Eserleri ülkesinde yasaklı, modern İran edebiyatının öncüsü; Sadık Hidayet’en bir öykü: Aylak Köpek Şubat 9, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture , add a comment
Veramin meydanını, açlık gideren ve günlük yaşantının basit gereksinimlerini karşılayan birkaç ekmek fırını, kasap, attar, iki kahvehane ve bir berber oluşturuyordu. Meydan ve kavurucu güneş altında yarı çıplak, yarı yanık dolaşan insanlar gurup vaktinin ilk esintilerini ve gecenin bastırmasını bekliyorlardı. Ne insanlarda, ağaçlarda ve hayvanlarda bir hareket vardı ne dükkanlarda iş. Sıcak hava başlara ağırlık veriyor gelip geçen otomobillerin kaldırdığı toz, masmavi gökyüzündeki hafif toz bulutunu sürekli yoğunlaştırıyordu. Meydanın bir tarafındaki yaşlı çınarın gövdesi oyulmuş ama ağaç yine de inatla eğri büğrü dallarını her bir tarafa uzatmıştı.
Dikkat çeken tek yapı konik başlı yarısına kadar şahrem şahrem yarık içindeki silindirik duvarıyla, ünlü Veramin burcuydu. Dökülmüş tuğlaların oluşturduğu oyukları yuva edinmiş serçeler bile aşırı sıcaktan seslerini kesmiş uyuyorlardı. Arada bir sessizliği bozan tek şey bir köpeğin iniltisiydi.
Kirli saman sarısı burunlu ve ayaklarına kadar siyah benekli İskoç cinsi bir köpekti bu. Bataklıkta koşmuş da üstünde çamur lekeleri kalmıştı sanki. Kıvrık kulakları, kıvır kıvır kirli tüyleri parlak bir kuyruğu vardı. Kıllı suratında insanınkilere benzer cin gibi iki göz ışıldıyordu. Gözlerinin derinliklerinde insana özgü bir ruha sahip olduğu seziliyor, geceleri hayatın tüm canlılığını üstünde hissettiğinde gözlerinde engin bir şeyler dalgalanıyordu. Anlaşılması imkansız bir mesaj vardı bunlarda. Ne aydınlıktı bu ne bir renk. İnanılamayacak bambaşka bir şey. Hani yaralı ceylanların gözünde görülen şeylerden. Onun gözleriyle insanınkiler arasında benzerlikten çok bir tür eşitlik görülüyordu adeta. Acı ıstırap ve beklenti dolu iki siyah göz. Bunlar sadece aylak bir köpeğin suratında görülebilir. Onun yakarış dolu dertli bakışlarını ne gören oluyordu ne de anlayan. Fırıncının çırağı dükkanın önünde onu dövüyor, kasabınki taş atıyordu. Bir otomobilin gölgesine sığınacak olsa şoförün, kabaralı ayakkabısıyla attığı tekmelere maruz kalıyordu. Herkes onu hırpalamaktan yorulunca, sütlaç satan çocuk ona işkence etmekten ayrı bir haz duyuyordu. Her iniltisi beline isabet eden bir taş demekti ve hayvan inledikçe çocuğun kahkahası yükseliyor ve çocuk “seni imansız!” diyordu.Herkes çocukla elbirliği etmişti sanki. Sinsi sinsi çocuğu fitilliyor sonra kah kah gülüşmeye başlıyorlardı. Allah rızası için dövüyorlardı. Mezhebin lanetlediği, yedi canlı, pis bir köpeğe eziyet etmek çok doğal geliyordu onlara.
Sütlaç satan çocuk o kadar üstüne gitti ki hayvancağız sonunda burca giden sokağa doğru kaçtı; daha doğrusu aç biilaç kendini zorla sürükledi ve bir su yoluna sığındı. Başını ellerinin üstüne koyup dilini çıkardı, yarı uykulu yarı uyanık bir halde karşısında dalgalanan ekin tarlasını izlemeye koyuldu. Vücudu yorgundu, sinirleri sızlıyordu. Su yolunun nemli havasında tüm vücudunu bir rahatlık kapladı. Yarı canlı sebzelerin, nemli eski bir ayakkabı tekinin, ölü veya diri nesnelerin çeşit çeşit kokuları karmakarışık ve uzakta kalmış anılarını canlandırdı burnunda. Tarlaya her dikkatli bakışında içgüdüsel bir istek baskın çıkarak anılarını ta başından canlandırıveriyordu. Ama bu kez öylesine güçlüydü ki bu duygu sanki bir ses onu harekete, oynayıp zıplamaya çağırıyordu kulağının dibinde.Yeşilliklerde koşup zıplamak için karşı konulmaz bir istekti bu duygu.
Genetik bir duyguydu bu. Çünkü tüm ataları İskoçya’ da çayırlıklarda özgürce yetiştirilmişlerdi. Ama o kadar halsizdi ki bedeni kımıldamasına bile izin vermiyordu. Baygınlık ve güçsüzlükle karışık acı bir duyguya kapıldı. Unutulan yitip giden bir avuç duygu heyecana dönüştü. Eskiden türlü türlü görevleri ve gereksinimleri vardı. Sahibinin evinden yabancı birini ya da yabancı bir köpeği kovmak için sahibinin sesine koşmalıydı; sahibinin çocuğuyla oynamalıydı; görüp tanıdığı kişilere nasıl davranacağını bilmeliydi; zamanı gelince yemeğini yemeli, belirli zamanlarda okşanmayı beklemeliydi. Ama şimdi bu sorumlulukların tümü alınmıştı ondan.
Artık bütün işi gücü korku içinde titreyerek çöplüklerden yiyecek kırıntıları bulmak, gün boyu dayak yemek, inlemekti. Savunacak tek şeyi olmuştu bu. Eskiden cüretli, korkusuz, temiz ve kanlı canlıydı. Ama şimdi korkak itilip kakılan biri olmuştu. Bir şey duysa yakınında bir şey kımıldasa tir tir titriyor hatta kendi sesinden bile korkuyordu. Aslında pisliğe ve çöpe alışmıştı.Vücudu kaşınıyordu. Pireleri avlayacak ya da yalayacak hali kalmamıştı. Çöplüğün bir parçası olduğunu hissediyordu. İçinde bir şeyler ölmüş sönmüştü.
Bu cehenneme düşeli iki kış geçmiş, şöyle doyasıya bir şey yememiş, gözü rahat bir uyku görmemişti. Şehveti duyguları körelip gitmiş, bir Allahı’ın kulu onu okşamamış, gözlerine bakan olmamıştı. Buradaki insanlar sahibine benzemesine benziyorlardı ama duyguları, huyları, davranışları yerden göğe kadar sahibininkinden farklıydı. Eskiden içlidışlı olduğu insanlar onun dünyasına daha yakındılar sanki; acılarını hislerini anlıyor, onu daha çok himaye ediyorlardı.
Aldığı kokuların arasında en çok başını döndüreni, oğlanın önündeki sütlaçların kokusuydu. Tıpatıp annesinin sütüne benzeyen ve çocukluk hatıralarını anımsatan bu sıvı ansızın bir uyuşukluk hissi uyandırdı. Henüz yavruyken annesinin memesinden o sıcak besleyici sıvıyı emerken annesi yumuşak diliyle onu yalar, temizlerdi. Annesinin koynunda, erkek kardeşiyle yan yana iken aldığı keskin koku, annesinin ve sütünün ağır ve keskin kokusu burnunda canlandı.
Süt sarhoşu olduğu zaman vücudu ısınıp rahatlıyor, akışkan bir sıcaklık tüm damarlarına, sinirlerine yayılıyordu. Mahmur mahmur annesinin memesine bakıyor, vücudunu saran keyif verici titreyişlerle derin bir uyku geliyordu peşinden. Gayri ihtiyari ellerini annesinin memesine bastırmaktan, zahmetsizce, koşuşturmadan süte ulaşmaktan daha büyük bir zevk olabilir miydi? Kardeşinin kıllı bedeni, annesinin sesi, bütün bunlar keyif ve okşayış doluydu. Eski ahşap yuvasını hatırladı. Yeşil bahçede kardeşiyle oynadığı oyunları.
Onun kıvrık kulaklarını ısırır, yere düşer, kalkar, koşarlardı. Sonra bir oyun arkadaşı daha bulmuştu; sahibinin oğlu. Bahçede onun peşinden koşar, havlar, giysisini ısırırdı. Hele hele sahibinin okşayışlarını , onun elinden yediği şekerleri hiç unutmamıştı. Ama sahibinin oğlunu daha çok severdi. Çünkü hem oyun arkadaşıydı hem de asla dövmezdi.Sonraları birden kaybetti annesiyle kardeşini. Sahibi, oğlu, karısı ve yaşlı uşağı kalmıştı geriye. Her birinin kokusunu nasıl da ayırır, ayak seslerini ta uzaktan tanırdı. Öğle ve akşam yemeği vakti masanın çevresinde dolanır, yiyecekleri koklardı. Kimi zaman sahibinin hanımı , kocasının muhalefetine karşın sevgi dolu bir lokmacık ayırırdı onun için. Yaşlı uşak gelince ona seslenirdi: “Pat…Pat…” Ve yemeğini koyardı ahşap yuvasının yanındaki özel kaba.
Pat’ın mest olması onun bedbahtlığını hazırladı. Çünkü sahibi Pat’ın evden çıkıp dişi köpeklerin peşine takılmasına izin vermiyordu. Bir sonbahar günü sahibi önceden tanıdığı, eve sık sık gelen iki kişi ile birlikte otomobilde otururken Pat’ı çağırdılar ve öne oturttular. Pat birkaç kez sahibi ile arabada yolculuk yapmıştı ama o gün mestti, farklı bir heyecan içindeydi. Birkaç saat gittikten sonra bu meydanda indiler. Sahibi o iki kişiyle birlikte bu burcun yanından geçti. Tesadüf bu ya bir dişi köpeğin kokusu Pat’ın kendi cinslerinde aradığı çok özel bir koku, onu deli divane etti birden. Arada bir kokladı, kokladı sonunda bir bahçenin su yolundan bahçeye daldı.
Sahibinin sesinin onun üzerinde garip bir etkisi vardı. Çünkü kendisini borçlu hissettiği tüm görevlerini ve sorumluluklarını hatırlatıyordu. Yine de dış dünyadaki güçlerin ötesinde bir güç onu dişi köpekle birlikte olmaya zorlamıştı. Kulağının, dış dünyadan gelen sesleri duymamaya başladığını, ağırlaştığını hissetmişti. İçinde şiddetli duygular uyanmıştı. Dişi köpeğin kokusu başını döndürecek kadar keskin ve güçlüydü.
Tüm kasları, vücudu, duyguları kontrolünden çıkmıştı. Ama çok geçmeden sopayla, kürek sapıyla kovalamaya gelip, girdiği su yolundan geri çıkardılar onu.
Pat şaşkın yorgun ama kuş gibi hafiflemiş rahatlamış olarak sahibini aramaya başladı. Birkaç ara sokakta onun kokusundan izler kalmıştı. Her tarafı aradı, belirli aralıklarla kendisine özgü işaretler bıraktı; kasabanın dışındaki harabeye kadar gitti, tekrar geri döndü. Sahibinin meydana döndüğünü anlamıştı; onun silik kokusu diğer kokulara karışmıştı. Bırakıp gitmiş olabilir miydi acaba sahibi? Istırapla karışık tatlı bir korkuya kapıldı. Pat sahibi efendisi olmadan nasıl yaşayabilirdi? Çünkü sahibi onun için tanrı demekti. Yine onu aramaya geleceğinden emindi. Korku içinde birkaç caddede koşmaya başladı. Ama boşunaydı zahmeti.
Sonunda geceleyin yorgun argın meydana döndü. Sahibinden haberi yoktu. Bir iki tur daha attı kasabada, sonra dişi köpeği buldu, su yoluna gitti. Ama taşla kapatmışlardı su yolunu. Bahçeye girme umuduyla yeri kazmaya başladı; hayır imkansızdı. Umudunu yitirince oracıkta kestirmeye koyuldu.
Pat gece yarısı kendi iniltisiyle sıçradı uykusundan. Kalkıp birkaç sokakta dolaştı, duvarları kokladı, bir süre böyle aylak aylak döndü durdu. Sonra çok acıktığını hissetti. Meydana dönünce burnuna çeşit çeşit yiyecek kokuları geldi. Geceden kalma et kokuları taze ekmek ve yoğurt kokusu hepsi birbirine karışmıştı. Bir yandan da suçluluk hissediyordu. Başkalarının mülküne girmişti. Sahibine benzeyen bu insanlardan dilenmeli, onu kovduracak bir rakip çıkmazsa yavaş yavaş buranın mülkiyet hakkını ele geçirmeliydi. Ellerinde yiyecek olan bu varlıklardan biri belki ona bakabilirdi.
İhtiyatla korkudan titreye titreye yeni açılan ve içerden pişmiş hamur kokularının geldiği fırının önüne gitti. Koltuğunda ekmek olan biri seslendi ona: “gel… gel…” Sesi ne kadar garip gelmişti kulağına. Adam onun önüne bir parça sıcak ekmek attı. Pat kısa bir tereddütten sonra ekmeği yedi ve onun için kuyruğunu salladı. Adam ekmeği dükkanın tezgahına koyup korku ve ihtiyatla Pat’ın başını okşadı. Sonra iki eliyle tasmasını çözdü. Nasıl da rahatlamıştı Pat! Bütün sorumluluklar görevler omuzlarından alınmıştı sanki. Ama tekrar kuyruğunu sallaya sallaya dükkan sahibine yaklaşınca böğrüne kuvvetli bir tekme yedi ve inleye inleye uzaklaştı oradan. Dükkan sahibi gidip arkta elini yıkadı. Pat dükkanın önünde asılı duran tasmasını tanıyordu hala.
O günden beri bu insanlardan tekme taş ve sopadan başka bir şey görmemişti. Kanlı bıçaklı düşmanıydılar ve ona işkenceden zevk alıyorlardı sanki.
Pat kendini ait görmediği, kimsenin onu anlamadığı yeni bir dünyaya gelmişti. İlk birkaç günü çok zor geçti. Sonra yavaş yavaş alıştı. Üstelik köşe başında sağda çöp dökülen bir yer bulmuştu. Çöp arasında kemik yağ deri balık başı gibi lezzetli parçalarla tanımadığı başka başka yiyecekler buluyordu. Günün geri kalan kısmını kasapla fırının önünde geçiriyordu. Gözü kasabın elindeydi ama lezzetli parçalar yerine daha çok dayak yiyor ve yeni yaşantısına ayak uydurmaya çalışıyordu. Eski yaşantısından tek tük silik görüntülerle bazı kokular kalmıştı. Ne zaman sıkıntıya düşse bu kayıp cennette bir tür teselli ve kaçış yolu buluyor ve elinde olmadan anıları gözünde canlanıyordu.
Pat’a en çok işkence eden şey kimse tarafından okşanmamaktı. Sürekli itilip kakılan ve küfredilen bir çocuk gibiydi. Yine de ince duyguları tümüyle sönmüş değildi. Hele hele acı ve işkence dolu bu yeni yaşantısında öncekinden çok gereksinimi vardı okşanmaya. Gözleriyle dileniyordu okşanmayı; sevgisini gösterip eliyle başını okşayana canını vermeye hazırdı. O da sevgisini bağlılığını gösterme fedakarlık etme ihtiyacını hissediyordu kendinde. Görünüşe bakılırsa kimsenin onun bağlılık gösterisinde bulunmasına ihtiyacı yoktu. Kimse onu himaye etmiyor hangi göze baksa kin ve kötülükten başka bir şey okumuyordu. Bu insanların ilgisini çekmek için yaptığı her hareket onları daha da öfkelendiriyordu sanki.
Pat su yolunda kestirirken birkaç defa inleyip uyandı. Kabus görüyordu galiba. Bu sırada şiddetli bir açlık hissetti; çevreden kebap kokusu geliyordu. Şiddetli açlık halsizliğini ve diğer acılarını unutturacak derecede işkence ediyordu. Zar zor kalkıp ihtiyarla meydana doğru gitti.
Bu sırada bir otomobil tozu dumana katarak Veramin meydanına girdi. Otomobilden bir adam indi, Pat’a doğru yürüyüp başını okşadı. Bu adam onun sahibi değildi. Yanılmamıştı. Sahibinin kokusunu iyi tanırdı çünkü. Ama nasıl oldu da onu okşayacak biri çıktı. Pat kuyruğunu sallayıp tereddüt içinde adama baktı. Aldanmamış mıydı acaba? Okşanmasına neden olacak tasması da yoktu. Adam geri dönüp yine başını okşadı. Pat peşine düştü adamın. Şaşkınlığı iyice artmıştı. Çünkü o adam iyi bildiği ve içinden güzel yiyeceklerin çıktığı odaya girmişti. Duvar kenarındaki kanepeye oturdu adam. Ona sıcak ekmek yoğurt ve başka yiyecekler getirdiler. Adam ekmek parçalarını yoğurda bulayıp onun önüne atıyordu. Pat yiyecekleri önce aceleyle sonra ağır ağır yiyordu. Sevimli ve acizlik ifade eden kara gözlerini adama dikmiş kuyruk sallıyordu. Uyanık mıydı yoksa düş mü görüyordu? Pat dayak yemeden doyasıya karnını doyurdu. Yeni bir sahip bulmuş olması mümkün müydü? Sıcağa rağmen adam kalktı burca giden sokağa girdi. Biraz bekledikten sonra dolambaçlı sokaklardan geçti. Pat da kasabanın dışına kadar onu izledi. Sahibinin gittiği birkaç duvarlı harabeye gitti. Bu adamlar da kendi dişilerinin kokularını arıyorlardı belki. Pat duvarın gölgesinde adamı bekledi. Sonra başka bir yoldan meydana döndüler.
Adam yine onun başını okşadı, meydanda küçük bir gezintiden sonra Pat’ın tanıdığı otomobillerden birine bindi. Pat arabaya çıkmaya cesaret edemiyordu. Kenarda oturmuş ona bakıyordu.
Otomobil birden toz kaldırarak hareket etti. Pat da arabanın peşinden koşmaya başladı hemen. Hayır bu defa adamı elinden kaçırmaya niyeti yoktu. Dili sarkmıştı ama vücudunda hissettiği tüm acılara rağmen var kuvvetiyle koşuyordu. Otomobil kasabadan uzaklaştı, kırlardan geçti. Pat iki üç kez arabaya yetişse de yine geri de kaldı.Tüm gücünü toplamış umutsuzca koşuyordu. Ama araba ondan hızlı gidiyordu. Yanılmıştı; üstelik koşarak otomobile yetişeyim derken iyice yorgun düşmüştü. Baygınlık geçirecek kadar fenalaşmıştı. Tüm organları kontrolünden çıkmış en küçük bir hareket etme yetisi kalmamıştı. Niçin koştuğunu nereye gittiğini bilmiyordu. Durdu; soluk soluğaydı. Dili sarkmış gözleri kararmaya başlamıştı. Boynu bükük zar zor yolun kenarına gitti; bir tarlanın yanından akan suyun başında karnını sıcak ve nemli kuma koydu. Hiç aldanmadığı içgüdüsüyle artık buradan kımıldayamayacağını hissetti. Başı döndü. Düşünceleri, hisleri silinmeye , birbirine karışmaya başlamıştı. Karnı çok kötü ağrıyordu. Gözlerinde hiç de hoş olmayan bir parıltı vardı. Kasılmalar kıvranmalar arasında elleri ayakları yavaş yavaş hissizleşiyor, mülayim ve keyif verici bir serinlik getiren soğuk terler döküyordu. Akşama doğru Pat’ın üzerinde üç aç karga uçuyordu. Uzaklardan almışlardı Pat’ın kokusunu. İçlerinden biri ihtiyatla yanına kadar geldi, dikkatle baktı. Pat’ın tamamen ölmediğine emin olunca uçtu gitti. Bu üç karga Pat’ın iki iri kara gözünü oymak için gelmişti.
Çeviren: Mehmet Kanar
Sadık Hidayet’in eserleri günümüzde Avrupa’daki politik İslamcı çevrelerden yoğun eleştiriler almaktadır ve birçok romanı (özellikle de Hacı Ağa) artık Fransa’daki kitapçılarda ve kütüphanelerde bulunamamaktadır. Kör Baykuş ve Hacı Ağa adlı romanları 2005 yılında düzenlenen 18. Uluslararası Tahran Kitap Fuarı’nda yasaklanmıştır. Kasım 2006 itibariyle Sadık Hidayet’in tüm eserleri geniş çaplı bir tasfiye politikası kapsamında İran’da yasaklı durumdadır.
Toplam okunma (6075) Bugün(517) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Türkler, Türk Toplumu, Dinin Türk Toplumu Üzerindeki Etkisi (I)- Dr. Hikmet Kıvılcımlı Şubat 9, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Öteki Tarih , 1 comment so far
Yaptığı tüm çalışmalarda titizliği, özgünlüğünü ve üretkenliğini ile dikkat çeken Türkiye sosyalist hareketinin en üretken kuramcısı Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın ♦Türkler ♦Türk toplumu ♦İsa’dan 300 Yıl Önceki Ve Sonraki Kıyametler ♦Sosyal Kıyametler Ortasında Türkler ve Moğollar ♦Türk Sözcüğü Nereden Gelir? ♦Türkler Hangi Yıllarda Tarihe Girdiler ♦”Türk Toplumu” Ve Din ♦”Türk Dini” Nuh Tufan ve Türkler ♦Türkler Dinsiz , Ya Da Tabiata Tapıcıydı ♦Tarih Öncesinde Oğuz Mitolojisi ♦Türk: Kan – Han Örgütlenişi ♦Allah Sayısı – Kan Sayısı alt başlıklarıyla ele aldığı “Dinin Türk Toplumu’na Etkisi” başlıklı çalışmasının ilk bölümünü aşağıdan okuyabilirsiniz.
“Önce Din nedir? En geniş anlamıyla, herşeyden önce Toplumcul bir olaydır. “Toplum mu Dine etki yapar, Din mi Topluma?” sorusu önümüze çıkmamazlık edemez. Toplum Dini yarattığına göre, yaratan mı yaratığı etkiler, yaratık mı yaratanı? Bu metafizik: “Yumurtamı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?” sofizmidir. Gerçekte, hem tavuk yumurtadan, hem yumurta tavuktan çıkar. Dolayısıyle: Toplum Dine etki yaptığı gibi, Din’de Topluma etki yapar.”
İlk belirlendirilmesi gereken konu “TÜRK TOPLUMU” ile “DİN” denilen olayların kendi anlamlarıdır. “Türk toplumu nedir?” gibi genel bir soru açılırken, ister istemez başka sorular ortaya çıkarılmış bulunur. Araştırılacak olan hangi Türk toplumudur? Hangi dindir? Her şey gibi, Türk toplumunun da, Dinin de birer Tarihleri vardır. Yani, zaman içinde geçirdikleri değişiklikleri vardır. Sonra, her Toplum ve her Din yeryüzünde olup bittiğine göre, Türk toplumunun ila, onu belirleyen Dinin de birer, -söz yerinde ise-,Coğrafyaları vardır. Yani, mekân içinde geçirdikleri değişiklikleri vardır.
Yeryüzünün hangi coğrafya bölgesinde, ne zamanki tarihe düşen Türk toplumu, neredeki ve ne zamana rastgelen hangi Din in etkisi altında kalmıştır? Buna kesin ve belirli bir sınır çizmedikçe, öne sürülecek düşünceler, ne Türk toplumunu ve ne de onu etkileyen Din i bize iyice aydınlatmış olmaktan uzak kalacaktır. Türk toplumu ve onu etkileyen Din diye, Tarih içinde bir yol belirledikten sonra, artık bir daha nerede bulunursa bulunsun, ne zaman olursa olsun, hiçbir değişikliğe uğramaksızın ve yerinden oynamaksızın, ebedi ve ezeli mutlak bir varlık olarak sürüp gelmiş birer gerçeklik yoktur.
İlk Türk toplumu Ortaasya’da belirmiştir. Türkiye, Küçük Asya denilen Anadolu ile Avrupa’ya giren Rumeli ülkelerinde gelişmiştir. Bugüne dek değişe gelmiş bulunan Türk toplumunu, Ortaasya’da da etkileyen dinlerle, Anadolu ve Rumeli’de etkileyen dinler de zaman zaman başka olmuşlardır.
İSA’DAN 300 YIL ÖNCEKİ VE SONRAKİ KIYAMETLER
İlk bilimcil anıt-yazı olan Herodot Tarihi, bize İsa Doğumu’undan beş altı yüzyıl önceleri, bütün Ortaasya toplumları içinde ‘Türk” adıyla anılan bir topluluktan konu açmıyor. Yalnız; Ortaasyalı görünen ve Türk-Moğol atalarına çalan ilk insan kümeleşmesi anıyor:
1- MESAJETLER : Bugünkü Türkistan ötelerindeyaşarlar. Başları Tomris adlı kahraman Ana-handır.Persleri Tarihe sokan Babahan Sirüs (Cyrus; Osmanlıcası: Kiyumres) adlı kahramanı yakalayıp, kandolu küpün içinde boğan yiğit hatun Tomris’tir. Tom-ris’in Mesajetleri, Tarih öncesindeki KADIN egemenliğini yaşıyan ve henüz Çömlekçilik düzeyinde kalanbir Aşağı Barbarlık konağı içindedirler. ANAHANLIK Çağındadırlar.
2- İSKİTLER : Tuna, Dinyeper’den Volga, Seyhun,Ceyhun ırmaklarına ve Alplerden Altay dağlarına, Çin, Hind sınırına dek uzanan alanların insanlarıdırlar.Henüz Çobanlık üretimine geldiklerine göre, Orta Barbarlık konağını yaşarlar. Herodot; İskit savaşçıları, içinde kadın kılıklı ve görünüşlü askerler de anlatır.Bu bakımdan, İskitler’de henüz kadın hukuku silinmemişe benzer. Ama, egemen İskit toplum tipi BABAHAN’dır. İskitler bir ulus olmaktan çok, bir dünya olduğuna göre, onları, Anahanlık’tan Babahanlık’a doğru yelpaze gibi açılmış bir sıra basamaklı Toplumlar saymak en doğrusudur.
Biz bugün, Mesajetler toplumunu’da, İskitler toplumunu’da Tarihten çok, Tarih öncesi efsaneler alacakaranlığında tanıyoruz. Onları ancak, Coğrafya yerlerine ve insan tiplerine bakarak, Kıyaslama yoluyla,”Türk-Moğol” toplumları ile ilgili sayabiliriz.
Başlıca kaynak olan Herodot, belirli yıl sayısı vermiyor. Anlatışından, Sarı Irmak Çin’ine değin uzanan Ortaasya ülkelerinde savaşçıl insanlar kaynaşırlar. Çin henüz bilinmez. Ortadoğu Medeniyetleri’ne (Irak Mısır’a) doğru, arka arkaya, dalga dalga med ve cezirler halinde saldırıp dönen insanlar farkedilir. Bunlar başlıca üç adla Tarih sayfalarına girerler:1) MEDLER toplumunu yıkan Cimmerler, 2) CİMMERLER toplumunu önlerine katarak Medler üzerine süren Skitler,3) SKİTLER’i önlerine katmışça Cimmerler üzerine daha doğrusu Irak ve Mısır medeniyetleri üzerine iter görünen Mesajetler.
Bu insanlara ne oluyordu böyle? “ULUSLARIN GÖÇÜ” denilen şeyi yapıyorlardı. Yazılı Tarihin açıkça konu ettiği ve Ísa’nın doğumundan birkaç yüzyıl önce, ile birkaç yüzyıl sonra görülen: Bir değil, iki Ulusların Göçü vardır: 1) İsa Doğumu’ndan önce, Uzakdoğu (Çin) Medeniyeti ile Yakındoğu (Irak-Mısır) Medeniyetleri arasında Herodot’un anlattığı Barbar ulus akınları; 2) İsa Doğumundan sonra, gene Uzak-doğu (Çin-Hind) Medeniyetleriyle, Akdeniz (Yunan-Roma) Medeniyetleri arasında klasik Tarihin anlattığı, ve sanki ilk defa görülüyormuş gibi, özel “Ulusların Göçü” adıyla andığı Barbar ulus akınları…
Heredot’un anlattığı Barbar akınlarıyla, klasik Tarihin anlattıkları arasında kıyaslamaya elverişli benzerlikler göze batıcıdır:1) Volga’yı aşarak Bati ya saldıran Atila adına bağlı Hünler, tıpkı Tomris’in Mesajetleri gibï, en geride iten ilk vurucu güç oldular: Hünler önünde Slavlar ve Ostrogotlar ezilince, ürküp: Trakya,Makedonya, Yunanistan, İtalya, İspanya, Afrika’ya dek uzanan Vizigotlar, bir, çeşit İskitler durumunda idiler; 3) Bu akınlar önünde çökmüş Roma toprakları üzerine yerleşen Cermenler, İskitler önünde başlarının çaresine bakan Cimmerler ulusuna benziyorlardı.
SOSYAL KIYAMETLER ORTASINDA TÜRKLER – MOĞOLLAR
Bütün bu İsa’dan üç beş yüzyıl önce ve sonra görülmüş altüstlükler sırasında, “Türk toplumu” adını almış insan kümeleri var mı? Tarih belirli bir kayıt düşürmemiş. Yalnız Herodot, Ceyhun ötesindeki “Asya’ya sahip” İskitleri sayarken belki Altay dağlarının ötesinde, berisinde: “Çenesi uzun, özel dili olan” altıncı tip İskitleri “yassı burunlu” diye tanımlar. (Herodot, 4/12, 3/105,1965). sonraki tarihler de Hünleri: “Yayvan ve geniş burunlu” olarak anlatıyorlar. {V. Duruy: Histoire Generale, s. 216, Paris 1891). Yakın-doğu kaynaklarında daha açık bir benzeyiş belgesi yok.
Uzakdoğu (Çin) kaynakları ise; büsbütün efsane karanlığındadırlar. “Bir Çinli ırk yoktur… Çinliler, ‘Sarı ırk’a ve Moğol ırkına bağlanıyorsa da, Ehalinin Ortaasya’dan gelmiş bir istila sonucu olduğu düşüncesi, sadece bir hipotezdir.” (Hist. Gener. des Peuples, C. I. s.32). “Anarşik Çin efsaneleri, hemen bütün kahramanlarını Sarı Irmağın orta akımı üzerine yerleştirdi. … Neolitik Çin’de oturanlarzıı Moğol tipi oldukları hükmünü verdirtti..: Ç’in Konfederasyonu’nun ötesinde ‘Dört Deniz’in Barbarları yaşıyordu.” (Keza, C.I. s. 373).
TÜRK SÖZCÜĞÜ NEREDEN GELİR?
Tarihin o kargaşalı kıyametleri ortasında “Türk” sözcüğü ne zaman, nasıl.doğdu? Ve o sözcüğün anlamı nedir?
Türklüğü ideal edişinden kimsenin kuşkulanamıyacağı Ziya Gökalp e göre: “Türk” sözcüğü “Töre” sözcüğünden gelir. Thomsen (“L’Inseription de l’Orkhon”,s. 98) Orkhon Kitabelerinde yazılı “Töre” sözcüğünü: “Kanun”; “Kurum” (Müessese: Institution) anlamında tercüme eder. Kitabede: “Törükbudun ilinin, törönün kim aktardı” (Sizin devletinizi ve müesseselerinizi kim yıkardı) cümlesinde yazılı hem “Törük”, hem “Törün” sözcükleri “Töreli” anamına gelir. Divan`ı Lugaat`tı Türk (C. III, s.167), Doğu Türkçesinde “Töre” ve “Törü”denildiğini belirtir, ve “Töre”nin: “Resim-Kaaide” (Tören-Kural) demek olduğunu açıklar. “İl bırakılır, törün bırakılmaz” (ülke bırakılır, töre bırakılmaz.)
Ziya Gökalp, o anlama dayanarak şöyle der:
“Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kuralların topu birden, demektir. Töre kelimesinin Türk kelimesiyle bir özden olması da hatıra gelebilir.Başka yerlerde yazdığım gibi, Sagadak sözcüğü nasılSagalı anlamına gelebilir. (K) harfi, nispet ve karakteristik ekidir: Bu ipozete göre, Türk sözcüğü Töre sözcüğünden çıkmıştır. Bu ipotez henüz Türkiyatçılarca kabul edilmediği için şahsi bir fïkirden ibarettir.” (Z.Gökalp: Türk Töresi, s.4. İstanbul 1339)
Gökalp ipotezine göre: Ortaasya’da Türkçe konuşan uluslardan bir bölüğü, bir tarihte “Töre”lenmiş; “Töreli” anlamına “Türk” diye adlanmış. Türkler, kendi törelerinden olmayan uluslara “TAT” derler. Arapların,kendilerinden olmayanlara “ACEM” dedikleri gibi,Türkler de töresizlere: Uygurlara, Acemlere. (Perslere) “Tat” adını verirler. Türklere Uygurlar kadar yakın olan Moğollara da TAT-ER (Tatar) deyişleri bundandır.
Neşri, “Türkmen” adı için başka bir söz oyunu öne sürer. Şaman inancı taşıyan Türkler, ilk Müslüman olduklan zaman: “İslame gelüp mü’min ve müttakıy oldular. Ondan ötürü buna Terk-iman denildi. Lafızda hafifletilip Türkman dediler. Türkman’ın adı ol vakitten beru konuldu.” (Neşri Tarihi, s. 14, TTK yayını).”Terk’i iman”dan (inanç bırakmaktan) Türkman gelirmi, gelmez mi?.. Önemli olan gerçek şudur: Bütün araştırmalara ve tahminlere göre, TÜRK adı, Ortaasya’daki insanlardan bir bölüğüne sonradan verilmiştir. Bu “sonra”: Türklerin Tarihe girişleri zamanıdır.
TÜRKLER HANGİ YILLARDA TARİHE GİRDİLER
Uygur ve Tatar gibi en yakın akraba uluslar arasında Türkler ne zaman ve nasıl Tarihe girmişlerdir?
Bir ulusun Tarihe girmesi, yazılı Tarihte anılmasıdır. Bu da, SINIFSIZ bir toplumun, Tarih öncesinden, sosyal sınıflı Medeniyete değmesiyle başlar. İlkel toplum, o zaman, YAZI’nın bilindiği Medeniyette, yazarların kaleminden sayfalara geçer. Türklerin, Yakındoğu ve Uzakdoğu medeniyetleriyle ilişkiler kurması,Tarihte Türk adının işitilmesine yol açmıştır.
Türklerin ilk Medeniyetle ilişkisi Çin’de olmuş görünüyor. Türkler Çin’i “TAVGAÇ” yani: Ulu, Kadim, Tekniğe Fenne sahip sayarlar. “Türklerin Çinlilerle münasebeti, milattan 200 yıl önce egemen olan “Hynong-nu”; yani Hün adındaki Türk devleti zamanında vardır. Milattan 174 yıl önce, Çin’den Türk Hanına bir prenses getirmek üzere Türk sarayına giden Cung-Hang-yue adındaki Çinli elçi, Türklerin Çin medeniyetine karşı gösterdikleri taklit eğilimini Türk hayatı için zararlı gördü. Bu zat, Türkleri sevdiği için Türk sarayında kaldı. Bir daha Çin’e dönmedi.” (Z. Gökalp: Türk Töresi, s.7). “İslamlıktan önce Türkler, Çinlileri biricik ayık ve bilgili olarak tanıyorlardı. Orkhon Kitabesi,Çinlilerin Türklere kendi Ayık ve Bilik’lerini verdiğini söylüyor. Thomsen, ayık sözcüğünü “Medeniyet” olarak,Bilik sözcüğünü “Bilgi” olarak tercüme etmiştir.” (Orkhon kitabeleri, s.4) (Z. Gökalp: Keza, s.)
“Kitab’ül İlm’ün Nafı” bu yanı daha açık koyuyor:
“Uygarların eski edebiyatından pek az şey kalmıştır.Avrupa bilginlerince bilinen Uygur lehçesinde yazılmış bu az sayıdaki elyazılarının hepsi,İslamlığın kabulünden sonra yazılmıştır. Ve elimizde bulunan en eskielyazısı, I. ci miladi yüzyıla dek çıkabilir.” (Keza).
Türkiye’nin Türkleri içinde en büyük Türkiyatçı olan Ziya Gökalp’e göre, Türk’ün Tarihöncesinden Medeniyete el uzatışı, İsa Doğumu’ndan 2 yüzyıl önceleri olmuştur. Türklerce, Medeniyetin en göze çarpan aygıdı ve belgesi olan Yazı’nın kullanılışı ise, ondan ancak 700 yıl sonraları görülür.
“TÜRK TOPLUMU” ve DİN
Batı’da Akdeniz medeniyetinden ROMA İmparatorluğu çökerken, ona “coup de grace” (son kurşun)u indiren Barbarlar akınının koçbaşı Hünler idi. Uzakdoğu’da Roma’nın karşılığı demek olan Çin medeniyetinden TANGI.AR sülalesi çökerken, ona son kurşunu vuran Barbar akınının koçbaşı, İslam kültüründe “Kıyamet alameti” sayılan Tibetli TUFAN ulusları oldu. (H. Kıvılcımlı: Tarih – Devrim – Sosyalizm, s. 260).
Yakındoğu da Antika medeniyetler zincirinin son halkası olan İSLAM medeniyeti çökerken, ona son kurşunu vuran Barbar akınının koçbaşı, bir çeşit Tufan sayılan, Hün torunlarından Cengiz Moğolları, Timur Tatarları oldular. Roma medeniyetinin rönesansı olan BİZANS medeniyeti, Batı’dan gelme Hristiyan Barbarlarla yalnız aşı edildi; çökeceği sıra, Doğu’dan gelme son Müslüman kurşunu vuran koçbaşı artık, (Hün-Moğol – Tatar değil), doğrudan doğruya TÜRKLER(Selçuklu – Osmanlı) oldu.
