı için “yoksul” sayılamayacağını belirtseler de “çocuk yoksulluğu” (child poverty), günümüzün en can yakıcı sorunlarından birisidir. Günümüzün en can yakıcı sorunudur çünkü, bir çocuk acı çektiğinde bütün evren acı çeker ve Murathan Mungan’ın deyişiyle köklerimiz çocuklukta olduğu için, çocukların acıları hepimizin acısı olur. Hiç kuşku yok ki çocukların yoksulluğu, hemen daima ailenin yoksulluğuna bağlıdır ve bunun da en önemli nedeni işsizliktir. UNICEF tarafından yayınlanan “Dünya Çocuklarının Durumu 2001” raporuna göre
“Yoksulluğun pençeleri bir aileye uzandığında, bundan en çok etkilenen, en çok zarar görenler; yaşama , gelişme ve büyüme hakları riske atılanlar, o ailenin en küçük üyeleridir. Günümüzde gelişmekte olan ülkelerde doğan her 10 çocuktan dördü aşırı yoksulluk içindeki bir dünyaya gelmektedir. Çocuk haklarının yaygın bir biçimde ihlali de temelde gene yoksulluktan kaynaklanmaktadır”.
Bir başka deyişle yoksulluk arttıkça evde paylaşılan besinler de azalır ve en çok annelerle, küçük bebekleri çaresiz bırakır yoksulluk. UNICEF’e göre yoksulluk çocukların hem bedenlerini hem de zihinlerini tahrip eder ve sonuçta yoksulluk daha sonraki kuşaklara geçerek bir “kısır döngü” oluşturur. Bu nedenle de yoksulluğun önlenmesine çocukluk çağında başlanmalıdır.Günümüzde gelişmekte olan ülkelerde yaşayan çocukların % 40′ı (yaklaşık 500 milyon çocuk) günde 1 doların altında bir gelire sahiptir ve yoksulluk milyonlarca çocuğun ölümüne yol açtığı gibi, daha fazla sayıda çocuğun okula gidememesine, hastalanmasına veya “çocuk işçi” olarak yaşamını sürdürmesine neden olmaktadır.Oysa, global gelirin % 1′iyle (yaklaşık 80 milyar dolar/yıl) bu çocukların yoksulluktan kurtulmasını sağlamak mümkündür.
UNICEF, çocuk yoksulluğunun göstergesi olarak, bebek ve çocuk ölüm oranlarını, beş yaş altındaki düşük ağırlıklı veya kısa boylu çocuk oranını, temiz içme suyuna ulaşan nüfus oranını, yeterli temizlik ve sağlık bakımını, tam aşılı çocuk oranını ve son olarak ilköğretime başlayan çocuk oranını kabul etmektedir. Yine UNICEF’e göre, “ Yoksulluğun tek bir göstergesi yoktur ve bu nedenle nicel terimlerle ifadesi her zaman kolay değildir. Tek başına gelir düzeyi anlamında bir yoksulluk tanımı, yoksulluğun örneğin ayrımcılık, toplumsal dışlanma ve saygınlığın yitimi gibi yönlerini dikkate almaz”. Bu nedenle “Yoksulluk Halleri” kitabına yansıdığı gibi yokslulluğun “gizli yaralarını” tanımlamak için “niteliksel araştırmalara” ihtiyaç vardır.
Yoksulluk çocukların hem biyolojik hem de zihinsel potansiyellerini olumsuz etkliler.
Yoksulluk ve beslenme yetersizliği
Her insanın bir ışığı vardır ama, çocuklardan yayılan ışık daha gür ve tazedir. Çünkü, çocuklar her sabah vücutlarına ve zihinlerine eklenen yüz binlerce yeni hücre ile başlarlar güne. Hem büyüme (niceliksel artma) hem de gelişme (çocuğun yetenek kazanması) için, çocuğun genlerinde mevcut olan potansiyellerin gerçekleşmesini sağlayacak bir ortama ihtiyaç vardır. Böyle bir ortamın en önemli bileşenleri beslenme ve sağlıklı bir annedir. Yoksulluğun çocuklar üzerindeki en bilinen ve en sık görülen etkisi beslenme yetersizliğidir. Beslenme yetersizliğinin tıptaki adı “malnütrisyon”dur ve kitaplara göre malnütrisyon, “Her birinin eksiklik dereceleri değişebilmekle birlikte gerek proteinden gerekse enerjiden fakir bir beslenme sonucu oluşan, en fazla süt çocukları ile küçük çocuklarda rastlanan, sık olarak enfeksiyonların da eşlik ettiği bir patolojik sendromlar grubu” olarak tanımlanır. Çocukların ağrıklıklarının normale göre % 10 veya daha fazla düşük olması yetersiz beslenme olarak değerlendirilir, ağırlıkları normalin % 60′ının altına inen bebeklerde ise ağır beslenme yetersizliği vardır. Yoksulluk, eve giren besinlerin yetersizliğine, ev içi stres ve annenin kronik yorgunluğu nedeniyle anne sütünün erken kesilmesine, annenin beslenme yetersizliğine ve bebeklerin düşük doğum ağırlıklı olmasına, sağlıksız fiziksel ortama ve yetersiz sağlık hizmetine neden olarak çocuklardaki beslenme yetersizliğinin temel belirleyicisi olarak rol oynamaktadır. Yoksulluk annelerin eğitimsizliği yoluyla da beslenme yetersizliğine katkıda bulunmaktadır (Bkz.“Yedi Vitaminli Arı Mama”). WHO 2002 Sağlık Raporu’ndaki analizlere göre bütün bölgelerde yoksulluk arttıkça düşük ağırlıklı çocuk oranının da arttığına dikkat çekilmektedir. WHO, dünyadaki beş yaş altındaki çocukların % 27’sinin ağırlığının yaşına göre düşük olduğunu ve bunların da büyük bir kısmının gelişmekte olan ülkelerde yaşadığını tahmin etmektedir.
Daha önce anlatıldığı gibi beslenme yetersizliği ile karşılaşan bebek bir taraftan açlığa karşı uyum göstermeye çalışıp, özellikle büyümesini yavaşlatırken, diğer taraftan bedensel güçsüzlük nedeniyle bir çok enfeksiyon hastalığına yakalanma riski taşır. Bazen ise bebekler açlıktan ölebilirler ve bir anne için belki de en büyük acı budur: “ Hep birlikte yaşamak o kadar ağırlaşabiliyor ki, bir bebeğin açlıktan ölmesi bile mümkün. Türkçe bilmeyen Güher’le küçük kızının yardımıyla konuştuk. Aynı mahallede oturan kayınbiraderlerinin varlığına karşın, süt için altı yüz bin lira bulamadıklarını ve yeni doğan bebeğinin öldüğünü anlattı. Çaresizliğini “Bebek de mecbur, öldü” diye ifade etti”( Bora, Yoksulluk Halleri, 2002,s. 68). Uzun dönemli açlığın önemli bulgularından birisi boy kısalığı ve gelişme gecikmesidir, bu nedenle de çocuklardaki boy kısalığı (“bodurluk”) kronik beslenme yetersizliğinin bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Beslenme yetersizliğinin yaşamı tehdit eden en önemli etkisi ise, vücudun savunma sistemini bozması ve dolayısıyla ishal, pnömoni gibi öldürücü hastalıklara zemin hazırlamasıdır. Yoksul evlerdeki bebeklerin hem beslenme yetersizliği hem de kötü fiziksel koşullar nedeniyle menenjit, orta kulak enfeksiyonları, soğuk algınlığı, idrar yolu enfeksiyonu, çeşitli parazit hastalıkları gibi enfeksiyonlara daha sık yakalandıkları ve enfeksiyonların bu çocuklarda daha şiddetli seyrettiği bilinmektedir. Bir çocuk öldüğünde genellikle bilinen bir hastalığı vardır ve hekimler ölüm raporlarına bu hastalığı yazarlar. Gerçekte ise, her çocuk ölümünün ardında fiziksel, biyolojik, kültürel,ekonomik ve politik etkenlerden oluşan bir sorunlar yumağı yatmaktadır. Bütün bu etkenlerin merkezinde ise, toplumsal eşitsizliklere bağlı yetersiz beslenme bulunmaktadır.
