Savaşın Nedenleri Üzerine – Erich Fromm | Savaşa doğuştan insan yıkıcılığının neden olduğu tezi saçmadır Eylül 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Psikoloji - Philosophy, Genel Kültür - General Culture , add a comment
“Doğuştan savaş eğilimi hakkındaki tezi, yalnızca tarihsel kayıtlar değil, aynı zamanda ve çok önemli olarak, ilkel savaş tarihi de çürütmektedir. Daha önce, ilkel halklar arasındaki saldırganlık bağlamında ortaya koyduğumuz gibi, bu halklar —özellikle de avcılar ve yiyecek toplayıcılar— en az savaşsever insanlardır ve bunların kavgalarının ayırıcı özelliği, yıkıcılıktan ve kana susamışlıktan göreceli olarak yoksun olmalarıdır. Bundan da öteye, uygarlığın gelişmesiyle birlikte, savaşların sıklığının ve kan dökücülüğünün arttığını gördük. Savaşa doğuştan yıkıcılık tepileri neden olsaydı, bunun tersinin doğru olması gerekirdi. “
Savaşa doğuştan insan yıkıcılığının neden olduğu tezi, tarih hakkında en az bilgili olan birisine bile düpedüz saçma gelecektir. Babilli-ler’den, Yunanlılar’dan23 tutun da zamanımızın devlet adamlarına kadar bütün yetkililer, savaşı, çok gerçekçi gerekçeler saydıkları nedenlerden dolayı planlamışlar ve her ne kadar yaptıkları hesaplamalar, doğal olarak çoğu kez hatalı olsa da, olumlu ve olumsuz yönleri eksiksiz biçimde tartıp dökmüşlerdir. Bunların güdüleri katmerliydi: ekilecek toprak, zenginlik, köleler, hammaddeler, pazarlar, genişleme — ve savunma. Özel koşullar altında, öç alma isteği ya da küçük bir boy içindeki yıkım tutkusu, savaşı güdüleyen etkenler arasında olmuştur, ama böylesi durumlar tipik değildir. Savaşa insan saldırganlığının neden olduğu yolundaki bu görüş, yalnızca gerçekçilikten uzak değil, zararlıdır da. ilgiyi gerçek nedenlerden saptırır, böylece de bu nedenler karşısındaki muhalefeti zayıflatır.
yapılan Uluslararası Ruhçözümleme Derneği 27. Kuraltayı’ndan gelen raporlar, savaş konusunda bir tutum değişikliğini ortaya koyar görünmektedir. Dr. A. Mitscherlich. ruhçözümleme toplumsal soranlara uygulanmadıkça «tarih bütün kurumlarımızı silip süpürecektir» demiştir ve dahası, şunları belirtmiştir: «Savaşın, babalar oğullarından nefret ettikleri ve onlan öldürmek istedikleri için meydana geldiğini, savaşın evlat kırımı olduğunu ileri sürmeye devam edersek, korkarım, hiç kimse bizi pek ciddiye almayacaktır. Bunun yerine, küme davranışını açıklayan bir kuram, bu davranışı bireysel dürtüleri eyleme geçiren toplum-içi çatışmalara kadar izleyen bir kuram bulma amacına yönelmeliyiz.» Otuzlu yılların başlarından beri ruhçözümlemeciler gerçekten böyle girişimlerde bulunmuşlardır, ama bu girişimler, onların, şu ya da bu gerekçeyle Uluslararası Ruhçözümleme Deraeği’nden kovulmalarına yol açmıştır. Anna Freud, Kuraltay’m sonunda, bu yeni «çaba»ya resmi izin vermiştir, ama şunu da ihtiyatla eklemiştir: «Saldırganlığı gerçekten oluşturan öğeler hakkındaki klinik incelemelerimizden ^ok daha açıklayıcı bilgiler elde edinceye kadar, saldırganlığa ilişkin bir kuram belirleme işini ertelememiz gerekir.» (Her iki alıntı da Herald Tribune’na 29 ve 31 Temmuz 1971 tarihli Paris basımından yapılmıştır.)