Önce Din nedir? En geniş anlamıyla, herşeyden önce Toplumcul bir olaydır. “Toplum mu Dine etki yapar, Din mi Topluma?” sorusu önümüze çıkmamazlık edemez. Toplum Dini yarattığına göre, yaratan mı yaratığı etkiler, yaratık mı yaratanı? Bu metafizik: “Yumurtamı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?” sofizmidir.Gerçekte, hem tavuk yumurtadan, hem yumurta tavuktan çıkar. Dolayısıyle: Toplum Dine etki yaptığı gibi, Din’de Topluma etki yapar. Mesele, hangi elle tutulur, somut şartlar içinde, Toplumun Dine ve Dinin Topluma neden ve nasıl etki yaptığını araştırmak ve bulmaktır.
Özel anlamıyla Din Nedir? Toplumda, insan kişilerin düşünce ve davranışlarına, kişiler üstü güçlerin etkilerini yorumlayarak uygulayan, teorik bir dünya görüşü ve pratik bir evren düzenidir. İsa’nın doğumu sıralarında doğduğu anlaşılan “Türk toplumu”na hangi kişiler üstü etkiler; ne gibi yorumlamalara ve uygulamalara yol açan dünya görüşleri getirmiştir.?
“TÜRK DİNİ”
Ziya Gökalp bir “Türk dini”nden bahsederken, o dinin Türk sosyal yapısının bir ürünü olduğunu şöyle açıklar:
“Türk dininin genel izahı bize gösterecektir ki, eski Türklerde tanrılar, sosyal zümrelerin sembolleri gibidir. Her tanrı mutlaka bir zümrenin vicdanını temsil eder: Aşiretin timsali Ogan, Batınların timsali Yersu’lardır. Batınların aşiretten doğdukları gibi, Yersular’da Organ’ın oğullarıdır. Buguhan, cemaatini 4 orduya ayırmış, herbirini bir cihetin bekçisi tanıtmıştı. Bu sosyal örgütün lahuta in’ikasından (gökyüzü aynasına çarpmasından): Gök, Kızıl, Ak,Kara Han’lar diye 4 ikinci derece Tanrı vücuda geldi. Bunlar Ogan’ın oğulları sayıldı. Sonraları, sosyal zümreler bölündükçe, Tanrıların sayısı da o bölümlenişe paralel olarak arttı.Bu tanrılara Yersu adı verilmesi, Türklerin toplantıları vahalara ve büyük ırmaklara tabi olmasındandır.” (Z.Gökalp: Türk Töresi, s. 29).
Görüyoruz. Burada Dinin Türk toplumuna etkisinden çok, Türk toplumunun Din üzerine kesin etkisi vardır. Gerçi bir yol doğmuş bulunan Din’in, ondan sonra karşılıklı olarak Türk toplumuna yapmadığı etki kalmıyacaktır. Örneğin:
“Türklerin ülkelere bağlı Yersuları olduğu gibi, doğrudan doğruya her Boy’un koruyucusu olmak üzere, özel bir Tanrısı vardı. Mahmud’u Kaşari bunlara Cığı = Cıvı adını veriyor. İki Boy savaşacakları zaman, savaş gününden önceki gece sırasında, o kabilelerin Cıvı’ları savaşırlarmış. Bunlardan hangisi üstün gelirse, sabahleyin onun Boy’u üstün çıkarmış. Böylece, kan davalarının, gazvelerin, kabile savaşmalarının başlıca sebepleri Cıvı’lar olduğu anlaşılıyor. Bir kabileden bir-tek kişiye saldırnıak, onun taptığına saldırmaktı. O halde, tek kişinin öcünü almak; taptığın öcünü almak demek olurdu. Bu suretle, kadın dininin bir asabiyet dini olduğu ortaya çıkıyor. Aile dayanışmasını var eden ve boyuna kuvvetlendiren Cıvı’larla, Yersu’lardır. Oguş ile Boy ilk ailelerdir. Bunların dayanışması, aile asabiyetidir.” (Z. Gökalp: Keza, s. 30).
Bu sözlere bakılırsa: “Savaşanların başlıca sebebi Cıvı’lar” sanılır. Ama, daha önce Z. Gökalp’in kendisi, Cıvı’ların da Yersu’lar ve Ogan’lar gibi, “Gök aynasında görünen sosyal örgüt sembolü olduklarını açıkladıydı. Demek Cıvı’lar savaşın sebebi değil; Kabile, Boy, Aile savaşlarının sadece bayrağıdırlar. Yakındoğu’nun İslamlığından ve Uzakdoğu’nun Budistliğinden önceki Türk toplumu, kendi NORMAL Tarihöncesi çağını yaşarken, yaptığı bütün kişi üstü etki yorumlarında, yani Din kavramlarmda kendi öz yapısının gerekleriyle sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Dinin Türk toplumu üzerine etki yapmasından çok, Türk toplumunun Din üzerine yaptığı etki göze çarpmış; idealistler dahi bu yanı saklıyamamışlardır. Türk toplumuna Din dışarıdan gelmemiş, kendi içinden doğmuştur. Dinin etkisi toplumun etkisi ile kaynaşık bulunmuştur.
NUH – TUFAN – TÜRKLER
Türk toplumuna dışarıdan geldiği için “etki yapmış” sayılabilecek iki Din vardır:1- Uzakdoğu’da Budizm, 2- Yakındoğu’da İslamlık.. Bugünkü Türkiye’de yapılan bir anket: “Türk toplumuna Dinin etkileri”ni araştırınca, ne Tarihöncesindeki, ne Uzakdoğu’daki Türk toplumları müradedilmemiş sayılabilir. O zaman konuyu şöyle belirlendirmeliyiz: “Yeryüzünün Türkiye denilen toprak bölümündeki Türk toplumuna İslam dininin etkileri nelerdir?”
Türklerin İslam dininden etkilenmeleri, Cermenlerin Hristiyan diniyle etkilenmelerini andırır. Semit geleneği, ilk insanı Adem ile Havva’ya bağladı. Bunun anlamı ayrı bir konudur. İlk Sümer medeniyetini, İslamlığın Tufan adını verdiği biçimde, suların basması gibi basan Semit Barbarları akını üzerine insanlık Nuh oğullarına bağlandı. Tarihte ve mitolojilerde anılan Nuh oğullarının adlarına bağlı uluslar göz önüne getirilirlerse, şaşılacak bir gerçekle karşılaşıyoruz: Bütün adı geçen uluslar, Tufan olayı sırasında, Yakındoğu medeniyeti ile uzaktan yakından ilişki kurmuş Tarih öncesi toplumlandır. Başka deyimle, “Nuh Oğulları” denilen insanlar, Tarihe değmiş Barbar yığınlarıdırlar: Friyalılar, Cimmerler, Skitler, Medler, Ionyalılar, İberyalılar, Toğormanlar JAFET’in oğulları; Elamlar,Asurlar, Ermeniler, Aramlılar v.s. HAM’ın oğulları Keldanlılar, Araplar, Mısırlılar, Libyalılar, Faslılar, Nümidler, Ken’anlılar SAM’ın oğulları sayıldılar.
Tufan’dan sonra Tarihe (ama, Yakındoğu medeniyetlerinin tarihine) giren bütün o adı geçen uluslar, Tufan sırasında MEDENİYET siciline geçirilmiş bulunan Semit jenealojisine bağlanmak zorunda kaldılar. Yakındoğu medeniyetleri çevresinde Tarihe giren Türkler, Nuh oğlu Yafes dölünden sayıldılar. Müslüman Pers tarìhçileri o kadarla da yetinmediler. Türkleri Muhammed peygambere yaklaştırmak için, Arapların bağlandıkları SAM adından çıkartmaya çalıştılar: Bu kadarına karşı artık Türk Müslüman yazarlar bile karşı çıktılar:
“Oğuz Khan, İbrahim Aleyhisselam oğlu, İshak oğlu, Iys’in oğludur dediler. Yanlış yaptılar. Çünkü, Iys Küçük – Rum atasıdır ki, İkinci – Rum’dur. Sam oğlu Erfahşad dölündendir. Oğuz ile Türk ve Moğol, Birinci – Rum gibi Yafes çocuklarındandır. Selçuklular dahi İbrahim’e ulaşır demek, kimi Pers tarihlerinde anılır, ama bu Perslerin şeni taassuplarındandır.” (Neşri Tarihi, C. I, s. 56).
TÜRKLER DİNSİZ, ya da TABİATA TAPICIYDI
İslam dini ile karşılaştıkları sırada Tüirkler bir tek sistem değillerdi:
“Birçok sınıflardan kimileri Müdun (Kentler) ve Hüsun (Hisarlar) sahibidirler. Ve kimileri Berr’dirler, yani derim; evleriyle dağ tepelerinde ve ovalarda otururlar. Bunlar dahi kimi güneşe ve kimi puta ve kimi sığıra ve kimi ağaca, kimi taşa taparlar. Ve kimileri dahi vardır, hiç DİN BİLMEZLER. Ve kimileri Yahud’e taklit ederler, krallarına Khan derler: İpekler giyip, alyaldızlı. tac ururlar. Bu taife pek behadır olurlar Ve bunların topu Nuh oğlu Yafes oğlu Bukas Khan çocuklarındandır. ” (Neşri Tarihi, C. I. s.8).
Dinsizden Yahudi taklidi Khan’lısına dek çeşitleri vardı. Kent ve Hisarda oturanlar, besbelli Yakın ve Uzak Doğu medeniyetleriyle temasa geçen azınlıktı. Asıl Türk uluslarının büyük çoğunluğu “GÖÇER EVLİ” (Göçebe çadılı) idiler.
“Menzilleri Ceyhun’la Çin arasındaki Türkistan ülkeleridir. Körtak ve Ortak dağlarının üzerinde kara evlerle yaylayup (yazı geçirip) ve kışın Bursun, Kakyay, Karakurum, Kari ve Sayran adlı yerlerde kışlarlardı. Kralları Khakan’ın taht yeri, Talas adlı şehirdi.” (Neşri, Keza).
İslam tarihleri, çoğu, Mitolojilere karışık ve karanlıktırlar. Ravzat’üs Safa’ya göre Yafes Pers kahramam Cyrus (Kiyumres) gibi, İsa’dan 600 yıl önceleri yaşamıştır. Yasef 240 yaşındayken Zib Bakuy sahneye çıkar. Cyrus’ten 170 yıl sonra Oğuz görünür. Hangi rakam doğru?
Neşri, tarih kargaşalığına bir düzen vermek için, Nuhoğlu Yafes’e bağladığı Bulcas’la Türk Tarihini başlatıyor. Önce, “Bulcas’ın iki oğlu vardı: Biri Türk, biri Moğol” diyor. Bu oğulların kum gibi, ağaç yaprağı kadar kalabalık dölleri bulunduğunu anlatıyor. Daha bu sözü bitirmeden, Bulcas’ın iki oğlunu unutuyor. “Bulcas ölünce, büyük oğlu Zib Bakuy yerine geçti” diyor. “Bunun atasından mülkü ve saltanatı ve şevketi ve mehabeti ve askeri çok” bildirisi ile, Zib Bakuy’un şu dört oğlunu sayıyor: 1) Kara Han; 2) Or Han, 3) Güz Han, 4) Gür Han…
Karahan: “Dinsiz, kafir ve cebbardır. Türkistan’dan Doğu ve Kuzey ülkelerini ele geçirdi” (Neşri,1/10). Kara Han’ın kendisi “dinsiz” iken, bir de bakıyoruz, anasından doğar doğmaz Müslüman olan bir harika çocuğu dünyaya geliyor. “Oğuz adında bir oğlu oldu. Hak teala anı Tevhid’e (Tanrının birliğine) irşad etti. Bu, halkı hakka davet edince, atasıyla yaman savaş (vahşet’i azim) oldu. Oğuz’la atası arasında 75 yıl öldürüşme (kıtal) yapıldı… En sonra Kara Han öldürüldü. Oğuz Doğudan Batı’ya varınca yeryüzünü ele geçirdi.” (Neşri,1/10):
TARİH ÖNCESİNDE OĞUZ MİTOLOJİSİ
Oğuz kimdir. Bütün Türk ve Moğol geleneklerinin en büyük mitoloji kahramanıdır Herşey, hatta Türklük onunla başlamışa benzer. O ne zaman yaşadı?
Neşri’ye bakılırsa, Kara Han ile Oğuz arasındaki savaş: “Bu kaziyye, İbrahim Aleyhisselam zamanında idi. Oğuz ona iman getirmişti.” (Neşri,1/12). “Türkler Şöyle zulum ederlerdi ki, Hakkın Kelam’ı Kadim’inde andığı İskender Zülkarneyn meğer bu ola derlerdi.” (Keza).
İbrahim: Sümmer Kenti Ur’dan Mısır a göçmüş Semit’tir. Arap ve İsrail uluslarının başlıca atalarıdır. Cyrus: Med’leri yenerek Pers’leri Medeniyete geçirmiş başlıca atalarıdır. İskender: Grekleri ve Persleri yenip Makedonya’lıları Medeniyete ulaştırmış atalarıdır. İbrahim: İsa’dan binlerce yıl önce; Cyrus: 560-523 yıl önce; İskender: 356-323 yıl önce yaşamışlardır. Oğuz, bunların her üçü ile de bir zamanda yaşamış olamaz. Oğuz’la bu üç Tarihcil Devrim kahramanı arasında eşitlik, olsa olsa, Oğuz’un da İbrahim – Cyrus – İskender ile rol benzerliği olabilir.
Akkad medeniyeti sonunda İbrahim, Med medeniyeti sonunda Cyrus, Pers medeniyeti sonunda İskender: Ortaasya insanlarının besbelli, sosyal yapılarında değilse bile, düşüncelerinde büyük yankılar uyandırmıştır. Bu kutsal yankılar, Türk ve Moğol geleneklerinde, Oğuz Han tipinde bir mitolojik kahraman biçimini yaratmıştır. Bu kahramanı İslamlar kendi Arap – İsrail geleneklerine uyarak İbrahim’e; Acemler kendi Pers geleneklerine uyarak Cyrus’e karıştırmış oluyorlar.Yalnız, “Türkler şöyle zulum ederler” denildiğine göre, Türklerin kendileri için Oğuz: “İskenderun ta kendisidir.” Hakikate en yakın olanı da, Türklerin, İsa Doğumu’ndan önceki 4.cü yüzyıllarda Pencap’a dek giden İskender’le ilişkili olmalarıdır. Netekim Grek tarihçisi Plütark, İskender’in Persleri devirdikten sonra Amazonlarla.karşılaştığını masal gibi anlatır. Ortaasya’nın “Amazonlar”ı, Tomris’in Majesterler’inden başka kim olabilir?
Oğuz Han, yalnız İbrahim, Cyrus ve İskender gibi Yakındoğu kahramanlarını değil, Uzakdoğu’nun Çin ve Hint kahramanları gibi, Batı Roma medeniyetine son kurşunu vuran Atlı Han (Atila)yı da kendi kişiliği içinde toplar:
“Müverrih ider: Vakta ki Oğuz: Çin, Hıtay, Gür, Gazne, Hind, Sind, Türkistan, Deylem, Babil, Rum, Efrenç, Rus, Şam Hicaz, ,Habeş, Yemen, Berber.. çün, bu denli illeri ele geçirdi, yine asıl vatanına, Ortak ve Kürtak’a dönüp, çocukları Gün, Ay, Yıldız Hanları sağ yanına (Meymeneye), Gök, Tak, Dingiz Hanları sol yanına (Meysereye) yerleştirdi.” (Neşri,1/14).
TÜRK: KAN – HAN ÖRGÜTLENİŞİ
Tarihte Atila: Çin’den Fransa’ya dek, Cengiz: Uzakdoğu dan Yakındoğu’ya dek büyük ülkeleri ancak Roma ve İslam medeniyetlerinden sonra kaplamışlardır. Ama Asya’yı, Afrika’yı; Avrupa’yı baştan başa fethetmiş hiçbir kahraman yok. Bu bakımdan Oğuz Han, TARİH için olduğu denli, COĞRAFYA için de gerçek kişi olamaz. Belki İskender, belki Atila, belki Muhammed gelenekleri hep birden Türk toplumları içine OĞUZ biçiminde Kişileşmiş olarak girebilir. Başka deyimle, Oğuz, bütün başından geçenlerden de açıkça anlaşılacağı gibi, Tarih ve Coğrafya ile hiç ilişiği bulunmayan, sadece bir efsane yiğitidir. Türklerin “Türk” adını aldıkları; yani “Töreli” oldukları çağda, Tabiata ve Atalara tapan Toplum, kendi töreleniş yapısını KUTSAL anlamda OĞUZ bir ATA kılığına sokmuştur.
Oğuz Han’ın Homer ve Hezyod’daki Zeus Tanrı gibi bir mitoloji yaratığı olduğu, ondan sonraki gelişimle de açıklanır. Oğul diye adları konulan. “HAN”lar da gerçek Tarihcil kişiler değildirler: Bütün ilkel Toplumlarda görülen Kan (Gens) teşkilatının sembolleridirler. Gens ile Kan ve Han (Khan) sözcüklerinin birtek insancıl kökten çıktıkları ortadadır. Sosyal akrabalık ilişkilerini sınırlandırma örgütü olan Gens – Kan bölümleri, nasıl tek Aile kökünden 2′ye, 4′e ve ilh. ayrılarak bölünme ile gelişirse, ilkel Türk toplumunda Tarihe geçmiş HAN sayıları ve bölünmeleri de, tıpkı öyle gelişmiştir.
Bulcas’ın Türk -Moğol diye yalnız 2 oğlu vardır. Ama, Bulcas ölünce, yerine ne Türk, ne Moğal adlı oğlu geçmez: Zib Bakuy geçer. Çünkü Türk ile Moğol, gerçek kişi değil, bir Toplum örgütüdürler. O örgüt içinde, anlaşılan ilk Babahan tipi Bulcas’tır. O kişi ölünce yerine Zib Bakuy geçmiştir. Ravzatüs Safa’ya göre: “DİB” sözcüğü “TAHT” demektir, “BAKUY” sözcüğü “ULU” demektir. Bu bakımdan Zib Bakuy’un kendisi bile, bir gerçek kişi olmaktan çok, ilk Babahanlık denemesine verilmiş, “ULU TAHT” anlamına gelen bir mitolojik addır.
Zib Bakuy’un 4 oğlu olur. Zamanla Toplum büyümüş, ilk 2 Kan, yeniden ikişer bölünerek 4 olmuştur. Her Han (bütün Gens = Kan örgütlenmelerinde olduğu gibi) bir Totem le belirtilir. Totemler, Türklerin tabiat inançlarına uyarak: Yön (cihet), Mevsim, Dağ adlarını alırlar. Zib Bakuy’un dört oğlundan: Kara, Türklerde Kuzey yönü demektir; Güz, bildiğimiz sonbahardır; Or Han ile Gür Han, Oğuz’un, efsanece dünyayı fethettikten sonra “vatanı aslisi” olarak çekildiği Ortak (Or Dağ) ile Kurtak (Gür Dağ), yani iki kutsal Dağ’dan (tak’tan) başka ne olabilir?
Oğuz Han’ın babası diye gösterilen Kara Han “Kuzey” insanı olarak, Batı – Güney’e düşen Türkistan Türkleri kadar Medeniyete değmemiş olduğundan, “DİNSİZ” kalmış Toplum sembolüdür. Mekan içindeki ayrılık, zaman içinde de farklılaşmalarla devam etmiştir. Bulcas çağında Türk toplumu 2 Kan (Khan)lı (Türk – Moğol) iken, Zib Bakuy çağında 4 Khan (Han)lıdır. Oğuz çağında Kan (Khan) örgütü birden ikiyen ayrılmıştır; Sağcıl: Gün – Ay – Yıldız totemli Kan’lar yeryüzünden erişilemiyecek denli yüksek, neredeyse Tabulaşmış olurlar; Solcul: Gök – Tak (dağ) – Dingiz (Deniz) Totemli Kan’lar, daha elle tutulur dünyamızın parçaları olurlar.
Kaonfederasyon: O Ğ U Z K H A N
Federasyon. M EYMENE (SAĞCIL) MEYSERE (SOLCIL) …Kol
KABİLE… GÜN AY YILDIZ GÖK TAK DİNGİZ…Budan
Kan… Kayı Yazır Avşar Bayındır Salur İngildir …Boy
Kan… Bayat Döğer Kartuk Becenek Aymur Büldür …Boy
Kan… Alka Dordurga Bigdili Cavundur Alayundlu Yive …Boy
Kan… Karaveli Yabırlı Yarkın Çebni Üregir Kınık …Boy
Türk toplumu, inanç bakımından henüz yarı yerde, yarı göktedir. Uzak Umman ve Çöl – Kervan yolculuklarının beşiği olan Irak medeniyetinde inançların nasıl yerden göğe çıktığı, gökte Ay – Gün – Yıldız sembollerine Toplumdaki Kan bölümlenişlerini (7′li Kan ve Hafta gibi) aksettirdiği göz önüne getirilsin. Yakındoğu medeniyetiyle ilişkilerin bırakacağı etkiler sezilebilir. Oğuz Han, Kara Han’la Zib Bakuy Han’ın Kan bölümlenişini çok daha geniş ölçülerde geliştirmiştir. Oğuz Töresi budur. Oğuz’la birlikte Türklerin Türk (Töreli) oluşları ondandır.
Oğuz dünyasının 6 aşiretinden her biri, ayrı ayrı hep 4′er Kan (Khan)lara bölündüler. Oğuz Kan’ı, önce Bulcas Kan’ı gibi 2 bölüğe (Meymene: Sağcıl ve Meysere: Solcıl) ayrılmış en büyük Konfederasyon’dur. Oğuz Konfederasyonu’nun her biri 3′erli Kan topluluklarını içine almış 2 büyük Federasyon’u kaplar. Her Federasyonun 3′erli ana Kan’ları, yeniden Zib Bakuy Kan’ı gibi, 4′erli Kan’lara ayrılır:
Böylece, Oğuz Yürüm’ü (Menkıbesi) ile anlatılan şey, bütün bu 24 Kan’ı içine almış en büyük Kandaşlar Konfederasyonu’dur. Yalnız bugünkü Türkiye haritası içinde, o 24 Kan’dan çoğunun adları birçok yerlerin adları olarak yaşamaktadır: Yazır, Dudurgu, Avşar, Karkın, Bayındır, Anamur, Alayund, Yüreğir, İğdir, Burdur, Kınık gibi… Anlaşılıyor: İslam medeniyetinin çöküş aşamalarından hemen bütünüyle Oğuz oymakları (ve Kazi ları) Ortaasya’dan kalkıp, Totemleri, Tabuları ile bugün yaşadıkları Küçükasya’ya akın etmişlerdir. İslam Tarihi bu olayı pekiştirir:
“Bütün bu Türkler (müvahhid) (Tanrı birliğine inanmış) dırlar ki, Türkistan’da ve Maveraünnehir’de, Horasan’da, Fars’da, Irak’ta, Azerbaycan’da, Diyarbakır, Ermeniyye, Rum, Şam, Mısır ve Mağrip’te oturanlar… Ve Oğuz’un bu 24 çocuğunun züriyetindendir ve dahi Oğuz ile Türkistan ülkelerine kaçan ebna’i a’mam’ının neslindendir. ” (Neşri,1/12).
ALLAH SAYISI – KAN SAYISI
İlkel toplumlardan Medeniyete dek aktarılmış kutsal %2kamlar, hep Toplum örgütüne giren Kan’ların sayısına uygundur. Türklerde Boy adını da alan Khan sayısına uygun rakamlar kutsallaşmıştır. Belli bir Türk Toplumunun sosyal gelişim konaklarına göre Boy’ların normal sayıları 2-4-8-24 olarak çoğalır. Kimi savaşlarda bir Boy tüm yokedilebilir. O zaman Toplum ikiye bölünmeden doğmuş çift rakamlar yerine; bir eksiği ile: 7-9-17 gibi tek rakamlı olur. Onun için, kaç türlü Türk toplumu varsa, o kadar çeşitli rakam, sayı gösteren Kan kümeleşmeleri, Tanrı sayıları bulunur.
“TSİN dininde Doğu’nun 4 Yersu’su vardır ki, 4 Batn’a (Kan’a denilmek istenir) karşılık düşüyordu. OĞUZ’larda: iki Tsin’in birleşmesiyle (ayrılmasıyle demeli) 4 Tanrı, 4 Yersu olmak üzere 8 allahın ortaya çıktığını görmüştük. YAKUT dininde: 8 sayısı da sol Kol olmak üzere yeni bir sınıflama çıktı. ALTAY Türklerinde: Bu iki sayının birleşmesinden 17 sayısı çıktığını görüyoruz. Ama, Kol’lara ait allahların sayısı ne olursa olsun, daima allahların 2 kola ayrılmış bulunması ve bu allahların Batn’lara karşılık düşesi, İl dininde genel kuraldır.” (Z. Gökalp: Türk Töresi, s. 44)
İslam Tarihine dördüzlü Oğuz Kan teşkilatı ve kabile Konfederasyonu dışında giren iki tip Toplum daha vardır:
1- Oğuzların düşmanı olmakla birlikte, onlar arasında yaşamaya katlanan 7′li Kan teşkilatına “Kabile” adı veriliyor:
“Ve dahi Oğuz’la düşman olup Türkistan’a geldiler; 7 Kabiledir: Uygur – Kayıkle – Kıpçak – Karluk – Kalaç – Agaceri – Ayferi” (Neşri,1/12).
Bunlar, Oğuz töresine katıldıkları için olacak, Türk (Töreli) sayılıyorlar.
2- Oğuzlarla bağdaşmıyan Moğollar:
“Ve şol taife ki Oğuz’a boyun eğmediler. Onlar, Kuzey ve Doğu bölgelerine kaçıp, başka beldelerin 7 nci iklimine varıp yerleştiler: Şimdiki halde, ol yerlere Moğolistan derler. ” (Keza).
Böyle Etnografïk bölümleme yerine Sosyolojik bölümlemeye başvurursak, Ortaasya Türk toplumu içinde genellikle ulaşılmış sosyal gelişim basamaklarına göre, “DİNSİZLİK” bir yana bırakılırsa, üç tip DİN belirdi:1- ŞAMANLIK; 2- İL dini; 3 – İLHANLIK dini..
En orijinal, Türk toplumu yapısından kaynak alan din Şamanlık’tır. Sosyoloji bakımından Şamanlık, Morgan’ın sınıflamasına göre: Aşağı Barbarlık Konağı’ndaki ANAHANLIK düzenine giren inançlar sistemidir. İl dini ile İlhanlık dini, Türk toplmnunun Uzakdoğu da az çok medenileşmiş Çin toplumu ile olan ilişkilerinden kaynak almışa benzer. Daha doğrusu, çevre etlkisi altında Şamanlığın geçirdiği değişikliklerle olmuşlardır. Sosyoloji bakımından İL dini de, İLHANLIK dini de Orta Barbarlık Konağı’na girerler. Ama bunlar, iki ayrı aşamadırlar.
İL dini: Şamanlığın temeli olan Ananahanlık (Ana hukuklu Kan örgütü) ile, onu erkek yararına değiştirmeye çalışan Babahanlık (Baba hukuklu Kan sistemi) arasında kurulmuş, eşit haklı bir uzlaşma dinidir. Onun için Ziya Gökalp, haklı olarak şu gerçeği belirtir:
“Oğuzların teşkilatı incelenince görülür ki, BOZOK ve ÜÇOK adlarındaki iki aşiretin birbirinin eşit ve tamamlayıcısı olmak üzere birleşmesinden, Oğuz İli var olmuştur. İL sözcüğü Divan’ı Lugat’a göre BARIŞ anlamındadır: Filan bey, falan beyle İL oldu – BARIŞ yaptı demektir. İLCİ deyimi ile BARIŞÇI anlamınadır.” (Z: Gökalp: Keza, s. 36).
İLHANLIK dininde: Artık Anahanlık yenilmiştir. Yenilgin olarak kötülenmiş ve Babahanlığın zıt kutbu durumuna sokulmuştur: “Mükafat ve Ceza verme allahlarının iki tabakaya ayrılmasından, İlhanlık dini vücuda gelir.” (Keza, s. 53).
devamı yakında
Toplam okunma (6444) Bugün(6444) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Aynı enformasyona farklı bakış, bizim davranışlarımızı belirler Şubat 6, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture , add a comment
“Karsılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz.”
Düşündüklerimiz ve yaptıklarımızın kapsamı, farkına varamadıklarımızla sınırlanır. Farkına varamadığımız şeyin farkına varamadığımız için de değişmek için yapabileceğimiz pek bir şey yoktur; ta ki farkında varamamanın düşüncelerimizi ve eylemlerimizi nasıl biçimlendirdiğinin farkına varana kadar…
Önemli bir toplantıda cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan bir kişi garibinize gidiyorsa, paradigmanızı değiştirmeden onu değerlendirdiğiniz için, siz yanılıyorsunuzdur.
Örneğin trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç, susun, demeden yolculuğa devam ettiğinde ; siz ona ne gamsız adam, diyebilirsiniz. Ama sorsanız, belki de onlar hastaneden geliyorlardır ve bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür ve eve dönüyorlardır.
Prof.Covey in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve oğlumu küçümsüyorlar diyerek te çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna, şunların kafasına çantamı indiresim geliyor, demiş. Oğlu; “anne o adam Finlandiyalı, burada simultane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk” demiş.
Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş.Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğu oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mi? Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış, adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmiş. O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, ne görsün ; kendi kurabiye paketi, hiç açılmamış olarak çantasında durmuyor mu ? Meğer, bunca zamandır adamın kurabiyesini yiyormuş. Tabii çok utanmış ama, artık iş işten çoktan geçmiş.
Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz.
Stephan Covey bu örnekleri; “aynı enformasyona farklı bakış, bizim davranışlarımızı belirler” diye özetliyor. Buradan yola çıkarak çözemediğimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritası) değiştirmenin gereğini vurguluyor ve Einstein’in bir sözünü anımsatıyor :
Karsılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz.
Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, “sorunların içinde kaybolmak” yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu asma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir?
Çözümsüz gibi gördüğünüz sorunlar konusunda paradigma değiştirmenin önemi çok büyüktür. Aslında hayatimizi, basarimizi, mutluluğumuz belirleyen bizim kendi davranışlarımızdı r. Basımıza gelen her şeyle onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır…”
Paradigma: Sıradan kullanımıyla paradigma sözcüğü , taklit edilebilecek ya da izlenebilecek tipik bir örnek ya da modeli ifade eder.
Felsefeci ve bilim tarihçisi Thomas Khun sözcüğün bu anlamını , terimin teknik bir kullanımına ve oradan, oldukça geniş kapsamlı bir dizi sosyolojik bağlama taşımıştır.Paradigma terimi Kuhn’un “normal” bilim dediği pratiğin değerlendirilmesinde ana kısmı oluşturur. Bir bilimin “normal” (yani, devrimci olmayan) dönemlerinde, o dalın bilimsel topluluk içinde izlene- cek kuramsal ve metodolojik kurallar, başvurulacak araçlar, incelenecek sorunlar ve araştırmaları değerlendirecek standartlar konusunda bir konsensüs vardır ve bu konsensüsün temeli, bilimsel topluluğun birtakım eski bilimsel başarıları model ya da paradigması olarak benimsemesidir. Dolayısıyla, belirli bir disiplin içindeki bilimsel eğitim, bu paradigmanın iyi bilinmesini ve ders kitaplarında yer almasını içerecektir. Bir bilimsel başarının paradigma statüsüne ulaşabilmesi için, yeni bir konsensüsün özünü oluşturmaya yetecek ölçüde uzmanın kendisine bağlılığını kazanmak üzere, daha önce ortaya atılmış ve çözümsüz kalmış olan bazı problemlere ikna edici ve yeni çözümler sunması gerekir. Ayrıca, kendini tanımlamaya başlamış olan bu araştırma geleneği içinde faaliyet yürütecek daha sonraki araştırmaların çözmeye çalışacağı sorunları gündemde tutacak kadar çözülmemiş probleminin olması da gerekmektedir.
Paradigma değişimi: Paradigma, kısaca herhangi bir alanda yerleşik yazılı ve yazılı olmayan tüm kurallar ve uygulamaların bütününe verilen bir isimdir. Paradigma bir başka deyişle bir modelin, bir bakış açısının, kavrayış ve anlayışın adıdır. Bir paradigma, uzun süren deneyimler ve başarısı kanıtlanmış süreçleri içerisinde barındırabilir. Bu, söz konusu paradigmanın her zaman başarılı olacağı anlamına gelmez. Yeni bir paradigma eskisini geçersiz kılacak şekilde tüm kalıpları yıkarak kendi kurallarını koyduğunda artık eskisi için başarılı olabilecek bir zemin kalmamıştır.
Paradigma değişimi ve felcine ait pekçok yerde verilen klasik örnek Swiss firmasıdır. Bilindiği gibi dünya saat pazarının en büyüğünü tek başına elinde tutan bu firma dijital saati kendisi dünyaya tanıtmasına rağmen çalışırken tıklama sesi duyulmayan bu saatleri barındıran yeni paradigmayı kavrayamadığından veya klasik deyimle paradigma felcine (paradigm paralysis) yakalandığından 1-2 sene içerisinde eski pazar payının tümüne yakınını Japon elektronik saat firmalarına kaptırmıştır.
Toplam okunma (4878) Bugün(18) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Ludwing Feuerbach Klasik Alman Felsefesinin Sonu 2 | İdealizm ve Materyalizm – Friedrich Engels Şubat 2, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy, Genel Kültür - General Culture , add a comment
Her felsefenin ve özellikle modern felsefenin büyük temel sorunu, düşüncenin varlık ile ilişkisi sorunudur. İnsanlar, kendi fiziksel yapılışları konusunda tam bir bilgisizlik içinde ve düşlerindeki görüntülerin [6*] dürtüsü altında bulundukları en eski zamanlardan beri kendi düşünceleri ile duyumlarının kendi öz bedenlerinin bir eylemi olmadığı, ama bu bedende oturan ve ölüm anında bu bedenden ayrılan ayrı bir ruhun işi olduğu düşüncesine varmışlardır — bu andan sonra da bu ruhun dış dünya ile ilişkileri üzerine kendilerine birtakım fikirler yaratmak gerekmiştir. Eğer, ölüm anında, bu ruh bedenden ayrılıyor ve kendi yaşamını sürdürüyorsa, ona ayrı özel bir ölüm yakıştırmak için hiçbir neden yoktu;
ve böylece, gelişmenin o aşamasında, hiç de bir avunma gibi değil, ama, tersine, kendisine karşı elden hiçbir şey gelmeyen bir yazgı, hatta sık sık, özellikle Yunanlılarda, gerçek bir kötü yazgı, bir felaket gibi görünen ruhun ölümsüzlüğü fikri doğdu. Dinsel avunç isteği değil de, bedenin ölümünden sonra bir kez varlığı kabul edilmiş bulunan bu ruhun ne yapacağı konusundaki genel bilisizlikten ortaya çıkan bu şüphe, genel olarak, kişisel ölümsüzlüğün o cansıkıcı anlayışına yolaçtı. Buna tamamıyla benzer bir biçimde, doğa güçlerinin kişileştirilmesiyledir ki, dinin daha sonraki gelişmesi sırasında, gitgide daha dünya-dışı bir biçim alan, ensonu bir soyutlama sürecinin, diyebilirim ki, hemen hemen zihinsel gelişme boyunca varlık kazanan bir damıtma sürecinin sonucunda, azçok sınırlı güçte ve birbirlerine karşı sınırlayıcı olan sayısız tanrılar insanların zihninde, tektanrılı dinlerin tek başına bir tek tanrı fikrini yaratıncaya değin, ilk tanrılar doğdular.
Düşüncenin varlığa, tinin doğaya ilişkisi sorununun, bütün felsefenin bu en yüksek sorununun kökleri, tıpkı her dinde olduğu gibi, yabanıllık çağının kısıtlı ve bilisiz kavrayışlarındadır. Ama bu sorun, ancak Avrupa toplumu, hıristiyan ortaçağın uzun kış uykusundan uyandığı zaman bütün kesinliğiyle konabilir ve ancak o zaman bütün anlamını kazanabilirdi. Ayrıca ortaçağın skolastiğinde büyük bir rol oynamış olan düşüncenin varlığa göre durumu sorunu, tinin mi yoksa doğanın mı, hangisinin esas öğe olduğu sorunu, bu sorun, kilise bakımından, şu keskin biçimi aldı: dünya Tanrı tarafından mı yaratılmıştır, yoksa bütün öncesizlik boyunca var mı idi?
Bu soruyu yanıtlayışlarına göre filozoflar iki büyük kampa ayrılıyorlardı. Tinin doğaya göre önce gelme özelliğini ileri sürenler ve buna göre de, son aşamada, ne cinsten olursa olsun dünya için bir yaratılmayı kabul edenler —bu yaratılma çok kez, filozoflarda, örneğin Hegel’de, hıristiyanlıkta olduğundan çok daha karmaşık ve çok daha olanaksızdır— bunlar, idealizm kampını oluşturuyorlardı. Ötekiler, doğayı esas öğe sayanlar ise materyalizmin değişik okullarında yer alıyorlardı.
Başlangıçta, iki deyim: idealizm ve materyalizm, bundan başka bir anlama gelmiyordu, biz de, burada, onları başka bir anlamda kullanmayacağız. Daha ilerde, eğer buraya başka bir şey sokulmuş olursa bundan nasıl bir karışıklık doğacağını göreceğiz.