Beslenme yetersizliği olan bebeklerde enerji ve protein yetersizliğinin yanısıra iyot, demir, A vitamini ve çinko gibi mikronutrient eksikleri de sık görülmektedir. Bunların arasında demir eksikliğinin hem sık görülmesi hem de kalıcı bozukluklara neden olması bakımından özel bir önemi vardır. Demir eksikliği, beslenme yetersizliğine sıklıkla eşlik ettiği gibi kendisi iştahsızlığa yol açarak beslenme yetersizliğini derinleştirmektedir. Hem köylerde hem şehirlerde yoksul evlerin bebeklerinin en önemli özelliği toprak, kül, kömür, kum gibi besin olmayan maddeleri yemeleridir. WHO’na göre hem bebeklerdeki hem de başta kadınlar olmak üzere erişkinlerdeki demir eksikliği dünyada yılda 800 milyon ölüme yol açmaktadır.
Toplam okunma (6214) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Geçen hafta Domuz Gribi’nden olabilecek ölümlerin sayısal tahminini, iki farkla tutturduk! Aralık 24, 2009
Posted by cafrande.org in : Sağlık Bilgisi - Health İnformation , 3commentsGripten ölümlerdeki ivmenin ibresi önümüzdeki altı ay içerisinde yüzbin kişinin öleceğini göstermektedir! Bu olasılık en kısa sürede araştırılmalıdır. Bakanlık ölüm rakamlarını yararsız olması nedeniyle artık açıklamayacağını ilan etti. Aslında bu rakamların açıklanmasının aşı olma eğilimini artırmak gibi bir etkisi olduğu için devam etmesi daha uygun olabilirdi. Ancak ölüm rakamı açıklamak yerine aşı propagandası için kaynak ayırmak çok daha iyi sonuç verecektir.
Fizikte ve kimyada doğaya ilişkin belirli bir yasallıktan bahsedilirken, normal şartlar altında kaydı düşülür. Bu şartları verili saydığınızda bahsedilen yasallık daha önceden bilindiği gibi gerçekleşir. NŞA bu hafta 170 vatandaşımızı daha kaybedeceğiz. Bu şartların pek normal olmadığı aşikar! Bizdeki normal şartlar virüsün her hafta bir hafta öncesinden yüzde 20 daha fazla can almasıdır. Bu varsayımımızdaki normal şart haline gelmiştir. Elimizde sadece ölüm verileri vardır, bu veri, milyonlar niceliğindeki bir toplamda yüzbinler niceliğinde tekrar eden bir olgunun sonucu olarak ortaya çıkmakta olduğu için istatistik sonuçlar üretmemize elvermektedir.
Öncelikle salgının bir kaç hafta içinde tepe noktaya varacağı düşüncesi geçerliliğini yitirmiştir. Bunda domuz gribi önlemlerinin de payı olabilir elbette. Ölümlerin risk grubunda yoğunlaşacağı fikride artık geçerli değildir. Virüsün ikincil enfeksiyonlarla ölüme yol açtığı düşüncesinin de olayı hafife alma eğiliminden ibaret olduğu ortaya çıkmıştır. Ölümlerin büyükbir bölümü yoğun bakımla bile başa çıkılamayan zatüre nedeniyle gerçekleşmektedir. Bu olayın faili virüsün bizzat kendisidir. Elimizde başka istatistik veri olmadığı için ölüm hızına bakmak zorunda kalıyoruz ve bu bir tahmin yapmamızı sağlıyor. Tahmin edemediğimiz şey ise salgının ne kadar süreceğidir. Örneğin hergün virüse yakalanan insan sayısını bilebilseydik bir tahmin gücü kazanırdık. Şu an sadece spekülasyon yapabiliyoruz.
Tüm nüfus virüsle karşılaşıncaya kadar sürecin devam edeceğini ise şimdiden söyleyebiliriz. Yani herkes bugün yada yarın h1n1 ile mutlaka tanışacak.
Şimdi şu anki hızı veri alırsak, son noktaya Mart sonu itibari ile varacak isek, Türkiye domuz gribini 9824 ölümle atlatacaktır. EĞer nüfusun tamamına erişim haziran sonunu bulacak şekilde bir yayılma gerçekleşmekte ise bu rakam 97133 olacaktır. Yani şu anki ölüm hızının nasıl bir arkaplan tarafından oluşturulduğuna bağlı olarak işin ciddiyeti değişmektedir. Koşula bağlı durumun kavranması için, salgının bu hızla 2010 yılı sonuna kadar sürmesi halinde 9 milyon kişinin öleceğini söyleyelim.
Yani şu anda henüz istatistik olarak bilmediğimiz bir veri çerçevesinde sonuç çok farklı olabilmektedir. Şimdi ümit edelim ki bir çok kişi bu virüse yakalanıyor ve aralarından çok azı ölüyor olsun. Bu pratik gözleme dayanan bir kanı olabilir, bir temenni olabilir. Geleceği görebilmek için ise araştırma verilerine ihtiyaç vardır. Hastalığın ölüm oranına ilişkin istatistik çalışmalar yol gösterebilir. Ancak virüsün verili haliyle ilk kez salgın yapıyor olması bu çalışmaları bir ilk fikir verme işleviyle sınırlandıacaktır. Çok kısa vadede bize yol gösterecek bir çalışma, istatistik değer taşıyacak bir kitle içerisinde h1n1 antikoru taşıyanların oranının incelenmesi olabilir. Böyle bir çalışma bize iki bilgi verecektir. İlki Türkiyede H1N1 öldürme oranının bulunmasıdır. Böylelikle aşılama yapılmadığında öleceklerin toplam sayısı işin başında tahmin menziline girecektir. İkincisi antikor taşıyanların oranına bakılarak salgın sürecinin son noktasına ilişkin isabetli bir tahmin yapılabilecektir. Bunun yararı ise önümüzde aşılama için kalan kısıtlı zamanın doğru bir biçimde planlanmasını sağlayacak olmasıdır. Peki yeterli aşı bulunabilecek mi? Geçen her gün aşı yeterliliği sorununu çözmektedir. Aşı olmama eğiliminin bütün dünyada yüksek olması, yani fiili talepteki beklenmedik daralma, talep edenler için bir arz fazlası yaratmaktadır. Yani şu günlerde aşı talep edenlerin, bunu elde etmeleri zor olmayacaktır.
Not: Geçen hafta tahminimiz 555 ti, bakanlık 557 açıkladı. Daha önceki hafta tahmin ve gerçekleşen 415 olmuştu. Bu isabet virüsün önemli bir kitle içinde yayıldığını göstermektedir.
Dr. S. Kamil AKSOY
www.cafrande.org
Toplam okunma (6318) Bugün(1) Son okunma tarihi (07 February 2010)
Hititlerde Anatomi ve Tıp, Tıp Eğitimi, Hitit Tıbbi Bilgilerinin Seviyesi Aralık 23, 2009
Posted by cafrande.org in : Sağlık Bilgisi - Health İnformation, Öteki Tarih , add a comment
Eski uygarlıklarda, modern tıbbın temelini oluşturan ilk bilgiler, dönemin dünya görüşü içinde yorumlanmış ve dinî-mitolojik görüşlerden de etkilenmiştir. Dünyaya bakış açılarının temelinde din ve büyü olan toplumlarda, tıbbın sihirden etkilenmesi tabiîdir, hatta bu etki böyle bir bakış açısının zorunlu bir sonucudur. Bu sebeple bu tür toplumlarda, ilmi temelli tıbbın sihir ve dini görüşler ile iç içe olduğu görülür. Önceleri tıp tarihi Yunan uygarlığı ile başlatılıyordu. Ancak bugün tıbbın temellerinin, Yunan’dan daha önce Mısır ve Mezopotamya’da atıldığı bilinmektedir. Bugün üzerinde yaşadığımız Anadolu topraklarını askerî ve siyasî bir güç altında toplayan ilk toplum Hititlerdir. Hititlerin Anadolu’da kurduğu büyük uygarlık içinde, farklı kültürlerin etkileri görülür.