Doğuştan savaş eğilimi hakkındaki tezi, yalnızca tarihsel kayıtlar değil, aynı zamanda ve çok önemli olarak, ilkel savaş tarihi de çürütmektedir. Daha önce, ilkel halklar arasındaki saldırganlık bağlamında ortaya koyduğumuz gibi, bu halklar —özellikle de avcılar ve yiyecek toplayıcılar— en az savaşsever insanlardır ve bunların kavgalarının ayırıcı özelliği, yıkıcılıktan ve kana susamışlıktan göreceli olarak yoksun olmalarıdır. Bundan da öteye, uygarlığın gelişmesiyle birlikte, savaşların sıklığının ve kan dökücülüğünün arttığını gördük. Savaşa doğuştan yıkıcılık tepileri neden olsaydı, bunun tersinin doğru olması gerekirdi. On sekizinci, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda görülen insancıl eğilimler, savaştaki yıkıcılık ve zalimlikte bazı azalmalar sağlamıştır ve bu eğilimler, çeşitli uluslararası antlaşmalarla yasalaştırılmıştır — ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan süreyle bu savaş sırasında bu antlaşmalara uyulmuştur. Bu ileriye dönük açıdan bakılınca, uygar insan ilkel insandan daha az saldırgan görünmüştür ve varlığını hâlâ sürdüren savaş olgusu, uygarlığın yararlı etkisine boyun eğmeyi reddeden saldırganlık içgüdülerinin inatçılığından ileri gelen bir olgu olarak açıklanmıştır. Oysa gerçekte, uygar insanın yıkıcılığı insanın doğasına yansıtılmış, böylece de tarih biyolojiyle karıştırılmıştır.
Savaşın nedenlerinin kısa bir çözümlemesini olsun sunmaya kal-kışsaydım, bu kısa çözümleme bile bu kitabın çerçevesini kat kat aşardı; bu yüzden kendimi, yalnız bir örnek, Birinci Dünya Savaşı örneğini vermekle sınırlandırmak zorundayım.24
Birinci Dünya Savaşı’nı, çeşitli ilgili ulusların engellenerek birikmiş saldırganlıklarına bir çıkış yolu sağlama gereksinmeleri değil, her iki yandaki siyasal, askeri ve sınai önderlerin ekonomik çıkarları ve hırsları harekete geçirdi. Bu güdüler çok iyi bilinmektedir ve burada ayrıntılı biçimde anlatılmaları gereksizdir. Genelde, 1914-1918 savaşında Almanlar’ın güttükleri amaçların aynı zamanda ana güdüleri olduğu söylenebilir. Bu amaçlar, Batı ile Orta Avrupa’da ekonomik egemenlik ve Doğu’da topraktı. (Gerçekte bunlar, temelde imparatorluk hükümetinin dış politikasının devamı niteliğinde bir dış politika izleyen Hitler’in de amaçlarıydı.) Batılı Bağlaşıklar’ın amaçlan ve güdüleri de benzer nitelikteydi. Fransa Alsas-Loren’i, Rusya Çanakkale Boğazı’m, İngiltere bazı Alman sömürgelerini, italya da hiç değilse ganimetten küçük bir pay istiyordu. Bazıları gizli antlaşmalarda koşula bağlanan bu amaçlar olmasaydı, yıllarca önce barışa varılır ve her iki yandan milyonlarca insanın yaşamı esirgenmiş olurdu.
*24 1914-1918 savaşının askeri, siyasal ve ekonomik yönleriyle ilgili yazılı kaynaklar öylesine geniştir ki, kısaltılmış bir kaynakça bile sayfalar doldurur. Bence, Birinci Dünya Savaşı’nın nedenlerine ilişkin en derinlemesine ve en aydınlatıcı yapıtlar iki seçkin tarihçinin yapıttandır: G. W. F. Hallgarten (1963) ve F. Fischer (1967).
Birinci Dünya Savaşı’nda her iki yan da özsavunma ve özgürlük duygusuna seslenmek zorundaydı. Almanlar, kuşatma ve tehdit altında olduklarını; dahası, Çar’la mücadele etmekle özgürlük için mücadele etmekte olduklarını ileri sürüyorlardı. Almanlar’ın düşmanları ise Alman Junkerleri’nin saldırgan militarizmince tehdit edildiklerini ve Kay-zer’le mücadele etmekle özgürlük için mücadele etmekte olduklarını öne sürüyorlardı. Bu savaşın, Fransız, Alman, ingiliz ve Rus halklarının saldırganlıklarını boşaltma isteklerinden kaynaklandığını düşünmek yanlıştır ve yalnızca bir tek işlevi vardır: tarihteki büyük kırımlardan birisinin sorumlusu olan kişilerden ve toplumsal koşullardan dikkatleri saptırmak.