Ama düşüncenin varlıkla ilişkisi sorununun bir başka yönü daha vardır: bizim çevremizdeki dünya hakkındaki düşüncelerimiz ile bizzat bu dünya arasında nasıl bir bağıntı vardır? Bizim düşüncemiz gerçek dünyayı bilebilecek durumda mıdır? Gerçek dünyaya değgin tasarımlarımızda ve kavramlarımızda gerçekliğin doğru bir yansısını verebilir miyiz? Bu soru, felsefe dilinde düşünce ile varlığın özdeşliği sorunu diye adlandırılır ve filozofların büyük çoğunluğu bu soruya olumlu biçimde yanıt verirler. Örneğin Hegel’de bu olumlu yanıt kendiliğinden ortaya çıkar; çünkü gerçek dünya üzerine bizim bildiğimiz şey, kesinlikle, onun, fikre uygun içeriğidir, bu da, mutlak Fikrin ilerleyici bir gerçekleşmesi dünyayı yapar; o mutlak Fikir ki, bütün öncesizlik boyunca, dünyadan bağımsız olarak ve dünyadan önce bilinmeyen bir yerde var olmuştur; oysa apaçıktır ki, düşünce daha önceden, fikirlerden meydana gelen bir içeriği bilebilir. Gene apaçıktır ki, burada tanıtlanması sözkonusu olan, daha önceden, öncüller içinde örtük (zımnen) bulunan içeriktir. Ama bu, Hegel’in, düşüncenin ve varlığın özdeşliği yolundaki tanıtından şu öteki vargıyı çıkarmasına engel olmuyor: onun felsefesi, kendi düşüncesine göre doğru olduğundan, bundan böyle tek doğru felsefe de odur ve düşünce ile varlığın özdeşliği, insanlığın onun felsefesini hemen teoriden pratike geçirmesi ve tüm dünyayı hegelci ilkelere göre dönüştürmesi ile doğrulanmalıdır. Bu da Hegel’in azçok bütün filozoflarla paylaştığı bir kuruntudur.
Ama daha bir dizi başka filozof da vardır ki, dünyayı bilmenin olanaklı olduğunu, ya da en azından derinliğine bilmenin olanaklı olduğunu kabul etmezler. Modernler arasında Hume ve Kant bunlardandır, ve bunlar, felsefenin gelişmesinde çok büyük bir rol oynamışlardır. Bu görüş tarzını çürütmek üzere söyleneceklerin özü, idealist görüş açısından olanaklı olduğu ölçüde, daha önce Hegel [9] tarafından söylenmiştir; Feuerbach’ın materyalist açıdan buna eklediği, derin olmaktan çok nükteye dayanır. Bu felsefe saplantısının en çarpıcı çürütülmesi, bütün öteki saplantılarda olduğu gibi, pratiktir, özellikle deneyim ve sanayidir. Eğer biz, doğal bir görüngü hakkındaki anlayışımızın doğruluğunu, bu görüngüyü biz kendimiz yaratarak ve onu koşullarının yardımıyla meydana getirerek ve hele onu kendi amaçlarımıza hizmet ettirerek tanıtlayabiliyorsak, Kant’ın kavranamaz “kendinde şey”inin işi biter. Bitkisel ve hayvansal organizmalarda üretilen kimyasal tözler, organik kimya birbiri ardından onları birer birer yapmaya koyuluncaya kadar, böyle “kendinde şeyler” olarak kalırlar; ama kimya onları yaptı mı, “kendinde şey”, bizim için şey haline gelir, tıpkı örneğin, artık kızılkök halinde tarlalarda yetiştirmeyip çok daha kolaylıkla ve daha ucuza taş kömürü katranından (sayfa: 27) çıkardığımız alizarin gibi. Copernikus’un güneş sistemi, üçyüz yıl boyunca, bir varsayım oldu; bunun üzerine bire karşı yüz, bin, onbinle de bahse girişilse, gene de varsayımdı; oysa Le Verrier, bu sistemden çıkarılan veriler yardımıyla, yalnız, bilinmeyen yeni bir gezegenin varlığının zorunlu olduğunu değil, ama aynı zamanda bu gezegenin gökyüzünde bulunması gereken yeri hesaplayınca ve daha sonra Galile onu gerçekten bulunca [10] Copernikus’un sistemi tanıtlanmış oldu. Bununla birlikte, yeni-kantçılar Almanya’da Kant’ın düşüncelerine, bilinemezciler ise İngiltere’de Hume’un düşüncelerine (bu düşünceler İngiltere’de hiçbir zaman ortadan kalkmadı) yeni bir canlılık vermeye uğraşıyorlarsa da, bu, bilimsel açıdan, bunların çok zaman önce yapılmış olan teorik çürütülmelerine oranla bir geriye gidiştir, pratikte ise materyalizmi açıktan açığa geri çevirirken, gizlice, utangaç bir biçimde kabul etmektedir.
Ama, Descartes’tan Hegel’e, Hobbes’dan Feuerbach’a giden bütün bu dönem boyunca, filozoflar, sanıldığı gibi, hiç de saf fikrin gücüyle ileri itilmemişlerdir. Tersine. Gerçekte onları ileri iten şey, özellikle doğabilimdeki ve sanayideki gitgide daha coşkunlaşan büyük ilerlemedir. Materyalistlerde, bu, hemen yüzeyde kendini gösterir, ama idealist sistemler de gitgide daha çok olmak üzere materyalist bir içerik kazanmışlar ve kamutanrıcılı (panthéiste) görüş açısından tin ile madde arasındaki aykırılığı o şekilde uzlaştırmaya çalışmışlardır ki, Hegel’in sistemi, yöntemine ve içeriğine göre, idealist bir biçimde başüstü konulmuş bir materyalizmden başka bir şey değildir.
Dolayısıyla, Starcke’nin, Feuerbach’ı nitelendirirken, ilkin düşüncenin varlıkla ilişkisi temel sorununda Feuerbach’ın tutumunu incelemesi anlaşılır. Daha önceki filozofların, özellikle Kant’tan sonrakilerin, felsefi anlayışlarını gereksiz yere ağdalı bir dille açıkladığından, ve yazar, yapıtlarından soyutlanarak alınmış pasajlara aşırı bir biçimcilikle bağlı kaldığından, Hegel’in çok aleyhinde olan kısa bir girişten sonra, foyerbahçı metafiziğin, filozofun ilgili yapıtlarının ardarda sıralanışından çıkan sonuca göre gelişmesini ayrıntılı bir biçimde açıklayan bir çalışma geliyor. Bu açıklama özenli ve açık bir biçimde yapılmış; ne yazık ki, bütün kitap gibi bu açıklama da, çok kez kaçınılması olanağı bulunan bir sürü felsefi deyimler yığınıyla doldurulmuş, öylesine işi güçleştirici bir yığın ki, yazar, hiç de tek ve aynı okulun ya da hatta Feuerbach’ın kendisinin deyiş biçimiyle yetinmeyip felsefi olmak iddiasındaki en çeşitli akımların, özellikle de bugün ortalığı sarmış olanların deyimlerini kitabına kattığı ölçüde büsbütün cansıkıcı bir durum alıyor.
Feuerbach’in gelişmesi, bir hegelcinin —doğrusunu söylemek gerekirse hiçbir zaman kurallara tam bağlı olmayan bir hegelcinin— materyalizme doğru gelişmesidir; belli bir aşamada, öncelinin idealist sistemiyle ilişkileri toptan koparmamaya doğru götüren bir gelişmedir. Ensonu, Hegel’in “mutlak Fikir”inin dünyadan önce varolmasının, “mantık kategorilerinin” evrenden önceki “önvarlığı”nın, yukarda bir yaratıcı inancının gerçeksiz bir kalıntısından başka bir şey olmadığı; duyularla algılanabilir maddi dünyanın, bizim de bir parçası olduğumuz bu maddi dünyanın tek gerçeklik olduğu ve bize ne kadar yüce görünürlerse görünsünler bilincimizin ve düşüncemizin, maddi, bedensel bir organın, beynin ürünlerinden başka bir şey olmadıkları kavrayışı, karşı durulmaz bir güçle kendisini ona kabul ettiriyor. Madde, tinin bir ürünü değildir, ama tinin kendisi maddenin en üstün ürününden başka bir şey değildir. İşte bu, elbette ki, salt materyalizmdir. Bu noktaya gelince, Feuerbach (sayfa: 29) birdenbire duruyor. Ötedenberi süregelen, şeye değil ama materyalizm sözcüğüne ilişkin, felsefi önyargıyı aşamıyor. Şöyle diyor:
“Materyalizm, bana göre, insan varlığının ve bilgisinin yapısının temelidir; bana göre, bir fizyologa, sözcüğün dar anlamında bir doğacıya, örneğin Moleschott’a göre olduğu gibi ve onların özel ve mesleki görüş açılarından zorunlu olarak görüldüğü gibi, materyalizm, bu yapının kendisini bilmek değildir. Ben, geride baştan sona materyalizmle aynı görüşteyim, ama ileride değil.” [7*]
Feuerbach, burada, madde ile tin arasındaki ilişkileri anlamanın belirli bir tarzına dayanan genel dünya anlayışı olarak materyalizm ile, bu dünya anlayışının belirli bir tarihsel evrede, yani 19. yüzyılda, ifade edilmiş olduğu özel biçimi birbirine karıştırıyor. Dahası, materyalizmi, 18. yüzyıl materyalizminin bugün doğabilimcilerin ve doktorların kafalarında varlığını sürdüren ve Büchner, Vogt ve Moleschott’un 1850-1860 yıllarında ortalığa yaydıkları kaba, sığ biçimi ile karıştırıyor. Ama, nasıl idealizm bütün bir dizi gelişme evrelerinden geçmişse, materyalizm de geçmiştir. Materyalizm, doğa bilimleri alanında çağ açan her yeni buluş ile kaçınılmaz olarak biçimini değiştirmek zorundadır; ve tarihin kendisi de materyalist bir işleme tâbi tutulalı beri burada da yeni bir gelişme yolu açılmaktadır.
Geçtiğimiz yüzyılın materyalizmi her şeyden çok mekanikçi idi, çünkü bu çağda, bütün doğa bilimleri arasında yalnız mekanik ve henüz ancak —yeryüzündeki ve gökyüzündeki— katı cisimlerin mekaniği, kısaca, yerçekimi mekaniği, belli bir olgunlaşma durumuna ulaşmıştı. Kimya, henüz çocuksu, filojistik biçimiyle vardı. [11] Biyoloji, henüz kundaktan çıkmamıştı; bitkisel ve hayvansal organizmalar ancak kabaca incelenebilmişti ve ancak salt mekanik nedenlerle açıklanıyorlardı; Descartes için hayvan nasıl bir makine ise, 18. yüzyılın materyalistlerine göre de insan öyle bir makineydi. Mekanik yasaların da elbette ki işlediği, etkili olduğu, ama daha üst sıradan yasalarca daha geri plana atıldıkları kimyasal ve organik yapıdaki olaylara da yalnız tek başına mekaniğin uygulanması, klasik Fransız materyalizminin özgül, ama o dönem için kaçınılmaz darlıklarından biridir.
Bu materyalizmin ikinci özgül darlığı, dünyayı bir süreç olarak, tarihsel gelişme yolunda bir madde olarak kavramadaki yetersizliğidir. Bu, o çağda doğa bilimlerinin ulaşmış oldukları düzeye ve bu doğa bilimlerine bağlı olan metafizik, yani anti-diyalektik felsefe tarzına uygun düşüyordu. Doğanın, aralıksız sürüp giden bir hareket içinde olduğu biliniyordu. Ama, çağın fikirlerine göre, bu hareket, gene aynı şekilde aralıksız sürüp giden bir çember çiziyordu ve bu yüzden de hiç ilerlemiyordu; daima aynı sonuçları veriyordu. Bu görüş tarzı o zaman için kaçınılmazdı. Güneş sisteminin oluşumunun kantçı kuramı henüz formüle edilmişti ve ancak basit bir merak konusu gibi kabul ediliyordu. Yeryüzünün evriminin tarihi, jeoloji, henüz hiç bilinmiyordu ve bugünkü canlı varlıkların, yalından karmaşığa doğru evrim gösteren uzun bir dizinin sonucu oldukları düşüncesi, o zaman bilimsel olarak konamıyordu. Bu durumda, tarihsel olmayan doğa anlayışı kaçınılmazdı. Bu anlayışla Hegel’de de karşılaşıldığına göre, 13. yüzyıl filozofları bu yüzden o kadar kınanamaz. Hegel’de, doğa, Fikrin yalın bir “yabancılaşması” olarak, zaman içinde hiçbir gelişmeye elverişli değildir, yalnızca çeşitliliğini uzay içinde açıp yayma olanağına sahiptir, öyle ki, içerdiği bütün gelişme derecelerini aynı zamanda ve birbiri yanısıra yayıp serer ve hep (sayfa: 31) aynı süreçleri aralıksız durmadan yinelemeye mahküm bulunur. Ve işte uzay içinde, ama zamanın —her türlü gelişmenin temel koşulunun— dışında bir gelişme saçmalığını, Hegel, doğaya dayatıyor, üstelik jeolojinin, embriyolojinin, bitkisel ve hayvansal fizyolojinin, organik kimyanın gelişmekte olduğu ve bu yeni bilimlerin temeli üzerinde daha sonra gelecek olan evrim teorisinin deha dolu önsezilerinin, her yanda (örneğin Goethe ve Lamarck’ta) görünmekte olduğu bir zamanda. Ama sistem bunun böyle olmasını gerektiriyordu ve yöntem, sistem aşkına, kendi kendine ihanet etmek zorundaydı.
Tarihe aykırı bu görüş, tarih alanında da geçerliydi. Burada, ortaçağın kalıntılarına karşı savaşım, görüşü sımsıkı sınırlandırılıyordu. Ortaçağ, tarihin, bin yıllık genel barbarlık tarafından basit bir kesintiye uğratılması sayılıyordu; ortaçağdaki büyük ilerlemeler —Avrupa’da uygarlık alanının genişlemesi, orada uzun ömürlü, yaşama şansı olan ulusların yanyana oluşması, son olarak 14. ve 15. yüzyılın büyük teknik ilerlemeleri— bütün bunlardan hiçbiri göze görünmüyordu. Oysa, böyle yapmakla, büyük tarih zincirinin ussal bir biçimde kavranılmasına engel olunuyordu ve tarih, olsa olsa, filozofların kullanımına sunulmuş bir örnekler ve belgeler açıklaması hizmetini görüyordu.
Almanya’da, 1850′den 1860′a kadar materyalizmi halka yayan seyyar satıcılar [8*] hiçbir yönden hocalarının bu sınırlı görüş açılarını aşamadılar. O zamandan beri doğabilimde yapılmış bütün ilerlemeler, onlara yaratıcının varlığı inancına karşı yeni kanıtlar hizmeti görmekten başka bir işe yaramadı; ve aslında üstlendikleri şey, hiç de teoriyi daha ileri doğru geliştirmek değildi. İdealizm etkinliğini yitirmiş ve 1848 devriminden öldürücü darbeyi yemiş idiyse de, gene de, materyalizmin bir an için daha da aşağılara düştüğünü görmenin hoşnutluğunu tadabilmiştir. Feuerbach, bu materyalizmin sorumluluğunu üzerinden atmakta yerden göğe haklıydı; ancak materyalizmin seyyar vaizlerinin öğretisi ile genel olarak materyalizmi birbirine karıştırmaya hakkı yoktu.
Bununla birlikte burada iki noktaya dikkati çekmek gerekir. Birincisi, Feuerbach’ın zamanında bile, doğa bilimleri henüz yoğun bir kaynaşma sürecinin tam ortasındaydı, bu süreç, ancak, son onbeş yıl içinde durulmuşluğuna ve göreli bir tamamlanışa kavuştu; yeni bilgi malzemesi duyulmadık bir biçimde yığılıp birikiyordu, ama birbirini itip kakan bu yeni buluşlar kargaşası içinde sıralı bir bağlantının, dolayısıyla bir düzenin yerleşmesi ancak şu son zamanlarda olabildi. Gerçi, Feuerbach, şu üç kesin buluşa da ulaşmıştı — hücrenin bulunuşu, enerjinin dönüşümünün bulunuşu ve darvincilik adı altında bilinen evrim teorisinin bulunuşu. Ama, kır ortasında tek başına bir filozof, bilginlerin kendilerinin bile o dönemde ya hâlâ karşı çıktıkları ya da doyurucu bir biçimde kullanmasını bilmedikleri buluşların değerini takdir edecek kadar bilimdeki ilerlemeleri yeterli bir biçimde nasıl izleyebilirdi? Bunun suçu, kendilerini karış karış aşan Feuerbach, küçük bir köyde köylüleşmek ve tozlanıp örümceklenmek zorunda kalırken, kurnaz ve seçmeci (éclectiques) kılı kırk yarmakla vakit geçirenlerin felsefe kürsülerine elkoymalarına yolaçan Almanya’nın içler acısı koşullarındadır yalnızca. Demek ki, Fransız materyalizminde tek yanlı ne varsa hepsini çıkarıp atan, ve o zaman artık mümkün hale gelmiş olan tarihsel doğa anlayışı Feuerbach için ulaşılmaz kaldı ise bunun kusuru onun değildir.
Ama, ikinci olarak, Feuerbach, yalnız doğa bilimleri materyalizminin “insan bilgisinin yapısının kendisini değil, bu yapının temelini” oluşturduğunu söylemekte yerden göğe haklıdır. çünkü biz, yalnızca doğada değil, aynı zamanda insan toplumu içinde yaşıyoruz, ve insan toplumunun da tıpkı doğa gibi kendi gelişmesinin ve kendi biliminin tarihi vardır. Dolayısıyla, toplumun bilimini, yani tarihsel ve felsefi denilen bilimlerin tümünü, materyalist temel ile uyumlaştırmak ve bu temele dayanarak onları yeniden kurmak sözkonusuydu. Ama bu, Feuerbach’a nasip olmadı. Feuerbach, burada, “temel”e karşın, geleneksel idealistçe bağların tutsağı kaldı ve “ben ilerdeki değil, gerideki materyalistlerle aynı görüşteyim” derken de bunu kabul ediyordu. Ne var ki, toplumsal alanda, “ileri doğru” bir tek adım atamayan ve 1840 ya da 1844′teki görüşünü aşmayan bizzat Feuerbach oldu ve bu da, gene, özellikle onun, tecrit edilmiş durumundan ileri geldi, bu durum onu, —başka herhangi bir filozoftan çok daha fazla toplumla ilişkiler kurmak, fikir alışverişinde bulunmak için yaratılmış olan Feuerbach’ı— kendi değerindeki insanlarla işbirliği ya da çatışma içinde fikirler yaratacak yerde, inzivaya çekilmiş beyninden fikirler çıkartmak zorunda bıraktı. Onun ne ölçüde bu idealist alanda kaldığını daha ileride ayrıntılarıyla göreceğiz.
Burada bir de şuna dikkati çekmek yeter: Starcke, Feuerbach’in idealizmini olmadığı yerde arıyor. “Feuerbach idealisttir, insanlığın ilerlemesine inanıyor.” (s. 19.) “Her şeyin temeli, altyapısı, gene de idealizm olarak kalıyor. Bize göre, gerçekçilik, düşüncel (idéale) eğilimlerimizi izlerken yoldan sapmalara karşı bir koruma çaresinden başka bir şey değildir. Acıma, sevgi, gerçek ve hak yolunda coşku hep düşüncel güçler değiller midir?”
Bir kere, idealizmin burada, ülküsel (idéale) erekleri izlemekten başka bir anlamı yoktur. Oysa bu sonuncular, olsa olsa Kant’ın idealizmine ve onun “kesin emir”ine girerler; oysa Kant’ın kendisi felsefesine “deneyüstü düşüncecilik” (idéalisme transcendantal) adını veriyordu; ve bu, Starcke’nin de anımsayacağı gibi, felsefenin ahlâki ülküleri de işlemesinden dolayı değil, bambaşka nedenlerleydi. Felsefi idealizmin ahlâki ülkülere, yani toplumsal ülkülere inancın çevresinde döndüğü boşinanı, felsefenin dışında, kendilerine gerekli birkaç felsefi kültür kırıntısını Schiller’in şiirlerinde ezberleyen darkafalı Alman burjuvalarında oluşmuştur. Hiç kimse, Kant’ın güçsüz —güçsüz, çünkü olanaksızı ister, ve dolayısıyla gerçek hiçbir şeye varamaz— “kesin emir”ini, özellikle, yetkin bir idealist olan Hegel’den daha keskin bir biçimde eleştirmedi ve hiç kimse, Schiller’in aşıladığı gerçekleşmez ülkülere karşı darkafalı burjuva düşkünlüğü ile Hegel’den daha acımasızca alay etmedi (örneğin, Phénomenologie’ye bakınız).
Ama, ikinci olarak, insanları harekete geçiren her şeyin —beynin aracılığıyla duyulan bir açlık, bir susuzluk duyumu ile başlayan ve gene beynin aracılığı ile hissedilen bir doymuşluk izlenimi ile sonuçlanan yemek yemenin ve içmenin bile— zorunlu olarak onların beyinlerinden geçmesinin önüne geçilemezdi. Dış dünyanın insan üzerindeki yansıları onun beyninde ifadesini bulur, ve orada duygular, düşünceler, içgüdüler, istemler, kısacası, “düşüncel (idéale) eğilimler” biçiminde yansırlar ve bu biçimde “düşüncel güçler” haline gelirler. Eğer insanın genellikle “düşüncel eğilimlere” başeğmesi ve “düşüncel güçler”in kendi üzerinde etkili olmalarına izin vermesi, onun bir idealist olmasına yetiyorsa, normal olarak gelişmiş her insan, bir çeşit doğuştan-idealisttir ve bu durumda nasıl olur da hâlâ materyalistler var olabilir?
Üçüncü olarak, insanlığın, hiç değilse şu anda, genel bir biçimde, ilerleme doğrultusunda hareket ettiği inancının, materyalizm ile idealizm arasındaki uzlaşmaz karşıtlıkla kesin olarak hiçbir ilgisi yoktur. Fransız materyalistleri, tıpkı deist [12] Voltaire ve Rousseau kadar, hemen hemen bağnazlık derecesinde bu inançta idiler, ve hatta sık sık bu inançları uğruna büyük kişisel özverilerde bulundular. Ama, bütün yaşamını “gerçek ve hak aşkına” —söz iyi anlamında alınmıştır— adamış biri varsa, o da, örneğin, Diderot olmuştur. Bu bakımdan, eğer, Starcke, bütün bunların idealizm olduğunu ileri sürerse, bu, yalnız ve yalnız materyalizm sözcügünün olduğu gibi, bu iki yönelim arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın, onun için her çeşit anlamını yitirdiğini tanıtlar.
Gerçek şu ki, Starcke, belki bilmeyerek olsa da, burada, materyalizm sözcüğüne karşı darkafalı burjuvaların önyargısına, kökenini köy papazlarının eski iftiralarından alan bu önyargıya bağışlanmaz bir ödün vermektedir. Darkafalı, materyalizm dendiği zaman, pisboğazlık, ayyaşlık, arsızlık, ten zevkleri ile şatafatlı bir yaşam sürdürmeyi, açgözlülük, cimrilik, doymak bilmezlik, çıkar peşinde koşmayı ve borsa oyunlarını ve kendisinin gizliden gizliye kölesi olduğu bütün bu iğrenç kusurları anlar; ve idealizm sözcüğünden ise, başkaları önünde göklere çıkardığı, ama kendisi ancak her zamanki “materyalist” aşırılıklarının zorunlu sonucu olan sıkıntı dönemlerini ya da bunalımları atlatması sözkonusu olduğu sürece inandığı, erdeme, insanlığa ve genellikle “daha iyi bir dünya”ya imanı anlar ve durmadan pek sevdiği şu nakaratı yineler: “insan dediğin de nedir ki? Yarı-hayvan yarı-melek!”
Zaten Starcke, Feuerbach’ı, halen Almanya’da filozof adı altında kurum satmakta olan öğretim görevlilerinin saldırılarına ve onların temel kurallarına karşı savunmak için büyük zahmetlere girişiyor. Bu, kuşkusuz, klasik Alman felsefesinin ölümünden sonra yetim doğan bu eciş bücüş dölleri ile ilgilenenler için önemlidir; bu Starcke’nin kendisine de gerekli görünmüş olabilir. Biz, okurlarımızı böyle bir sıkıntıdan bağışlayacağız.
Dipnotlar
[6] Strauss, bu kitapta, İsa’yı bir tanrı olarak değil, ama büyük bir tarihsel kişilik olarak sunar, İncil’in anlatılarını hıristiyan toplulukları içinde hemen hemen bilinçsiz bir biçimde ortaya çıkan mitler olarak alır. Bruno Bauer, Strauss eleştirisinde, onu, mitlerin yaratılmasında bilincin rolünü tanımamazlıktan gelmekle suçlar.
[7] 1845′te yayınlanan ve Marks ve Engels tarafından Alman İdeolojisi’nde eleştirilen Biricik ve Özelliği adlı kitap ima ediliyor.
[8] Engels 1883′te Londra’da yayınlanan şu kitabı kastediyor: “Among the Indians of Guiana: seing sketches, chiefly anthropologie, from the interior of British Guiana”, Everard Ferdinand im Thurn.
[9] Hegel’in yapıtı, bütünüyle, Hume ve Kant felsefesinin bir eleştirisidir. Özellikle Mantık adlı kitabında bu konu üzerinde fazlasıyla durmuştur.
[10] Burada kastedilen, gökbilgini Johann Galile tarafındarı 1846′da keşfedilen Neptun gezegenidir.
[11] Daha 1745′te Lomonossov tarafından çürütülen filojistik teorisine göre yanma olayının özü, yanan cisimden flojiston denilen varsayılı (farazi) bir başka cismin çıkıp gitmesine dayanıyordu. Lavoisier, İngiliz kimyacısı Priestley’in araştırmalarına dayanarak, 18. yüzyılın sonunda, doğru teoriyi kurdu. Yanma, iki cismin yarışması değil ama, yanan cismin oksijenle birleşmesinden ibarettir.
Toplam okunma (6032) Bugün(5) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Fanatizm: Ya Bizdensin Ya Öteki – Esra Arsan, Mete Çubukçu ve Ragıp Duran Şubat 2, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Medya Komed-ya - Media , add a comment
Ragıp Duran : İsterseniz önce “fanatizm” sözcüğü üzerinde duralım. Birincisi, aslında çok kullanılan bir kelime değil fanatizm. Medyada fanatizm ya da medya fanatizmi dendiği zaman benim aklıma ilk gelen şey başta spor ve futbol fanatizmi olmak üzere, fanatizmin medya aracılığıyla yaygınlaşması. Elbette, işin kaçınılmaz olarak bir kuramsal ve akademik yanı, bir de pratik yanı var. Bu pratik düzeyde ben fanatizm sözcüğünü biraz daha hafif bir anlamda, medyanın küçük sine qua non’ları olarak ele almak istiyorum. Mete Çubukçu’yla konuyu günlük pratik itibarıyla konuşacağız; Türkiye ve Ortadoğu medyasında ve elbette Avrupa medyasında da tabu, engel, olmazsa olmaz dediğimiz şeyler gazetenin çalışma tarzı içinde ne şekilde tezahür ediyor, bunu ele alacağız. Ama, bunun yanı sıra, fanatizm deyince mutlaka yoğun bir tutku ve bir tabu da söz konusu. Özellikle son dönemde yükselen milliyetçilik de geliyor akla, ama zaten milliyetçilik, 1923’ten beri Türk medyasının neredeyse bütününde baskın.
Yani o ideolojik üretimin içeriğinden, niceliğinden çok mekanizmalar ilgimi çekiyor. Çünkü o üretimi sağlayan aslında o mekanizmalar. Yani, fanatik olmayan, fanatizmden arındırılmış birtakım mekanizmalar olsa, üretim de farklı olur. Bir örnek vereyim. Ben Nezih Demirkent zamanında Hürriyet’te çalıştım. Nezih Demirkent’in künyedeki sıfatı Genel Yayın Yönetmeni değil, Genel Müdür’dü. Çünkü hademenin ne zaman izne çıkacağına bile Nezih Bey karar verirdi. Gazeteler halen olağanüstü militer bir yapıdadır, müthiş bir hiyerarşi vardır. Hürriyet’te 26. sayfaya girecek tek sütun halen Ertuğrul’un iki dudağı arasındadır. Bu bana bir fanatizm örneği gibi geldi. Fanatizm dendiği zaman çağrışımlarımız belki tam olarak uymayabilir ama ben bu şekilde algılıyorum. Esra, istersen ilk önce genel fanatizm olgusuna ve medyaya ne şekilde yapıştığına bir değinelim.
Esra Arsan : Ben medyayı basınla sınırlayacağım ama tabii daha sonra onun dışına da çıkabiliriz. Önce gazeteciliğin sosyolojisi açısından bakalım, sonra dediğin gibi gazeteciliğin iç örgütlenmesi ya da gazeteci kimliği açısından. Şimdi, benim fanatizmden anladığım saplantılı, takıntılı bir yanlılık veya bir aşırı taraftarlık. Veyahut da bağlamından kopacak ya da hedefinden uzaklaşacak kadar bir çığırtkanlık. Bir körü körüne yanlılık ya da sabit fikirlilik diyebiliriz. Fanatizm deyince, fikirler ve olgular karşısında aciz hale gelmiş, gözü dönmüş bir yanlılıktan söz ediyoruz. Çünkü, ‘fan’ kavramının sözlük anlamına baktığımızda, örneğin bir müzik grubunun fanatiği veya hayranı olmanın yanında, burada hakikaten sevdiğin veya taptığın o objenin veya süjenin bir tür fikirsel kölesi olmak söz konusu. Fanatizm deyince, ölesiye olmak veya ölesiye sevmek gibi bir şey geliyor benim aklıma.
Ragıp Duran : Sen bu kelimeleri sıralarken aklıma geldi. Fanatizmin arkasını açmakta yarar var. Tabunun yanı sıra bir de dogma yönü var bu kavramın.
Esra Arsan : Evet, akıl, izan ve mantıktan uzaklaşmış bir durum. Şimdi burada aşırı duygusallık, dogmatizm, adanmışlık, nefret ve adil olmayan yargılama ve önyargılar söz konusu.
Ragıp Duran : Adanmışlık derken, sanırım olumsuz bir adanmışlıktan bahsediyorsun?
Esra Arsan : Evet, aşırı, körü körüne adanmışlık. Türkiye açısından baktığımız zaman, bu durumu birkaç alanda görüyoruz. Türkiye’de bir ideolojik fanatizmden söz edilebilir. Türkiye basınının önleyici tabuları var.Ama isterseniz önce dünyadaki duruma bir bakalım. Özellikle benim son yıllarda çok sık kullandığım Akdenizli gazetecilik pratiğine, yani Yunanistan’a, Türkiye’ye, İtalya’ya, Fransa’ya baktığımızda, aşırı partizan, yanlı ve bu yanlılıkla övünen bir gazetecilik tarzı görüyoruz.. Bu gazetecilik, tarafında olduğu ideolojik bakışın, görüşün, partinin veya duruşun, bir tür ölesiye savunucusu, yılmaz savaşçısı durumunda – bu bakış ister sağ, ister sol olsun.
Ragıp Duran : Sen Akdeniz ekolü deyince –ki ben Akdeniz ekolü yerine “Latin Ekolü”nü kullanmayı öneriyorum- aklıma şu geldi. Şimdi, İngiliz ya da Anglosakson ekolün kökeninde “facts and figures” adı verilen anlayış var. Latin ekolünde ise, esas olarak senin saydığın ülkeler başta olmak üzere Yunanistan, Türkiye, İspanya, İtalya vb ülkelerde yorum, sentez ve sansasyona dayalı bir anlayış var. “Facst and figures” anlayışında kaçınılmaz olarak çok fazla dogmatik, çok fazla fanatik olamam. Öteki yaklaşımsa yapısı itibarıyla fanatizme daha açık.
Esra Arsan : Bunun nedenini açalım hemen. Neden Latin Amerika’da ve Akdeniz ülkelerindeki gazetecilik daha sansasyonel ve daha yoruma ve senin dediğin gibi polemiğe dayalı? Çünkü Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki gazetecilik geleneğine baktığımızda orada gazetecilik geleneğinin izlerini ticaret burjuvazisinin ortaya çıktığı dönemde görüyoruz. Doğu Avrupa ve Latin Amerika’dan çok önce Batı’da gelişmiş olan basının ticaret burjuvazisinin enformasyon açığını kapatmak için geliştiğini görüyoruz. Yani adam işte malı gemiye yükleyip gönderiyor, o gemideki yükün sağ salim gidip gitmeyeceğini, oradaki siyasal durumu, etnik meseleleri, iç savaşları vesaireyi merak ediyor. Doğru enformasyona ihtiyacı var. Dolayısıyla oradaki gazeteci de ona doğru, olgulara dayalı haber geçmek durumunda. Bize ve diğer Akdeniz ülkelerine, Latin Amerika ekolüne baktığımızda gazetecilik geleneğinin daha edebi kökenli olduğunu görüyoruz. Yani bizde Şinasi, Namık Kemal gibi daha edebiyat ağırlıklı kişilerin ilk gazeteleri çıkardıklarını ve bu gazetelerde bu yazarların eserlerinin -Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre’sinin, Şinasi’nin Şair Evlenmesi’sinin- yayımlandığını ve enformasyon vermekten ziyade polemik yapan, halka yorum veren, bir şeyler vadeden bir gazetecilik olduğunu görüyoruz. Yunanistan’a baktığımızda da durum aynı. Yunanistan basını da aynı bizim gibi polemiğe, yoruma dayalı, olgulardan uzak, sansasyonel içerikli habercilik yapar. Dolayısıyla, bu yoruma dayalı gazetecilik atmosferinde fanatik düşüncelerin yeşermesi çok normal.
Ragıp Duran : Yatak müsait. Peki, Mete, sen örneğin Cumhuriyet gazetesinde çalışırken ya da çalıştığın diğer medya kuruluşlarında, fanatizmi günlük mekanizmada herhangi bir şekilde gördün mü? Yani, işin genel teorik yanını bir tarafa bırakıp –Esra sana da soracağım aynı şeyi, çünkü sen de Tempo-Aktüel vb dergilerde çalıştın– önce fanatizmin ne şekilde tezahür ettiğini konuşalım.
Mete Çubukçu : İşin pratiğinde, belirli dönemlerde mantığın ve soğukkanlılığın biraz geri plana atıldığı noktalar daha çok öne çıkıyor. Bu da Türkiye’de sadece medya için değil toplumun bütünü için geçerli. Benim “kompleks” adını verdiğim noktalardan kaynaklanan konularda, bu daha çok öne çıkıyor.
Ragıp Duran : Sadece belirli dönemlere özgü bir durum değil, genelde de böyle bir yaklaşım var ama bu dönemlerde, yani kriz dönemlerinde veya savaş dönemlerinde daha gözle görülür hale geliyor anlamında mı söylüyorsun?
Mete Çubukçu : Evet, genelde durum ne, ona bakalım. Son 30 yıla baktığımızda, belki klişe olacak ama, Kürt meselesi, Türklük meselesi, Ermeni meselesi hep var; işte, Ermeni meselesi 1915’ten beri var ama belli dönemlerde nüksediyor. Bunun içine zaman zaman laiklik ve Kemalizm girer; son dönemde İslami fanatizm girer. Bunlara “sinir uçları” denebilir.
Esra Arsan : Ordu fanatizmi?
Ragıp Duran : O ezelden beri var.
Mete Çubukçu : Tabii, ordu fanatizmi var ama ordu karşıtlığı fanatizmi de var. Sonuç olarak, bu sinir uçları diyebileceğimiz konular öne çıkınca soğukkanlılık ya da nesnel gazetecilik arka plana itiliyor.
Ragıp Duran : Mete’nin şu bakımdan önemli: Belki de fanatizm konusunu iki ayrı düzeyde ele almak lâzım. Birincisi, yapısal olarak sürdürülebilir birtakım fanatizmler var, bir de, Mete’nin söylediği bir yandan toplumsal yasağa bağlı olarak, bir yandan da medyanın gündemine bağlı olarak daha uç hale gelen fanatizmler var. “Öcalan İtalya’da” haberi mesela, bizim geleneğimizde olmamasına rağmen birden bire İtalyan düşmanlığını körükledi. Kravat yakmalar vb protestolar gördük, değil mi?
Esra Arsan : Bence onlar gelip geçici şeyler. Fanatizm daha yerleşik…
Ragıp Duran : Evet ben de tam olarak onu demek istiyorum. Bir kalıcı yasak var, bir de sosyal, siyasal, kültürel, sportif – Galatasaray UEFA şampiyonu olduğu zaman beni bile rahatsız eden bir Galatasaray fanatizmi ortaya çıkmıştı- düzeylerde kabarmalar. Yani, sanki altta düz bir çizgi var, çeşitli fanatizmlerin istikrarını sürekli koruyor, bir de inip çıkan bir başka eğri var.
Mete Çubukçu : Dönemsel olabilir. Dediğin gibi, bir dönem İtalya’ya düşman oluyorsun, bir dönem Öcalan nedeniyle Suriye’ye düşman oluyorsun; 10 yıl sonra böyle bir şey kalmıyor. Medyayı bir şekilde yönlendirenler o sinir uçlarını bir yere kanalize ediyorlar. Çok da bilinçsizce yapıldığını zannetmiyorum bunun; kendi zihin altlarında bu var zaten. Ama toplumda da bunun karşılığını bulacaklarını biliyorlar. Özellikle son dönem olaylarında görüyoruz bunun örneklerini, ileride değiniriz.