Hititler çeşitli alanlarda olduğu gibi, sağlık sahasında da diğer uygarlıklardaki tıbbi gelişmelerden etkilenmişlerdir. Böylece ilk olarak kendi yaşadıkları bölgede sık görülen hastalıklara çözüm arama yoluna gitmişlerdir.
Hititler döneminde Anadolu’da gelişen tıbbî faaliyetler ve hekimlik hakkında bilgi veren belgeler henüz yeterli değildir. Ancak eldeki belgeler ışığında, Hititlerde de Mısır ve Mezopotamya’daki gibi gelişmiş tıbbî faaliyetlerin olduğu anlaşılmaktadır.
1. Hititlerde Anatomi Bilgisi
Bu bölümde Hititlerin insan vücudunu ve organlarını ne ölçüde tanıdıkları ve organların faaliyet ve işleyişini ne kadar bildikleri araştırılmıştır. Hititlerde, “anatomi kitabı” niteliğinde bir tablet ele geçmemiştir. Bu sebeple Hititlerin insan anatomisi hakkındaki bilgilerine, ancak rituallerde geçen ve vücut organlarıyla ilgili olan bazı terimlerden ulaşılmıştır. Ayrıca Hitit anatomi bilgileri günümüz anatomisine taşınarak, Sistematik Anatomi açısından bir şema hazırlanmıştır. Bölümün sonunda ise konuyla ilgili tüm bilgilerin insan vücudu üzerinde gösterilebilmesi ve Hititlerin bu konudaki bilgi seviyesinin daha iyi anlaşılabilmesi için, insan vücudunu gösteren diyagramlar üzerinde, Hitit tabletlerinde geçen iç ve dış organlar gösterilmiştir.
İnsan vücudunu meydana getiren sistem ve organlardan Hititçede karşılığı bilinenler, metin yerlerine göre tartışmalarıyla birlikte ele alınmıştır. Bu amaçla hekimlik ve cerrahlık bakımından anatomi öğretiminde kullanılan çeşitli metotlardan biri olan “sistematik anatomi” temel alınarak insan vücudu, sistemler halinde incelenmiş ve bugün bilindiği kadarıyla, Hitit anatomi bilgisini oluşturan ve çivi yazılı birçok Hitit tabletinde geçen organlar ve isimleri her bir sistem içine yerleştirilerek incelenmiştir. Bu bölümün sonunda ayrıca Hititçe-Türkçe, Türkçe-Hititçe ve Hititçe-Almanca, Almanca-Hititçe Anatomik Sözlük başlıkları altında Hititçede geçen organ isimleri, alfabetik olarak listelenmiştir.
2. Hitit Tıbbı Bu bölümde, eldeki yazılı malzemeye dayanılarak Hititlerde hastalıklar, teşhis ve tedavileri ve hekimler hakkında bilgi verilmiş ve Hititlerin doğum konusundaki bilgileri, kendi dönemlerindeki diğer toplumlarla karşılaştırılarak, Hitit tıbbının seviyesi üzerinde bir yorum ve değerlendirme yapılmıştır. Ayrıca Hitit belgelerinde geçen ve sağlık-hastalık-temizlik ve pislik ile ilgili terimler incelenerek, Hititlerin bu kavramlar karşısındaki bakış açıları ortaya konulmuştur.
A) Hastalıklar
a) Hitit belgelerinde geçen bazı hastalıklar
Dünya üzerinde hastalıkların ortaya çıkışı, insanlık tarihinden eskiye dayanır. Medeniyetler kurulduktan sonra da hastalıklar varolmuştur. Anadolu’da da çok sayıda hastalıkla karşılaşılmıştır. Hititlerin maruz kaldığı hastalıklar karşısındaki tavırlarını, onlardan zamanımıza kalan çivi yazılı kil tabletlerden öğrenmekteyiz.
Hititler devrinde Anadolu’da görülen hastalıkların en kötüsü, kitle halinde ölümlere yol açtığı bilinen ve henkan denilen hastalıktır. Bu hastalığın veba, kolera veya tifo gibi bir salgın hastalık olduğu düşünülebilir. Anadolu’da zaman zaman uzun süren kıtlıkların ve salgınların olduğu bilinmektedir. 1. Şuppiluliuma devrinde başlayan ve 2. Murşili devrinde de devam eden veba salgını, bu tür salgınlar arasında yer alır. Bu dönemde tesirini gösteren veba, 2. Murşili’nin veba dualarının da konusunu teşkil etmiştir. 2. Murşili’nin veba dualarından, vebanın o devirlerde Hatti ülkesini perişan ettiğini anlamak güç değildir. Vebanın ortadan kaldırılabilmesi için hemen her yolun denendiği anlaşılmaktadır. Veba dualarından anlaşıldığı kadarıyla Murşili, vebanın sebebini, babasının döneminde yapılan haksızlık ve kötülüklere bağlar ve babası 1. Şuppiluliuma’nın yaptığı haksızlıklar yüzünden tanrıların kızarak, tüm ülkeye böyle büyük bir ceza verdiklerini ifade eder:
1. Veba Duası (KUB XIV 14 + KUB XIX 1 ve KUB XIX 2)
Öy.
8 DINGIRMES EN[MES-IA SA] KUR URUHa-at-ti-kan UG6-an ki-sa-at nu KUR URUHa-at-ti hi-in-ga-na-az
9 ta-ma-as-t[a-at] na-at me-ik-ki dam-m[e-es-ha-it-ta-at] nu ka-a-as mu 20. KAM me-ik-ki-ia
10 ku-it KUR [(URUHa-at)-ti] ak-ki-is-ki-it-ta-[ri nu am-mu-u]k se-ir A-UA-AT
11 IDu-ut-ha-[(li-ia DUM)]URISA DUMU IDu-u-ha-li [-ia] na[-a]k-ki-e-es-ta IS-TU DINGIRLIM-ia
34 an-da sa-an-ha-at-ten nu-kan A-BU-IA IS-TU SA IDu-ut-ha-li-ia is-ha-na-[az ak-ta A-NA A-BI-IA-ma]
35 ku-e-es DUMUMES LUGAL BE-LUMES PA LUMES LI-IM LUMES DUGUD an-da ki-sa-an-da-at nu a[-pu-u-us-sa a-pi-e-iz
36 me-mi-ia-na-az a-kir A-NA KURURU Hat-ti-ia-kan a-pa-a-as-pit me mi-as a-ar-as nu KURURU Ha-at-ti-ia a-pi-e-iz
37 me-mi-ia-na-az ak-ki-is-ki-u-an ti-i[-ia-a]t nu KURURU Hat-ti du-ua-a-an pa-ra-[a ...]
38 ki-nu-na hi-in-kan pa-ra-a nam-ma da[-as-sa-u-]es-ta KUR URUHat- ti hi-in-ga-na-az [me-ik-ki]
39 dam-me-es-ha-it-ta-at na-at te-pa-u-e-[es-ta am-] mu-uk-ma-za IMur-si-li-is I[R-KU-NU SA(G)-az]
8 “Tanrılar, Efendi[leri]m! Hatti ülkesinde veba meydana geldi. Ve Hatti ülkesi vebadan (dolayı)
9 mahvoldu ve çok sıkıntı çekti, artık bu 20. yıl(dır).
10 (Ve) [Hatti] ülkesi devamlı (çok uzun zamandan beri) öldüğü için, (aklıma)
11 genç Tuthalya meselesi geldi
34 Ve babam, Tuthalya’nın kanlı cinayeti yüzünden [öldü];
35 [babamın tarafı]na geçmiş (olan) kral oğulları, beyler, binbaşılar (ve) daha yüksek (rütbeli) subaylar (da),
36 [bu] sebep (mesele) yüzünden öldüler. Bu şey Hatti ülkesinin üzerine de geldi ve [Hatti] ülkesi de [bu] şey yüzünden
37 ölmeye başladı ve Hatti ülkesi [zayıfladı] .
38 Ve şimdi veba daha da [beter] oldu; Hatti ülkesi vebadan (dolayı) [çok]
39 üzüldü (bunaldı) ve (nüfus olarak) daha azaldı. Ama ben, Murşili, sizin h[izmetkarınız],
40 [Tanrılar], benim [Efendilerim], [dualarımı] kabul ediniz, [yardımı]ma geliniz”
b) Hastalık sebepleri
Hitit toplumunda, hastalıklara sebep olduğu düşünülen faktörlerin başında tanrıların ihmal edilmesi veya onlara karşı işlenen suç ve günahlar, bedeni ve ruhi kirlilik, mağaralar, düdenler ve yer çatlaklarından çıkarak insanları kötü biçimde etkileyen birtakım kötü güçler, ölü ruhlarının huzursuz edilmesi ve karabüyü bulunmaktadır.
c) Tedavi
Bir hastalığı tedavi etmek amacıyla geliştirilen metotlar, o hastalığa sebep olduğu düşünülen faktörleri ortadan kaldırmak için düzenlenirler. Hititlerde, çeşitli hastalıklar ve rahatsızlıklar karşısında uygulanan tedavi usulleri iki grupta incelenebilir. Bunlardan biri büyü ve majik rituallerle tedavi, diğeri ise droglar kullanılarak yapılan tedavidir.
Hastalığın bir tanrı ya da başka bir güç tarafından verildiğine inanılıyorsa, hastalığı tedavi etmenin yolu, hastalık sebebi olduğu düşünülen güçlere yalvarmak, dua etmek, ritualler düzenlemek ya da kurban sunmaktır.
Hititlerde çeşitli hastalıkların tedavisinde büyüden faydalanılmıştır. Hititlerde büyünün dışında kullanılan bir başka metot da ‘günah keçisi’ denilen ve kötülüklerin keçi, koyun, fare, boğa, eşek gibi hayvanlara majik olarak geçirilmesine dayanır. İnsanın hasta olan kısımlarına, hayvanın kesilen uzuvları yerleştirilerek, insandaki hastalığın, hayvanın bu organlarına majik olarak geçeceği düşünülür. Hititler, bunlar ve bunlara benzer daha birçok majik tedavi metoduna başvurmuşlardır. Hititlerin, tedavisinde ‘büyü’ kullandıkları hastalıkların arasında birtakım psikolojik problemlerin yanısıra, üro-genital sistem hastalıkları ve pek çok hastalık da (göz hastalıkları, epidemik hastalıklar v.b.) bulunmaktadır.
Etkili ilaç aramaları sebebiyle, Hitit tıbbında büyünün yanısıra droglarla tedavinin de önemli bir yeri vardır. İlaç yapımında kullanılan droglar organik (bitkisel ve hayvansal) ve anorganik (mineraller v.b.) menşelidirler. Bitkiler, insanlar tarafından tedavi amacıyla kullanılan ilk ilaçlardır. İnsanoğlu, zamanla edindiği tecrübeler sonucunda, bitkilerin tedavi edici özellikleri olduğunu keşfetmiştir. Anadolu, iklim ve toprak özellikleri bakımından, üzerinde her tür bitkinin yetiştirilebildiği verimli topraklara sahiptir. Florası zengin olan bir yerde ikamet ettikleri için, Hititlerin de bu bitkilerden ilaç olarak faydalanmış olmaları doğaldır. Hitit tabletlerinde geçen bitkiler arasında, bugün Anadolu’da halen tıbbi amaçla kullanılan adamotu, banotu, haşhaş, mazı, mersin, meyan kökü, safran gibi bitkiler de yer alır. Tabletlerde, nebati drogların yanısıra, birtakım hayvansal ve madeni droglar da geçmektedir.
Hititler, hastalıkların tedavisinde hiçbir zaman lakayt davranmamışlardır. Tedavi için majik işlemlere başvurdukları gibi, droglardan da faydalanmışlardır. İlaç reçetelerinde geçen ilaçların bir kısmını ise dışardan (Mezopotamya ve Mısır’dan) ithal etmişlerdir.
Hitit tıbbı ve ilaçları hakkındaki bilgilerimiz, Hititlerin merkezi Hattuşa’da (Boğazköy) bulunmuş olan arşivindeki tabletlere dayanmaktadır. Bu arşivde ele geçen tıbbi metinlerin büyük kısmı Akkadcadır, bir kısmı ise Akkadcadan Hititçeye tercüme edilmiştir. Tıp ile ilgili bu tabletlerin başında hastalıktan bahsedilir. Hastalığın ismi verilir ya da özellikleri belirtilir ve hasta organlar sayılır. Sonra da bunları iyileştirmek için kullanılacak ilaçlar ve bunların hazırlanış şekilleri verilir. Bu ilaçların büyük bir kısmının bitkisel droglardan elde edildiği görülür.
B) Hekimler ve Tıp Eğitimi
Hititçede “hekim” anlamını karşılamak üzere, yabancı dillerden Hititçeye girmiş terimler bulunmaktadır. Sümercede “hekim” anlamına gelen LÚA.ZU Hititçede de kullanılmıştır. Ayrıca Sümercede “falcı, büyücü” anlamlarına gelen AZU kelimesi de Hitit tabletlerinde geçmektedir. LÚA.ZU ile LÚAZU farklı iki terimdir. Akkadcadaki karşılıkları da bunu gösterir. LÚA.ZU’nun Akkadca karşılığı ASU, LÚAZU’nun ise BARU’dur. LÚA.ZU “hekim”, LÚAZU ise “falcı,kurban bakıcısı,kahin” manasına gelir. Her iki kelimenin de Hititçede kullanılmış olması, Hitit hekimlerinin sadece büyü temelli tedavi uygulamadığını gösterir.
Kaynaklarda SALA.ZU’ya da rastlanmıştır. SAL “kadın” anlamına geldiği için, Hititler döneminde kadın hekimlerin de görev yaptığı anlaşılmaktadır. KUB XXX 42 I 8 ve devamındaki satırlarda, Hurrili bir kadın hekim (SALA.ZU ) olan Azzari’nin, düşman saldırılarına karşı, bir sıvı ile ordu komutanını, atları ve savaş arabalarını, ordudaki askerleri ve diğer savaş malzemelerini yağlayarak majik bir şekilde koruduğu anlatılır. Eldeki az sayıda belgeye dayanarak, Hitit toplumunda kadın hekimlere de başvurulduğu, ancak bunların tıbbi müdaheleden çok, majik işlemler uyguladıkları görülür.
Eski Yakın Doğu’da saray ve tapınağa bağlı olarak çalışan uzman personelin, sanatçıların ve bir ülkeden başka bir ülkeye giden veya gönderilen zanaatkarların arasında hekimler de yer almaktaydı. Bu hekimlerin yer değiştirmesi, genel olarak, hekimin bir şehir veya ülkeden başka bir yere gitmesi ve orada bir süre kaldıktan sonra, tekrar eski yerine geri dönmesi şeklindeydi. Ayrıca metinlerdeki ifadelerde, bu hekimlerin, başka bir yere gönderilirken, geri dönüşleri ve kalış süreleriyle ilgili sıkı kaideler getirilmiş olmasından, bulundukları ülkeler için çok değerli ve önemli oldukları anlaşılmaktadır. Bu hekimlerin daha ziyade Mısır ve Babil’den Hatti topraklarına gönderildiği bilinmektedir. Hititler bu yabancı hekimlere büyük değer vermişlerdir. Yabancı hekimlerin dışında tabletlerde isimleri geçen Hititli hekimler de bulunmaktadır. Bunlardan Hutupi ve Akiya, Hatti ülkesinin en meşhur hekimlerinden olup, saray halkını iyileştirme yetkisine sahiptiler. Hitit hekimlerini, sadece saraydaki hekimlerle sınırlamamak gerekir. Ayrıca Hitit ülkesinde, halkın tedavisiyle meşgul olan pek çok hekim de vardır. Ancak Hitit devlet arşivindeki tabletlerde geçmediği için bu halk hekimlerinin isimleri bilinmemektedir.