Dediğim gibi, çok yerleşik fanatizmler, bir de zaman zaman ortaya çıkan fanatizmler söz konusu. Bunun alt kategorileri de var tabii ki. Mesela cinsel ayrımcılık… Sonuçta, arada bir kırılmalar olsa bile, erkek medyanın egemenliğinden söz edebiliriz. Elbette birtakım mücadelelerin etkisiyle yavaş yavaş bazı kırılmalar olmuyor değil. Ama, hâlâ söz konusu haber bir kadınla ilgiliyse çok farklı sunuluyor ve ilgi çekiyor. Sonuçta öneriliş şekli böyle olduktan sonra yapılış şekli ve gelişimi, olgunlaşması da aynı şekilde oluyor. Keza hâlâ geçmeyen, azınlıklara karşı ayrımcılık var; yer yer kırılsa bile tortuları halen duruyor. Çok klişe bir mesele, örneğin bir trafik kazası haberinde Ermeni iş adamı veya Rum doktor kaza geçirdi deniliyor, anlatabiliyor muyum? Bunu yapan ya da öneren hakikatten ayrımcı biri olmayabilir ama işte böyle ifade ediyor.
Ragıp Duran : Esra Akdeniz havzasını gezdi. Sen bizden daha iyi bildiğin Arap medyası hakkında neler diyeceksin? Orada ne tür fanatizmler ve bunların kökeni ne?
Mete Çubukçu : Orada en temel fanatizm, minik kırılmalara rağmen, tabii ki anti-semitizm. Elbette, İsrail düşmanlığıyla anti-semitik üslubu ayırmak gerekli; Arap medyası genelde anti-semitik.
Esra Arsan : Ben burada başımdan geçen ve beni çok etkileyen bir hikayeyi aktarmak istiyorum. Oxford’daki gazetecilik programında, 11 ülkeden gazeteci vardı. Bir gazeteci de Mısır, El-Ahram gazetesinden… Başörtülü, böyle seminerlerin arasında falan gidip namazını kılan, inanan bir gazeteciydi. Programın ortasında, İsrail’den bir gazetecinin de bize katılacağı, üç aylığına programa gireceği söylendi. Mısırlı gazetecinin tepkisi şu oldu: Buraya bir Yahudi gazeteci gelecekse ben burada kalamam. Biz, daha tanımıyorsun bile adamı, nasıl biri olduğunu bilmiyorsun, düşüncelerini bilmiyorsun, ayrıca bu programa geldiğine göre mutlaka çok seçkin aklı başında bir insandır, diyerek ikna etmeye çalıştık. Hayır, dedi, ben bir Yahudinin olduğu bir yerde duramam, dolayısıyla benim ilişkimi kesin programla, ben gidiyorum… Bu kadar anti-semit bir tavrı vardı.
Ragıp Duran : Ve gitti mi?
Esra Arsan : Aslında onun ayrılma vakti de gelmişti ve tam o giderken geldi İsrailli gazeteci. Dolayısıyla çok karşılaşmadılar ama ilk tepkisi, ilk feveranı anlaşılır gibi değil.
Mete Çubukçu : Evet, genel eğilim bu, ama bunun karşıtları da var. Yani İsrailli gazetecilerle oturup birlikte çalışan, birlikte iş üreten Arap gazeteciler de var ama tabii ki bunlar bir şekilde azınlıktılar. Şimdi, bu niye böyle? Çünkü toplumsal yapı da böyle. Çünkü, toplumda bunun karşılığı olduğunu biliyorlar. Diğer yandan, ben oradaki rejimlerin bunu bir şekilde halkı hem ayakta tutmak hem bastırmak için kullandıklarını düşünmüşümdür.
Ragıp Duran : Bence bu çok önemli, şu bakımdan. Hep aklıma takılıyor. Örneğin herhangi bir Arap ülkesinin gazetecisi, İsrailli meslektaşlarımızla oturup bir konuşma yapalım dese, büyük ihtimalle bizde “Ermeni soykırımı vardır” diyen insanın durumuna düşecek. Yani öyle bir baskı da söz konusu.
Mete Çubukçu : Tabii ki, İsrailli gazetecilerle birlikte proje üretenler ya da birlikte çalışanlar bir sürü şeyi göze alarak yapıyorlar bunu. Gazetecilerin geneli böyle derken, rejimlerin de buna yataklık yaptığını eklemeliyim, rejimler de destekliyor bu tutumu. Zaten çok fazla sayıda ülkede, gazetelerin rejimlerin uzantısı olduğunu görürüz.
Ragıp Duran : Benim hep merak ettiğim o yataklık etme, destekleme meselesi. Fanatik prodüksiyonu, fanatik üretimi sağlayan yapı nedir? Gazetelerden, medyanın organlarından söz ediyorum. Burada etkili olan en önemli faktör nedir? Hiyerarşi mi, baştaki yöneticinin fanatik olması mı? Mesleki tecrübelerini de hesaba katarak söylersen, akıma karşı giden bir şey yapmaya kalktığında genel yayın yönetmenin mi engelledi, yoksa akşam evde hanım mı dırdır etti de vazgeçtin?
Mete Çubukçu : Bir tanesi şudur: medyanın finansal ilişkisiyle uyuşmadık. Yani sonuçta kendi sınırlarını bilerek, yapacağını ya da yapamayacağını, nereye kadar yapacağını ya da yapmayacağını, nereye dokunacağını veya dokunmayacağını bilerek hareket ediyorsun.
Ragıp Duran : Dolayısıyla, diyorsun ki, Doğan Grubu’nda çalışan birisi POAŞ’ta çok büyük bir ihale yolsuzluğu, skandal yakalasa bile bunu haber olarak yapamayacağını zaten en başından biliyor.
Mete Çubukçu : Zaman zaman bu, orduyla ilgili de olabiliyor. Hava birden değişince orduyla ilgili anti yayın yapabiliyorsun. Ama, bazı dönemlerde bu yayınları yapamıyorsun. Yani 30 yıllık sürece baktığımızda bunu çok somut biçimde görebiliriz. Genel atmosfer, siyasal, toplumsal atmosfer çok belirleyici.
Ragıp Duran : Benim aklıma bir örnek geldi: Hiyerarşi. Normalde Türk egemen medyasında, sabah yazı işleri toplantısında, atıyorum Hasan Cemal ya da işte genel yayın yönetmeni o gün manşete girecek konuyla ilgili bir fikir arz eder. O fikir çok fazla tartışılmaz. Aslında o fikir, muhabire ya da editöre bir talimattır; şunu manşete yapalım, bu konuyu şöyle işleyelim diye. Oradaki herhangi bir editör, herhangi bir muhabir, diyelim ki siyasi bir konunun uzmanı, o söylenen bir dogma olduğu için, çok fazla karşı çıkamaz. Ben ters bir örnek vereceğim. Ben 78-80 yıllarında Aydınlık’ta çalıştım. Orada çok hoş bir motto vardı: “Genel yayın yönetmeninden çaycıya kadar herkes üretime katılır” diye. Sabah saat beşte, altıda evden çıkardık, saat yedide basın sabah toplantısı yapardık ve iki saat sürerdi. Hiçbir gazetede iki saat toplantı yapılmaz ama devrimci olduğumuz için o zamanlar, yapıyorduk. İki saat yazı işleri toplantısı yapılırdı ve çaycı da katılır ve görüş arz ederdi. Çok da ukala bir çaycımız vardı aksi gibi. Fakat sonradan anladım ki, bu tamamen görüntüden ibaret. Yani o zamanki genel yayın yönetmenimiz ne derse o olurdu; biz tartışarak onun söylediğini yapmış olurduk. Yani itiraz ederdik, ama itiraz eden bastırılırdı. Nispeten daha demokratik gazetelerde de bazen genel yayın yönetmeninin söylediğine karşı çıkardık ama karşı çıktığımızla kalırdık.
Mete Çubukçu : Sonuçta o hiyerarşide haber yapısını kim belirliyorsa onun sözü geçer.
Esra Arsan : Burada önemli olan, medyanın ekonomi politiği, yani medya sahipliğinden kaynaklanan birtakım zorlamalar, medya sahibinin sahip olduğu diğer işletmeler yüzünden bazı şeyleri görmezden gelme, bazı şeyleri yok sayma, yayınlamama zorunluluğu falan değil. Fanatizmde aslında çok ciddi bir inanç var. Gazeteci aslında bir şeyleri yok sayarken veya bir şeyleri deli gibi savunurken, bunu inanarak yapıyor. Şimdi bunu, söylemsel pratiklerle açıklamamız lazım. Foucault’nun dediği gibi, bir bilgi üretiliyor ve bu bilgi birtakım semboller aracılığıyla bize veriliyor. Ve bu bilgi bize, şu adam iyidir, bu adam kötüdür, şu grup iyidir, bu grup kötüdür, bunu seveceğiz, bundan nefret edeceğiz, bu bizdendir, diğeri ötekidir şeklinde sunuluyor. Bu bilgiyi ve anlamı üreten basın emekçileri fanatik aslında.
Ragıp Duran : Ve bizden buna inanmamız isteniyor.
Esra Arsan : Zaten onlar da buna inanıyorlar. Türkiye’de ya da bütün dünyada, birey olarak doğumdan itibaren birtakım söylemsel pratikler içinden geçiyoruz. Medya sektörünün veya basının karar alma mekanizmasında oturanlar da zaten bu söylemsel pratikleri içselleştirmişler. Bir gazeteciye, yaptığı o fanatik yayın, haber bülteni ya da gazete manşetinin yanlış bir şey olduğunu söylediğiniz zaman garip garip bakıyor, bunun yanlış olduğunu nasıl söyleyebilirsin diye. Bunu en son Trabzon’da yaşadık. Ragıp, sen de oradaydın. Sınırötesi operasyon haberleri, DTP’nin kapatılması, Kürt meselesi konusunda yerel medyanın temsilcileri ile konuştuğumuz zaman, şöyle dedik: “Biz burada haberlerin sadece bir kısmını alıyoruz. Genelkurmay’dan gelen bilgilerle yetinmek durumundayız. Halbuki bunun bir de bir başka haber kaynağı da var. Değil mi? Kandil’de de birileri var. Türk askerlerini esir alan bir grup var. Şimdi bu grup Türkiye basınında bu esir haberlerinin yayımlanmasında 48 saat önce öbür taraftan bu bilgiyi alıyor. Ama habere dönüştürmüyor. Neden habere dönüştürmüyor? Çünkü Genelkurmay’ın bilgi vermesini, doğrulamasını bekliyor. Niye? Çünkü asıl haber alması gereken kaynağı o olarak görüyor. Halbuki o arada yabancı basında çıkıyor o haberler. Fransa’da çıkıyor, İngiltere’de çıkıyor; Türkiye basınında yok. Niçin? Çünkü, gazetecilerin içselleştirdikleri bir şey bu. Yani neden öbür tarafa gitsinler ki?” Bunu söylediğimiz zaman Karadenizli gazeteci meslektaşlara, oraya PKK propagandası yapmaya gelmişiz gibi bir tutumla karşılandık; bu kadar fanatik yaklaşıyorlar. Müthiş bir suçlamayla karşı karşıya kalıyorsun. “Dünyada terör örgütüyle konuşan gazeteci var mı?” gibi absürt sorular sorabiliyorlar. Oysa, herkes konuşuyor. Başbakanlar görüşüyor, pazarlıklar yapılıyor. Söylemeyi unuttuk aslında orada, Türkiye’de de Abdullah Öcalan’la Mehmet Ali Birand’dan tut da, Yalçın Küçük’e, Doğu Perinçek’e kadar çok sayıda gazeteci söyleşti. Ragıp sen de bunlardan birisin; gerçi sen bu nedenle içeri girdin ama şimdi o davalarda beraat ettiler. Fakat aynı Karadenizli gazeteci, Çeçenler terörist eylem yaptığı zaman onlarla söyleşi yapmayı kabul ediyor. Çünkü o bizden, onu içselleştirmiş. Orda bir yargı mekanizması devreye girmiyor, herhangi bir iç çatışma yaşamıyor, kuşku duymuyor zaten. Dolayısıyla POAŞ haberleriyle bunu ayrı tutmak lazım. Belki POAŞ haberlerini inanarak göz ardı etmiyor, patron mutlu olsun diye yapıyor. Halbuki öbür tarafta milliyetçi hissiyatla hareket ettiği zaman, bu yaptığına inanıyor. Bu ikisini ayırmak lazım.
Mete Çubukçu : Sonra da, bu çıkışın altında kalmaya başladı gazeteciler. Çünkü, çıta giderek yükseliyor. Gazeteci söylemin altında kalıyor. Bir şekilde bu söylemi etkili hale getiriyor ve ondan kurtulamıyor. Kurtulamadığı sürece çıtayı daha fazla yükseltmeye çalışıyor. Mesela son dönemdeki şehit haberlerini futbol maçlarına taahhüt etmeye çalışmamız gibi. İşte, “Şehitler için bu maçı alın…” neredeyse herkesin ortak sloganı haline geliyor. Medya bunu ortaklaştırıyor, kendi mantığına göre, tırnak içinde, bir taşla iki kuş vuruyor. Hem bir meseleyi kendince hâlâ sıcak tuttuğunu düşünüyor, bir de öbür tarafta başka bir milliyetçiliği körüklüyor. Bu sadece spor ya da sadece futbol olmaktan çıkıyor, her şey birbirine giriyor. Ama temelde aslında aynı zihniyet var; zorlama bir birleştiricilik. Çıtayı yükseltiyor derken bunu kastediyorum.
Ragıp Duran : İkinizin söylediklerini iyi karşılayacak olan bir Bourdieu kavramı var. Pierre Bourdieu gazetecilik alanı espas trit dediğinde aslında tam da bunu tarif ediyor… Bourdieu’yu hatırlayınca, üçümüzün şimdiye kadar söylediklerinde bir boyut eksik kaldı gibi geldi bana. Çünkü gazetecilik alanının en önemli özelliklerinden bir tanesi iktidar yanlılığı. Az önce Aydın Doğan, Aydın Doğan olduğu için değil, iktidar olduğu için örnek verildi. İktidardan kastım da, medya organı sahibi olması, ayrıca önemli bir ekonomik iktidar sahibi olması. Ben de bunu çok sevmiyorum işte, askeri iktidara doğrudan bağımlılık, reklam ilişkilerinde ekonomik iktidara bağımlılık vs yüzünden gazetecilik alanı nötr bir deyim olarak kalamıyor. Gazetecilik alanı, futbol alanı gibi bir deyim değil. Gazetecilik alanında Bourdieu’nun tanımlamasında, gazetecilik alanında iktidar neredeyse bir ana motif olarak mevcut. Hani sürekli “hak haberciliği” temelinde bir gazetecilik alanı olsa, yani her habere hak haberi gözüyle bakılsa itiraz etmeyeceğiz büyük ihtimalle. Yani Bourdieu’nün tarif ettiği gazetecilik alanında bir iktidar engeli var. Önemli bir engel.
Esra Arsan : Hem öyle bir iktidar, hem de hegemonyacı taleplere açıklık var. Yani Bourdieu de biraz öyle tarif ediyor, çünkü gazeteci dediğimiz süje de etten kemikten yapılmış bir insan ve sonuçta onun da kendi içinde birtakım kimlikler ve bu kimliklerin oluşturduğu birtakım fanatizmler var. Gazetecinin mesleğe başlarken, bütün aidiyetlerinden arınmasını bekleyemeyeceğimiz için, bu gazeteci denen insanın, kadın veya erkek olarak, siyah, beyaz, ya da sarı ırkın bir mensubu olarak, Türkiye örneğinden gidersek Türk, Kürt, Müslüman, ateist ya da diğer dinlerin bir mensubu olarak vs taşıdığı birtakım özellikleri var. Dolayısıyla, bütün bu kimliklerini de gazetecilik alanına taşıyarak geliyor. Ve bu gazetecilik alanında, gerçekten tepe noktalarda bulunan kişiler ve onların hegemonyacı taleplerle kurdukları ilişkiler tabii ki içeriği çok net bir şekilde belirliyor.
Ragıp Duran : Gazetecilik alanında da o ideolojik kimliğin çok daha güçlüsü, çok daha organizesi var. Oraya geldiği zaman, kendini kolay bir şekilde monte ederse ve şevki yoksa bir şekilde dışlanıyor. Ben kendi öğrencilerimden biliyorum; öğrenciyi yetiştiriyorsun, bir gazeteye gidiyor geliyor, bir kısmı ayak uyduruyor, onu artık tanıyamıyorsun, çünkü onun bizim göremediğimiz derisi, oradaki deriyle uyuşmuş, yoksa bünyenin reddetmesi gibi atar onu normalde.
Şimdi ikinize de cevabını bilmediğim bir soruyu soracağım. Mete, sen de Arap gazetelerini, Batı gazetelerini takip ediyorsun, biliyorsun. Çok magazin bir soru olabilir ama bana derin bir anlamı varmış gibi geldi. Başka bir ülkede Fanatik diye bir gazete duydun mu hiç? Ya da benzer adı olan, örneğin, “dogma” vb adlı bir gazete var mı hiç? Çünkü, biliyorsun bütün dünyada gazetelerin adı üç aşağı beş yukarı aynıdır: “İskenderiye Feneri”, bilmem ne postası, Kurye, Tribün vb.
Mete Çubukçu : Arap bölgesinde de durum aynı. Güneş, fener, ışık üzerinden verilmiştir hep gazete adları. Ama mesela, El Vatan var, Memleket var, ona benzer şeyler tabii ki var.
Ragıp Duran : Batıda duydun mu Fanatik benzeri bir isim? Bilgi olarak soruyorum.
Mete Çubukçu : Benim duyduğum kadarıyla bilmiyorum.
Esra Arsan : Duymamak, olmadığını göstermez. Sonuçta yanlış bir şey söylemelim, bahsettiğiniz bir spor gazetesi…
Ragıp Duran : Varsa, internete yazdığında çıkar. Mesela Radikal diye bir müzik şirketi var İngiltere’de. Arama motoruna radikal yazınca ilk o çıkıyor. Bana Radikal de garip geldi. Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da ya da başka bir kültürde, bir spor gazetesi, Fanatik ismiyle çıkarsa satmaz, kimse almaz o gazeteyi. Sen o kadar çirkin bir isim takar mısın? Mesela sen oğluna çirkin diye bir isim takar mısın, ya da kızına acuze diye isim takar mısın? Takılmaz.
Mete Çubukçu : Ama Türkiye’de bu olmalı.
Ragıp Duran : Hah. İşte benim derdim o. Yani Fanatik gazetesi böyle bir şey… Reklamlarda da bir fanatik övgüsü var.
Esra Arsan : Çünkü zaten biz rasyonel hukuki otorite sisteminden geçmediğimiz için fanatik olmak negatif anlamda kullanılmıyor, fanatizm olumlu anlamda kullanılıyor Türkiye’de. Lider fanatizmi mesela… koşulsuz itaate dayalı bir fanatizmin körüklenmesi. Veya, yine bize has bir fanatizm olan popüler kültür aktörlerine dönük ölesiye bir fanatizm… Müslüm Gürses fanatikleri mesla. Bu insanlar bir anlamda hakikatten ruhsal tedavi görmesi gereken, vücutlarına jilet atan insanlar, ama kendi içlerinde gerçekten kendilerini yücelterek yaşıyorlar.
Ragıp Duran : Olumlu bir çağrışımı var, anlamı var…
Esra Arsan : Ama, fanatiklik boyutunda baktığında, konserlerde vücuduna jilet atanlara baktığında hani bunu olumlamak da çok mümkün değil. Ama onlar bunu bir tür doğru bir adanmışlık, bir ermişlik olarak yaşıyorlar.
Ragıp Duran : Bizim dinsel geçmişimizin bunda bir etkisi olabilir mi? Yani bütün bu şahadet edebiyatıyla bir ilgisi olabilir mi bu durumun?
Mete Çubukçu : Bahsettiğin isim konusu önemli ama bunlara çok takılmamak lazım. Yani, X, Y, Z olabilir ismi gazetenin ama attığı manşet, yaptığı haber o ismi aratmayacak nitelikte hatta daha da vahim. Sonuçta evet, niye böyle bir isim koyarsın, diye sorulabilir, ama o kadar içselleştirilmiş ki bu fanatizm…
Ragıp Duran : Benim de yakalayamaya çalıştığım buydu. Yani Fanatik “Spor, barış ve dostluktur” diye başlık atmaz. Tam tersini atar. Bu, fanatizmi üreten yapıdır… “Fanatizme karşı neler yapılabilir?” sorusuna geçebilmemiz için fanatizmin özellikle mekanik yahut medyaya ilişkin kökenleri ve kaynakları neler olabilir, onu konuşalım istiyorum. Örneğin, sen gazetecilerle çalışırken, fanatizme karşı bir yazı, bir haber yapmaya çalıştın da engellendin mi? Nasıl engellendin, ne engelledi seni orada?
Esra Arsan : Çok spesifik olarak karşılaştığım bir şey yok ama gözlemlediğim şey şu: Özellikle editörler faslından yola çıkarsak – çünkü ben de muhabir olarak çalıştım hiç yöneticilik yapmadım- orada da biraz önce bahsettiğim adanmışlık, inanmışlık, yani biz ve onlar ayrımını çok net görüyorsun. Yani bizden olanlarla ilgili yapılacak haberler skalası var bir de ötekilerden olanlarla ilgili haberler skalası var. Şimdi mesela Türkiye’de bugünkü konjonktürde çok daha net görmek mümkün bunu. Yani eskiden, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde modernleşme fanatiği, Batı yanlısı bir basın kavramı varken, şimdi Türkiye’de bir kırılma noktası var. Bir tarafta İslami basını görüyoruz, hemen yanında da İslami basınla ve onun söylemiyle kenetlenmiş bir İkinci Cumhuriyetçiler, “neo liberal” diyebileceğimiz bir basın yapısı var. Öbür tarafta yine, Kemalist, militer ve daha ulusalcı basın parçalanmaları var. İki tarafa da baktığımda, şimdi bu haber merkezlerine girsem ve rasyonel bir şeyler yapmaya, gerçekten haber yapmaya çalışsam, karşıma birtakım inanmış adamlar çıkar ve bunlar, mücahit gibi kendi düşüncelerini normatif baskıcı bir biçimde bana dayatırlar. Bunun dışına ve ötesine çıkmaya kalkıştığın zaman sen öteki tarafın adamı olarak algılanırsın ve hiçbir şekilde sorgulanmadan, yargılanabilirsin. İşini kaybedebilirsin, dışarıda bırakılabilirsin, marjinalize edilebilirsin. Diyelim ki, bugün İkinci Cumhuriyetçi düşünceyi destekliyorsun. İkinci Cumhuriyetçilerle konuşmaya kalktığında, diyelim ki AKP’yi eleştiren bir söylemle çıkarsan karşılarına hemen orducu olmakla, İttihat ve Terakkici olmakla, darbeci olmakla suçlanıyorsun. Bu da fanatik bir tutum. Şimdi, bunların ikisinin karşıtı yok mu? Ben hem ordunun birtakım söylemlerine karşı olup hem AKP karşıtı olamıyor muyum? Yani ikisi birden olamaz mı? Öbür taraftan, diyelim ki çok Kemalist, çok ulusalcı bir tarafa geçtiğinde de, liberal bir söylemi savunmaya çalıştığında, o zaman da dinci oluyorsun. Bunun ortası yok. İkisi hakikaten uç nokta, onun için aşırı.
Ragıp Duran : Kutuplaşan bir fanatizm veyahut da fanatikleşen bir kutuplaşma söz konusu.
Esra Arsan : Ve bu kişisel çıkar, kurumsal çıkar falan için yapılan bir şey değil. Birtakım inanmış insanların bir araya geldiği gruplar bunlar. Çünkü kadrolar ona göre oluşuyor.
Ragıp Duran : Evet. Samimi demiyorsun değil mi? İnanmışlık ayrı bir şey.
Esra Arsan : Evet
Ragıp Duran : Mete, sen bu konuda ne diyeceksin?
Mete Çubukçu : Ana medya için bunu ne derece söyleyebiliriz emin değilim; inanmışlıklar medyadaki konumlanışa göre değişiyor.
Ragıp Duran : Marja göre değişiyor.
Mete Çubukçu : Evet doğru, marja göre inanmışlık var. Demin “Dinsel geçmişin etkisi var mı?” diye sormuştun. Önce onu yanıtlayayım. Bilinçaltında böyle bir şey olabilir. Biz aslında Ortadoğu’daki algılamaya ve medyaya baktığımız zaman bunu çok fazla işlemedik, öne çıkarmadık ama son yıllarda, yani Cumhuriyet’ten bu yana sürekli önde tutulan bir tema bu. Şehit olmak, askerde veya görev başında, her zaman çok değerli Osmanlı’dan beri; önemsenen, tavsiye edilen, kıymetli bir şey. Nitekim son krizde gördük sekiz askerin, serbest bırakılmayıp, dönmeyip ölmelerini isteyen politikacılar olduğu kadar, medyada da bunu isteyen insanlar vardı. Bu toplumun büyük bir kısmını etkiledi. Ben derste bu konuyu tartışırken birçok öğrenci çıkıp herhangi bir bilgiye dayanmadan Türk askerinin tarih boyunca esir düşmediğini ama şehit olduğunu anlattı ve bunu bizzat savundu. “Serbest bırakılmasalardı, ölselerdi, Türkiye’nin şerefini beş paralık ettiler” diyenler oldu. Sonuçta, bu bilgiyi nereden alıyorlar? Medyadan alıyorlar. Belki zihinsel altyapı ve toplumsal altyapı da etkili ama sonuçta bunu körükleyen, tetikleyen bir şey de var. Ortadoğu’ya baktığında da bunu bizzat yazan, bu şahadeti çok daha fazla olumlayan, klipler çekerek yücelten, teşvik eden bir medya var. Bizde de belki birtakım yayınlar, Hırant’ın ya da Malatya’daki insanların öldürülmesine neden oluyor; orada da bu tür yayınlar daha geniş bir perspektif ve çerçevede gönüllü bir şekilde yapılıyor. Hatta ondan sonrası bile inanılmaz bir şekilde farklı bir mertebe olarak gösteriliyor insanlara. Yani orada da öyle bir yapı var.
Ragıp Duran : Esra, dil meselesi ve dilin kullanımı da fanatizmde önemli bir araç olsa gerek diye düşünüyorum. Bugün katıldığım bir toplantında XXX’in verdiği örnek çok ilginçti: Türkiye egemen medyasında başbakanlar “belirtir ve ifade eder”, muhalefet liderleri “iddia eder.” Ayrıca, örneğin “Türk gencinin başarısı…” denilince bilin ki, o genç erkektir, kız olsa “Türk kızının başarısı” diye geçer. Türkiye’de kullanılan dil maskülen bir dil. Dili de deşsek büyük ihtimalle “alt grup” adını verdiğim fanatizmi besleyen kaynaklardan biri olduğunu göreceğiz. Beni burada ilgilendiren, oradaki fanatik içeriğin, hangi kaynaktan, nelerden beslenerek oluştuğu. Şimdiye kadar bir sürü şey saydık, biraz daha deşsek sanki farklı şeyler de çıkardı. Şimdiye kadar saydıklarımıza ekleyeceğiniz başka şeyler var mı?
Mete Çubukçu : Dil kullanımı konusunda şunu ekleyeyim; Türk medyası herkese, yani belli noktalardaki herkese hakaret edebilme, aşağılama, hor görebilme hakkına sahip. Orada bir rahatlığı var, eli çok rahat, yani istediğine hakaret edebiliyor, istediğine küfür edebiliyor, istediğini aşağılayabiliyor. Taze bir örnek olduğu için, son krizde, gündem boyunca Kuzey Irak’taki Iraklı Kürtlere hakaret edildi, Barzani’ye hakaret edildi; burada bir şekilde toplumu o anlamda rahatlattıklarını düşünüyorlar. Ama bunun benzerini de orada yarattıklarının farkında değiller.
Ragıp Duran : Peki bir şey soracağım ikinize de. Medya fütursuz bir şekilde, hoşuna gitmeyen ötekine hakaret özgürlüğünü tanıyor. Ötekini her türlü olumsuz sıfatla niteleyebiliyor. Barzani örneğinde, bunu sıradan, düz, alelade milliyetçilik kategorisine de koyabiliriz gibime geliyor. Peki bu milliyetçi söylemle fanatizm arasındaki benzerlik veya fark ne? Bu verdiğin örneği milliyetçilikle ilgili başka bir toplantıda verebilirsin ve doğrudur. Fanatizmle ilgili örnek olarak verdiğin için soruyorum. Her milliyetçi söylem fanatik midir?
Mete Çubukçu : Burada söz konusu olan sadece milliyetçilik değil ki; kültürel kodlardan gelen bayağı bir erkek hegemonyası da var. Sonuçta bunu gazetelerin spor sayfalarında da tahlil edebilirsin. Belki son zamanlarda azaldı ama…
Ragıp Duran : Allahtan Barzani kadın değil, kadın olsa neler yazacaklardı kim bilir.
Esra Arsan : En kolay manipüle edilebilir fanatizm belki milliyetçilik.
Ragıp Duran : Evet! Peki ikisini ayırt eden unsur ne?
Esra Arsan : Vatanperverlik, iyi vatandaş veya kötü vatandaş olmak kavramlarının ve bu kavramlara ilişkin bilgi ve anlamın üretilip sömürülmesi söz konusu burada.
Ragıp Duran : Hayır, yani biz bir başlığı, bir söylemi, bir yapıyı hangi noktadan sonra fanatik olarak niteleyebiliriz?
Mete Çubukçu : İslamcı basında da böyle bir şey var. Belki kendilerine milliyetçi demiyorlar ama oradan besleniyorlar ve üzerine bir de başka bir şey koyuyorlar.
Ragıp Duran : Anti-Kemalizm fanatizminden bahsediyoruz değil mi burada?
Mete Çubukçu : Anti-Kemalizm, Anti-Siyonizm… Bizim İslami basına bakarsan Arap medyasını aratmaz anti-siyonizmde. Ya da anti-komünizm… Satır aralarında hâlâ anti-komünizm vardır. Yani, bu tabuların üzerine bir fanatizmi inşa edebilirler.
Ragıp Duran : Kriter olarak süreklilik ve inanmışlık gerektirir mi diyeceğiz milliyetçilikle fanatizm için?
Mete Çubukçu : Bence dogmatizm var bunun içinde.
Esra Arsan : Ben milliyetçiliği senin kadar olumlu kullanmıyorum aslında. Milliyetçilik zaten bir fanatizm barındırıyor içinde. Yani sembolik olarak baktığında bayrak, vatan, toprak, bölünmezlik, bütün bu söylemler bir tür fanatizmi barındırıyor içinde. Ve eğer “ben milliyetçi değilim ama vatanımı seviyorum” dersen, fanatik kesimin tepkisini çekiyorsun hemen. Birtakım yaygın medyada bugün görmekte olduğumuz milliyetçi söylemle örtüşmediğinde, onun sana dayattığı fanatizmi kabul etmediğinde, sana vatanperver değilsin, vatanı sevmiyorsun muamelesi yapılıyor. Dolayısıyla burada milliyetçiliği çok olumlayarak bakmamak lâzım.
Ragıp Duran : Olumlamak için söylemediğimi herhalde tahmin edersin ama yine de takıldım ben.
Mete Çubukçu : Bana inanmışlık gibi geliyor bu. Şimdi isim vermeyeceğim, ana medyanın önemli kalemlerinin birtakım yazılarına bakınca, o insanların inanmadıkları takdirde o yazıları yazamayacaklarını düşünüyorum – konu ne olursa olsun; ekonomi de olabilir, spor da, Kürt meselesi veya başka bir şey de. Örneğin, Irak savaşı öncesi yapılan birtakım yayınlarda, bazı insanlar için , “Ya bunların cebine para koyuyorlar, Amerika satın alıyor” vs deniyordu, ben bunlara inanmıyorum. Parayla satın alınacak insanın dili başkadır. Ama o yazıları okuduğun zaman yazarın yazdıklarına hakikaten inandığını, böyle olması gerektiğine inandığı için böyle yazdığını görüyorsun.
Esra Arsan : Fanatizmin temeli de zaten bu inanmışlık, sabit fikirlilik… Eğer inanmasa dönemler değiştikçe fikrini de değiştirmesi lâzım. Elbette, dönemsel olarak inandığı şeyden başka bir noktaya gelen gazeteciler de görüyoruz.
Mete Çubukçu : Bence o da bir fanatizm. İktidar fanatizmi o da. Gazeteyi değiştiriyor, yapılar değişiyor, onun inancı bir şekilde değişiyor ve sonuna kadar orayı savunuyor. Beş yıl sonra başka bir iktidarı çok daha fazla savunuyor. Evet, iktidar fanatizmi.
Ragıp Duran : Yanlış olduğunu bilerek söyleyeceğim. Milliyetçiliğin fanatizm içerdiği görüşünde hemfikiriz ama bence, içerse de aynı şey değil. Söyleşinin başında çizdiğimiz tablo şuydu: Bir yatak var, sürekli olarak devlet yanlısı, iktidar yanlısı yayın yapan bir medya var. Bir de inen çıkan grafikler var. Öcalan İtalya’dayken, Kardak krizi sırasında, Ermeni meselesinde, her 24 Nisan’da kabaran bir şey var. Acaba şöyle bir şey doğru olabilir mi? Bizim o kalıcı, sürekli dediğimiz yatak milliyetçiliği, faşizmi, kadın düşmanlığını, çocuk haklarının ihlali vs her türlü olumsuzluğu içeren fanatizm yukarı çıktığında mı acaba ona fanatizm demek, ötekine fanatizm dememek gerekir?
Esra Arsan : Fanatizm zaten varolan bir şey ama belli noktalarda provoke ediliyor; dozajı artıyor ve reaksiyon sağlıyor.
Ragıp Duran : Evet ama demek istediğim şu. İki ayrı kavram olan milliyetçilikle fanatizmi, faşizmle fanatizmi ayırt etmek lâzım. Faşizmde de, ırkçılıkta da, milliyetçilikte de fanatizm olmasına rağmen.
Esra Arsan : Evet.
Ragıp Duran : Tamam. Bütün bu tespitleri yaptıktan sonra kısa, orta ve uzun vadede, eminim biz dahil birçok okurun, birçok medya çalışanının da rahatsız olduğu bu ortama karşı ne tür önlemler, çareler ya da tedbirler önerilebilir? Daha az fanatizm ya da ileriki aşamalarda fanatizmsiz bir medya olabilmesi için ne yapılmalı? Örneğin “Ben yarınki dersimde şu konuyu işleyeceğim, 15 gün sonra da gazetecilerle yapacağımız yerel medya eğitim çalışmasında şu konuya ağırlık vereceğim” gibi somut örnek olarak aklına gelen şeyler ne? Bütün bu tespitleri yaptıktan sonra, özellikle Mete’nin ifade ettiği toplumsal, kültürel altyapıyı da hesaba katarak ama yine de kendi alanımızda gazeteci olarak, akademisyen olarak, bu olumsuzluğu giderici neler önerebilirsin, neler yapılması gerekli?
Esra Arsan : Öncelikle, sosyal ve kültürel altyapıya, Türkiye’de gazeteciliğin geleneksel formasyonuna baktığımda çok “umutlu” değilim. Ama tabii benim gazeteciliğin normatif yapısından yola çıkarak önerdiğim şey şu. Eğer hakikatten olgulara, enformasyona dönük bir gazetecilikse bahsettiğimiz, kamunun Türkiye’de olan olaylar konusunda çok yönlü, çok derinlemesine biçimde bilgilenmesini ve bu şekilde de siyasal, sosyal, kültürel yapılanmasını sağlayacak bir gazetecilikten söz ediyorsak, tabii ki analitik bakacağız, eleştirellik, sorgulayıcılık, nesnellik ve “neden” sorusunun peşinden gideceğiz.
Ragıp Duran : Dolayısıyla bu kavramları ve pratikleri yaygınlaştırmak gerekli.
Esra Arsan : Bence Türkiye’de gazetecilikten anladığımız şey empati değil apati kaynaklı.Ötekini sürekli yerme ve eleştirme yönelimli. Hiç kendimizi sorgulama, eleştirme, kendimizi karşıdakinin yerine koyma gibi bir bakış açımız yok gazetecilikte. Biz hep bir şeyleri savunma peşindeyiz. Bir şeylerin gerçekte ne olduğu açıklamak, ortaya koymak, sorgulamak peşinde değiliz. Eğer bu yapıdan kurtarabilirsek, gerçekten sorgulayıcı, gerçekten demokratik bir yapı kurabilir, kamuyu gerçekten eksiksiz ve çok yönlü bir şekilde bilgilendirebiliriz.
Ragıp Duran : Çok gerçekçi bir çare. Mesleki anlamda eğer biz bunları yapabilirsek fanatizmi zayıflatırız diyorsun.
Esra Arsan : Evet. Kendi düşüncemiz bize kalsın. Eğer ben fanatiksem gene fanatik olabilirim. Yine gazetecilik yapabilirim.
Ragıp Duran : Benim hoşuma gitti. Hem gerçekçi hem de uygulanabilir bir cevap verdin. Siyasi olarak düşündüğünde, özellikle bu toplumsal, kültürel, siyasal yapı itibariyle kısa veya orta vadede bir çözüm önerin var mı? Yani önümüzdeki dönemde Türkiye ne tür bir siyasi yönelim belirlerse daha az fanatizmle muhatap oluruz?
Esra Arsan : Şimdi bu süreç, yeni bir aidiyet edinmemiz süreci olabilir. Türkiye’nin siyasi ve ulusal kimliğinin Avrupa Birliği sürecinde uğrayacağı değişim. Aslında Avrupa’da da böyle bir fanatizm var şu anda. Mesela İngiliz basınına baktığında İngiliz basını da bugün Avrupa Birliği karşıtı bir fanatizm içinde. Oysa Türkiye basını genelde AB yanlısı. O zaman, bir Avrupalı kimliği yerleşir mi, basında da böyle bir değişim, gelişim gözlenebilir mi dersen çok “umut verici” konuşamayacağım çünkü bugüne kadar Avrupa Birliği üyesi olmuş ülkelere bakıldığında da hala o ulus kimliğinin, ulus fanatizminin devam ettiğini, Avrupa Birliği’ne ilişkin bütün haberlerin ortak bir Avrupa kamusal alanı içerisinden değil de ulus kamusu üzerinden şekillendiğini görüyoruz.