Hititlerde hekimlerin aralarında usta-çırak ilişkisi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü hekimlerin, vazifelerini nasıl yerine getireceklerini belirten metinlerde “büyük hekim”, “küçük hekim” gibi ifadeler geçmektedir. UGULA LÚA.ZU (yönetici hekim, hekimlerin idarecisi), GAL LÚ.MESA.ZU (hekimlerin en büyüğü, şef hekim), LÚA.ZU SAG (başhekim), LÚA.ZU TUR KAB.ZU.ZU (yardımcı-talebe-küçük hekim; asistan hekim veya tıp öğrencisi ?) gibi unvanlar olması, Hititlerde hekimler arasında bir hiyerarşinin olduğunu göstermektedir.
D) Doğum ve Ebeler
Hattuşa’daki kazılarda açığa çıkartılan tabletler arasında, doğumdan bahseden ritual tabletleri de tespit edilmiştir. Doğumla ilgili olan bu tabletler vasıtasıyla, Hitit ülkesinde ebelerin (SALhasnupal(l)a) doğum öncesinde, doğum esnasında ve doğum sonrasında neler yaptıkları ve doğumda kullandıkları aletler hakkında bilgi bulunmaktadır. Mesela doğum öncesinde hazırlanması gerekli olan şeylerden bahseden KUB XXX 29 metninde: “Bir kadın doğum yapacağı zaman, ebe şunları hazırlar: [İki sandalye] (ve) üç yastık (öyle bir şekilde hazırlanır ki) her tabureye bir yastık yerleştirilir. Ve [bi]r yastık taburelerin arasına, yere koyulur. Çocuk düşmeye (yani doğmaya) başladığı zaman, [sonra] kadın, sandalyelerin üstüne oturur.”
Doğum ile ilgili rituallerden anlaşıldığı kadarıyla bir kadının gebelik durumuna ilk girişi, tanrıçaların onuruna düzenlenen bir tören ile belirginleştiriliyordu. Ayrıca kadının hamileliği süresince çeşitli tanrıçalara belirli dönemlerde ayinler düzenleniyor ve çeşitli zamanlarda kurbanlar sunuluyordu. Hamileliğin belirli bir döneminden sonra kadın, bir müddet için ailesinden ayrılabildiği gibi, doğumların evde gerçekleştirildiği de oluyordu. Ayrıca doğum öncesinde kadının, dini yönden doğum yapmaya elverişli bir durum içinde bulunup bulunmadığı, tanrı veya tanrıçalara karşı görevlerini eksiksiz olarak yerine getirip getirmediğini anlayabilmek için kehanet yoluyla sorular sorulur ve eğer bu soruların cevabı negatif olursa, (bu durumu düzeltmek için) tanrılara kurbanlar sunulurdu. Doğum sonrasında anne, doğum aletleri ve yeni doğan çocuk için dini yönden temizle(n)me ritualleri yapılıyordu. Bu arındırma ritualleri çocuk dünyaya geldikten sonra çeşitli zamanlarda (ikinci gecede, dördüncü gecede, yedinci gecede v.b.) gerçekleştirilmiştir. Hititlerde doğumla ilgili faaliyetlerin bir kısmı hijyenik karakterde, büyük bir kısmı ise majik ve dini temellidir. Hitit doğum adetlerini gösteren Papanikri Rituali (KBo V 1=Bo 2001), doğumla ilgili ritualler arasında zamanımıza kadar en iyi şekilde kalmış Hitit belgelerinden biridir. Bu metinden, Hitit kadınlarının doğumu gerçekleştirmek için gittikleri bir doğum evinde doğum sandalyesine oturdukları ve doğum sırasında doğum sandalyesinde (harnau) kırılma olduğunda (bu durumun Hititler tarafından ‘lanet’ olarak kabul edilmesi sebebiyle) doğum yapılan yerin değiştirildiği anlaşılmaktadır:
KBo V 1 Öy. I
UM-MA IPa-a-pa-ni-ik-ri LÚ hat-ti-li SA KUR URUKum-ma-an-ni ma-a-an SAL-za har-na-a-u-i e-es-zi nu DUGLIS.GAL har-na-a-u-ua-as hu-ni-ik-ta-ri na-as-ma GISKAK du-ua-ar-na-at-ta-ri nu-za ma-a-an SALTUM na-a-u-i ha-a-si na-as-kan a-pi-ia-bat an-da e-es-zi nu GISDUBHI.A EGIR-pa ha-as-sa-an-zi nam-ma Ú-UL su-up-pi
nu LÚ hat-ti-li-is har-na-a-u sa-ra-a da-a-i U-NU-TEMES-ia-kan ku-e an-da-an na-at sa-ra-a da-a-i na-at-kan ma-ah-ha-an KA-as pa-ra-a ar-nu-zi nu KA-as pi-ra-an 1 MUSEN A-NA DA-li-ta-pa-ra ua-ar-nu-zi 1 MUSEN-ma A-NA DINGIR MES URU LIM ua-ar-nu-zi
nam-ma har-na-a-u U-NU-TEMES-ia si-na-ap-si-ia pi-e-da-a-i na-at a-ra-ah-za dam-mi-li pi-di da-a-i nu-za-kan SALTUM an-da-an-bat ha-a-si LÚ hat-ti-li-is-sa A-NA SALTUM ki-is-sa-an te-iz-zi ar-ha-ua-za a-ri-ia I-NA E ka-ri-im-mi-ua-at-tak-kan ku-it an-da sa-ta-a-is
nu-za ar-ha a-ri-ia-zi nu-us-si ma-a-an DINGIRLUM ku-is-ki kar-tim-mi-ia-u-ua-an-za na-an-za si-pa-an-ti nam-ma 2 DUGLIS.GAL har-na-a-u-ua-as i-ia-zi NA.AK.TAM.MA-ia-as-ma-as 2 DUGLIS.GAL i-ia-zi 4 GISKAKHI.A-ia i-ia-zi
Öy.I
“Kumanni ülkesinden Hattili rahip (din adamı) Papanikri şunları söyler: Doğum sandalyesinde bir kadın bulunduğu sırada doğum yapılacak yerin (doğum sandalyesinin) küveti zedelendiğinde veya bacağı kırıldığında ve kadın henüz doğurmamışsa, bu kadın o yerin içinde öylece kalır, yeniden bir tahta sandalye kurulur. Bu kadın şimdi artık (dini açıdan) temiz değildir. Hattili rahip doğum sandalyesini ve içinde bulunan alet-edevatı yükseğe kaldırır. O, bunları kapıya (şehrin dış kapısı) doğru taşırken, kapının önünde tanrı Alitapara’ya, yakarak bir kuş kurban eder. Ve (sonra) o; doğum sandalyesini ve aletleri şinapşi’ye getirir (taşır), o bunları (kadının) yakınında (başka) bir yere koyar, sonra kadın orada doğum yapar ve Hattili rahip, kadına şunları söyler: Tapınaktaki bozukluğun sebebini fal yolu ile öğren! Bu kadın fal sorularına başvurur ve eğer herhangi bir tanrıyı kızdırdıysa, ona sıvı kurban eder. Sonra rahip, doğum sandalyesinin 2 küvetini yapar ve onlar için muhafaza olarak 2 tane küvet ve 4 bacak daha yapar “.
Doğum’ denildiği zaman akla gelen kavramların arasında doğumu yaptıran kişiler yer alır. Eski çağlarda doğumu yaptıranlar ‘ebeler’ idi. Hititlerde de doğumun, ebeler ((SAL)hasnupal(l)a-) vasıtasıyla gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Hititlerde ebenin aktivitelerini iki kategoriye ayırmak mümkündür. Bunlardan ilki doğum için gerekli malzemeyi hazırlamak ve çocuğu doğurtmaktır. İkincisi ise çocuk doğduktan sonra, yeni doğan bebek adına, kötü etkileri bebekten uzaklaştırarak bebeğe iyi bir alınyazısı bahşetmeleri için tanrılara dua etmektir.
Sonuç: Hitit Tıbbi Bilgilerinin Seviyesi
Anadolu’da çivi yazısı sistemini kendi dillerine uygulayan ve Anadolu’yu askeri ve siyasi bir güç altında toplayarak büyük bir medeniyet kuran Hititlerin tıp sahasındaki bilgileri, ele geçen tabletlerden öğrenilebilmektedir. Ancak bu döneme ait tıbbi faaliyetler hakkında bilgi veren bu belgelerin yeterli olduğu söylenemez.
Hitit tıbbında etiyoloji (hastalıklara sebep olan faktör), diagnoz (teşhis), prognoz ve terapi (tedavi) unsurları arasında etiyoloji diagnozdan daha önemlidir. Bir diğer ifadeyle, tedavi şekli hastalığın sebebine göre değiştiği için, hastalık sebebi çok önemlidir. Mesela bir hastanın gözlerindeki rahatsızlık, ortaya çıkan semptoma dayalı olarak “göz kanlanması” şeklinde teşhis ediliyordu. Etiyoloji’yi bulmak daha önemli ve zordu. Bunun için omen ile orakel (fal ve kehanet) metotlarına başvuruluyordu. Tedavi ise semptomu ortadan kaldıracak olan droglarla yapılan tedavi ve doğrudan etiyolojiye etki edecek olan dini ve mistik tedavi olmak üzere iki yönlü idi.
Tıp sahasında ilerlemenin başlıca faktörleri arasında insanlardaki hastalık ve rahatsızlık durumlarını ortadan kaldırma ihtiyacı yer alır. Bu faktör hem eski çağlarda hem de günümüzde etkili olmuştur. Hastalıkların asıl sebebinin, organizmaya dıştan tesir eden mikroplar olduğunun anlaşılması, ancak son asırlarda yapılan çalışmaların ürünüdür. Hititler, pislikten her zaman için uzak durmaya çalışmışlardır. Fakat pisliği, bir “ajan patojen kaynağı” olarak görmemişlerdir. Hititlerde gelişmiş tıbbi tedavi metotları yoktur; ancak tıbbi faaliyetlerin temelinde bulunan araştırıcı zihniyet mevcuttur. Tıp sahasında kendilerinden daha ileri ülkelerden hekim getirtmeyi ihmal etmeyen ve hastalıklar karşısında lakayt davranmayan Hititlerde, tıp vardır. Hititler hiçbir zaman kendi dönemlerindeki tıbbi gelişmelerden uzak kalmamışlar, onları her zaman takip etmişler ve bazılarını dışarıdan almakla da yetinmeyip kendi toplum yapılarına uygun hale getirmesini bilmişlerdir.
Hititlerde Anatomi Ve Tıp Gaye Şahinbaş Erginöz
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bilim Tarihi Anabilim Dalı
Bu metin, yazarın Hititlerde Anatomi ve Tıp (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fak. Yay. İstanbul 1999) adlı kitabına dayanmaktadır.
Toplam okunma (5244) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Domuz gribinde gelecek pazartesi tahmini! – Dr. Suat Kamil Aksoy Aralık 18, 2009
Posted by cafrande.org in : Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
01.11.09 11
09.11.09 21 1,91 10
16.11.09 60 2,86 39 3,90
23.11.09 112 1,87 52 1,33
30.11.09 195 1,74 83 1,60
07.12.09 296 1,52 101 1,22
14.12.09 415 1,40 119 1,18
21.12.09 555 1,33 140 1,18
21.12.09 580 1,40 165 1,39
Domuz gribinden ölüm rakamları için ne diyebiliriz!
Sağlık Bakanlığı her pazartesi ve perşembe domuz gribi ölümlerinde ulaşılan son rakamı açıklıyor. Yukarıda ilk sütun tarihler, ikincisi açıklanan rakamlar, üçüncüsü ölüm rakamındaki artış oranı, dörtüncüsü her hafta içinde toplama yeni eklenen ölüm rakamı, beşincisi ise yeni ölümlerdeki artış oranı. Biz burada her hafta pazartesi açıklanan rakamlara yer verdik. Tablomuzda gelecek pazartesi için iki tahmini rakam yer alıyor.
Sağlık bakanlığı şu anki koşullarda Türkiyedeki en bilimsel tavrın en kararlı sözcüsü durumundadır. Açıklanan rakamlara ilişkin de bilimsel bir titizlik içerisinde olunduğundan kuşku olmamalıdır. Konunun ciddiyeti de böyle olmasını gerektirir. Ne var ki yaşanan bu ızdırapta en çok suçlanabilecek kurumun, en sorumlu kuruluşun, ülkede etki yaratamasa bile tek doğru ses olması gayet ilginçtir.
Demekki bir halk toplu olarak kandırılmışsa, bir devletin halkla en yakın temastaki kurumu en basit konuda bile aciz kalabilmektedir. Halkı, halka rağmen kurtarmak günün geçerli modası olmadığına göre, Kendisini uçurumdan atana mani olamamışsanız, düşüşü seyretmekten başka çareniz kalmaz.
Peki ölenler öldü, daha da ölecekler var, birşey yapamaz mıyız. Aşı olalım ve olunmasını tavsiye edelim desek, milyonlarca insana ulaşma ve ikna etme şansımız var mı? Aşı oldum demeye utanılan bir ortamda, aşı ol diyene acıma ve küçümseme ile bakılan bir ortamda zincirleme bir reaksiyon yaratmak imkansız gibi!
Peki ama bu salgın tamama erip, binlercemizi yıktıktan sonra, şu uğursuz mutasyon gerçekleşir de daha öldürücü yeni bir salgın başlarsa ne yapacağız. En iyisi şimdiden ses yükseltmektir. Çünkü bizi öldüren artık virüs değil, toplumsal akıl tutulmamızdır. Bu akıl tutulmasının sadece katil virüsle ilgili olandan ibaret olmayabileceğini de not etmek gerek.
Toplam okunma (4538) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Dr. S. Kamil Aksoy: Bu hekimlere emanet olunmaz… Domuz gribi umursamazlığı daha çok can alır! Aralık 14, 2009
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , 2comments
Komplo teorileri, ilaç şirketlerinin kar hırsı, hükümetlerin, siyasetçilerin, hekimlerin rüşvet yemiş olma ihtimallerine bakarak karar veren hekimler tıp bilgisiyle değil, herkes gibi popüler veri yağmuru ile düşünmüş olmaktadırlar.
Aşının kronik zararları olabileceği bir spekülasyon başlığıdır ve tümden olasılık dışı değildir, ancak elde bilimsel bir veriden çok çıkarsamalar vardır. Bu çıkarsamalar virüsün kronik zararları için de yapılabilir. Aşının mı, virüsün kendisinin mi geleceğe dönük zararı daha çoktur konusunun tartışılmıyor olması ilginçtir.
Domuz gribinin bütün dünyada bahar ve yaz aylarında yani grip mevsini dışında yayılmış olduğunu hatırlamalıyız. Yani doğa marifeti ile ucuz atlatma beklentisi boşa çıkabilir. Ek olarak domuz gribi önlemleri çerçevesinde hijyen tedbirleri ile bulaşmanın toplumsal alanda sınırlanmış olması sürecin uzamasına neden olacaktır. Virüsle temas etmek suretiyle bağışıklık kazanmış kitle hijyen tedbirlerinin etkisiyle sınırlı kalmaktadır. Bu ölümleri azaltmasına azaltmaktadır. Aşı olmama eğilimini de gözönünde bulundurduğumuzda, virüsün salgın yolculuğuna devam etmek için savunmasız insan bulma imkanı artmaktadır. Kitle içinde bulaşılabilir nüfusun çokluğu bulaşma kanallarını sürekli açık tutacağı için sürecin uzuyacağını tahmin etmek zor değildir. Yani hijyen tedbirleri salgını ve aldığı canları geçici olarak azaltmakta, salgını yolundan alıkoymaya yetmemektedir. Bu imkan ancak yaygın aşılama ile elde edilebilirdi. Türkiye için bu en azından şu an için imkansız görünmektedir.
Birçok dinsel inanış bu dünyayı sonsuz yaşamın ilk evresinde girilen bir sınav olarak görür ve sınavdan başarıyla geçmek için çaba gösterilmesini tavsiye eder. Biz insanlığın sınavını bir kenara bırakıp, Atatürkün temennisine bakarsak, Türk hekimlerinin bilim sınavından büyük bir yüzdeyle çakmış olduklarını tespit etmeliyiz. Böyle hekimlere emanet olmak konusunda artık Atatürk’ün de ısrar etmemesi gerekir.