Ragıp Duran : Yunan basınındaki Anti-Türk fanatizminin, AB üyeliğiyle, AB sürecinden sonra azalmasına ilişkin bulguların var mı?
Esra Arsan : Öyle bir bulgu yok. Bir Yunan gazeteciyi Avrupa Birliği’nde Brüksel’deki gün ortası bilgilendirmelerinde görsen, inanılmaz fanatikler. Hatta en fanatik gazeteciler onlar diyebilirim.
Ragıp Duran : Özellikle Türk yetkililere soru sorma faslında…
Esra Arsan : Tabii tabii.
Ragıp Duran : Durum umutsuz mu?
Esra Arsan : Ben çok umutlu değilim ama Allah’tan umut kesilmez diyelim.
Mete Çubukçu : Ben çok umutsuz değilim… Aslında benim için de nirengi noktası AB süreci, ama bu süreç de şu anda çok iyi gitmiyor. Bu sadece Türkiye’nin yaklaşımından, -bir sürü kırık dökük, hatalı şeyler olmasına rağmen- değil, diğer taraftan da kaynaklanıyor. Diğer taraftan, aslında gelen tepki hem medyada, hem toplumda buradaki bu yapının kırılmasını engelliyor. AB Türkiye için umut kapılarından birisi bence de. Yani hem medyanın tırnak içinde “kendini terbiye etmesi”, toplumun terbiye olması, biraz tavuk-yumurta, yumurta-tavuk ilişkisi gibi bu süreçten geçiyor. Mesela Yunanistan’da anti-Türk bir tavır olduğundan söz ettin. Bugün bizim medyaya baktığımız zaman, hani çok milliyetçi, Yunan takıntısı olan medya dışında ana medyada 1999’dan beri o “Yunan Gavuru” edebiyatı bir şekilde kesildi.
Ragıp Duran : Üstelik, AB’ye girmeden gerçekleşti bu.
Mete Çubukçu : Demek ki bir şeyler olabiliyor, bir şeyler yapılabiliyor. O dönemin konjonktüründe, politikacılar medyayla aynı söylemi paylaşıyordu. Medya istediği zaman, politik olarak da uygun bir zemin bulursa, bir şekilde bunu yapıyor. En azından şimdilik zihinsel olmasa bile dil anlamında halledilmiş gibi görünüyor bu sorun.
Ragıp Duran : Atatürk döneminde de bir dostluk ve karşılıklı hoşgörü var, sonra 1963’te yine kırılıyor. Şimdi yine bozuldu. Yani kalıcı olmama tehlikesi de var.
Mete Çubukçu : Tabii ki var. Ama dönem dönem baş gösterir bunlar. Artık neredeyse en zor süreç Kürt meselesi süreci. Ama ben kısa vadede olmasa bile orta vadede bu sorunun bir şekilde çözüm aşamasına gireceğini ve politik yapıyla medyanın birlikte çözeceğini düşünüyorum. Çünkü politik yapı bu meseleyi medyasız çözemeyeceğini biliyor. Şimdiye kadar da medyayla idare etti zaten. Evet bu çok kolay değil ama umutsuz da değilim. Ama dediğin gibi, AB her anlamda umut kapısı. Gazetecinin sosyal hakkından, kültürel gelişiminden ya da bir takım eğitim süreçlerinden geçme imkânı bulup bakışını, yaklaşımını, haberciliğini biraz daha değiştirmesine kadar bir sürü şeyde etkili olacak. Bugün baktığımızda bir sürü workshop, sempozyum, ziyaret vs yapılıyor. Artık biraz da olsa bir terbiye olma durumu var. Hem dilde, hem gazetecilik anlayışında, hem bilgide, görgüde… Bir sürü proje var böyle yani alt alta sıralayacak olursak. Ama ne yapılması gerekir?
Ben geçmişte de hep şunu savunuyordum, kısa vadede de bütün medyanın olumsuz yapısına rağmen, küçük adacıklar oluşturma, büyük medyada da, başka bir yerde de, korunaklı alanlar yaratmak ve bu alanları olabildiğince büyütmek yanlısıyım. En azından, en pratik olarak aklıma gelen fikir bu. Yoksa bunun sonu yok. Bu medya düzeninde eleştirdiğimiz bir sürü yönüyle birlikte, yaşamaya devam edeceğiz. Hani Ünsal hocanın dediği gibi “Ya intihar edeceğiz, ya da bu acıları yaşayarak bir şekilde ayakta kalmayı öğreneceğiz.” Son noktada, çok tartışılan, senin de çok iyi bildiğin “yurttaş gazeteciliği” temelinde vatandaşın habere müdahale etmesi gerekli. Yani medya, televizyon ve gazete, biraz kendini terbiye edecekse karşıdaki güçle ya da kendisine yönelen tepkiyle, toplumla terbiye olacak. Şimdi iyi kötü bir ombudsman müessesi var; tartışılır bir müessese ama sonuçta böyle bir şey kuruldu.
Esra Arsan : Gazeteyi eleştirdi diye ombudsmanı işten atarsan o da tartışılır, tabii.
Mete Çubukçu : Yani şunu demek istiyorum. Sonuçta iyi kötü kendimizi eleştiride bulunuyoruz ama biz de bu suça ortağız. Hani denir ya “Süte su katıldığında şikayet ediyorsun da habere su katıldığında niye sesini çıkarmıyorsun?” diye, işte böyle bir toplum müdahalesi gerekiyor…
Esra Arsan : O zaman, küçük adacıklardan kastın bağımsız gazetecilik olamıyorsa, bağımsız gazeteciler olsun?
Mete Çubukçu : Belki şu anda tam işlemiyor ama birtakım bağımsız gazetecilik adaları da var. Ne kadar etkili oldukları tartışılır. ama ne kadar etkili, ne kadar uğraşıyor insanlar…
Esra Arsan : Alternatif medyadan bahsediyorsun sanırım.
Mete Çubukçu : Büyük medyadan bahsediyorum.
Ragıp Duran : Ben de öyle anladım. Bu “bağımsız medya adacığı” bilirsin Chomsky’nin lafıdır… Büyük medyanın içerisinde anti fanatizm odaları, (“space” anlamında oda) çok önemli. Biz bunun bazı pratiklerini gördük, şimdi isim vermeyelim ama büyük gazetelerin bazı bölümleri, siyasi tabirle adeta kurtarılmış bölgedir. Yani onun editörü sağlam bir adam olduğu için kaliteli profesyonellerle çalışır, haberi eğmez, bükmez, o bilinir. Dolayısıyla bağımsız medya adacıkları dediğimiz sadece egemen medyanın etrafındaki küçük, orta çaplı kuruluşlar değil bizzat egemen medyanın içinde de odalar, servisler… Evet bence bu önemli.
İzin verirseniz ben de bir iki şey söyleyeyim. Bu AB konusunda ikinizin ortasındayım biraz. Onun nedeni de şu: Esra’nın çok daha iyi bildiği yüz bin sayfalık müktesebatın sadece 27 sayfası medya ile ilgili. Bunun 21 sayfası da sınır ötesi televizyon sözleşmesi zaten. Diğerleri de reklam, vs ile ilgili. Dolayısıyla, biz Jakoben gelenekten geldiğimiz için –Biz bir şey yapmayız, AB gelecek bizi düzeltecek anlayışı olan kesimler için söylüyorum- Türkiye tam üye olduğu zaman bile medya kuruluşlarının yönetimi ulus devletlere bırakılacak.
Mete Çubukçu : Ama ben müdahaleden bahsetmedim. Karşılıklı etkileşimi kast ettim…
Ragıp Duran : Ben de onu söyleyeceğim. AB’ye alınınca biraz daha modern, biraz daha demokrat olacağız. Ama daha önemli olan, dolaylı olarak medya kuruluşlarının yapısını değiştirecek olan şey, anti tekel ve rekabet kanunu. Gerçi bu bizde de var ama biraz muğlak ve uygulanmasında sorun var. Ama mesela, gıda ürünleri konusunda AB’nin standartlarına uyduğun zaman bir sürü şey mecburen daha temiz olacak çünkü o iç hukuka da girecek. O altı sayfada, medyayla ilgili iç hukuka girecek fazla bir şey yok. Tamamı parayla pulla, ıvır zıvırla, reklamlarla, şunlarla bunlarla ilgili. Benim çözümüm, yahut çözüm önerim biraz ikili… İkinizin söylediği anlamda değil. İki tane çözüm önerisi sormuştum. Esra ikisini de söyledi, sen ikincisinden başlayıp birincisine geçtin, yani siyasi ve mesleki. Sen meslekiden başlayıp siyasiye geçtin, Esra da medyada siyasetten başlayıp meslekiye geçti. Her ikinizin verileriyle hemfikirim. Bu görüşlerin sentezini yapacağım ve biraz odaklanacağım. Bugün görebildiğim kadarıyla, fanatizmin en fazla cerahat, yani mikrop yaydığı beş alan var: Kürt meselesi, Ermeni meselesi, ordu meselesi, Kemalizm meselesi dört temel mesele (aslında bunların hepsi Kemalizm ama, onu da ayrı bir şekilde koymakta yarar var). Bugün eklediğim beşinci de futbol veya spor. Fanatizmin en yoğun olduğu dört alan bunlar. Onun için ben siyasi alanla, siyasi araçlarla mesleki araçları birleştirip, gazeteci olarak, eğitmen olarak, toplumsal ve siyasal gidişata paralel olarak gelişen fanatizmi, milliyetçiliği, Kürt karşıtlığını, Ermeni karşıtlığını, Kemalizm tabusunu, putunu sorgulayacak, eleştirecek bir mücadeleye inanıyorum. Aslında iki ayrı alanda mücadele gerekiyor. Bizim gazeteci olarak siyasi alandaki mücadeleyi yapacak gücümüz yok, en fazla görüş belirtiriz. Ama, gazeteci, eğitmen, televizyoncu, bu alanlarda – şunu kastetmiyorum yanlış anlamayın, hani şu anda Kürt karşıtlığı egemen , dolayısıyla biz de Kürtseverlik yapalım, demiyorum- Kürt karşıtlığını, Ermeni karşıtlığını, o fanatizmi, aşırı hayranlık ya da inanmışlığı sorgulayıcı yayınları desteklememiz, fanatizme karşı etkili mücadele olabilir – Hrant Dink örneğinde olduğu gibi, hayatını kaybetme pahasına yapılabilir bu. Bu doğrultuda bizim de medya çalışanı veyahut medya eğitmeni olarak sımsıkı bir tabuyu farklı şekillerde delmeye çalışan girişimlerimiz olabilir. Siyasi alandaki birtakım şeyleri, fanatizmin esas olarak en yoğun olduğu yerleri gevşetmeye çalışacağız. Yoksa, bu mücadeleye örneğin spordan başlayamazsın. Spordaki fanatizmle “Ya kardeşim bu Fenerbahçe’ye körü körüne inanmayın. Tamam sevin, maçına gidin. Ama herkes fenerli olacak, bir fenerli dünyaya bedeldir gibi saçmalamayın” diyerek mücadele etmeye çalışmanın fazla bir anlamı yok. Çünkü oradaki fanatizm başka bir yerden kaynaklanıyor. Kürt, Ermeni, Kemalizm ve ordu meselelerindeki fanatizmi sorgulayan yayıncılık öneriyorum ben kısacası.
Esra Arsan : Burada benim sana ekleyeceğim şey şu. Özellikle ordu meselesinde, Türkiye’de bugün geldiğimiz noktada, sonuca bağlayalım artık, bir de anti-ordu fanatizmi var yani. Şimdi burada fanatizmin en önemli öğelerinden birisi “Düşmanımın düşmanı benim dostumdur” bakış açısı, ki bu da Türkiye’de bugün, hakikatten saplantılı ve irrasyonel bir şekilde ordu karşıtı olan her şeyi olumlayan bir gazetecilik anlayışı ve bence çok tehlikeli bir nokta. Sayısız askerî darbeden geçmiş ve darbelerin sonucunda hem insanî hem de demokratik açıklar, acılar yaşamış bir toplum olarak ben demiyorum ki orduyu eleştirmeyelim. Ama işimizi gücümüzü bırakıp sadece ordu karşıtı bir söylemi yaygınlaştırmaya kalkıyorsak, orada da problemli, saplantılı bir durum var demektir.
Mete Çubukçu : Laiklik hikayesi de böyle bir şey.
Esra Arsan : O da böyle, Kemalizm de böyle, ordu yanlılığı veya ordu karşıtlığı da böyle. Yani bütün bunlara bakarken aslında her iki tarafı da sorgulamakta fayda var. Sonuç olarak bilinçsiz yanlılık, bilinçsiz taraftarlık veya karşı olma.
Ragıp Duran : Tutumu sorgulamak değil. “Sen niye PKK yanlısısın?” değil yahut “Niye PKK karşıtısın?” da değil, “Sen niye bu şekilde PKK’yi savunuyorsun?”, “Sen niye bu şekilde PKK’ya karşı çıkıyorsun?” önemli olan. Cengiz Aktar’ın hoş bir lafı var, vakti zamanında Ece Ayhan da söylemişti. Katharsis lazım. Yani o kadar yoğun bir kirlilik içerisindeyiz ki –fanatizm de bu kirliliğin en önemli nedenlerinden bir- topyekun bir kaynar suyla bütün toplumun yıkanması lazım… Ece Ayhan bunu “Türkiye’nin işgal olması gerekir ve somut olarak da bir İran saldırısı Türkiye’yi kendine getirir” demişti. Dava falan açıldı sonra, ne oldu bilmiyorum ama işte böyle bir ihtiyaç var. Katharsis yıldırım değil, gökten zembille inmeyecek. Aslında bağımsız medya adacıklarını büyütmek daha sonra yıkanacağımız yüz derecelik suyu biraz kaynatmaya benzer. Sadece biz değil bütün toplum yıkanacak. O kaynar su sayesinde biz pisliklerimizden, fanatizmlerimizden arınacağız biraz.
Mete Çubukçu : Evet. Çünkü şu an var olan ortamda, pratikte birtakım “alternatiflerin” çok fazla yürümediğini görüyoruz. İşte birtakım gazeteler, birtakım çabalar, şunlar bunlar zayıf, güdük kalıyor. Onun için içerden fethetmek lâzım. Şunu söyleyeyim. Muhtemelen araştırma yapıyorlar, böyle bir şey kurabilir miyiz diye, benimle de görüştüler. “Türk El Cezire’si kurabilir miyiz?” dediler, ben dedim ki “Kuramazsınız”. “Niye kuramayız?” dediler, senin saydığın beş faktörün hepsini olmasa bile üçünü saydım. Dedim ki, “Diyelim ki, biz El Cezire’yi kurduk, Kürt meselesini konuşabilecek miyiz, sonuçta sadece Türkiye’ye yayın yapmayacağız, Türkiye dışında Ortadoğu, Orya Asya vb ülkelere yayın yapacağız. İslam meselesini tartışabilecek miyiz? Hayır. O zaman kuramayız Tük El Cezire’sini.”
Son zamanlarda yapılmış bir medya araştırması var. Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in yaptığı bu demokrasi kalitesi araştırmasında medya seçkinlerinin ifade özgürlüğüne ne ölçüde bağlı oldukları bir şekilde ortaya çıkıyor. Bir ölçüde kısıtlanması ve yasaklanması istenen yayınları soruyorlar. Araştırmaya katılanların yüzde 82’si “yıkıcı, bölücü yayınlar” cevabını veriyor. Yüzde 70 “Ülke çıkarına açıkça aykırı haberler”, yüzde 67 “Türklüğe hakareti içeren yazılar”, yüzde 37 de “silahlı kuvvetleri eleştiren yazılar” diyor. İşte medya seçkinlerinin durumu da budur.
Fanatizm: Ya Bizdensin Ya Öteki
Cigoto: Sayı: 53 / Kış 2007
Toplam okunma (6235) Bugün(4) Son okunma tarihi (09 February 2010)
insana, yüreği soğuk, ince tozların altında ölüyormuş gibi geliyordu | Maviyle Açık Gri – Maksim Gorki Ocak 31, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture , 1 comment so far
Kuru ve soğuk bir sonbahar günü. Avluda tozlu bir rüzgâr hüzünlü hüzünlü koşuyor, iri kuştüyleri uçuşuyor, beyaz bir kâğıt topağı oradan oraya zıplıyor; hava hışırtılar ve ıslıklarla dolu. Odamın penceresinin altında bir dilenci dikiliyor, umursamaz bir edayla uzata uzata: “Allah rızası için, Tanrı’nın oğlu ‹sa için bir sadaka…” diyor.
Pas rengi suratı, aşınmış, yaralarla yenmiş gibi. Çıplak kafası kirli yara kabuklarıyla kaplı, çamur içindeki avluyla da, bu marazlı günle de tam bir uyum içinde.
Rüzgâr dilencinin yırtık giysilerini dalgalandırıyor, içine üşeyerek şişiriyor, pas rengi yanaklarına, kulaklarına toz toprak dolduruyor. Dilenci kafasını sallıyor ve şu yürek daraltıcı sözleri bir laternanın tekdüzeliğiyle iğrenç bir şekilde yineleyip duruyor: “Hayırseverler, Allah rızası için bir sadaka…”
“Cehennemin dibine git!” diye bağırıyor erkeklerin gönül eğlencesi bir kız olan komşum, pencereden. Bu ufak tefek kızın gözleri sürmeli, kulaklarından dişlerine kadar yanakları kıpkırmızı.
Dilenci bir şeyler homurdanıyor, rüzgâr sözlerini alıp götürüyor, ama ben avlunun taşlarına düşen büyük bir madeni paranın şangırtısını ve kızın öfkeli sesini işitiyorum: “Al, boyun devrilsin alçak!..”
Garip, ama sesinde bir güceniklik hissediliyor kızın. Oysa kırıcı sözler söyleyen aslında kendisi. Bu kızla üç gündür bitişik oturuyorum. Bu neşeli kızın gündüzleri duygulu şarkılar söylediğini, geceleriyse sarhoş gözyaşlarına boğulduğunu daha şimdiden iki kez işitmiş bulunuyorum.
Bugün eve şafakta geldi ve aynı anda da beni gürültü patırtıyla, boğuk hıçkırıklarıyla uyandırdı. “Hey, hanımefendi!” diye seslendim aramızdaki tahta perdenin yarığından. “Uyumama engel oluyorsunuz…”
Bir an sustuktan sonra dirsekleri ve topuklarıyla tahta perdeye vurarak yeniden hıçkırmaya, burnunu çekmeye, daha sonra da en ağza alınmaz sözleri dikkatle seçerek bana sövüp saymaya başladı.
“Neden böyle yapıyorsun?” diye sordum. Kendinden emin bir şekilde yanıtladı: “Topunuz köpeksiniz!”
Kendini bu şekilde tatmin ettikten sonra da bana: “Yanıma gel!” diye seslendi. Onun bu nezaketine teşekkür edecek zamanı bulamadım, çünkü hemen arkasından şu sözleri ekledi:
“Hayır gelme, gerek yok, zaten sabahleyin Mişka gelecek, sonra seni de beni de…”
“Kim bu Mişka?”
“Patronum. Sivil polistir aynı zamanda.”
“Neden aynı zamanda?”
“Sen kimsin peki?”
“Gazeteci, yazar…”
“Yazıcı mı yani? Yoksa sen de mi polissin?”
Bunu söyleyip uyudu. Sabah, uyandıktan sonra uzun süre iç çekti, daha sonra ıslık çalmaya çalıştı, beceremedi, şeker ya da peksimet gibi bir şey kemirdi, en sonunda duvara vurdu:
“Komşu!”
“Günaydın…”
“Ne-e?”
“Günaydın, diyorum…”
Burnundan gürültülü bir soluk bıraktı:
“Lütfen söyleyiniz efendim!… Sizde… sizde siyah boya bulunur mu?”
“Yok.”
“Peki, lüzum yok… Of Allahım!”
“Ne oldu?”
canım sıkılıyor. Adınız neydi?
“Yegudiil.”
“Yahudi misiniz yoksa?”
“Hayır, Rusum…”
“Öyleyse yalan söylüyorsunuz…”
Birkaç dakika daha bu ses tonuyla konuştuktan sonra yine horlamaya başladı. Sanki boğazını sıkıyorlardı.
Dilencinin ortaya çıkışından kısa bir süre önce uyandı…
Uyandı ve yatağından fırlayıp neşeli bir sesle şarkı söylemeye başladı:
Samara, sen zengin bir kent,
Bense bir yetim.
Samara, seninle alçak,
Kırıldı mutluluk hayalim…
İlgimi çekmişti, sadaka verdikten sonra dilenciye neden sövmüştü acaba? Tahta perdenin arasından bunu sordum ona. Bir süre düşündükten sonra yanıt verdi: “Canım öyle istedi, sövdüm! Bir diyeceğin var mı?”
Pencerenin ardında rüzgâr giderek daha da azıp kuduruyor, saman sapından örülmüş bir şişe kılıfını avluda oradan oraya sürüklüyor, iplikten bir çorap tekini taşların üzerine fırlatıyor, bir mektup zarfını kovalıyor, pencerenin
camını toza boğuyordu. Pencerenin tepesinde, kornişin üstünde bir güvercin mahzun mahzun kuğuruyor; bir ağaç yongası bir yere sürtünerek çatırdıyor; insana, yüreği soğuk, ince tozların altında ölüyormuş gibi geliyordu.
Pencerenin karşısındaki duvar, kirli görünüşlü bir kireçle hafifçe sıvanmış, kireç, kırmızı tuğlayı ortaya çıkaracak biçimde yer yer dökülmüştü. Çatının üstündeki gökyüzü de griye çalan bulutlarla aynı özensizlikle sıvanmıştı.
Bulutların aralarında derin mavi çukurlar vardı ve bu çukurlardan insanın ruhuna hüzün akıyordu.
“Komşu,” diye bağırıyor kız tahta perdenin arkasından, “çay içmeye buyurun!”
“Teşekkür ederim, geliyorum…”
Oda, benimkinden daha küçük, sahibesi ise benim yarı belimde, ama konuğundan daha canlı, ona korkusuzca bakıyor; mavi gözleri gerçekten neşeli, allık ve öteki
boyaları tertemiz yıkayıp çıkardığı yüzü ise sevimli, temiz, ama çok solgun.
“Ne gülünç bir burnunuz var!” diyor, bana dikkatle bakarak.
Gülümseyerek susuyorum, verecek yanıt bulamıyorum, sonra akıl ediyorum: Kendisi ufak tefek, kalkık burunlu, herhalde beni kıskanıyor olmalı.
Göz kamaştırıcı bir biçimde giyinmiş: Üzerinde kırmızı bir bluz, kırmızı at nalı desenli yeşil bir kravat, bordo bir etek var; bu görkem gümüş bir Kafkas kemeriyle taçlanıyor, düz saçlarının üstünde, kulaklarının tepesine gelen yerde portakal rengi fiyonklar.
“Buyurun, oturun,” diyor ciddi bir edayla. “Çayı şekerli mi, kıtlama mı içersiniz?”
“Fark etmez.”
Öğüt verir gibi konuşuyor: “Fark etmez diyenler, evlenmemiş insanlardır!” Toz camlara çarpıp tıkırdatıyor.
Sohbet ediyoruz.
“Öfkeli biri misiniz?”
“Ben mi? Gerektiğinde. Neden sordunuz?”
“şu dilenci yüzünden!.. Ne yaptı da ona sövüp saydınız, doğrusu merak ettim! Sadaka verdiniz, sonra da adama küfrettiniz…”
Yarı çocuksu, sıradan yüzü değişip öfkeli, bir şeyden iğrenmiş gibi bir hal alıyor; kız, gözünü dikmiş bana bakıyor, kaşları oynuyor, çınlayan bir sesle konuşuyor:
“Kafasına tuğla atmalıydım onun!”
“Neden?”
“Nedense neden!”
“Yani?”
Eliyle masaya vurup sinirli sinirli konuşuyor:
“Üstüme varmayın! Sizin bu yaptığınıza nezaketsizlik bile denebilir, misafirliğe geliyorsunuz ve beni zorluyorsunuz! Sizi hiç tanımıyorum, oysa siz kalkmış gereksiz sorular soruyorsunuz…”
Bir an susuyor. Bense çok bozuluyorum ve bu kiler gibi yerden çıkıp gitmek istiyorum, ama kilerin sahibesi benim bozulduğumu fark edip yatıştırıcı bir ifadeyle gülümsüyor:
“Aman aman, korkmayın… Hayır, inanınız ki… Sorduğunuz şey, bana hiç ilginç gelmiyor. Onu, o düzenbazı görmeye dayanamıyorum! Alçağın da alçağıdır o! Bu adam beni burada bir yargıca vermişti… O zamanlar on beşinde bile değildim… On beşime girmeme dört ay vardı, oysa adam artık yaşını başını almış… Hoş bir şey mi yani bu? Üstelik de babamın arkadaşıydı, bir otelde uşaklarla birlikte çalışıyordu bu adam. iyi ki babam hiçbir şey bilmeden öldü, yoksa beni gebertirdi. Annem otelin çamaşırlarını yıkıyordu, ben de getir götür işleri yapıyordum… Nihayeti küçük bir kızdım! Beni bir
odaya çağırdılar, içki içirip sarhoş ettiler, hiçbir şey anımsamıyorum! Uyandım ki -aman Allahım!- ezilmiş gibiydim! Her şeyin sorumlusu bu adamdı: Bu düzeni o hazırlamıştı… ’Yirmi beş ruble para verecekler sana,’
diyordu, ’eğlenceli bir hayat süreceksin.’ Onu görmeye katlanamıyorum, yemin ederim! Ama ona göre hava hoş! Bana geliyor, para istiyor: Sanki iyi bir şey yapmış da, ben de ona her zaman teşekkür etmek zorundaymışım gibi. Bir adamın bu kadar utanmaz olması şaşılacak bir şey! Daha önceleri, yargıcın yanında kalırken bana her gün uğrardı: ister bir ruble ver, ister elli kapiklik. Kumar oynar, hatta kumar yüzünden hapse bile attılar onu. Hapiste hastalandı lanet olası. Bazen ona, ’Utanmaz arlanmaz cani, ne diye bana gelip
duruyorsun? Başıma gelen talihsizlik de, hayatımın mahvolması da hep senin yüzünden!’ diyorum. Hiç tınmıyor bile. ’Yeter Tanya,’ diyor, ’Kızma, kim suçluysa suçlu, ne olmuş yani, herkesi cezalandıramazsın ya!’
Düşünüyorum, doğru: Suçlu olan herkesi cezalandırabilir misin? Sonra dertlenmekten vazgeçiyorum…”
Suçlu suçlu gülümseyerek yüzüme bakıyor; sonra parlak gözlerinden birdenbire hızlı, minik yaşlar yuvarlanıyor ve gülümsemeye devam ederek utangaç utangaç şöyle diyor:
“Görüyorsunuz işte! Beni gözyaşlarına boğdunuz… Gelin en iyisi başka şeylerden konuşalım…”
Başka şeyler konuşuyoruz. Rüzgâr, pencere camlarına tozları fırlatarak ıslık çalıyor. Ellerimi ceplerime sokup yumruklarımı sıkarak düşünüyorum: “Herkesi cezalandıramazsın. Topunuzun canı cehenneme! Suç ustaca işlenmişse, cezalandıramazsın…”
Genç kız ise hayal dünyasındaymış gibi konuşuyor: “Kırmızı benim yüzüme gitmiyor, biliyorum, bu yüzden de açık gri ya da mavi olmalı…”
Çeviren: Ayşe Hacıhasanoğlu
Toplam okunma (5669) Bugün(6) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Max Weber’in Siyasi Düşüncesinin Sosyolojik Çerçevesi – Anthony Giddens Ocak 29, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy, Genel Kültür - General Culture , 2comments
Weber’in metodolojik görüşlerinin ana unsurları Protestan Etik üzerinde çalıştığı sırada kotarılmıştı. Bu görüşler genelde Batı kapitalizminin gelişme eğilimi ve özelde de Alman toplumsal ve siyasi yapısı analizinin kalıba dökülmesine izin veren temel entelektüel bir ‘girdi’ydi. Weber’in metodolojik denemeleri ağırlıklı olarak polemik niteliği taşırlar ve ondokuzuncu yüzyıl Almanya’sındaki muhtelif toplumsal ve ekonomik düşünce okullarının arka planlarına karşı değerlendirilmek zorundadırlar. Weber, Roscher ve Knies hakkındaki uzun denemesinde, iki çeşit temel sorunla ilgilenmektedir. Bu yazarların eserlerinde klasik idealist felsefeden uyarlanan ‘mistik’ kavramların kullanılışıyla tutarlı ampirik metodlara bağlılığın karışması ve tabiî dünyanın “öndeyilenebilirliğiyle” karşılaştırıldığında insan davranışının varsayılan ‘irrasyonel öznelliği’ davranışın tabii dünyadaki olaylar kadar ‘öndeyilenebilir’ olduğunu iddia etmektedir.
“Tabiat Süreçleri”nin “öndeyilenebilirliği” hava tahmin raporlarında olduğu gibi, tanıdığımız bir kimsenin eylemlerinin “tahmini” kadar kesin değildir. Böylece ‘özgür irade’ = ‘tahmin’ edilemezlik anlamında ‘irrasyonalite’ kesinlikle insan davranışının özgül bir tamamlayıcısı değildir, aksine Weber’in vardığı sonuca göre, böylesi bir irrasyonalite ‘normal’ değildir. Çünkü bu ’sağlıksız’ olarak tanımlanan bireylerin davranışının bir özelliğidir. Şu halde insan davranışlarının genellemelere uymadığını öngörmek yanıltıcıdır. Gerçekte toplumsal hayat insan davranışındaki düzenliliklere bağlıdır. Sözgelimi bir birey kendi eylemlerine diğerlerinin muhtemel tepkilerini tahmin edebilir. Ancak eş derecede bu insan eylemlerinin, bütünüyle tabii dünyadaki olaylarla bir düzeyde yani pozitivizmin varsıydığı gibi ‘nesnel’ fenomenler olarak ele alınabileceğini göstermez. Eylem tabii dünya tarafından paylanılmayan ‘öznel’ bir muhtevaya sahiptir ve eylemlerin aktöre anlamım yorumlayıcı kavrama, insan davranışında ayırt edilebilir düzenliliklerin açıklanması için esastır. Bu nedenle Weber, bireyin sosyolojinin ‘atomu’ olduğunda ısrar eder. Parti ya da millet gibi bir birlikteliğe gönderme içeren herhangi bir önerme nihaî olarak tekil bireylerin eylemlerine müracaat eden kavramlarda çözümlenebilir olmalıdır. Weber’in bu bakımlardan aldığı tavır, o zaman, ‘özgür iradeyi’ irrasyonel olanla özdeşleştirmeyi reddetmektedir. Bu tür güçler tarafından harekete geçirilen insan eylemleri seçme hürriyetinin tam karşıtı tarafından yönetilmektedir. Seçme hürriyeti, eylemin, güdülendirilmiş eylemde araçların amaçlara uygunluğuna işaret eden ‘rasyonaliteye’ yaklaştığı derecede verilmektedir. Buradan çıkarak Weber araç amaç ilişkileri çerçevesinde sosyal bilimcilere ‘düşünülebilir’ gelen iki tür katışıksız rasyonel eylem tipi ortaya koymaktadır: Aktörün rasyonel olarak özel bir amaca ulaşmak için verili araçları seçişi tarafından içerilen sonuçların tam bir sıralamasını öngördüğü ‘amaçsal rasyonelite’ {Zweckrationalitat) ve bir bireyin bilinçli bir şekilde, ‘maliyeti hesaba katmaksızın’ tavizsiz bir bağlanmayla yöneltici bir amacı araştırdığı ‘değersel rasyonalite’. Bu eylem tiplerinin ikisini Weber irrasyonel eylemle karşılaştırır ve temel metodolojik bir ilke ortaya koyar: ‘Bütün irrasyonel, ve duygusal bir şekilde belirlenen davranış öğeleri’, ‘kavramsal olarak katışıksız bir rasyonel eylem tipinden türemenin faktörleri olarak’ ele alınmalıdır.
Bu metodolojik şemaya göre ‘moral’ olanın mantıksal olarak bütünüyle ‘rasyonel’ olandan farklı bulunduğunu vurgulamak önemlidir. Rasyonalitenin değerlendirilmesi; moral hedefleri ya da ‘amaçlan’ veriler olarak almaktadır. Weber ‘rasyonel’ alanın birbiriyle rekabet eden etik standartların değerlendirilmesine uzanabileceği düşüncesini bütünüyle reddeder. Sık sık ‘dünyanın etik irrasyonalitesi’ olarak gönderme yaptığı şey epistemolojisine bir temel teşkil etmektedir. Olgusal önermeler ve değer yargılan mutlak bir mantıksal ayrımla birbirlerinden ayılmışlardır. Bilimsel rasyonalizmin, bir diğeriyle karşılaştınlan etik bir ideallerin geçerliliğini sunulabileceği bir yol yoktur. Farklı etik sistemlerinin bitmeyen çatışması hiç bir zaman rasyonel bilginin büyümesiyle çözülemez. Bilinmeye ‘değer’ olanın kendisi rasyonel olarak belirlenemez; bilinmeye değer olan şey, ancak neden belirli olayların ‘ilgiye değer’ olduğuna özgülleştiren değerlere dayanmalıdır. İnsan eylemlerinin nesnel incelenmesi mümkündür, fakat sadece de Sergeçerlilişi olan sorunların seçilmesi ön temelinde Weber’in metodolojik başlangıç noktası şu halde ‘rasyonalite’ ve ‘irrasyonalite’ ile ‘öznellik’ ve ‘nesnellik’ arasındaki belirli kutupların tesisine değinmektedir.
Bütün ampirik bilgimizin nesnel geçerliliği, başka herşeyi dışta bırakacak şekilde verili gerçeği, hususi bir anlamda öznel olan yani bilgimizin öndayanaklannı temsil etmeleri ve sadece ampirik bilginin bize vermeye muktedir olduğu doğruların değerinin önde yanağına bağlı olduğu kategorilere göre düzenleme işlemine yaslanmaktadır…Ancak bu veriler hiç bir zaman değerlendirici fikirlerin geçerliliğinin ampirik olarak mümkün olmayan kanıtının temeli olamaz. Nihaî veya sonul değerlerin metaampirik geçerliliğinde şu ya da bu biçimde sahip olduğumuz inanç (ki içinde bizim varlığımızın anlamı yer almaktadır), ampirik gerçekliğin manidarlığınm kazandığı somut bakış açılarının fasılası değişebilirliğiyle uzlaşmaz değildir. Aksine bu iki görüş diğeriyle uyum içindedir. İrrasyonel anlamıyla birlikte hayat ve onun mümkün anlamlar kaynağı tüketilemezdir.
Şu halde Weber için Hegelci ‘nesnel idealizm’ ya da Marksizm tarafından konulduğu kadanyla tarihin ‘rasyonel’ olabileceği bir anlam yoktur. Dolayısıyla insanın toplumsal gelişimi rasyonel olarak belirlenmiş ideallere vanlm asına yönelik bir ilerlemeyi gerektirmez. Marx’in ‘insan türü her zaman çözebildikçe kendisine böyle görevler yükler’ önermesi Hegel’in meşhur ‘gerçek olan rasyonel ve rasyonel olan gerçektir’ önermesi kadar Weber’in konumuyla çatışmaktadır. O’nun bazı zamanlar açıkladığı gibi hakikat ve iyilik bir diğerine belirli bir tarihsel ilişkiyle durmamaktadır.
Bu epistemolojik tavrın Weber’in dolaysız sosyal bilimler metodolojisi alanının ötesine uzanan sosyolojik ve siyasi düşüncesinde bazı sonuçlan vardır. Dünyanın ‘etik irrasyonalitesi’, Weber’in ‘dünya dinleri’ çalışmasını ve Batı’da rasyoneli Weber’in bu terimleri kullandığı muhtelif anlamlarda ‘rasyonel’ ve ‘irrasyonel’ arasındaki kutuplaşma ‘rasyonel olmayan ‘ ve ‘irrasyonel’ arasındaki herhangi bir ayrımın tanınmasını engellemektedir.
Weber’in başlangıç noktasına göre, varolan ve birbiriyle rekabet eden etik standartlara hiç bir zaman rasyonel bir çözüm bulunamaz. Şu halde bütün medeniyetler dünyanın ‘irrasyonalitesini, ‘anlamlı kılma’ sorunuyla karşılaşmaktadırlar. Dinî teodesi bu soruna bir ‘çözüm’ sunmaktadır ve ‘anlamsızlığı anlamlı kılma’ ihtiyacı dinî inanç sistemlerinin rasyonalizasyonuna yönelik temel psikolojik itkidir. Rasyonalizasyonun büyümesi kendilerinde rasyonel olmayan güçlere bağlıdır. Buradan Weber’in düşüncesindeki karizma kavramının önemi ortaya çıkmaktadır. Karizma ‘ bütün kurallara yabancı’ olması anlamında ‘özellikle irrasyonel’ bir güçtür. Bu niteliktir ki karizmatik hareketleri tarihte büyük devrimci bir güç, yeni rasyonalizasyon biçimlerinin en etkili kaynağı yapmaktadır.
Weber’in ‘rasyonalizasyon’ kavramı, kompleks bir kavramdır ve Weber bu kavramı, birbiriyle ilgili üç olgu kümesini kapsamak üzere kullanmaktadır: (1) Muhtelif kereler pozitif tarafından ‘entellektüalizasyon’, negatif tarafındansa ‘dünyanın büyüsünün giderilmesi’ (sekülerleşme) (Entzauberung) olarak. (2) ‘Yeterli araçların giderek artan açık bir belirleniminin kullanılışıyla tanımlanmış bir şekilde verili olan pratik bir amaca metodolojik olarak varılması’ anlamında rasyonalitenin büyümesi olarak. (3) ‘Sistematik ve karmaşaya meydan vermeyecek şekilde belirli hedeflere yönlendirilen bir etiğin’ oluşması anlamında rasyonalitenin büyümesi olarak. Hindistan ve Çin çalışmalarında gösterdiği gibi, nihaî inanç sistemlerinin rasyonalizasyonu bu üç öğenin muhtelif bireşimlerini içererek oldukça farklı biçimler alabilir. Batı Avrupa’nın toplumsal ve iktisadi gelişmesinin özgül formu kesin ve belirli biçimlerde, rasyonalizasyon sürecinin başka yerlerde gittiği yollardan bütünüyle farklı olan bir bireşim içermektedir.
Weber, modern kapitalizmin yükselmesine bile öncel olan rasyonalizasyonun Batı’da, özel bir biçimde veya ileri bir düzeyde geliştiği toplumsal ve iktisadi hayatın muhtelif esas alanlarını ayrıntıdandır maktadır. Bu öncel gelişmeler Roma Hukuku’ndan devralınan rasyonel hukuk sisteminin oluşması gibi çağdaş kapitalizmin yükselişini kolaylaştırmada belirli bir rol oynamışlardı. Kalvinizm ve asketik Protestanlığın diğer dallarının önemi, Weber’in Protestan Etik ‘te açıkladığı gibi, modern kapitalizmin doğuşunun ‘nedeni’ oluşları değil, ‘özelleştirilmiş’ bir ‘çağrıda’ disiplinli bir parasal kazanç arayışına irrasyonel bir itki sunmaları ve dolayısıyla kapitalizmin doymak bilmeyen genişleyişi tarafından harekete geçirilen rasyonalizasyon etkinliğinin ayrı tiplerinin daha da yayılmasının yolunu açmalarıdır. Asketik Protestanlık modem kapitalizme entegre olan ve kaçınılmaz olarak kapitalizmin yayılmasını bürokrasinin ilerleyişiyle birleştiren iş bölümünü kutsamıştır. Kapitalizmin daha ileri düzeydeki ilerleyişiyle bürokratikleştirilmiş iş bölümü bütün büyük kurumların karakteristiği olmuş, ‘mekanik olarak’ işler hale gelmiş ve köken olarak temellendiği dinî etiğe ihtiyaç duymamıştır. Böylece kapitalizmin daha ileri düzeydeki gelişimi bilimsel ‘ilerlemeye’ duyulan bağlanma aracılığıyla dünyanın büyüsünün giderilmesini tamamlamakta; toplumsal ilişkilerin bir çok formunu, bürokratik örgütlerdeki nasyonal işbirliğine dayanan görevler aracılığıyla Zweckrational tipe yaklaşan davranışa dönüştürmekte ve ilkesel olarak devlette müseccem, modem ‘meşru düzenin’ ana formunu oluşturan soyut ve hukuki normların yayılmasını ilerletmektedir.
Kapitalizm tarafından geliştirilen rasyonalizyonun bu üç boyutunun her birinin Weber’in modem politik düzeni analiz ederken aslî bir anlam atfettiği sonuçlan vardır:
1. Weber, bilimsel önermeler ya da ampirik bilginin değer yargılarını geçerli kılamayacağı seklinde mantıki bir ilke tesis ettiğinden, bilimsel entelllektüalizasyonun büyümesinin ki kapitalizmin karakteristiğidir kpndindpn ve kendisinin hir anlam çıkaramayacağı sonucuna varılabilir. Böylece Weber, bilimin gerçek ilerlemesi, önceleri bilimsel girişimi olgunlaştıran düşünceyi ‘uzaklaştırmıştır sonucuna varır:
Leonarda türü sanatsal yaratıcılar ve müziksel yenilikçiler için, bilim doğru sanata giden yol anlamına gelmekteydi ve bu da onlar için doğru tabiata giden yol anlamını taşımaktaydı… Ya bugün? Gerçekten tabii bilimlerde bulunan bazı büyük çocukların dışında astronomi, biyoloji, fizik ve kimyanın bulgularının bize hayatın anlamı konusunda bir şeyler öğretebileceğine kim inanır?…Eğer tabii bilimler bu yolda herhangi bir şey vermiyorlarsa, evrenin ‘anlamı’ diye bir şey olduğu ve onun gerçek köklerinde öldüğü inancını oluşturmak için uygundurlar.
‘Yanılsamalar olmaksızın’ modern dünyanın gerçeklikleriyle karşılaşma zorunluluğu üzerindeki vurgu, Weber’in siyasi yazılarında sürekli bir temadır.’ Yeryüzünde politika yapmak isteyen kim olursa olsun, her şeyin üzerinde, yanılsamalardan azade olmalıdır… Bu temanın kendisi yakından Weber’in dünyanın etik ‘irrasyonalitesi’ kavramıyla bütünleşmiştir. Tanrıların, ruhların ya da geleneksel sembollerin tuzaklarının nüfuzundan kurtarılmış rasyonel bir siyasi etkinlik alanının yaratılması, siyasetin özü olan önü alınamaz iktidar çatışmalarını çirkin kılmaktadır. Dünyanın büyüsünün giderilmesi sürecinin sonucunda, başka bir şekilde anlam üretebilen aşkın değerler sadece ‘dolaysız ve şahsî insan ilişkilerinin kardeşliğinde’ var olmakta ya da mistik geri çekilmenin biçimlerine de yansıtılmaktadır. ‘Zamanların kaderiyle yüzleşemeyen’ bireyler bu tür geri çekilmelerde ya geleneksel kiliselere ya da daha yeni kültlere katılarak yer alabilirler. Ancak bu tür insanlar doğrudan siyasete katılma kapasitelerine ihanet ederler. Siyaset vasatıyla insanî çatışmaların aşılmasını ve ‘ insanın insan tarafından kullanılmasına’ son vermek isteyenler, mistik geri çekilmemek üzere kamusal hayatı ortadan kaldırmak isteyenler kaoar gerçeklikten uzaklaşmaktadırlar. Buradan Weber’in siyasetteki Tadıicai yanılsamaları” hoş olmayan hakikatleri kendilerine söyleyen her bağımsız insanı düşürmekten yana olan’ devrimci sosyalistler eleştirisi çıkmaktadır. Bu ’sadece günlük gazeteye, trene ve elektriğe sahip olma’ anlamında olsa bile, ‘modem bir insan olarak yaşamayı dileyen’ kimse kendisini radikal devrimci değişim ideallerinin kaybolmasına teslim etmelidir; gerçekte bu kimse böylesi bir hedefin ‘düşünülebilirliği’ fikrini ortadan kaldırmalıdır.
Weber’e göre aktif siyasetçi ‘olgusallık (matteroffactness) anlamında bir duyuma, araçlar ve amaçlar arasındaki ezelî gerilimin ve ’sonuçların paradoksunun’ bilinciyle bir ‘nedene’ adanmayı dengeleyen Alltagweisheit ‘a ihtiyaç duymaktadır. Amaçlarına ulaşmak için kullanılmak zorunda olan araçların, kendilerinin başlangıçta koydukları amaçtan bütünüyle farklı bir olaylar toplamına yol açacağını görmeyi başaramayan devrimciler arasında eksik olan bu bilinçtir. Weber 1918 yılında Rusya’daki Bolşevik hükümetin, açık bir şekilde sol askeri bir diktatörlük,’ generallerden çok, bir korporallar diktatörlüğü’ olması dışında muhteva olarak sağ bir diktatörlükten farklı olmadığım yazmıştır. ‘Sonuçların paradoksu’ problemi Weber’in ’sorumluluk ahlakı’ ve ‘ kanaat ahlakı’ arasında, etik düzeyde amaçsal ve değersel rasyonalite ayrımına karşılık gelen farklılaştırmasının temelinde ye.r,, almaktadır. Weber’in kendi mantıkî bakış açısından, siyasette nihai amaçların bir etiğinin tutulması rasyonel bir şekilde gösterilmez; ancak birey gerçekleştirdiği eylemin gidişatım araştırırken yanılır, böyle bir birey, siyasi iktidarın ‘daemonik’ (şeytansı) karakterinin bilincinde olmayan ve ‘dünyanın etik irrasyonalitesi altında kalamayan’ birisidir.
2. Weber’de modern kapitalizmin entellektüalizasyon karakteri ikinci anlamda insan davraşının rasyonalizmivle, özellikle bu nitelik kendisini bürokratik iş bölümünde açığavurdukça, içsel olarak sınırlıdır. Siyasi ve sosyolojik yazılarında, Weber bürokratik rasyonalitenin gelişmesini kapitalizmin büyümesinin kaçınılmaz bir unsuru olarak tanımlamaktadır Modern toplumsal düzenin Marx’in kapitalist üretimdeki sınıf sisteminin karakterine götürdüğü ‘yabancılaştırıcı’ etkileri gerçekte bürokrasinin bir türevidir. Weber sık sık bürokratik örgütlenmenin mahiyetini analiz ederken makine imgesini kullanmıştır. Tıpkı bir makine gibi, bürokrasi enerjileri özelleştirilmiş görevlerin yerine getirilmesine hasreden en rasyonel sistemdir. Bürokrasinin üyesi, ‘kendisine temelinden belirlenmiş bir işleme yolu veren, sürekli hareket halinde bir mekanizmada sadece bir çark dişidir.’ Makineyle ortak olan bürokrasi, birçok farklı efendinin hizmetine koşulabilir. Dahası bir bürokratik örgüt, üyelerinin ‘insanlığının giderildiği’ oranda etkili bir şekilde işlev görmektedir. Bürokrasi ‘resmi işten sevgi, nefret ve bütünüyle irrasyonal ve duygusal, yani denetimden kaçan öğelerin ortadan kaldırılmasında ne kadar kusursuz bir şekilde başarılıysa, o kadar mükemmel gelişmektedir.
Fakat Weber’e göre, bürokraside ihtiva edilen görevlerin özelleştirilmesine bireylerin tâbi kılınmasının aşılması yönünde bir ihtimal olamaz. Bürokrasinin işleyişi insanı, Gehâuse der Hörigkeit ‘ta, modern toplumsal ve ekonomik düzenin yönetiminin bağlı olduğu özelleşmiş iş bölümünün ‘demir kafesinde’ mahkûm etmektedir. Protestan Etik, bu durumun çarpıcı bir sunumuyla bitmektedir:
İçerdiği insanın Faustiyan evrenselliğinden, vazgeçişle, özelleşmiş işe sınır konulması modern dünyada değerlendirilebilir herhangi bir işin şartı olmaktadır; dolayısıyla bugün iş ve vazgeçme kaçınılmaz olarak birbirinin şartıdır… Püriten bir çağrıda çalışmak istedi; biz de öyle yapmaya zorlanıyoruz. Asketizm monastik hücreleri gündelik hayata taşıyıp, dünyevi ahlakiyatı belirlemeye başladığında, modern ekonomik düzenin devasa kozmosunu inşa ederken üstüne düşeni yaptığı için, bu düzen şimdi, bu mekanizmada doğan ve sadece doğurduğu ekonomik kazançla ilgilenenlerin değil, karşı koyulmaz bir güçle, bütün bireylerin hayatını belirleyen makine üretiminin teknik ve ekonomik şartlarıyla bağlanmış bulunmaktadır.
Weber’e göre muhafazakârlar ve sosyalistler, modern insanın ‘demir kafesten kaçabilmesinin’ mümkün olduğu şeklindeki yanlış anlaşılan inancı ortaklasa paylaşmaktadırlar. “Muhafazakârlar önceki çağın geri dönmesini istemektedirler, sosvalistlerse kapitalist üretimin varnian şartlanın radikal bir biçimde değiştirecek yeni bir toplum biçiminin oluşmasını. Her iki eğilimin zihninde, hümanist kültürün ‘evrensel insanı’ vardır ve, kapitalist iş bölümünün ‘parçalanmış özelleştiririnin’ ortadan kalkmasını beklemektedirler. ‘Evrensel jnsan’ ideali, idarî görevlerin sadece düşük bir rasyonalizasyon düzeyinde açığa vurduğu patrimonyalizm sistemindeki eğitime özsel bir hed.eL sunmaktadır. Bu şartlarda resmî bir konum için nitelik kazanımı ‘yetişmiş kişilik’ kavramına dayandırılabilirdi: Eğitimsel kazanımları özelleştirilmiş becerilerden çok öncelikle davranış ve konumunda gösterilen her şeye ehliyetli bir insan. Bugün bununla birlikte genelde toplumsal hayatta olduğu gibi eğitimde de uzmanlaşma kaçınılmazdır: meslekî eğitim hümanizmin geçecektir.
Bu mülahazalar Weber’in meşhur ‘etik yansızlık’ tartışmasınınsın altını çizmektedir. Schmoller gibi ‘eski okul’ profesörleri Almanya’nın kapitalist gelişmenin eşiğinde durduğu ‘üniversitelere, ve dolayısıyla kendilerine siyasi etik, estetik, kültürel ve diğer tavırları aşılayan şekillendirici insanın evrensel rolünü atfetmenin’ alışıldık olduğu bir zamana aittiler. Durduğu yerden bakıldığında, Weber için bu, tabiatıyla bir değer yargısı ihtiva etmesi hasebiyle rasyonel olarak kanıtlanamazdı. Bu kavram, üniversiteyi ’sadece özel bir şekilde niteliklendirilmiş kişilerin özel eğitimi aracılığıyla gerçekten değerli etkiler yaratabilen’ bir üniversite kavramı lehine olmak üzere ortadan kaldırılmalıydı. Sonraki bakış açısından Weber’e göre, entelektüel bütünlük dershanede gözetilen yegâne genel hedef olmalıydı’. Modem ‘çağrının’ karakteristik özellikleri olan disiplin ve kendini sınırlama böylece diğer modern meslekler kadar profesör ve öğrencinin konumuna da uygulanmak zorundadır. Buna göre profesör kendisini üniversitenin içerisinde, özel olarak öğretmeye nitelikli kılındığı konunun tutarlı bir sunumuna adamalıdır. Eğitici kişiliklerin karizmatik özellikleri mümkün olduğu kadar öğretimlerini etkilemeden uzakta tutulmalıdır. ‘Her eğitimsel görev kendisinin ‘içsel normlarına’ sahiptir ve bu görevler, bu normlara uygun bir şekilde yerine getirilmeli’ din..Gerektirdiği özel türden kendini sınırlamayı yerine getiremezsek, hâlâ etik bir manidarlık taşıyan yegâne anlamı, Beruf (meslek) kavramını gözden düşürmüş oluruz.’ Weber’in çok sık olarak aşağılayıcı bir sıfat olarak kullandığı ‘müptedf (dilettante) terimi açıkça disiplinli bir şekilde ‘çağrıya1 ulaşmayı başaramayan ve bunun yerine sahip olmadığı evrensel bir ehliyet iddiasında bulunan kişiyi anlatmaktadır.
Weber üniversite eğitiminin içsel rasyonalizasyon sürecinin tamamlanmasını, ‘rekabet eden tanrıların savaşının’ meşruiyet içerisinde sürdürülmesi gereken modern toplumsal hayatta en önemli alan olarak siyasetin tanınması ihtiyacını çok daha vurgulama ihtiyacı nedeniyle tercih etmektedir? Değer yargılannın geri çekilmesi için üniversitenin uygun bir platform teşkil ettiği varsayımının desteklenilmesi Weber’e göre muhafazakâr çevrelerin üniversite eğitimi üzerindeki sürekli iktidarının bir dışavurumudur. Weber’in kendisi entelektüel olmayan mülahazaların bir neticesi olarak özellikle Michels ve Simmel gibi arkadaşlarının (Michels bir sosyal demokrat, Simmel yahudiydi) kariyerlerindeki gerilemeye tanık olmuştu. Üniversite sıralarının değer konumlarının ilerletilmesi için kullanılabileceğine izin veren yaklaşım, bütün bakış açılan temsil edildiğinde inanılabilir olmaktadır. Bu olay, ‘üniversitenin “sadık” idarecilerin yetiştirildiği bir devlet kurumu olması durumunda geçerli değildir.
3.Weber’in bazı zamanlar ‘teknik rasyonalite’ olarak kavramlaştırdığı şeyin Batı’daki büyümesi, bürokratizasyon formundaki toplumsal ilişkilerde ortaya çıktığı gibi zorunlu bir şekilde legal’ tipin (yâni üçüncü anlamdaki rasyonalizasyonun) rasyonalize edilmiş formlarının gelişmesiyle yakından alakalıdır. Weber’in modern kapitalizm analizindeki rasyonel hukukun gelişmesine verdiği manidarlığı abartmak güçtür. Batı Avrupa’da Roma hukuku mirasının önemi, doğrudan rasyonel kapitalizmi ortaya çıkaran kurumlara dönüştürülmesi değil, biçimsel bir şekilde rasyonel hukuki düşüncenin yaratılması olgusundan gelmektedir. Mutlakıyetçi ya da hiyerokrotik yönetimin her türünde, hukuki sürecin güçlendirilmesi formel ‘ilkeler’ olarak uygulanmayan özsel prosedür ölçütlerine bağlıdır. Hukuk ya keyfi olarak olaydan olaya ya da geleneğe göre yönetilmektedir. Şu halde rasyonel hukukun doğuşu bu türden geleneksel hâkimiyet sistemlerinin gücünün azalmasına işaret etmektedir. Kapitalist üretim ve rasyonel hukukun arasındaki yakınlık her ikisine de gidimli olan (intrinsic) ‘tahmin edilebilirlik’ faktöründen türemektedir. Sadece Batı’da bu ilişki anlamlı bir düzeyde devlet tarafından dolayımlanmaktadır. Batı’da rasyonel hukuk gövdesinin yaratılması ‘ modern devlet ve modern devletin iktidar iddiasının iyileştirilmesi amacındaki hukukçular arasındaki ittifakla sağlanmıştır.
Ekonomi ve Toplum’ un bir parçasını oluşturan katışıksız ‘hukuki hâkimiyet tipinin soyut kategorizasyonu doğrudan Weber’in rasyonel devletin doğuşu analiziyle ilgilidir. Weber yazmayı planladığı şekilde, modern devletin sistematik değerlendirilişini tamamlayacak kadar yaşamadı. Bir çok noktada banlı devlet biçiminin ayırt edici özelliklerine gönderme yapmakla birlikte, bunlar hiç bir yerde genişlemesine ele alınmamışlardır. Modern devlette açığa çıktığı şekliyle, Weber’in rasyonel hukuki hakimiyet kavramını belirleyen genel önermelerin bazıları, farklı
48 (1961) s. 252. Geleneksel Çin’de Weber, bir hukukçular tabakasının yokluğunun devlet ricali üyeliğinin eğitimsel yolu olan Ortodoks Konfüçyanizmin ‘biçimlendirilmiş’ hümanizmine izin verdiğini göstermiştir. Benzeri şekilde Hindistan da Batı’nınkiyle karşılaştırılabilir bir hukukçular sınıfına sahip değildi.
bir materyaller alanından yeniden inşa edilmek zorundadırlar. Bu türden bir önerme hukuki hakimiyetin sınırlarıyla ilgilenmektedir. Kendisinin açıkladığı gibi, ’sadece bürokratik olan yâni anlaşmaya dayalı olarak işgören ve atanan resmiyet tarafından yönetilen bir hâkimiyetin olmaması1 Weber’in modern devlet analizinde son derece önemlidir. Bununla birlikte bürokrasi, hukuki hakimiyetin yegâne tipi değildir: ‘Parlamenter yönetim ve ‘ortaklığa dayalı ve devlet dışı otorite* ve yönetim birimlerinin bütün çeşitleri bu tipe girmektedirler. Weber’e göre, bu birimler rasyonel devletin meşru düzenin güçlendirilmesinde aslî bir rol oynamışlardır. ‘Yerleşik’ otoriteler kavramının kökeni, bu aracıların gücünde bulunmaktadır. Modern siyasi düzenin karşılaştığı karakteristik sorun, daha önceki zamanlarda ortaklaşa ve devlet dışı işleyen birimlerin aracılığıyla ve zorunlu olarak bu birimlerin manidarlığının azalmasıyla (çünkü gerçek iktidarın bu tür aracılarda yattığı dönem, geleneksel olarak var olan ve politikadan ‘uzakta’ olmaktan ziyade politika ‘için’ yaşayan ‘itibarlıların’ baskın olduğu bir dönemdi) birlikte, kısmen gelişmekte olan hali hazırdaki ‘demokratikleşme’ taleplerin uzlaşılmasıdır. ‘Demokrasinin, kitle dayanışmasının, kitlelerin yakınlaştırılması ve örgütlenmesi zorunluluğunun çocuğu olan’ modern siyasi biçimler politikadan ‘uzak’ yaşayan liderlerinin gerçek iktidarı elinde tuttukları bürokratikleşmiş partilerin oluşmasını gerektirmektedir.
Weber’ln sosyolojik yazılarıyla ilişkili kılarsak, toplumsal örgütlenmenin rasyonelleşmiş sistemleri değer yaratmazlar, yerine, sadece var olan değerlerin geliştirilmesinin araçları olarak işlev görürler. Weber’in açıkladığı gibi ‘bu sınırlama, gelişmesinin en yüksek düzeyindeki (yâni bürokratik örgütlerdeki tipte mündemiçtir. Çünkü idari eylem kurallarla uygunluk içinde olanla sınırlandırılmıştır. Weber’in plebisiter demokrasi tartışmasının altını çizen de bu mülahazadır. Hukuki hakimiyet sistemlerinde liderlik modern siyasi gelişmenin erken aşamalarında ‘itibarlılar’ çevresince sunulabilirken, bürokrasinin gelişimiyle bu tür grupların gücünün azalması, davranışın (‘entelektüel’ ya da ‘pratik’ ) rasyonalizasyonun ‘amaçları’ değil, ‘araçları’ verebilmesi olgusuna keskin bir bakış getirmektedir. Dolayısıyla önceleri ortaklaşa yönetim sistemleriyle çağrıştırılan ’sosyal karizmada’ müseccem olan karizmatik öge, şimdi bir kişilik olarak modern siyasi lider ve onun izleyicisi kitle arasındaki duygusal bağlılıkta yeniden inşa edilmek zorundadır. Şu halde Kayzerizmin gizil tehlikelerinin farkına varmakla birlikte, Weber kiüe yakınlaşması tarafından türetilen karizmatik
liderlik özelliklerinin zorunluluğunu tanıyan teorik sisteminin kabulleri doğrultusunda hareket etmiştir.
SONUÇ
Weber’in siyasi düşüncesindeki esas ikilemlerden bazılarını açığa çıkartmak mümkün olmaktadır. Weber’in siyasi enerjisini harcadığı yönlendirici sorun, Bismarck’ın hâkimiyetinden kaynaklanan liderlik sorun’uydu. Almanya, birliğini diğer Avrupalı milletlerle çarpışarak elde eden bir ‘güçdevleti’diydi. Millîdevleüerin siyasi çatışmalarında, ‘tanrıların’ bitmeyen savaşı ki şimdi ‘gayri şahsî güçler’ biçiminde açığa vurulmaktadır, tedbiri elinde tutmayı sürdürmektedir. ‘Burada… nihaî Weltanshauung1 lar (dünya görüşleri), sonunda insanların aralarında tercih yapmak zorunda olduğu ideolojiler, çarpışmaktadır. Siyasi kariyerinin erken dönemlerinde Weber ’seçimini’ yapmıştı: Alman siyasi mirasında müseccem değerler, sadece Alman millî devletinin gücünün ilerletilmesi ve kabul edilmesiyle savunulabilir ve daha ileriye götürülebilirdi. Siyasi alanda bu kültürün önceki taşıyıcıları olan Junker ‘aristokrasisi’ çöken bir grup olduğundan, siyasi liderliğin sorumluluğu diğer kaynaklardan türetilmeliydi. Jünker’ lerin konumunu zayıflatan süreç siyasi düzenin rasyonelleşmesini hızlandırmaktaydı. Weber’in rasyonelleşme ve toplumsal değişme arasındaki ilişkiye ait genel sosyolojik formülasyonu, bürokrasinin kural bağımlı karakteri ve karizmanın değer yaratıcı özellikleri arasında kutupsal bir karşıtlık koymaktadır. Böylece siyasi hayatın bürokratizasyonu kendinde, insan olaylarının yürütülmesini bir teknik yeterlilik zirvesine yükseltirken, ‘özgün’ liderlikte içerilen kapasiteleri yaratamaz. Weber demokratik düzende modern siyasi lider için zorunlu olan karizmatik ödenin yaratılmasının hem ihtiyacını hem de imkânlarını bulmaktaydı.
Weber’in analizinden demokratik hükümetin, onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyılın klasik demokratik teorisinde olduğu gibi herhangi bir tabii hukuk kavramında temellendirilemeyeceği çıkmaktadır. Demokrasi hir tpknik. bir amaç için araçtır. Weber’in siyasi yazılannın analizinde, bu noktanın manidarlığının vurgulanmasında, Mommsen bütünüyle haklıdır. Ancak Weber’in bu sorun üzerindeki önermelerinin kaba açıklığı siyasi görüşlerinin üç açıdan özlü bir şekilde yanlış anlaşılmasına yol açmıştır. Bu yanlış anlaşılmalar ilkin, onun farzı muhal ‘Makyavelciliğine; ikincisi, Weber’in Alman ‘emperyalizmini’ kutsamasına ve üçüncüsü de Nietzscheci bir ‘aristokratik etik’ lehine olmak üzere liberalizmi reddedişine aittir. Machiavelli’nin düşünceleriyle hangi yakınlığa sahip olursa olsun, Weber kesin bir şekilde, sonrakinin kavramında bulunan iktidara etik ya da estetik nitelikler atfetmek imasından kaçınmıştır. Weber’in yazdığı gibi:’ Salt “iktidar siyasetçisi” güçlü etkilerde bulunabilir, ama gerçekte çalışmaları hiç bir yöne gitmez ve manasızdır. O’na göre bu, tam olarak Bismarck’ın düşüşünden beri Almanya tarafından takip edilen şahsiyetsiz politikaları karakterize eden Realpolitik biçimidir. Veber’in emperyalizme bağımlılığının derecesi özellikle Marcuse ve LukâcsTaTafmdan vurgulanmıştır. Lukâcs’a göre, Weber için demokrasi sadece ‘emperyalizmin çok daha uygun bir şekilde işlemesini kolaylaştıracak teknik bir tedbirdir. Ancak bu görüş, düşüncelerinin bir ifadesi olarak, Weber’in siyasi yazılannın yeni bir Makyavelcilikten başka bir şev olmadığını ileri süren görüş kadar yanıltıcıdır ve aynı nedenle Weber hiç bir yerde Alman yayılmacılığına normatif bir manidarlık yüklenememiştir. Weber’in”"siyasi düşüncesinde, ‘emperyalizm ( ve aynı biçimde ‘güç’ün kendisi) bir araçtır, amaç değil.
Weber’in siyasi yazılan ve tavırları (Mommsen’in çalışması da dâhil olmak kaydıyla) üzerinde var olan literatürün büyük bir kısmı, Weber’in kendisinin ayrıcalıksız kesimin ümitleri ve özlemleri konusunda hissettiği güçlü kişisel yakınlığı görmezlikten gelmektedir. Eğer Weber demokratik teorinin etik öncüllerini uyarlamayı reddettiyse, yazılan buna rağmen Avrupa liberalizminin geleneklerinde yer almaktadır. Sürekli olarak ‘insanın kişisel özerkliğini’ ve ‘insan türünün ruhsal ve ahlaki değerlerini’ savunusunu onaylamaktadır. Ancak Weber’in siyaset sosyolojisinin bağlamı içerisinde aşağı sınıfların yükselen beklentileri ve kendisinin müracaat ettiği liberal bireyciliğin akideleri sadece devletin güç istemlerince ileriye götürülebilirdi: ‘Bugün tüm kültür bütünüyle millete bağlıdır ve bağlı kalacaktır. Dahası bir taraftan tarihsel olarak yakinen ilişkili eşitlik ve bir düzeye gelme, diğer taraftan bireysel hürriyet ve kendiliğindenlik arasında trajik bir karşıtlık vardır. Kitle siyasetinin büyümesi zorunlu olarak bireysel özgürlük ve kendiliğindenlik değerlerinin çağdaş toplumsal düzende gerçekleştirilebileceği düzeyi sınırlar.
Eğer bu görüşler Weber’in Wilhelm dönemi Almanya’sının siyasi yapısına ilişkin değerlendirmesinde kökleşmekteyse de, bunlar aynı zamanda mantıksal ve ampirik olarak metodolojik kavramları ve ‘dünya medeniyetleri’ çalışmalarıyla ilişkilidir ve kısmen onlar tarafından biçimlendirilmiştir. Weber milletin ‘güç istemleri’nden ve Herrenvolk (efendi millet)’tan bahsettiğinde çağdaşlarının lisanıyla konuşmaktadır. Özellikle sonraki yazılarında olmak üzere Weber’in bu nosyonları kullanışı, bu terminolojiyi uyarladığı kaynaklardaki kullanışlarından belirli bakımlardan oldukça farklıydı, îlkin, şahsî siyasi hedeflerinde nihaî değer olarak devletin kendisi üzerindeki vurguyu reddetmişti. Antrittsrede’ sinde bu konu üzerinde hâlâ bir belirsizlik bulunmakla birlikte, sonraki yazılarında bu huşu oldukça sarihtir ve ‘millîdevlet’te Weber’in şahsî değerler ıskalasında manidar olan denklemin ilk yansını oluşturmaktadır. İkincisi Weber Herrenvolk terimini, Alman kültürünün diğer milletlerin kültürü üzerinde ‘meşru’ bir hakimiyet iddiasında bulunabileceği bir çağrışımı getirecek bir biçimde kullanmamıştır. Aksine, Weber’e göre, böyle bir iddia hem olgusal olarak geçersiz ve hem de mantıksal olarak ayrı bir sorun olmakla birlikte normatif olarak reddedilmiştir. Millîdevletlerin siyasi mücadelesi güç ilişkilerinin bir alanıdır; bu devletlerin millî kültür alanlarında içerilen değerler ‘etik olarak’ Alman kültürüne üstündür biçiminde yorumlanamaz.
Weber’in epistemolojik dünyanın ‘etik jrrasyonalitesi’ kavramı ve bu temel üzerinde inşa ettiği metodolojik aygıt Alman sosyal düşüncesindeki muhtelif ve farklı eğilimleri bütünleştirmeye yönelik bir teşebbüsü ihtiva etmektedir. ‘Sezgicilik’ ve ‘bilimciliği’ reddederek, ‘rasyonel’ ve ‘irrasyonel’, ’sübjektif ve ‘objektif arasındaki belirli çelişkilere dokunan bir çerçevede işleyen öğeleri ödünç almıştır. Bu çalışmanın 4. bölümünde işaret edildiği gibi, bu öğeler Weber’in bir ’salt kategoriler’ kümesi olarak geliştirdiği ve tarih ve toplum çalışmalarında ampirik olarak uyguladığı sosyolojik kavramların altını çizmektedir. Bu kavramlar, (Weber’in aslî iki anlamının her birinde) rasyonaliteye yaklaşan bütün beşerî eylemlerin zorunlu olarak irrasyonalitede (‘nihaî değerler’) temellendirilmesi gerektiği nosyonunu ihtiva etmektedir. Ancak akıl ve değer arasında temel bir ikilem vardır. Dolayısıyla sosyoloji ve tarih ‘anlamın’ anlaşılmasına müracaatı gerektirir; ancak sosyolojik ve tarihsel analiz normatif olarak ‘geçerli’, verili bir değerler kümesini ‘kanıtlayamaz’.
Weber’in hakimiyet tipolojisinde, bu iki vurgu karizma kavramında inşa edilmiştir. Karizma, kuralbağımlı eyleme yabancı olma anlamında irrasyonel ve dolayısıyla tarihte değeryaratıcı bir güçtür; kavram Weber’in formüle ettiği gibi, bütünüyle Hitler’in Gandi kadar özgün bir karizmatik lider olduğu şeklindeki karizmatik bağlanmaların muht ev asındaki bütün farklılıklara yer açmaktadır. Dolayısıyla Weber’in düşüncesinde ‘değer’ nosyonu (irrasyonel) kanaatle eşanlamlı olmaktadır; kavramsal kategorileri, bu bakımdan, etik teoride geleneksel olarak anlaşıldıkları gibi ‘bencillik’ ve ‘diğergâmlık’la bir ilişki taşımazlar. Weber’in Alman siyaseti analizinde, Antrittsrede’ sinde ‘liderlik problemi’ olarak görülen şey, sonraki yazılarında bürokratik rasyonalite ve karizma arasındaki karşıtlığa dönüşen bir husus olarak analiz edilecekti. Şu halde Weber kaçınılmaz olarak karizmatik öğenin muhtevasının kendisinin, bilinçli bir şekilde nihaî değer olarak aldığı (Alman kültürünün özerk gelişimi) şeyle ilgisiz olduğu sonucuna yöneltilmişti. Bu, modern kapitalist devlette içerilen bürokratizasyon analiziyle birleşerek, Weber, yöneltildiği liberal demokratik değerlerin en fazlasından ‘araç’ olarak kavranılabildiği ve dolayısıyla içsel manidarlıklarının inkâr edildiği bir konuma getirdi.
Weber’in siyasi düşüncesi şu halde yazılarının güçlü bir şekilde tanımlanılan Patnos (keder) karakterini veren içsel bir gerilim gizlemektedir. Bir taraftan klasik liberalizm ve hatta sosyalizmin belirli akidelerine sempatilerini açıklamıştır; ancak diğer taraftan onun siyasetteki başlangıç noktası (Antrittsrede’ de konulduğu gibi) ve akademik yazılarında geliştirdiği entelektüel bakış açısı, görüşlerini, kendisinin ortaya koyduğu gibi,’ “hakin iradesi” , halkın gerçek iradesi gibi kavramların …kurgu olarak kaldığı bir konuma yönlendirmiştir. Ölmeden çok kısa bir zaman önce Marx ve Nietzsche’nin modern kültürdeki iki hakim etkiyi temsil ettiğine işaret etmiştir. Weber’in çalışmalarının bütününün bu iki sarih olarak telif edilemez düşünce akımının en temel vukuflarını birleştirmek yönünde devasa bir teşebbüsü oluşturduğu söylenebilir. Siyasi görüşleri bu yoğun ancak gevşek entelllektüel sentez tarafından biçimlendirildiği gibi, bu sentezin biçimlenmesine de yardım etmiştir, bu sentezin içerdiği ikilemleri de paylaşmıştır.
Weber’in siyaset sosyolojisinin tatmin edici bir kritiği hem siyasi hem de entelektüel olmalıdır. Bir başka deyişle, ayrıntıda, sorunlara ilişkin olarak fikirlerinin belirli bir tarihsel bağlama bağımlılığını ve teorik formülasyonlarının zayıflığını incelemelidir. Bu türden önermeler Weber’in ‘ “insan Hakları”nın başarılan olmaksızın en muhafazakâr olanı da dahil olmak üzere hayatını sürdürebileceğine inanmak büyük bir kendini kandırmaktır kanaatiyle yan yana getirilerek okunmak zorundadır.
Bir tarafta Weber’in Marksist eleştirmenleri sosyolojik yazılarını, siyasi çıkarlarının ifadesi olarak ele almaya yönelmişlerdir. Saçma bir şekilde Weber’in sosyolojisi geniş olarak Wilhelm dönemi Almanya’sındaki Burjuva Kültürü’nün tikel bir açığa vurumuna indirgenmiştir. Diğer yanda, Weber’in ‘Ortodoks’ tefsircileri, sosyal bilimlere akademik katkılarının bütünüyle siyasi bağlanmalarından ayrı olarak ele alınması gerektiği görüşünü savunmuşlardır. Ancak bu tavırlar, hiç olmazsa bazı zamanlarda sergilendikleri nihai biçimlerinde açık bir şekilde Weber’in eserlerinin yeterli bir değerlendirilmesine engel teşkil etmişlerdir. Böylesi bir değerlendirme modem sosyoloji için hâlâ ham sayılır derecede önem taşıyan bir görevdir. Bu tavırlardan her biri malumu ilân etmekten başka bir şey olmayan hususları dile getirmektedir. Eseri, yaşadığı özel toplumsal ve siyasi bağlama açıklayıcı olan herhangi bir büyük düşünürün de genelleştirilmiş uygulamalara izin veren kavramlara cisim verdiği de doğru olmalıdır.
Max Weber (21 Nisan 1864-14 Haziran 1920), Alman düşünür, sosyolog ve ekonomi politik uzmanı. Modern antipozitivistik sosyoloji incelemesinin babası olduğu düşünülür. Sosyolojiyi metodolojik olgunluğa ulaştırmıştır.
Weber, siyaset sosyolojisi ve eğitim sosyolojisi alanında yaptığı araştırmalarıyla da tanınır. Marx’ın sınıf temelli çözümlemelerinin yerine statü kavramını getirmiş, bürokrasi üzerine yaptığı çalışmala tanınır.
Toplam okunma (5135) Bugün(4) Son okunma tarihi (09 February 2010)
İspanyol ressam ve özgün baskı sanatçısı; Salvador Dali ve resimleri Ocak 29, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture , add a comment
Salvador Dali, ressamlığın yanı sıra heykelcilik, fotoğrafçılık ve filmcilikle de ilgilenmiş, Amerikalı animasyoncu Walt Disney ile beraber yaptığı Destino adlı kısa çizgi film, 2003′te “en iyi kısa animasyon filmi” dalında Oscar adayı olmuştur.
Katalonya doğumlu olan Dalí, 711 yılında İspanya’yı fethetmiş olan Mağribiler’in soyundan geldiğini iddia etmiş, “süslü ve cafcaflı olan her şeye, lüks hayata ve doğu kıyafetlerine olan düşkünlüğünü” de “Arap kökeni”ne bağlamıştır.