Gerçi hekimlerin tıp eğitimi aldıkları, sosyal bilimler, iktisat vb. diplomalarına sahip olmadıkları bu yüzden süreci yanlış değerlendirmelerinin, yada sıradan halktan hiçbir fark göstermemelerinin masumane olduğu iddia edilebilir. Ancak tıp dışı alanlarla ilgili spekülasyon yapıp, kendi yanılgılarını tıp doktoru ünvanının verdiği imkanlarla topluma yaymaları en azından zayıf ahlak göstergesidir.
Komplo teorileri, ilaç şirketlerinin kar hırsı, hükümetlerin, siyasetçilerin, hekimlerin rüşvet yemiş olma ihtimallerine bakarak karar veren hekimler tıp bilgisiyle değil, herkes gibi popüler veri yağmuru ile düşünmüş olmaktadırlar. Bu verilerle aşı olmayın tavsiyesinde bulunan hekimlerin, en temel koruyucu tedbiri bir kalemde silmiş olmaları onların bilimle bağlarını epeyce koparmış olduklarının göstergesinden başka birşey değildir.
Gelelim içinde bulunduğumuz andaki duruma. Bilindiği gibi salgın Türkiyede Kasım başı itibari ile can almaya başladı. Dünyadaki ilk ölümlerle arada yaklaşık altı ay olduğunu kabul edersek Türkiyenin beladan nispeten uzak kalmış olduğunu söyleyebiliriz. Dünyada sekiz aylık zaman dilimi içerisinde yaklaşık 9000, Türkiyede ise son birbuçuk ayda 360 kişi öldüğünü biliyoruz. Türkiye nüfusunun dünya nüfusu içerisindeki payı yaklaşık yüzde 1, Türkiyedeki ölümler ise tüm ölümlerin içinde yüzde 4 olarak gerçekleşmiş bulunmaktadır. Son birbuçuk aydaki karşılaştırma ise dünyadaki ölümlerin yüzde 10 kadarının Türkiyede olduğunu gösteriyor.
Şimdi düşünelim. Türkiyede şu ana kadar görülen ölümlerin dünyadakilerden 4-10 kat fazla olmuş olması ne anlama geliyor.
1- Bakanlık ölüm rakamlarını gerçekte olduğundan fazla gösteriyor olabilir mi?
2-Dünya genelinde yaşanan ölümler aslında daha fazla olduğu halde yetkililer tarafından açıklanmıyor olabilir mi?
3-Türkiyedeki ölümler sosyal ilişkilerin nispeten güçlü olması sebebiyle mi yüksektir?
4-Acaba hastanelerimiz yeterli bir bakım yapma yeteneğinden yoksun olabilir mi?
5-Halkımızın genetik yapısı bu virüse karşı başkalarına göre daha güçsüz olabilir mi?
Cevaplarını öyle kolayca bilemeyeceğimiz bu sorularla uğraşmak bir yerden sonra boş iştir.
Toplumun tamamı aşılandığında bu soruların hepsi gereksiz hale gelecektir.
Peki aşı nedeniyle göreceğimiz zararları ihmal mi ediyoruz. Şu ana kadar dünyada aşılananların sayısı yüzmilyonu aştı ve henüz aşı kaynaklı bir ölüm olmadığı gibi, herhangi bir kalıcı hasarda gerçekleşmedi. Türkiyenin nüfusu yetmiş milyon olduğuna göre istatistik olarak aşıdan akut bir zararımız olmayacağı şu an itibariyle bilgimiz dahilindedir. Virüsün akut zararlarına bakılırsa şu an için 350 ölüm ve 350 ağır vaka ile karşı karşıyayız ve bunlar hızla artmaktadır.
Aşının kronik zararları olabileceği bir spekülasyon başlığıdır ve tümden olasılık dışı değildir, ancak elde bilimsel bir veriden çok çıkarsamalar vardır. Bu çıkarsamalar virüsün kronik zararları için de yapılabilir. Aşının mı, virüsün kendisinin mi geleceğe dönük zararı daha çoktur konusunun tartışılmıyor olması ilginçtir. Aynı soruyu hepatit B için ele aldığımızı düşünelim. Hepatit B aşısı olmayıp, hepatit B hastalığını bizzat geçirmek suretiyle bağışıklık elde etmenin daha iyi olacağını savunabilecek tek bir hekim var mıdır acaba? Diyelimki öyle bir hekim olsun. Hekim de şaşırmışsa biz ne yapacağız. Elbette çaresiz değiliz. Hepatit B hastalığının yarattığı hasarlarla hayatı berbat olmuş vatandaşlarımızın öfkesine kulak vermemiz yeterli olacaktır. Peki biz bugün domuz gribinden ölen vatandaşlarımız için üzülebiliyor muyuz? Türkiyede son bir haftada kamuya açıklanmış doğal olmayan üç ölüm rakamı vardır. Domuz gribi:353, Bursa kömür madeni:19, Tokat PKK saldırısı:7
Şimdi oturup sakin kafa ile düşünün. Aşı olmamak suretiyle sadece kendinizi tehlikeye atmıyorsunuz, Virüsün salgın rallisine, bir otoban şeridi sağlamış oluyorsunuz. Toplumsal sorumluluk duygularının alabildiğine yıprandığı bir ortamda yaşıyoruz. Yıpranmaya ayak diremek gerekiyor, yıpranan ortam bizleri öyle basit bir şeyle değil, ölüm ile tehdit ediyor.
Dr. Suat Kamil Aksoy
www.cafrande.org
Toplam okunma (5277) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Toplumsal cinsiyet temelli şiddet ve kadın ruh sağlığı – Dr. Tülay Özdemir Aralık 8, 2009
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
.
Birleşmiş Milletler kadına yönelik şiddetin eliminasyonu bildirgesinde (1993) Kadınlara karşı şiddeti; ‘ister kamusal, ister özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel ya da psikolojik yönden acı ya da ıstırap veren ya da verebilecek olan, cinsiyete dayanan bir eylem ya da bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama ya da keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma’ şeklinde ifade etmiştir.
Birleşmiş Milletler kadına yönelik şiddetin eliminasyonu bildirgesinde (1993) Kadınlara karşı şiddeti; ‘ister kamusal, ister özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel ya da psikolojik yönden acı ya da ıstırap veren ya da verebilecek olan, cinsiyete dayanan bir eylem ya da bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama ya da keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma’ şeklinde ifade etmiştir.
Dünya Sağlık Örgütü ise; kadına uygulanan şiddeti fiziksel, psikolojik ya da cinsel hasara yol açan her türlü davranış olarak tanımlamıştır.
Töre cinayetleri veya namus cinayetleri olarak adlandırılan olaylar kadına karşı uygulanan şiddetin bir başka boyutudur. Bu bağlamda sıkça rastlanan Bekaret kontrolü, kadının insan haklarının ihlal edilmesidir ve hiçbir zaman haklı gösterilemez. Türkiye’de genç kızlar ve kadınlar keyfi bir şekilde bekaret kontrolüne maruz kalmaktadır. Bekaret kontrolü anne-babaların, nişanlı veya kocanın ya da ‘masumiyetini’ ispatlamak için kadınların kendileri tarafından da yaptırılabilmektedir. Türk Tabipler Birliği Etik Komitesi kadının isteği dışında uygulandığı zaman bu kontrollerin Birliğin ilkelerine aykırı olduğunu bildirmiştir. Hekimler tecavüz vakaları dışında bekaret testi uygulamamalıdırlar. Türk Tabipler Birliği bekaret kontrolünü toplumsal cinsiyet temelli şiddet olarak kabul etmektedir ve 1999 da Adalet Bakanlığı savcılara cinsel bir tecavüz olmaması halinde bu uygulamayı yasaklama hükmünü getirmiştir.
Kadınlara karşı özellikle fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik boyutları ile tanımlanan şiddet kadın ruh sağlığını olumsuz etkileyen en büyük etmenlerden biridir.
Kadına yönelik şiddet, bir taraftan fiziksel (organ travmaları, yaralanmalar gibi) ve ruhsal (depresyon, anksiyete gibi) bozukluklara neden olmaktadır.