Dalí hayatı boyunca, sanatıyla olduğu kadar eksantrik giyimi, davranışları ve sözleriyle de dikkat çekmiş, bu durum kimi zaman, onun sanatını takdir edenleri de etmeyenler kadar usandırmıştır. Bu davranışların getirdiği kötü şöhret, Dalí’nin geniş kesimlerce tanınmasını sağlamış ve eserlerine duyulan ilgiyi arttırmıştır.
Salvador Dali ve Resimlerine BAK
Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí y Domènech, kısaca Salvador Dalí (11 Mayıs 1904 – 23 Ocak 1989), sürrealizm akımının en önde gelen temsilcilerinden İspanyol ressam ve özgün baskı sanatçısı. Madrid Güzel Sanatlar Okulu’nda eğitim gördüğü sıralarda metafizik resmin öncülerinden de Chirico ve Carra’nın etkisi altında kaldı. Ön-Raffaellocuların ayrıntılı gerçekçiliğine ve Ernest Meissonier gibi 19. yüzyıl ressamlarının yapıtlarına da derin bir ilgi duydu. 1927’de Madrid’de İber Sanatçılar Derneği’nin sergilerine katılmaya başladı, ayrıca Barselona’da Dalmau Galerisi’nde sergiler açtı. Şair Federico García Lorca ve sinema yönetmeni Luis Bunuel ile bu sıralarda arkadaş oldu. 1928’de iki kez Paris’e gitti, Picasso ve Míro ile tanıştı. Ertesi yıl Goemans Galerisi’nde yapıtlarını sergiledi ve sürrealizm akımına katıldı. Aynı yıl şair Paul Eluard’ın eski karısı Gala ile evlendi. Dalí’nin yaşamında her zaman önemli bir yeri olan Gala onun sürrealizmle bütünleşebilmesinde de önemli bir rol oynadı. Dalí, Bunuel ile 1928’de Un chien andalou (Bir Endülüs Köpeği), 1930’da da L’Âge d’or’u (Altın Çağ) çevirdi. 1934’te Lautréamont’un Les chants de Maldoror (1869; Maldoror’un Şarkıları) adlı kitabını resimledi. 1937’de İtalya’ya bir gezi yaptı. II. Dünya Savaşı nedeniyle 1940’ta birçok Avrupalı sanatçı gibi ABD’ye gitti, 1941’de New York kentindeki Modern Sanat Müzesi’nde bir retrospektif sergi açtı. Aynı yıl La vie secrète de Salvador Dalí (Salvador Dalí’nin Gizli Yaşamı) adlı otobiyografisini kaleme aldı. Bu kitapta, çocukluğunda şiddetli isteri krizleri geçirdiğini belirtiyordu. Okulda öğrencileri ayaklandırmaya kışkırttığından cezalandırılmış, 1926’da da okuldan uzaklaştırılmıştı. Dalí yaşamı boyunca olağandışı tavırları ve gösterişçi yanıyla da ününü sürdürdü. Dalí’ye göre insan, klinik paranoya olayında olduğu gibi, gerçek bir düş dünyası yaratmalı, ama bunu yaparken de usun denetim altında tutulup iradenin bilinçli olarak bir süre askıya alındığını da unutmamalıydı. Bu yöntemin sanatsal yaratının yanı sıra, günlük yaşamda da benimsenmesini savunan Dalí, hem yapıtlarına hem de yaşamına bu doğrultuda yön verdi. 1936’da Londra’daki Uluslararası Gerçeküstücülük Sergisi’nin açılışına dalgıç giysileri içinde ve tasmalarından tuttuğu iki tazıyla gelmesi bu tür davranışlarının bir örneğiydi. Dalí, Sigmund Freud’un bilinçaltı imgelerin erotik çağrışımları üzerine yazdıklarından ve Paris sürrealistlerinin bilinçaltını ortaya çıkarma eğilimlerinden büyük ölçüde etkilenmişti. Sürrealizmde düşüncenin herhangi bir mantık çizgisi izlemeden akmasını temel alan otomatizm kavramını benimsediyse de, bunu öbür sürrealistlerden daha iyimser bir bakış açısıyla işledi ve bu eğilime “eleştirel paranoya” adını verdi. Yapıtlarında yarattığı düşsel (büyülü) gerçekçilik, betimlediği gerçekdışı düşsel mekan ve garip düşsel imgelem ile bir karşıtlık oluşturuyordu. Bu yapıtlarda düşle gerçeği ayırmak neredeyse olanaksızdı. Dalí’nin amacı günlük uğraşıları alaycı bir tavırla düşsel hale getirmekti. Çoğu kez karanlık bir Katalan manzarası içine yerleştirilmiş, vücudundan yarı açık çekmeceler çıkan insan figürleriyle (“Yanan Zürafa”, 1936-37, Sanat Müzesi, Basel) sanki balmumundan yapılmış ve güneş ısısıyla eğrilip bükülmüş saatler (“Belleğin Israrı, 1931, Modern Sanat Müzesi, New York) en sık kullandığı temalardı. “Veristik sürrealizm” olarak da anılan bu eğilim içinde Dalí birbiriyle ilişkisiz düşsel imgeleri gerçekçi bir yaklaşımla ve otomatizm yöntemini kullanarak bir araya getirmişti. “Aydınlatılmış Hazlar” (1929, Modern Sanat Müzesi, New York), “Delfli Vermeer’in Bir Masa Olarak Kullanılabilen Hayaleti” (1934, Salvador Dalí Müzesi, Cleveland, Ohio) ve “İç Savaş Sezgisi” (1936, Sanat Müzesi, Philadelphia) onun bu doğrultudaki önemli yapıtlarıdır. Dalí 1937’deki İtalya gezisinde Raffaello ile İtalyan barok ressamların etkisi altına girdi ve kendine özgü bir çağdaş klasikçilik arayışına yöneldi. 1939’da André Breton tarafından sürrealistler grubundan çıkartılan Dalí, II. Dünya Savaşı sonrasında mistik bir anlayışa yönelmekle birlikte, sürrealist öğelerden bütünüyle uzaklaşmadı. “Son Yemek” (1955, Ulusal Sanat Galerisi, Washington, D.C.), “Diriliş” (1961, Bruno Pagliali Koleksiyonu, Mexico) ve “Dalí’ye Bakan Gala” 81965, André François Petit Galerisi, Paris) geç dönem yapıtlarına örnektir. Dünya edebiyatından büyük yapıtların illüstratörü Dalí Tüm Rönesans sanatçıları gibi Dalí de kendini ifade etmek için tek bir yolla, yani yalnızca ressamlıkla yetinmek istemedi. Daha öteye gitmek, yeni buluşlar yapmak, yeni teknikler, yeni yöntemler denemek peşinde koştu. Ressam, yazar, illüstratör, yapımcı, tasarımcı, desenci olarak ortaya koyduğu tüm yapıtlar Dalí’ye özgü benzersiz özellikler taşır. Sanatçı sözcüğünü en geniş anlamıyla temsil eden Dalí için resim ile edebiyat neredeyse aynı şeyi ifade eder. Burada Horatius’un ut pictura poesis savı doğrulanmaktadır. Rönesans’a özgü özelliklerden biri olan şiir ile resim arasındaki bağlantı Dalí’nin büyük eğilim duyduğu gerçeküstücülük akımında yeniden hayat bulur. Büyük bir kültür adamı olan Dalí gençliğinde doymak bilmez bir okurdu. Zamanla yaratıcı bir yazara dönüştü. 20. yüzyıl ressamları arasında en fazla yazanların başında gelir ve 1919’dan başlayarak yaşamının sonuna dek yazmaya devam eder. Demek ki yazınsal üretimini sürdürmeyi gerçekten çok istemektedir. Hem resmi hem de yazıları içinde yaşadığı yüzyılın bir özeti gibidir; hem o yüzyılı yansıtır hem de onun yeniden yaratılmasına yardımcı olur. Dünya edebiyatından dev eserler için illüstrasyonlar üretirken, bir yandan ona ilginç ve cazip gelen metinlerin analizini yaptığını, öte yandan kendi dünyasının teknolojisini ve ikonografisini araştırmayı sürdürdüğünü söylemek mümkün. Bu nedenle kişisel dünyası, düşünceleri ve gelişimi illüstrasyonlarına da yansır. Yani gerçeklikle efsane birleşir.
Sürrealizm
“Gerçeküstücülük” olarak da bilinir, Avrupa’da iki dünya savaşı arası dönemde gelişen sanat akımıdır. Sürrealizm temelde 1910’ların ortalarında rasyonalizmi yadsıyarak karşı-sanat anlayışı doğrultusunda çalışan ilk dadacıların yapıtlarından kaynaklanır. Sürrealistler, geçmişte Avrupa sanatını ve siyasal yaşamını yönlendiren usçuluğun, I. Dünya Savaşı gibi bir felaketle doruğa ulaşan bir yıkıma yol açtığına inanıyor ve bu tür usçuluğa karşı tavır alıyorlardı. Sürrealist terimini ilk kez, şair Apollinaire 1917’de bir oyununu tanımlamak için kullanmıştı. 1924’te Manifeste de Surréalisme’i (Sürrealizm Bildirgesi) hazırlayan akımın öncüsü, şair ve eleştirmen André Breton’a göre, sürrealizm bilinç ile bilinçdışını bütünleştiren bir yoldu ve bu bütünleşme içinde düşsel dünyayla gerçek yaşam “mutlak gerçek” ya da “gerçeküstü” anlamda iç içe geçiyordu. Sigmund Freud’un kuramlarından esinlenen Breton için bilinçdışı, düş gücünün temel kaynağı, “deha” ise bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneğiydi. 1922’de dadacı hareketten ayrılan Breton, Paul Éluard, Louis Aragon ve Benjamin Péret, çeşitli otomatik yazı yöntemleri üzerinde deneylerini sürdürdü ve “gerçeküstü” dünyanın düşsel imgelerini geliştirmeye başladı. Bu şairlerin dizelerinde sözcükler, mantıksal bir sıra izlemek yerine bilinçdışı psikolojik süreçlerle bir araya geldiği için, insanı irkiltiyordu. Şiirde sürrealist anlatımın temelinde Lautréamont’un Rimbaud’nun ve Jarry’nin yapıtları vardı. Resimde ise dadacılardan başka Hieronymus Bosch, Francisco Goya gibi daha eski dönemlerin ressamlarıyla Odilon Redon, Giorgio de Chirico, Marc Chagall gibi cağdaş ressamların gerçekdışı, garip resimleri etkili olmuştu. Sürrealizm, yöntemli bir araştırma ile deneyi ön planda tutuyor, insanın kendi kendisini irdeleyip çözümlemesinde sanatın yol gösterici bir araç olduğunu vurguluyordu. Breton bu kuram çevresinde güçlü bir “birlik” oluşturulmasını istiyordu. Ne var ki 1925’te Paris’te açtıkları ortak sergiye karşın sürrealistler, etkinlikleri süresince hiçbir zaman Breton’un istediği doğrultuda bir bütün oluşturamadı. 1925’ten sonra grup içinde farklı siyasal görüşler belirdi, bu da topluluktan çıkarılmalara ya da ayrılmalara yol açtı. Akımın resim alanındaki en önemli temsilcileri Jean Arp, Max Ernst, André Masson, René Magritte, Yves Tanguy, Salvador Dalı, Pierre Roy, Paul Delvaux ve Joan Miro’ydu. Amaçlanan birliğe ve otomatizm kavramına önem verilmesine karşın hepsinin yapıtları öylesine birbirinden farklıydı ki ortak bir sürrealist üsluptan, hatta bakış açısından söz etmek neredeyse olanaksızdı. Her sanatçı kendini çözümlemede kişisel bir yol bulmuştu. Bazısı bilinçdışını usun denetiminden arındırarak açığa çıkarma çabasındaydı; bazısı da (özellikle Miro) sürrealizmi kişisel fantezileri araştırmada bir boşalma noktası olarak kullanıyordu. İki uç nokta arasında bir dizi olanak yer alıyordu. Bir uçta, en saf örnekleri Jean Arp’ın yapıtlarında görüldüğü gibi, ancak sezilebilen, ama tam olarak anlaşılamayan imgeler, özellikle de biyomorfik biçimler vardı. Bunlar resme bakanın bilinçdışını serbest çağrışımlarla harekete geçirerek düşgücünün, sonsuza uzanan bir irdeleme süreci içine girmesini sağlıyordu. “Organik”, “simgesel” ya da “mutlak sürrealizm” olarak anılan ve temelde otomatizm ilkesinden yola çıkan bu eğilimi en çok Ernst, Masson ve Miro uygulamıştı. Öteki uçta ise izleyici, ayrıntılarının tümünün inceden inceye tanımlanmış olmasına karşın, hiçbir usçu anlamı olmayan bir dünya ile karşılaşıyordu. Bu tür resimlerde, gerçekçi ve doğrucu bir yaklaşımla betimlenmiş, kolayca tanınan görüntüler kendi doğal çevrelerinden çıkarılıyor, usa ters düşen, şaşırtıcı, düşsel bir ortam içinde veriliyordu. Bu davranışa “oneirizm”, akımın bu koluna da “veristik sürrealizm” adı veriliyordu. Yapıtın izleyiciyi us ve mantıkdışının taşıdığı anlamı yakalamaya zorladığı veristik sürrealizmin en tipik örnekleri René Magritte’in resimleriydi. Dalı, Tanguy, Roy ve Delvaux da buna benzer, ama daha karmaşık, garip, yabansı dünyalar betimlediler. Sürrealistler, ruhsal tepki yaratabilmek amacıyla bazı özel teknikler de kullandılar. Max Ernst, dokulu yüzeylerin üstüne koyduğu bir kağıda kurşunkalemi sürterek frotaj tekniğini uyguladı. Tuvali kazımak, boyalı bir yüzeyin üstüne ikinci bir yüzey bastırarak bir tür imge elde etmek (dekalkomani) sanatçının aklına gelen her türlü kaotik imgeyi ussallığın denetimi olmadan otomatizm ilkesi doğrultusunda tuvale aktarmak ve buluntu nesneleri kullanmak da sürrealistlerin uyguladıkları başka teknik ve yöntemlerdi. Sinema, başından beri sürrealistlere çekici gelen bir alandı. 1928’de Germaine Dulac, genel olarak sürrealist sinemanın ilk filmi kabul edilen La Coquille et le Clergyman’i çekti. Bununla birlikte sinemada sürrealizmin en önemli temsilcisi Luis Bunuel, başyapıtları da gene onun iki filmi, senaryolarını Dalı ile birlikte yazdığı Un chien andalou (1928; Bir Endülüs Köpeği) ve L’Age d’or’du (1930; Altın Çağ). Öteki sürrealist sinemacılar arasında Man Ray ve Jacques Brunius gibi adlar yer alıyordu. Bunun dışında, Marx Kardeşler’in komedileriyle Alfred Hitchcock’un bazı yapıtları gibi birçok filmde sürrealist etkiler görülüyordu. Türk sinemasında da başta Metin Erksan olmak üzere bazı yönetmenler yapıtlarında sürrealist öğelere yer verdiler. Breton, Ernst, Tanguy ve Masson gibi sanatçılar II. Dünya Savaşı sırasında göç ettikleri Amerika’da sürrealizmi tanıttı. Bu ülkedeki Arshile Gorky (1905-1948), Adolf Gottlieb (1903-1974) ve William Baziotes (1912-1963) gibi soyut dışavurumcular, sürrealizmin özellikle otomatizm ilkesinden büyük ölçüde etkilendiler. Kanada’da da Paul-Emile Borduas (1905-1960) öncülüğünde bir grup, 1947-50 arasında sürrealizmi benimsedi. Belçika’da Magritte’in çevresinde toplanan bir grup yazar, şair ve ressam, bu doğrultuda ürünler verdi. İngiltere, Danimarka ve Almanya gibi başka Avrupa ülkelerinde ise çeşitli sürrealist sergilerin açılmasına ve yayınların yapılmasına karşın, kısa süreli esnek gruplaşmaların ve bireysel girişimlerin dışında sürrealizm fazla etkili olmadı.
Sürrealizm ve Salvador Dalí
1924 yılında Fransız yazar André Breton Sürrealizm’in yani resimde bilinçaltını vurgulamayı amaçlayan gerçeküstücü akımının doğduğunu ilan etti. Gerçeküstücüler bilinçaltına gizlenmiş olan derin gerçekliği sergilemeyi hedefliyorlardı. Yeni bir gerçeklik düzeyine ulaşmak için sıradan resmin sınırlarını zorlayan başka imgeler üretmenin peşindeydiler. Yaptıkları denemelerde düşler, esinlenmenin temel kaynağı haline gelmişti; gizem ve bilinmezlik ise yaratılarında önemli roller oynuyordu. İspanyol sanatçı Salvador Dalí gerçeküstücü ressamların en ünlülerinden biridir. Her türlü ölçüyü aşabilen, acayip bir kişiliği vardı. Dalí’nin abartılı ve alaycı davranışları yaşamı boyunca geniş kitlelerin ilgisine hedef oldu ve sonunda onu şöhrete kavuşturdu. Buna karşın André Breton 1942’de Dalí’yi kendi reklâmını yapmaya yönelik etkinlikleri nedeniyle gerçeküstü akımdan resmen attıklarını açıkladı. Dalí’nin özyaşam öyküsüne ilişkin iki yapıtı kişiliği hakkında çok şey anlatır. Bunların ilki 1942’de yayımlanan “Salvador Dalí’nin Gizli Yaşamı”, öteki de 1965’de yayımlanan “Bir Dâhinin Güncesi”dir. Dalí her ne kadar kışkırtıcı ve dramatik tavırlarıyla ilgi toplamış olsa da, resimleri gerçeküstücü estetiğin gelişiminde ana ekseni oluşturdu. Dalí’nin en büyük arzusu “tümüyle akıl dışı imgeleri kapsamlı bir doğruluk tutkusuyla nesneleştirmek” olmuştu. Dalí bir düş dünyasından imgeleri öylesine titiz bir netlikle ve öyle ince ayrıntılarla resmeder ki bunları görenler sanrılar dünyasından manzaralara daldıkları duygusuna kapılırlar. Kendi de bu resimlere elle yapılmış düş fotoğrafları diyordu. Bu resimler acayip, tuhaf bir düzenle dizilmiş nesneler ya da başka bir forma dönüştürülmüş formları içerir. Örneğin, katı olarak bildiğimiz nesneler karşımızda yumuşamış, erimiş olarak belirirler. Ya da cansız nesneler canlanmış, bilinçlenmiş gibidirler. Dalí’nin yarattığı akıl dışı, sağı solu belli olmayan düşler dünyasındaki nesneler ve canlılar için fizik kuralları geçersiz değildir sanki.
Toplam okunma (5473) Bugün(3) Son okunma tarihi (09 February 2010)
İlgi ve Sevgi Eksikliği Güvensizlik Yaratır – Prof. Dr. Özcan Köknel Ocak 27, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture , 2comments
İnsanlar bedensel gereksinimleri olan beslenme ve korunmayı sağladıktan sonra sevgi gereksinimine doyum aramaya başlarlar. Sevgi olmadıkça insanlar arası bağlantı, ilişki, iletişim, etkileşim kurulamaz. Sevgiden yoksun bir ortamda insanın kendisine ve başkalarına güven ve saygı duyması sağlanamaz. İnsanın yaşamı bir görev saymasına, çalışmasına, kendini gerçekleştirmesine, yaratıcı olmasına ancak sevgiyle ulaşılır. Tek cümleyle, sevgi olmadan «insan» olunmaz.
«BENİ DEĞİL, BİRBİRLERİNİ SEVMİYOR İNSANLAR»
Çeşitli ruhsal yakınmaları olan genç bir hekim, sevgisizliği şöyle anlatıyor: «İnsanları, yaşamı sevmiyorum. Beni yaşama bağlayacak, insanları sevdirecek bağlantılar arıyorum. Bulamadan, bulamıyorum… Her geçen gün insanlardan ve toplumdan daha çok uzaklaşıyorum. Bunlardan uzaklaştıkça sevgisizliğim artıyor. Sevgisizliğim arttıkça insanlardan ve toplumdan nefret ediyorum… Yaşadığım her gün sinsi sinsi gelişen bir tümör gibi beynimi kaplıyor. Duygularımı, düşüncelerimi yiyip bitiriyor… İnsanları neden sevmiyorum? Bu sorunun cevabını çok araştırdım. İnsanlar beni sevmiyor. Beni değil, birbirlerini sevmiyor insanlar. Çoğu insan elindeki olanağı ve yetkiyi kendi çıkarma kullanıyor. Başkalarını aşağılamaktan, onların onurunu kırmaktan haz duyuyor… Sevgisizlik yüzünden, mesleğim olan hekimliği bile yapamıyorum. Duygularım, düşüncelerim, yaşamla barışık olmama yetmiyor. Kendimi çok fazla dinliyorum. Sürekli kendimle hesaplaşıyorum. Buna karşın kendimi anlamıyorum, tanımıyorum. Kim olduğumu, ne istediğimi bilmiyorum. Türlü gelgitler arasında direnme ve savaşma gücümü yitirdim, ölümü, kendi isteğimle gerçekleşecek ölümü çok düşündüm.
«Bütün bunların nedeni sevgisizlik. Başkalarının karşısında kendimi aşağılanmış, değersiz, düş kırıklığına uğramış görüyorum. Onların gözlerine, yüzüne bakamıyorum. Göz göze, yüz yüze gelmekten çekmiyorum. Onlarla ilgili duygularımı, düşüncelerimi anlayacaklarından korkuyorum. Bu tür duygu ve düşünceler taşıdığım için utanıyorum.»
AŞAĞILIK YA DA ÜSTÜNLÜK DUYGUSUNUN NEDENİ
Sevgi eksikliği insanlarda güvensizlik yaratır. Başkalarına ilgi göstermeyen, onları sevmeyen insanlar, kendilerinin başkaları tarafından ilgi görmediklerini, sevilmediklerini sanırlar. Kendilerinin göstermedikleri ilgi ve sevgiyi bulamayınca da, bunu ya kendilerindeki eksikliğe ya da başkalarının anlayışsızlığına, hatta kötülüğüne bağlarlar.
Böyle insanlar kendilerini aşırı ölçüde önemserler. Beden yapılarını ideal, yüzlerini çok güzel, akıllarını işlek, zekâlarını parlak, eğitimlerini yüksek, giyimlerini modaya uygun, ekonomik durumlarını çok iyi, toplumsal rollerini etkin bulurlar. Başkalarını çirkin, aptal; bilgisiz, fakir, yetkisiz, yeteneksiz görürler. Bu nedenle üstünlük duygusuna kapılırlar, insanın kendisini başkalarından üstün görmesi aşağılık duygusundan kaynaklanan olumsuz savunma düzenlerinden biridir.
Ya da kendini aşağı ve eksik gören insan, bunu beden yapısına, boyuna, kilosuna, aklına, zekâsına, eğitimine, giyimine, ekonomik durumuna, toplumsal rolüne bağlar. Bu nedenle kendisini başkalarının karşısında çirkin, aptal, bilgisiz, pasaklı, fakir, yetkisiz, yeteneksiz olarak değerlendirir ve aşağılık duygusuna kapılır. Kendisine önem vermez, başkalarını ise aşırı ölçüde önemser.
özetle, ilgi ve sevgi eksikliğine bağlı olarak gelişen aşağılık ya da üstünlük duygulan insanın kendisine ve başkalarına karşı güvensiz olmasına yol açar.
Otuz yaşında bir öğretmen güvensizliğini şöyle anlatıyordu: «Yoksul bir ailenin üçüncü çocuğu olarak köyde dünyaya geldim. Babam köyün çobanıydı. Benimle hiç ilgilenmezdi. İlgilenecek zamanı da yoktu. Annem bizlere bakmaktan, evde ve tarlada çalışmaktan perişan olmuştu. Yüzünü akşamdan akşama görürdük. Başarılı bir ilkokul öğrencisi oldum… öğretmen okulunu kazandım. Okul döneminde belirli bir siyasi görüşü benimsedim. Karşıt görüşlü olanlarla sürekli çatışma ve sürtüşme içine düştüm. Evde ilgi ve sevgi, okulda anlayış ve hoşgörü bulamadım. Kendimi hep başkalarından daha aşağı, eksik ve yetersiz gördüm. Bu yüzden ne aklıma ve zekâma, ne de bilgime ve eğitimime güvenebildim. Bu durum beni meslek yaşamımda olumsuz biçimde etkiledi. Çekingen ve sıkılgan bir insan oldum. Başkalarının, hatta öğrencilerin karşısında bile bildiklerimi, düşündüklerimi açıklamaktan, anlatmaktan korku duymaya başladım. Hele kadınların, kızların karşısında kızarıp bozarmaktan, utanmaktan tek kelime söyleyemez oldum. Sürekli heyecan içindeyim. Başım ağrıyor, kaslarım geriliyor, ellerim titriyor, kalbim çarpıyor, yüzüm kızarıyor, her tarafım ter içinde kalıyor. Nedensiz endişeler, korkular peşimi bırakmıyor. Başkalarının karşısında böyle sıkılıp utanacağıma ölsem daha iyi diyorum.»
«BÖYLE SIKILIP UTANACAĞIMA ÖLSEM DAHA İYİ»
İnsanın güven duygusu kazanması, çocukluk ve gençlik çağında anne-baba ve toplumsal ortamdan gördüğü ilgi ve sevgiye bağlıdır. Çocukluk ve gençlik çağında yeterince ilgi ve sevgi görmeyen insanlarda aşağılık ya da üstünlük duygusuna bağlı güvensizlik duygusu gelişir. Güvensizlik duygusu insanın kendisini ve başkalarını gerçekdışı ve olumsuz olarak değerlendirmesine neden olur.
ÖNCE GÜVEN, SONRA SAYGINLIK
İnsanın yaşamını sürdürmesi, yaşamın getirdiği zorlanmaları doğal kabul etmesi, bunlarla başetme yollarını arayıp bulması, kendisine ve başkalarına güven duymasıyla gerçekleşebilir. İnsanın başkalarıyla ilişki kurması, çalışması, iş ve meslek sahibi olması, para kazanması, ürün vermesi, yaratıcı olması bir yandan güven içinde yaşamak, öte yandan saygınlık kazanmak için yapılan davranışlar olarak kabul edilebilir.
Güven gereksinimine doyum bulan insanın kendisine ve başkalarına saygısı artar, kendisini ve toplumu geliştirmek, böylece saygınlık kazanmak için çalışıp çabalar. Toplumdaki durumunu iyi olarak değerlendirmek, yerini doldurmak, rolünde başarılı olmak ister, insanın kendisine ve başkalarına beslediği saygı azalır ya da insan saygınlığımı yitirirse, başkalarıyla göz göze, yüz yüze gelmek istemezi çekinir, utanır.
«İNSANLARLA İLİŞKİ KURAMADIKTAN SONRA YAŞAMAK NEYE YARAR?»
Yirmi sekiz yaşında, evli, bir çocuk sahibi, sekreter olarak çalışan genç bir kadın bu durumu şöyle anlatıyor: «Aile ve iş sorunları yüzünden kendime olan saygımı yitirdim. Başkalarıyla birlikte olmaktan çekmiyorum. Onların karşısında ağzıma bir bardak su götüremiyorum. Çatal bıçak kullanamıyorum. Sigara yakamıyorum. Çalıştığım yerde yemek çıkmasına karşın ben yiyemiyorum. Ya da herkes yemeğini bitirdikten sonra bir köşeye çekilip, başımı önüme eğip, elim ayağım titreyerek karnımı doyurmaya çalışıyorum. Bu durumdan çok sıkılıp utanıyorum. Başkalarıyla birlikte olmak zorunda kalınca bir iki kadeh içki içiyorum, böylece biraz rahatlıyorum. Bu çekingenlik, sıkılganlık, utangaçlık beni Öldürecek… Bu durumdan kurtulmak için insanların olmadığı dağlara, ormanlara kaçmak geliyor içimden… İnsanlarla ilişki kuramadıktan sonra yaşamak neye yarar? Benim ne işim var bu dünyada? Yaşamak neye yarar? Kendimi öldürmek bile geçiyor aklımdan.»
Yirmi dört yaşında genç bir mühendis de çekingenliğini şöyle anlatıyor: «Başkalarının yanında çok çabuk heyecanlanıyorum. Kendime güvenimi, saygımı yitiriyorum. Soğukkanlı davranamıyorum. Elim ayağım birbirine dolaşıyor. Kızarıyorum, terliyorum. Bu durum aşağılık duygusundan mı kaynaklanıyor, aşağılık duygusu mu bu durumu yaratıyor bilemiyorum.»
KENDİNİ ÖNEMLİ VE YETERLİ BULMAMA RUHSAL ZORLANMA YARATIR
Ruhsal kaynaklı zararlı etkenler arasında çekingenlik, sıkılganlık, utangaçlık, durumluk kaygı düzeyinin yüksekliğinden kaynaklanan önemli bir zorlanma nedenidir. Çoğu insan başkalarıyla göz göze, yüz yüze gelmekten çekinir. Utanır, yüzü kızarır, elleri titrer, terler, özellikle gençlik çağında daha sık görülen çekingenliğin, utangaçlığın çeşitli nedenleri olabilir. Daha önce belirttiğim ve örneklerle anlattığım gibi, bu nedenler arasında ilgi ve sevgi yoksunluğu; insanın kendisine ve başkalarına güven duymaması; kendisini ve başkalarını gereğinden fazla önemsemesi; kendisine ve başkalarına saygısını yitirmesi; başkaları tarafından anlaşılmamaktan ve reddedilmekten korkması; günlük yaşamın getirdiği zorlamaları doğal kabul etmemesi ilk sırada yer alır. Bunlar kaygı düzeyini yükseltir. Bu kaygı insanın kendini değerli, yeterli biri olarak görmemesinin hem nedeni, hem sonucudur.
Çekingenlik ve utangaçlık kişiliğin öznel duygu ve düşünceleriyle bunların baskı ve denetim altında tutulması için gösterilen çabadan kaynaklanır. Başkalarının kendisini nasıl değerlendirdiklerini düşünen insan, bu düşünceyle öznel duygu ve düşünceleri arasında çatışır. Bu çatışmanın yarattığı durumluk kaygıdan kurtulmak için çekingen, sıkılgan, utangaç bir davranışı benimser ya da kimi zaman bu davranışlarla birlikte olan yüz kızarması, el titremesi, terleme, kalp çarpıntısı, solunum güçlüğü gibi belirtilerle zorlayıcı ortamdan kaçar.
GENÇLERİN BAŞ SORUNU: SIKILGANLIK
Gönçlerle ilgili olarak yaptığımız araştırmalarda, gençlerin % 70′inin kendilerini çekingen, sıkılgan ve utangaç’
olarak değerlendirdiklerini ve erkek-kız arasında anlamlı bir fark olmadığını gördük. Gençlerin çoğunluğu «karş cinsle göz göze, yüz yüze konuşmanın» ve «başkalarının karşısında konuşmanın» en çok utandıkları durum olduğu nu söylediler.
Genç bir adam sıkılganlığını şöyle anlatıyordu: «Yirmi dört yaşındayım. Yüksek öğrenim yaptım, meslek edindim, ama hâlâ başkalarının yanında konuşmaktan çekini yorum. Hata yapacağımı sanıyorum. Hata yapsam ne olu bilemiyorum.Bu çocukluktan kalan kötü bir alışkanlık. Derse kalktığım zaman da sıkılıp utanırdım. Yüzüm kızarır, elim ayağım titrer, konuşmam bozulurdu. Çoğu kez bu nedenle bildiğimi bile söyleyemezdim. Çalışırdım, çok çalışırdım. Ancak çalıştığım ölçüde başarılı olamazdım. Çekingenliğimi, utangaçlığımı yenmek için çok çalışıp çabaladım, olmadı. Bu durum çalıştığım yerde başarımı engelliyor. Hata yaparım diye bildiklerimi arkadaşlarıma bile söyleyemiyorum…»
«KIZLARA CİNSEL İSTEĞİMİ BELLİ ETMEMEK İÇİN ÇEKİNGEN DAVRANIYORUM»
«Bu yüzden kız arkadaş da edinemedim. Kızlarla birlikte olmak istiyorum. Ama yanlarına yaklaşınca yüzüm kızarıyor, sesim titriyor. Oysa oldukça yakışıklı sayılırım. Peşimde koşan kızlar bile var;. Onlar bana yaklaşıyor. Ben utanıp kaçıyorum. Kendimce utangaçlığımın nedenlerini araştırdım. Bazı nedenler buldum. Fiziğimin üstünlüğünü becerilerimin, yeteneğimin de üstünlüğü olarak kabul etmişim. Becerimde, yeteneğimde bir eksiklik olabileceğini düşünmemişim. Hata yapmamak için çekingenliğe sığınmışım. Bu durum temelde güçsüzlük, güvensizlik yaratmış. Yakışıklı olmam karşı cinsle ilişkilerimi de olumsuz biçimde etkilemiş. Çocukluk ve ilk gençlik çağlarımda kızlardan uzak büyümüştüm. Gençlik çağında kızlarla bira-raya geldiğimde onlara aşırı cinsel istek duyduğumu fark ettim. Bu duygumun onlar tarafından anlaşılacağından utanıp onlardan kaçmaya başladım, öte yandan kendimi üstün ve yakışıklı gördüğüm için kızların peşimden koşmalarını bekledim. Benimle konuşmayı reddederler korkusuyla onlara yaklaşamadım…»
Çekingenlik, sıkılganlık ve utangaçlık, engellenen, denetim altında tutulan duygulanım durumlarının ve düşüncelerin yarattığı bir davranış biçimi olarak da ortaya çıkar. Konuştuğu kıza cinsel istek duyan erkek”, bu duygusunu denetim altına alabilmek için kızlarla konuşmaktan çekinir. Kızlarla konuşurken yüzü kızaran genç, bundan sıkılıp utanır ve kızlarla birlikte bulunmaktan kaçar. Kızgınlık duyguları olan insan, başkalarıyla konuşurken bu duyguları bastırmak, denetim altında tutmak, dışarıya yansıtmamak ister. Bu durum yüzünü kızartır. Yüz kızarması nedeniyle de sıkılıp utanır.
KENDİNİ ORTAYA KOYMAKTAN KAÇINMA
Çekingenlik, sıkılganlık ve utangaçlık günlük yaşamdan kaynaklanan toplumsal kaynaklı zararlı etkenlerden, zorlanmalardan kaçıp kurtulmak için kullanılan savunma düzeni olarak da ortaya çıkar. Beceriksizliği, bilgisizliği, yeteneksizliği yüzünden karşılaştığı engelleri aşamayan, sorunları çözemeyen insan kendisini ortaya koymaktan kaçınır. Toplumsal ilişkileri azaltmak, sınırlamak için kendini sürekli engeller, denetim altında tutar. Davranışlarına ket vurur. Bilgisizliği yüzünden başkalarının yanında kolay ve rahat konuşamayan insan, bu durumu çekingenliğine, sıkılganlığına bağlar. Böyle olduğuna inanır, başkalarının da buna inanmasını ister. Kendisini becerikli, üstün yetenekli olarak değerlendiren insan ise, gerçek değerinin ortaya çıkmasından çekinir. Gerçekte yetersiz olan kişiliğini örtmek için geliştirdiği, kendince üstün kişiliğini korumak için sıkılgan, utangaç bir davranış biçimini benimser. Kendince üstün kişiliğini örselemekten koruyup, yetersiz kişiliğinin ortaya çıkmasını önlemeye çalışır. Kendilerine ve başkalarına karşı hoşgörülü olmayanlar da, kızgınlıklarını belli etmemek için çekingen davranabilirler.
Çekingenlik ve utangaçlıkla zorlanma arasında şu bağlantılar olabilir:
• Başkalarıyla iletişimi bozar. Toplumsal kaynaklı zararlı etkenlere yol açar.
• Duygu Ve düşüncelerin açıklanmasını engeller. Çatışmaları artırır.
• Doğru olmayan, eksik, hatalı toplumsal değerlendirmelere neden olur. Bu tür değerlendirmeler zorlanmayı kolaylaştırır.
• Başkalarının yaptığı doğru, olumlu değerlendirmeleri görmezden gelme alışkanlığını getirir.
Toplam okunma (5616) Bugün(3) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Şaşırtıcı derecede karmaşık ve komplike bir organ; insan beyini, yapısı ve görevleri Ocak 22, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Sağlık Bilgisi - Health İnformation , add a comment
Olağan üstü bir organ olan insan beyni ortalama olarak 1,36 kg ağırlığında beyaz ve boz renkte olup, beyin zarıyla çevrili olarak kafa tasının kemikten mahfazası içinde bulunur. Görmemizi, işitmemizi, dokunarak hissetmemizi, koku ve tat almamızı (beş duyumuzu kullanarak) sağlayan odur, tüm duyguların düşüncelerin, kararların ve hayallerin oluştuğu yer de beyindir. Gülmek, ağlamak, sevmek, yürümek veya koşmak açlık veya susuzluk hissetmek gibi eylemler yanında, nefes almak, terlemek, besinleri sindirmek gibi isteğimiz dışındaki eylemleri kısacası, hayatta her şeyi onun sayesinde yaparız. Bir anlamda, hayatla beyinin eşdeğer olduklarını söyleyebiliriz, hatta ölümün yasal triflerinden biri de elektroensefalograf aletinde, beynin etkinliklerini yitirdiğinin görülmesidir.
Beyinde birbirleriyle haberleşebilen 10 milyar dolayında sinir hücresinin bulunduğu tahmin ediliyor. İlk nöroloji uzmanlarından Amerikalı C. Judson Her Rick, bu hücrelerden sadece 1 milyonunun ikiye iki ilişki kurabilmesi durumunda meydana gelecek olan kombinasyon sayısının 10 üzeri 2783000 yani 1 den sonra 2783000 tane sıfırı olan sayıya eşit olacağını hesapladı. Bu sayı normal bir daktiloyla yazılmaya kalkılsaydı uzunluğu 6 kilometreyi aşacaktı. Oysa insan beynindeki sinir hücrelerinin sayısı 1 milyonun 10000 katı olduğun-dan bu hücrenin birbiriyle ilişki kurma şekillerinin sayısını hayal edebilmemiz bile güçtür.
İnsan beyni bu günkü halini 4,5 milyar yıllık bir evrimin sonunda almıştır; bir çok bilim adamı, onu doğadaki en mükemmel eser olarak niteliyor.
Beyin ve omurilik, birlikte, merkezi sinir sistemini oluştururken 12 kafa siniriyle 31 belkemiği siniri de çevresel sinir sistemini oluşturur. Beyin dokusunu mikroskop altında incelerseniz, başlıca iki tür hücreden oluştuğunu göreceksiniz, bunlar, baş kısmında bahsettiğimiz nöronlar (sinir hücresi) ve nöronlar için koruyucu bir çevre oluşturan nöroglialar yani destek hücreleridir.
Yapısı
Beynin birçok işi nasıl başardığını öğrenmeden önce yapısına yapısına göz atmakta fayda vardır. Çok karmaşık olan beynin yapısını tam anlamıyla anlatabilmek oldukça zor bundan dolayı, biz yapısını sadece ana hatlarıyla ve basitleştirilmiş olarak anlatacağız.
Beyin kabaca üç bölüme ayrılır. Ark (yamuk) beyin, orta beyin ve ön beyin. Arka beyin, beyin sapı ve beyincik olarak ikiye ayrılır. Ön beyin ise ara beyin ,talamus ve hipotalamus olarak üçe ayrılır. Beynin yapısıyla ilgili olarak anlattıklarımızı aşağıdaki gibi sıralarsak anlaşılmaları daha da kolaylaşacaktır.
I ARKA BEYİN
A Beyin Sapı
B Soğanilik
C Köprü
II ORTA BEYİN
III ÖN BEYİN
A Arabeyin
B Talamus
C Hipotalamus
Beyinin en büyük ve en önemli kısmı asıl beyindir. Fakat beyini incelemeye, beyin sapının omurilikte birleştiği, arka beyinin en alt kısmından başlayacağız. Bir beyin fotoğrafına bakıldığında, beyin sapı, beynin hafifçe kalınlaşmış bir devamı gibi görülür. Merkezi sinir sisteminin işleyişinde beynin diğer kısımları gibi beyin sapının da kendine özgü görevleri vardır. Beyin sapı ve köprü işbirliği yaparak kalp atışları, kan basıncı ve nefes alma gibi yaşamsal önemi çok büyük olan vücut faaliyetlerini kontrol ederler.
Beyincik beyin sapının tam arkasında kafatasının dibindedir. İçinde hareketlerimizi kontrol eden çok sayıda sinir elyafı bulunur. Beyincik, hareketlerin başlatılmasını değil, çeşitli kas hareketlerinin uyumlu bir şekilde yapılmasını sağlar. Ayrıca beyincik, iç kulakta bulunan ve vücut dengesini koruyarak devrilmemizi önleyen bir mekanizmadan gelen sinir elyaflarının son durağıdır. Arka beynin beyin sapının üstüne doğru genişleyen kısmına ‘‘köprü’’ adını ilk olarak veren, rönesans devrinin cerrah ve anatomistlerinden Costanzo Varoli’dir. Yüz kasları, çiğneme kasarı ve dudak kaslarıyla yüz ve göz ifadelerini kontrol eden önemli kafa sinirleri buradadır.
Beyin Kabuğu
Beyin denince çoğu kişinin aklına beynin girintili çıkıntılı ve boz renkli dış yüzeyi, yani kabuğu gelir. Ceviz içi ile beyin şekil olarak birbirine çok benzer, her ikisinin de, birbirinden kıvrımlarla dolu bir yarıkla ayrılan iki yarım küresi vardır, bu yarımkürelerin birleşme noktası yarığın içinde kalır ve dışardan görülemez. Sağdaki ve soldaki yarımküreleri ayıran bu yarığa, ‘‘boyuna yarık’’ veya beynin bu kısmını ilk olarak 18. yüzyılda etraflıca anlatan İtalyan anatomisti adından dolayı ‘‘Rolando yarığı’’ denir. Beynin iki yarısına genellikle yarım küre denirse de aslında bunları çeyrek küre daha yakındırlar, zaten beynin tümüm yaklaşık olarak bir kürenin yarısı gibidir. Bu yarımküreler toplam beyin ağırlığının yüzde 67 sini oluştururlar, ayrıca beyindeki 10 milyar nöronun yarısından biraz fazlası da bulunmaktadır.
Beyin kabuğu, sinirlerin duyu organlarından (göz, kulak, deri, dil, burun) beyine getirdiği bilgilerin alındığı kısımdır. Kabuk aslında kaslara, salgı bezlerine ve vücudun çalışan diğer kısımlarına beyin tarafından verilen emirlerin çıkış yaptığı yerdir, bilindiği gibi bu emirler ilgili yerlere hareket sinirleri tarafından iletilmektedir.
İnsanı hayvanlardan üstün kılan beynimizin büyük ve oldukça gelişmiş olan asıl beyin (ön ve orta beyin cerebrum) kısmıdır. Beynin kendi hakkında düşünmesini, bilim, edebiyat, müzik, diğer sanat dalları ve felsefe gibi insanı diğer şanssız hayvanlardan ayıran her şeyi asıl beyin sayesinde başarırız.
Beynin yüzeyini kaplayan bazı madde 3,2 mm kalınlığındadır. Onun altında ise beyazımsı ve milyonlarca sinir elyafından oluşan ak madde vardır. Ak maddenin beyazımsı renkte olması miyelin adındaki yağlı bir maddeden ileri gelir, tıpkı elektrik kablolarının dış yüzeyindeki izole edici plastik kısımlar gibi miyelin de sinir liflerinin dış yüzeyini kaplar. İki yarım küreyi birbirine bağlayan ve kalın bir ipi andıran kısım çok sayıda sinir lifinin (elyafının) bir araya toplanmasıyla oluşmuştur. Bu birleştirme kablosuna beyin büyük birleşiği denir. Buna benzer fakat daha küçük sinir lifi demetleri, beyin kabuğunu orta beyin arka beyin ve omuriliğin çeşitli kısımlarını birleştirir, böylece beyin kısımlarının hem ayrı ayrı hem de ortaklaşa çalışması sağlanarak insan hayatının duygusal ve mantıksal mucizeleri gerçekleştirilir.
Beyin Ventrikülleri
Beyin yarımkürelerinin arasında bir odacık vardır, bu odacığın yan taraflarındaki iki kovuğa yan ventriküller denir, bunların her biri bir kanalla orta ventrikülle birleşir. Beyin ventrikülleri ve beyni koruyan zarların (yumuşak ve sert zarlar) arası beyin sıvısıyla doludur. Bu sıvı kanla gelen besinleri beyne iletir, artıkları ise kana verir. Böylece beyin kanla doğrudan temas etmediği için kanın getirebileceği zararlardan da korumuş olur. Beyin sıvısı, başın bir yere çarpması sırasında meydana gelen şoku azaltarak çok hassas olan beynin zarar görmesini önler.
Kan dolaşmasının, beynin görevlerini yerine getirilmesi açısından çok büyük önemi vardır. Büyük bir damar şebekesi beyinin her kısmına taze kan taşır, beyindeki kan dolaşmasının ayrı bir özelliği vardır, bu özellik, beyinin kendi kanını belli bir ölçüde asla kontrol ederek vücudun diğer kısımlarından bağımsız bir kan basıncı oluşturabilmesidir. Beynin zihinsel etkinlikleri kontrol eden bölgelerine daha çok kan gider. Ağırlığı vücut ağırlığının yaklaşık olarak yüzde ikisi olan beyin kanımızdaki toplam oksijenin yüzde yirmisini tüketir.
1861 yılına kadar insan beyni hakkındaki bilgilerimiz yok denecek kadar azdı. O yıl, Pierre Paul Broca adındaki bir Fransız doktor, konuşma yeteneğinin kaybedilmesine yol açan afazi hastalığının, hemen hemen hiç istisnasız, beyin sol yarım küresindeki belirli bir bölgenin zedelenmesinde ileri geldiğini kanıtladı. 1869 yılında bir İngiliz sinir uzmanı olan Hughlings Jackson, her iki beyin yarımküresi kabuklarının farklı görevleri olduğunu söyledi. Bir yıl sonra, Gustav Theodor Fritsch ve Eduard Hitzig adlarındaki iki alman doktor bir köpeğin beyin kabuğundaki farklı görevleri yerine getiren bölgelerinin varlığını belirleyerek ortaya konan hipotezin doğruluğunu kanıtladılar ve böylece bu alanda bir dönüm noktası oluşturdular. Yaptıkları deneyde, bir köpeğin beynin sağ yarım küresinin ön tarafına zayıf elektrik akımları gönderdiklerinde sol bacağının hareketlendiğini, aynı dürtünün sola yarım kürenin ön tarafına gönderilmesiyle de sağ bacağının hareketlendiğini görmüşlerdir.
Beyin Haritası
O günlerden günümüze kadar bu alanda çok büyük ilerlemeler kaydedildi. Kabuğunun detaylı bir ‘‘haritası’’ çıkarıldı, fakat hala çözülmesi gereken bir çok sırları vardır. Beyin haritasının çıkarılması işlemi, beyinin belirli bölgelerine zayıf elektrik dürtüleri gönderilip bunun vücut üzerindeki etkileri kaydederek ve bunun tersi yapılarak, yani vücudun çeşitli etkinliklerini beyinin hangi merkezleri etkilediği kaydedilerek gerçekleştirilir. Beyindeki tepkiler doğal olarak, isimleri kendilerini koruyan kafatası kemiklerinden alan dört bölgeden birinde izlenir.
Beynin çeşitli kısımları temel işlevleri
Kaslar ve baştaki duyu organları beyin sapı tarafından kontrol edilir. Göz hareketleriyle istediğimiz dışında yapılan (refleks) yönetildiği yer orta beyindir. Beynin büyüklükçe ikinci kısmı olan beyincik sinir sistemindeki tüm faaliyetlerin birbirine uyumlu hale getirerek bütünleştirir ve böylece hareketlerde düzeni sağlar. Zedelendiğinde, kas hareketleri arasındaki uyum kaybolacağından vücut dengesi de bozulur.
Vücut ısısı uyuma, cinsel etkinlikler ve saldırgan davranışların kontrol merkezi hipotalamustur. Hipotalamus, hipofiz ve diğer iç salgı bezleriyle yakın işbirliği kurarak çalışır. Talamus ise ağrılar ve duygularla ilgilenir, ayrıca bazı kasları yönetir.
Renkleri, fark etmemizi, büyüklük, şekil, hareket ve perspektif ayrımı yapabilmemizi sağlayan merkez arka beyindedir. Beynin şakaklara yakın kısımlarında ise koku alma, işitme ve konuşma merkezleri bulunur. Tat alma ve dokunma duyularıyla ağırlıkların algılanması beyin yan çıkıntılarındaki merkezlerinden yönetilir. Beynin, alın kemiğinin hemen arkasında kalan en ön kısmı, duygular, yargılama ve sonuç çıkarma gibi bütün zihinsel etkinliklerin kontrol edildiği yerdir. Bunun biraz gerisindeki, motor kabuk olarak bilinen kısma, konuşmak gibi isteğe bağlı olarak çok karışık bazı eylemleri yönetir.
12 tane kafa siniri vardır,bunların bazıları algılayıcı, bazıları harekete geçirici,bazıları da hem algılayıcı hem harekete geçirici sinirlerdir.
Beyin, omurgalılarda, kafatası boşluğunun içinde yer alan ve merkez sinir sisteminin ön bölümünü oluşturan, yoğunlaşmış sinir dokusu. Duyular aracılığıyla alınan verilen birleştirip bütünleyerek, bu uyarılara yanıt niteliğindeki hareketleri yöneten, bu nedenle temel içgüdüsel etkinliklerde çok önemli bir rol oynayan beyin, üstün yapılı omurgalılarda aynı zamanda öğrenme merkezidir. Omurgasızların beyni, bir dizi sinir kordonunun ön ucunda kümelenmiş sinir hücrelerinden, omurgalıların beyni ise omuriliğin ön bölümünün iyice genişlemesinden oluşur. Gelişmemiş omurgalıların beyni, böyle bir genişleme göstermediğinden, daha çok bir boruyu andırır; bu hayvanların beyni ile daha üstün yapılı omurgalı embriyonlarının erken gelişme evrelerindeki beyni arasında oldukça büyük bir benzerlik göze çarpar.
Gelişmemiş omurgalıların beyninde üç bölge ayırt edilir: Arka beyin ya da art beyin (rombensefal), orta beyin (mezensefal) ve ön beyin (prozensefal). Üstün yapılı omurgalılarda, embriyonun gelişmesi sırasında beyin önemli değişiklikler geçirirse de, bu üç bölge arasındaki ayrım sonuna değin korunur. Ancak, embriyonun gelişmesi sırasında orta beyin~olduğu gibi kalırken ön beyin ve arka beyin ikişer alt bölüme ayrıldığından, beyinde beş bölgeli bir yapı ortaya çıkar: Arka beyin, beyinciği oluşturan metensefal ile soğan iliği (soğancık ya da omurilik soğanı) oluşturan miyelensefal bölgelerine ,ayrılır; ön beyinden ise, beyin yarımkürelerini oluşturan telensefal (büyük beyin) ile talamus ve hipotalamusu oluşturan diensefal bölgeleri doğar. Beyni, beyin yarımküreleri(*) ve beyin sapı(~) olmak üzere iki büyük bölüm halinde incelemek anatomi açısından büyük kolaylık sağlar. Bu incelemede, diensefal (talamus ve hipotalamus), mezensefal (orta beyin), metensefal (Varol köprüsü ve beyincik) ve miyelensefal (soğan ilik) bölgeleri beyin sapı içinde sayılır. Beyin sapı içindeki oluşumların en önemlilerinden biri olan ve embriyondaki arka beyin bölgesinden türeyen beyincik, dengenin ve kas hareketlerindeki eşgüdümün sağlanmasından sorumludur. Soğan ilik ise, omurilikten gelen sinyalleri beynin daha yukarıdaki bölgelerine iletir; ayrıca kalp atışı ve solunum gibi otonom sinir sistemi işlevlerini yönetir.
Üst bölümü, embriyonun ilk evrelerindeki ve gelişmemiş omurgalılardaki görme çıkıntısından türemiş olan orta beyin, balıklarda ve amfibyumlarda duyulardan gelen verilen birleştirme merkezidir. Kuşlarda bu işlevi orta beyin ve ön beyin birlikte üstlenir. Memelilerde ise orta beyin iyice küçülmüştür ve daha çok ön beyin ile arka beyin arasındaki bağlantıyı sağlar.
Diensefal bölgesinden doğan talamus, soğan ilik ile beyin yarımküreleri arasında, demiryollarındaki makas ya da röle istasyonlarının işlevini üstlenir. Hipotalamus(*) ise, cinsel güdüleni, hoşlanma, ağrı, acıkma ve susama duyumlarını, kan basıncını, vücut sıcaklığını ve iç organlara ilişkin öbür işlevleri denetleyen önemli bir merkezdir. Ayrıca hormon salgısının düzenlenmesinde de önemli görevler üstlenir; hipofiz bezinin ön bölümünün salgısını uyaran hormonları ve bu bezin arka bölümünde depolanıp salgılanan oksitosin ve antidiüretik hormonları üretir.
Soyoluş ve embriyonoluş evrimleri sırasında koku çıkıntısının bir parçası olarak gelişen telensefal, insan beyninde çok daha karmaşık işlevlerden sorumludur. İnsanda ve öbür gelişmiş omurgalılarda bu bölüm, kıvrımlı bir bozmadde kütlesi oluşturacak biçimde büyüyerek, beynin geri kalan bölümü üstüne yerleşmiştir. Beyin kıvrımlarının azlığı ya da çokluğu, bir ölçüde canlının vücut büyüklüğüne bağlıdır. Karınca yiyen ve marmoset gibi küçük yapılı memelilerin beyinleri genellikle düz denecek kadar az kıvrımlı, balina, fil ve yunus gibi büyük memelilerin beyinleri ise çok kıvrımlıdır. Bu büyük memelilerden bazılarında, örneğin balina ve yunusta beyin kabuğundaki bozmaddenin çok ince olmasına karşılık, insanda ve insansı maymunlarda bozmadde genellikle daha kalın ve çok daha farklılaşmıştır.
Beyin yarımküreleri, önden arkaya doğru uzanan derin bir yarıkla birbirinden ayrılmıştır. Bu yarığın tabanında, iki yarımküre arasındaki iletişim bağlantısını sağlayan ve katı madde, nasırsı madde, beyin direği gibi adlarla anılan kalın bir sinir lifi demeti (corpus callosuni) bulunur. Sinir lifleri soğan ilikte ya da ender olarak. Omurilikte çaprazlanarak yön değiştirdikleri için, beynin sol yarımküresi vücudun sağ yanını, sağ yarımküresi ise sol yanını denetler. Her ne kadar sağ ve sol yarımküre birçok bakımdan birbirinin ayna görüntüsü biçimindeyse de, aralarında önemli işlevsel farklılıklar vardır. Örneğin birçok kişide konuşmayı denetleyen bölgeler sol yarımkürede, mekan algısını denetleyen bölgeler ise sağ yarımkürede bulunur.
Orta oluk (Rolando yarığı) ve yanal oluk (Sylvius yarığı) denen iki derin yarık, beyin yarımkürelerinden her birini alın yan kafa,şakak ve art kafa lopları olarak bilinen dört parçaya böler. Orta oluk, beyin kabuğunun hareket sinirlerinin uçlarını alan bölgesi (yarığın önündeki bölge) ile duyu sinirlerinin uçlarını alan bölgesini de (yarığın arkasındaki bölge) birbirinden ayırır (bak. beyin olukları)
İnsan beyninin ağırlığı, yaşa, boya, vücut ağırlığına, cinsiyete ve ırka bağlı olarak değişir. Beyin, erkeklerde ortalama ağırlığı olan 1.400 gr’a 20 yaş dolaylarında, kadınlarda ise ortalama ağırlığı olan 1.260 gr’a biraz daha erken yaşta ulaşır. Bu yaştan sonra her iki cinste de beynin ortalama ağırlığı her yıl bir gram kadar eksilerek, 75 yaşlarında, olgunluk döneminde eriştiği tepe değerinin onda biri kadar azalır. 20-70 yaşları arasında, insan beyninde her gün yaklaşık 50 bin sinir hücresinin (nöron) görev yapamaz duruma geldiği ya da yok olduğu tahmin edilmektedir.
Beyin kabuğu, beyin korteksi olarak da bilinir, beyin yarımkürelerinin, sinir sisteminin bozmaddesinden oluşan ve istemli hareketlerin denetlenmesinden, duyuların birleştirilip yönlendirilmesinden, yüksek düzeydeki zihinsel ve duygusal işlevlerin düzenlenmesinden sorumlu olan en dış katmanı.
Beyin kabuğunu oluşturan hücreler, kesin sınırlarla birbirinden ayrılmamış altı katmanda toplanır:
1) Moleküllü katman,
2) Tanecikli dış katman,
3) Piramidimsi dış katman,
4) Tanecikli iç katman,
5) Piramidimsi iç katman,
6) İğsi hücreler katmanı.
Her iki yarımküreyi örten beyin kabuğu, getirici sinir liflerinin dağılımına ya da daha derindeki sinir merkezleriyle bağlantılı olan götürücü liflerin kökenine göre de birkaç bölüme ayrılır. Bu ayrıma göre, kabuğun en önemli işlevsel bölümleri birincil hareket alanı, birincil duyul alanı, birincil görme alanı, birincil işitme alanı ve birleştirme alanlarıdır.
-Birincil hareket alanı beynin ön bölümünde (alın lobu), orta oluğun ön duvarında bulunur. Vücudun karşı yanındaki iskelet kasları buradan yönetilir.
-Birincil duyu alanı beynin yan kafa bölümünde yer alır ve deriden, kaslardan, eklemlerden, kas kirişlerinden gelen duyular talamus aracılığıyla bu alana ulaşır. Burada da, hareket alanındaki gibi, vücudun çeşitli bölgelerine karşılık düşen özel bölgeler vardır. Duyu alanının yıkımı, duyuların algılanmasını azaltır ama tümüyle yok etmez; çünkü, ağrı gibi bazı önemli duyumlar talamusta bilinç düzeyine ulaşır.
-Birincil görme alanı, beyin kabuğunun art kafa bölümündeki mahmuzumsu yarıkta bulunur; bu alanın yıkımı görme bozukluklarına, hatta yitimine yol açar.
-Birincil işitme alanı şakak bölümünde, yanal beyin yarığının tabanında bulunur ve yıkımı orta derecede sağırlıkla sonuçlanır.
-Çeşitli hareket ve duyu alanlarıyla bağlantılı olan birleştirme alanları, üstün yapılı omurgalılarda beyin kabuğunun çok büyük bir bölümünü’ kaplar. Birincil duyu alanlarının yakınındaki birleştirme alanlarının görevi, duyulardan gelen uyarıları görüntülemek ve anlamlandırmaktır. Alınan uyarılar önceden yaşanmış deneyleri ve anılan çağrıştırdığında, uyarılan veren nesne ya da olgu tanınır. Karmaşık istemli hareketlerin yapılabilmesi için, önce hareket planının tasarlanması, sonra bu planın birleştirici sinir lifleriyle hareket alanlarına aktarılması gerekir. Konuşma işlevinde de karmaşık hareket ve duyu birleştirme mekanizmaları söz konusudur.
Beyin olukları, beyin yarıkları olarak da bilinir, beyin yarımkürelerinin dış yüzeyinde, beyin lopları denen çeşitli anatomik bölgeleri birbirinden ayıran derin yarıklardır. Bu oluklar, insan beyninin en işlevsel bölümü olan beyin kabuğunun alanını artıracak biçimde, beyin yüzeyinin katlanıp kıvrımlaşmasından ileri gelir. Beyin oluklarının en belirginleri şunlardır: Alın ve şakak lopları arasındaki yanal oluk ya da Sylvius yarığı; alın ve yan kafa lopları arasında, birincil hareket ve duyu alanlarını birbirinden ayıran orta oluk ya da kolando yarığı; beyin kabuğunun görme alanını barındıran art kafa lobundaki mahmuzumsu yarık; yan-kafa ve artkafa loplarını ayıran yan kafa art kafa oluğu; beyin yarımkürelerini beyincikten ayıran enine oluk ve yalnızca nasırsı (katı) madde aracılığıyla aralarında bağlantı kalacak biçimde, iki yarımküreyi hemen hemen bütünüyle ayıran boylamasına oluk.
Beyin-omurilik sıvısı, beyin karıncıklarını ve omurilik iç kanalını dolduran, ayrıca bu oluşumların çevresini sararak sürtünmeleri engelleyen ve darbelerden koruyan duru, renksiz sıvı.
Beyin omurilik sıvısı daha çok beyin karıncıklarında oluşur, beyin sapındaki kanaldan aşağıya doğru akar ve çevredeki doku boşlukları tarafından emilerek merkez sinir sisteminden ayrılır. Normal bir yetişkinin vücudunda 100-150 mI kadar beyin-omurilik sıvısı vardır.
Beyin omurilik sıvısı daha çok mekanik işlevler üstlenir: Beynin ağırlığını taşır; beyin ve omuriliği çevreleyen zarlar ile kafatası kemiklerinin iç yüzeyini döşeyen zarlar arasındaki sürtünmeleri azaltmak için yüzeylere kayganlık kazandırır; başa sert bir cisim çarptığında, darbenin etkisini dağıtan bir tampon işlevi görür. Ayrıca, sinir sistemi içinde çeşitli maddelerin taşınması, örneğin metabolizma artıklarının, antikorların, hastalık ürünü olan çeşitli maddelerin beyin ve omurilikten kan dolaşımına aktarılması, bazı ilaçların sinir sistemi dokularına ulaştırılması da beyin omurilik sıvısı aracılığıyla olur.
Beyin sapı, tüm beynin (ensefal), beyin yarımkürelerinin altında kalan ve orta beyni, Varol köprüsünü ve soğan iliği içeren bölümü. Anatomi incelemelerinde’ çoğu kez, talamus ve hipotalamusu içeren ara beyin ile gene art kafa çukurunda, beyin sapıyla aynı kesimde bulunan beyincik de bu bölümden sayılır. Ara beyin (diensefal) ve orta beyin (mezensefal) bölgesine üst beyin sapı, Varol köprüsü ile soğan iliğe alt beyin sapı denir. Beyin sapının ayrı bir birim olarak kabul edilmesinin temel nedeni, refleks hareketlerin, duyu ve hareket iletisinin denetlenmesinde, vücudun iç ortamının düzenlenmesinde ve sinir sisteminin geri kalan bölümünün eşgüdümünde çok özel işlevler üstlenmiş olmasıdır. Beyin yarımküreleri ile omurilik arasında yer alan ve beynin bu farklılaşmış bölgeleriyle bağlantısı olan beyin sapı, bu yapılardan her ikisiyle de bazı benzerlikler gösterir. Beyin sapı, giren sinirler aracılığıyla duyusal izlenimlerin alınıp biriktirilmesinden sorumlu olduğu gibi, deri ve kaslara giden hareket sinirlerinin, ayrıca göz, kulak, burun gibi duyu organlarına giden kafatası sinirlerinin büyük bölümü de beyin sapından çıkar.
Beyin yarımküreleri, kafatasının üst kesiminde beynin en geniş bölümünü oluşturan, boylamasına derin bir yarıkla iki parçaya ayrılmış, çok kıvrımlı sinir dokusu kütleleri. Sağ ve sol yarımküreler arasındaki tek bağlantı, altta, yarığın tabanında uzanan ve nasırsı ya da katı madde (corpus callosum) denen geniş bir sinir demetidir. Yarım kürelerin en dış katmanı olan beyin kabuğu ya da korteksi, daha çok sinir hücrelerini ve destek hücreleri içeren bozmaddeden, iç katmanları ise sinir hücrelerinin uzantıları olan aksonları ya da sinir liflerini içeren akmaddeden ve bazal gangliyonlardan yapılmıştır.
En üst düzeyde zihinsel ve duygusal işlevlerden sorumlu olan beyin yarımkürelerinin en ilginç özelliklerinden biri, her yarım kürenin, beyin kabuğunca yönetilen bu işlevleri, öbür yarımkürenin etkisini bastırarak denetim altına alma eğilimidir.
Bu baskınlık özellikle konuşma alanında kendini belli eder; sağ elini kullanan kişilerde konuşma etkinliği sol yarımkürenin denetimi altındadır.
Baskın ve baskın olmayan terimleri aslında biraz yanıltıcıdır; bir anlamda, insanların iki beyinli olduğu söylenebilir: Baskın denen yarımküre sözlü anlatımda ön plana çıkarken, öbür yarımküre de yüzlerin anımsanması gibi karmaşık algılama olaylarında baskınlığını gösterir.
Beyin zarları, (BEYİN OMURİLİK ZARLARI – MENENJ ya da MENINKS)
Beyni ve omuriliği saran üç zarsı kılıf: İnce zar (pia mater), örümceksi zar (arachııoidea ya da araknoit) ve sert zar (dura mater). Beyin karıncıklarını ve örümceksi zar ile ince zar arasındaki boşluğu beyin-omurilik sıvısı doldurur. Beyin zarlarının ve beyin-omurilik sıvısının temel işlevi merkez sinir sistemini korunaktır.
İnce zar. İnce zar, doğrudan doğruya beyin ve omurilik yüzeyine değen ve bu yapılara sıkıca yapışmış, olan iç örtüdür. Lifli dokudan yapılmış, çok ince bir zar olan bu örtünün dış yüzeyi, sıvıları geçirmediği sanılan yassı ve çokgen hücrelerden oluşmuş bir katmanla kaplıdır. Beyne ve omuriliğe giden kan damarları ince zarı delerek geçer. İnce zar bu damarlarla birlikte beynin derinliklerine doğru ilerler ve kan damarlarıyla arasında küçük bir boşluk bırakarak. sinir dokusuna sıkıca yapışır.
Örümceksi zar. İnce zarın üstünde yer alan bu ikinci zar ile ince zar arasında, örümceksi zar altı aralık denen bir boşluk bulunur. Son derece ince, saydam ve kolayca örselenebilen bir doku olan örümceksi zar da lifli dokudan yapılmıştır ve ince zar gibi, büyük olasılıkla sıvıları geçirmeyen yassı ve çok-gen hücrelerden oluşmuş bir katmanla kaplıdır. Yalnız, örümceksi zar, ince zardan farklı olarak, beyin yüzeyindeki bütün girinti ve çıkıntıları izlemez; bu özelliğiyle, sinir sisteminin yüzeyi ile duvarları arasında bazen dar, bazen geniş boşluklar bulunan bol bir torba gibi düşünülebilir.
Sert zar. Üç beyin zarının en dışta bulunanı, kalın, sağlam ve yoğun lifli dokudan oluşan sert zardır. Bu zarın iç yüzeyi, ince zarın ve örümceksi zarın yüzeyindekilere benzeyen yassı, çokgen hücrelerle kaplıdır. Öbür iki zardan çok daha karmaşık bir düzeni olan sert zar, basit bir tanımla, örümceksi zarı saran ve çok çeşitli işlevleri yüklenebilecek biçimde değişikliğe uğramış olan bir kesedir. Sert zarın kafatası içinde kalan bölümü, beyin dokularından aldığı kanı kalbe taşıyan büyük toplardamar kanallarını (sinüsleri) çevreler ve destekler. Ayrıca, ara bölme denen çok sayıda çıkıntıyla beyne de destek olur.
Serebral Korteks(Beyin Kabuğu): Korteks kelimesi Latince “kabuk” kelimesinden gelmektedir. Kalınlığı 2-6 mm arasındadır. Serebral korteksin sağ ve sol yarısı corpus callosum(nasırlı cisim) denilen, kalın bir bant oluşturan sinir lifleri ile birbirine bağlanmıştır. İnsanlarda serebral korteksin yüzeyi pek çok girinti ve çıkıntıyla kaplıdır. Korteksteki çıkıntılara girus girintilere ise sulkus denir. Yüksek seviyeli bir memeli olan insanlarda bu girinti ve çıkıntıların sayısı çok fazlayken fare, sıçan gibi düşük seviyeli memelilerde bu girinti ve çıkıntıların sayısı daha azdır.Fonksiyonu: Düşünme, istemli hareket, dil, sonuç çıkarma, algılama.
Serebellum (Beyincik): Serebellum kelimesi Latince “küçük beyin” kelimesinden gelmektedir. Serebellum beyin sapının hemen arkasındadır. Serebellum serebral korteks gibi hemisferlere ayrılır ve bu hemisferleri saran bir korteksi vardır. Serebellumun fonksiyonu hareket, denge ve postürün sağlanmasıyla ilgilidir.
Beyin sapı: Beyin sapı, talamus ile omurilik arasında kalan bölgeye verilen isimdir. Beyin sapındaki yapılar, medulla(omurilik soğanı), pons(varol köprüsü), tektum, retiküler formasyon, ve tegmentumdur. Beyin sapındaki bazı alanlar kan basıncı, kalp hızı ve solunum gibi hayati fonksiyonların düzenlenmesinden sorumludur.
Hipotalamus: Bir bezelye tanesi büyüklüğündeki bu küçük yapı beynin tabanında yer alır. Beynin üç yüzde birini oluşturmasına rağmen çok önemli davranışlardan sorumludur. Hipotalamus vücudun termostatıdır. Eğer vücut çok ısınırsa, hipotalamus bunu algılar ve derideki kapiler damarların genişlemesini sağlar, bu da vücudun soğumasına yol açar. Hipotalamus ayni zamanda hipofiz bezini de kontrol eder. Duyguların, açlığın, susuzluğun ve sirkadian ritmin düzenlenmesinde rol oynar.
Talamus: Talamus periferden gelen duyusal bilgiyi alıp bunu serebral kortekse ileten bir röle gibidir. Ayrıca serebral korteksden gelen bilgileri de omurilik ve beynin diğer kısımlarına iletir. Fonksiyonu duyusal ve motor integrasyondur.
Limbik Sistem: Limbik sistem amygdala, hipokampus, mamilari kitleler ve singulat girusun da dahil olduğu bir gurup yapıdan oluşur. Bu alanlar verilen bir uyarıya karsı gösterilen duygusal cevabi kontrol etmede önemlidir. Bu sistemin pir parçası olan hipokampusun ise öğrenme ve hafıza olaylarında önemli fonksiyonu vardır.
Bazal Ganglia: Ganglia kelimesi ganglion kelimesinin çoğuludur, yani ganglionlar anlamına gelir. Bazal ganglia hareketin koordinasyonundan sorumludur. Globus pallidus, kaudat nükleus, subtalamik nükleus, putamen ve substantia nigra denilen yapılardan oluşur.
Orta beyin: Orta beyin superior ve inferior kollikuli ve red nükleustan oluşur. Orta beyin görme, duyma, göz ve vücut hareketlerinden sorumludur.
Karşılaştırmalı anatomi
Özellikle, 3 hayvan grubunda komplike beyin bulunmaktadır: eklembacaklılar (artropod) (örneğin: böcekler ve kabuklu hayvanlar), kafadanbacaklılar (cephalopod) (örneğin: ahtapot ve mürekkepbalığı), ve omurgalılar. Eklembacaklıların ve kafadanbacaklıların beyni, birbirine paralel ikiz sinirden meydana gelmektedir. Eklembacaklılar üç loptan ve görme işlemi için oluşmuş göz arkasındaki geniş “optik lop”lardan oluşan merkezi bir beyine sahiptir.
Omurgalıların beyni, sonradan omuriliğe dönüşecek olan arkadaki bir nöral tübün öndeki kısmından gelişir. Omurgalılarda beyin kafatası kemikleri tarafından korunmaktadır. Serebral korteksin kıvrım sayısı, filogenetik ve evrim basamağındaki yeri belirler. Kıvrım sayısı arttıkça basamak yükselir. Balık, sürüngen gibi ilkel omurgalılar beyninin dış katmanlarında altı katmandan daha az nörona sahiptir. Bu konfigürasyona allokorteks (veya heterotipik korteks) adı verilmektedir.
Memeliler gibi daha komplike omurgalılarda, allokortekse ilaveten altı bölmeli neokorteks (veya homokorteks) bulunmaktadır. Memelilerde, daha fazla kıvrımlı beyin, daha gelişmiş beyinle karakterizedir. Bu kıvrımlar, kafatasına sıkışmış beyindeki nöronlara daha geniş bir alan sağlamaktadır. Kıvrılma, daha fazla gri maddenin daha az bir hacmin içine yerleşmesini sağlar. Kıvrımlar tıp dilinde gyrus (çoğul gyri), kıvrımlar arası boşluk da sulcus (çoğul sulci) olarak adlandırılır. İnsan beyni üç zarla sarılmlştır.Bunlar,En dışta Duramater,ortada araknoid tabaka,en içte ise Piamater bulunur… Beynin genel histolojik incelenmesi kişiden kişiye değişmese de, yapısal anatomi incelemesi farklı olabilmektedir. Temel embriyolojik bölümlerin tersine, spesifik gyrus veya sulcusların yeri, birincil duyu bölgeleri ve diğer yapıların yerleri türlere göre değişebilmektedir.
Omurgasızlar
Böceklerde beyin dört bölümden oluşur: optik bölmeler, protoserebrum, dutoserebrum, tritoserebrum. Optik bölmeler her bir gözün arkasında bulunur ve görsel uyarıyı sağlar. Protoserebrum, kokuya cevap veren mantar vücudu ve merkezi vücut kompleksini barındırır. Arı gibi bazı türlerde mantar vücut kısmı görme duyusundan da uyarı almaktadır. Dutoserebrumda kokuları birbirinden ayırt etmeyi sağlıyan ve baştaki antenlerin dokunma reseptörlerinden bilgi alan anten lobları bulunmaktadır. Sineklerin ve güvelerin anten lobları oldukça komplikedir.
Kafadanbacaklılarda beynin özofagus tarafından ayrılmış iki bölgesi vardır: supraözofagal kütle ve subözofagal bölge. Bu iki kütle birbiriyle iletişimini bazal loplar ve arka magnoselüler loplarla sağlar. Geniş optik loplar bazen beynin bölmesi olarak tanımlanmaz çünkü anatomik olarak beyinden ayrıdırlar ve optik saplarla beyine katılırlar. Ama optik loplar görme işlemini sağladıklarından fonksiyonel olarak beynin bir parçasıdır.
Toplam okunma (5174) Bugün(4) Son okunma tarihi (09 February 2010)

Tim Rayborn; Doğu Müzikleri Üzerine Çalışan Bir Batılı ve Seçilmiş Eserleri
Sinema Yazarlarına Göre 2009′un En İyi filmi IRA Açlık Grevini konu alan “Hunger” (online izle)
Kendini Anlatan Bir Masalcı: Oğuz Atay
Aydoğan Topal “Heyyamo” albümüyle cafrande.org’ta
Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy ve sanata bakışı
Felsefecilerin Önyargıları Üstüne – Friedrich Nietzsche
Nevajin – Enstrümantal Kürt Müziği/ Kurdish Instrumental Folk Music – Ararat, Munzur, Karacadağ Ezgileri
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar’ın eşi CIA ajanı mı??
“Bir ufka vardık ki artık/ Yalnız değiliz sevgilim” Tekel işçilerinin haklı mücadelesine selam olsun
Ömer Faruk Tekbilek sevilen şarkılarıyla cafrande.org’ta