Şiddet gören kadınlarda kronik ağrı sorunu, tütün, alkol ve diğer maddelerin kullanımı, travma sonrası stres bozukluğu, psikosomatik şikayetler, anksiyete, depresyon ve intihara varan ağır ruhsal bozukluklar artan sıklıkta görülmektedir.
Aile içi şiddet kişiyi ruhsal bozukluklar için yüksek riskli kılar. Sağlık kuruluşlarına çeşitli fiziksel şikayetlerle baş vuran kadınların bir çoğunda yapılan araştırmalarda ortak nokta ‘bedensel bir hastalıkla açıklanamayan fiziksel belirtilerden’ yakınmalarıdır.
Kadınlarda sıkça rastlanan ve somatik yakınma olasılığı yüksek olan bazı yakınmalar;
o Karın ağrısı
o Sırt ve bel ağrısı
o Adet sancıları
o Baş ağrıları
o Kol, bacak ya da eklem yerlerinde ağrılar
o Kendini yorgun hissetme ya da bitkinlik
o Baş dönmesi
o Bayılma nöbetleri
o Nefes darlığı
o Kalp çarpıntısı ya da kalp atışında hızlanma
o Bulantı, gaz ya da hazımsızlık
o Kabızlık ya da ishal
o Uyuma güçlüğü
Kişinin öyküsünde en dikkat çekici nokta bir çok açıklanamamış yakınmalarının olmasıdır.
Ayrıca anksiyete ve depresyon da bu gibi belirtilere rastlanabilen psikiyatrik hastalıkların başında gelir. Birinci basamak sağlık kuruluşlarında saptanan depresyon ve anksiyete hastalarının % 85′inde somatik yakınmalara rastlanmaktadır.
Tüm bu durumlarda şikayetler ve aile içi şiddet arasındaki ilişkinin kurulabilmesi için başvuru sırasında mutlaka dikkatli bir araştırmanın sağlık çalışanları tarafından yapılması gerekmektedir. Kadınlar arasında ruhsal belirtilerin yaygınlığına işaret eden tüm bilinenler sağlık çalışanlarının ruhsal bozukluklar konusunda farkındalık düzeyinin yüksek olmasını gerekli kılmaktadır.
Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ile mücadele uzun soluklu bir çalışmadır. Bu uzun soluklu mücadelede biz hekimlerin mesleğimizin gereklerini yerine getirirken ayrıca, toplum öncüleri olarak taraf olmak ve farkındalık yaratmak zorunluluğumuz vardır. Bu şekilde toplumsal cinsiyetçi şiddete karşı ve kadınların ruh sağlığının korunması için gerekli çabalar güçlenecektir.
Dr. TÜLAY ÖZDEMİR (Günlük)
Toplam okunma (3580) Bugün(0) Son okunma tarihi (08 February 2010)
Aşı ol, rahat ol! aşıdan başka çare yok – Dr. Suat Kamil Aksoy Kasım 20, 2009
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
Tarih, 19/11/2009 Gripten ölenlerin sayısı 93!
Domuz gribi insanlığın başına gelebilecek büyük felaketlerin provası niteliğindedir. Bu provada insanlık büyük bir başarısızlığa artık imza atmış bulunmaktadır.
Türkiye’deki ölümler geometrik bir hızla artacaktır.
Kaçınmak artık imkansızdır. Öleceklerin kimler olduğunu bilmiyoruz, ama onlar aramızda yaşamakla birlikte artık biletleri kesilmiştir. Aşıların kitlelere virüsten önce ulaşması artık imkansızdır. Daha önce yazdığım gibi herkes için aşı henüz ortada yoktur, olsa bile aşıya karşı öylesine bir güvensizlik yaratılmıştır ki, kitlelerin aşıyı kabul etme olasılığı kalmamıştır. Kişisel ve kitlesel hijyen önlemleri sadece zaman kazandırmaktadır. Kazanılan zaman aşının gecikmişliğini telafi etmek içindir. Elde kurtuluş olanağı bulunduğu halde ölüm kaçınılmaz hale geldiği için, tüm ölümler birer cinayettir.
Artık salgın alıp başını gittiğine göre ölümleri azaltacak olan hastalananların gereğince tedavi edilmesidir. Zaten kapasiteleri sınırlarında çalışmakta olan sağlık tesisleri ihtiyacı karşılayabilecek mi? Sağlık personeli ve tesis konusunda bu derece pinti olunmasının bedeli ölümlerin artması ile ödenecektir. Suçlu aradığımızda yine karlılık esaslarının ahmakça baş tacı edilmesini kolayca bulabiliriz.
Sürecin en başına gidelim…
Meksika’da sınırlı sayıdaki ölümlerle bilim adamları durumun ciddiyetini zamanında fark etmiş oldular. Virüs daha ilk çıktığı yerde tanımlanmış ve çoğaltılarak aşı yapılması için dünyanın bütün aşı üretim merkezlerine gönderilmiştir. Tüm bunların yanı sıra virüs insanlığa zaman tanıyacak bir şekilde görece yavaş yayılmıştır. Yani virüs kendisiyle savaşabilmemiz için bize yeterli zaman vermiştir. Ansızın çarpmamış, kalleşlik etmemiştir. Göstere göstere gelmektedir.
Virüs öncelikle dünyanın en güçlü ekonomisine sahip ülkede yayılmış, hodri meydan demiştir. Geççiğimiz hafta öğrendiğimiz kadarıyla ABD domuz gribi ölümlerinin önemli bir bölümünü bildirmemiş, hatta saymamıştır. Yetkililer artık tahmin yürütmektedirler.
Ya düşman küçümsendi, ya da yaşama hakkı küçümsendi.
Risk grupları elbette vardı, ama herkesin risk altında olduğu unutuldu. Ne yapalım elden bir şey gelmiyor, uygarlık bir kenarda duruyor, sürüler için korunma yöntemi olan doğal seçilim, toplumlarda hükmünü sürdürüyor. Bravo uygarlığımıza, bravo her şeyi bilipte sınavda çakışımıza! Kapitalizmin iktisadi açmazlarının aşıyı zamanında bize ulaştıramayışı bir yerden sonra geçersiz bir bahane… İnsanlığın bilimden bunca uzağa düşmesine de bakmak gerek. Domuz gribi şimdi kitlelerin bilimden uzak düşmüşlüğünden de güç almaktadır. İnsanlık iletişim çağının doruklarında cehaletin karanlık sularında yüzmektedir. Ekonominin ve teknolojinin motoru son gaz çalışıyor ama uygarlık otobüsü bir türlü yol olamıyor.
Peki ya daha acımasız bir virüsün eline düşseydik ne olacaktı. Zır zır ağlayacaktık herhalde!
Henüz ulaşamamış olsak ta, hakkında bin bir rivayet olan bir aşı var. Rivayetler, olasılıklar konuşuluyor ancak bunların oranını kimse söyleyemiyor. Bildiğimiz tek gerçek virüsün öldürme olasılığı var. Oranı da biliniyor. Ölümle zar atmak istemeyenler için aşıdan başka bir çare ise henüz bilinmiyor.
Toplam okunma (4476) Bugün(1) Son okunma tarihi (08 February 2010)

Tim Rayborn; Doğu Müzikleri Üzerine Çalışan Bir Batılı ve Seçilmiş Eserleri
Sinema Yazarlarına Göre 2009′un En İyi filmi IRA Açlık Grevini konu alan “Hunger” (online izle)
Kendini Anlatan Bir Masalcı: Oğuz Atay
Aydoğan Topal “Heyyamo” albümüyle cafrande.org’ta
Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy ve sanata bakışı
Felsefecilerin Önyargıları Üstüne – Friedrich Nietzsche
Nevajin – Enstrümantal Kürt Müziği/ Kurdish Instrumental Folk Music – Ararat, Munzur, Karacadağ Ezgileri
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar’ın eşi CIA ajanı mı??
“Bir ufka vardık ki artık/ Yalnız değiliz sevgilim” Tekel işçilerinin haklı mücadelesine selam olsun
Ömer Faruk Tekbilek sevilen şarkılarıyla cafrande.org’ta