Bu savaşa duyulan coşku söz konusu olduğu sürece, başlangıçtaki coşku ile ilgili halkların kavgayı sürdürme güdülerini birbirinden ayırmak gerekir. Alman tarafı söz konusu olunca, halk içindeki iki grubu birbirinden ayırmak zorunludur. Küçük bir ulusçular grubu —bütün halkın küçük bir azınlığı— 1914′ten önce de yıllardan beri bir fetih savaşı çığırtkanlığı yapıyordu. Bu grup, en başta, Alman Deniz Kuvvetleri’nin bazı önderlerince ve ağır sanayinin bazı kesimlerince desteklenen yüksekokul öğretmenlerinden, birkaç üniversite profesöründen, gazetecilerden ve politikacılardan oluşuyordu. Bunların güdüsü, küme özseverliğinin, araçsal saldırganlığın ve bu ulusçu hareket içinde ve bu yolla kendine bir yer edinme ve güç kazanma isteğinin bir karışımı olarak tanımlanabilir. Halkın geniş çoğunluğu, ancak savaşın patlak vermesinden kısa süre önce ve sonra büyük bir coşku gösterdi. Burada da çeşitli toplumsal sınıflar arasında önemli ayrılıklar ve farklı tepkiler görülmektedir; örneğin aydınlar ve öğrenciler, işçi sınıfından daha büyük bir coşkuyla davrandılar. (Bu soruna bir ölçüde ışık tutan ilginç bir veri, savaştan sonra yayımlanan Alman Dışişleri Bakanlığı belgelerinin ortaya koyduğuna göre, Alman hükümeti başkanı Reichschancellor von Bethman-Hollweg’in, önce Rusya’ya savaş açıp böylece de işçilerde otokrasiye karşı ve özgürlük için mücadele ediyormuş duygusu vermedikçe Reichstag’daki en güçlü parti olan Sosyal Demokrat Parti’nin rızasını almanın olanaksız olduğunu çok iyi bilmesidir.) Savaşın başlamasından birkaç gün önce ve savaş başladıktan sonra bütün halk hükümetin ve basının sistemli aşılama etkisinin altındaydı; bu aşılama çabasının amacı, halkı Almanya’nın aşağılandığına ve saldırıya uğradığına inandırmak, bu yolla da savunucu saldırganlık tepilerini harekete geçirmekti. Ne var ki, güçlü araçsal saldırganlık tepileri, bir başka deyişle yabancı toprak fethetme isteği, halkı bir bütün olarak harekete geçirmedi. Hükümet propagandasının daha savaşın başında bile herhangi bir fetih amacını ya yadsıması ya da daha sonra, dış politikayı generaller dayatıyorken, fetih amaçlarını, Alman tmparatorluğu’nun gelecekteki güvenliği bakımın1 dan zorunlu amaçlar olarak tanımlaması gerçeği, bunu doğrulamaktadır. Ama başlangıçtaki coşku, birkaç ay sonra, bir daha geri dönmemek üzere ortadan kalktı.
Hitler Polonya’ya karşı saldırısını başlattığı, böylece de, bir sonuç olarak ikinci Dünya Savaşı’nın tetiğini çektiği zaman, halkın savaşa duyduğu coşkunun hemen hemen sıfır olması son derecede dikkate değer bir olgudur. Yıllarca süren yoğun militarist aşılamaya karşın halk, bu savaşı sürdürmeye çok istekli olmadığını açıkça ortaya koydu. (Hitler, saldırıya karşı savunma duygusunu uyandırmak için, Silez-ya’daki bir radyo istasyonuna sözde Polonyalı askerlerce —gerçekte, kılık değiştirmiş Naziler’ce— uydurma bir saldırı sahnelemek zorunda bile kaldı.)
Ama her ne kadar Alman halkı bu savaşı kesinlikle istemiyorsa da (generaller de isteksizdiler), hiç direnmeksizin savaşa girdi ve sonuna kadar kahramanca savaştı.
Ruhbilimsel sorun burada yatar; savaşın nedenselliği’nfe değil, şu soruda yatar: Hangi kutsal etkenler, savaşa neden olmadıkları halde savaşı olanaklı kılar?
Bu soruya yanıt verilirken göz önüne alınacak birçok ilgili etken vardır. Birinci Dünya Savâşı’nda (bazı değişikliklerle ikinci Dünya Savaşı’nda da), savaş bir kez başlayınca Alman (ya da Fransız, Rus, ingiliz) askerleri dövüşmeye devam ettiler, çünkü savaşı kaybetmenin bütün ulus için felaket anlamına geleceğini hissediyorlardı. Tek tek askerleri, yaşanılan için dövüştükleri ve bunun bir öldürme ya da ölme sorunu olduğu duygusu güdülüyordu. Ama bu duygular bile, devam etme isteğinin sürdürülmesi için yeterli olmazdı. Kaçacak olsalar vurulacaklarını da biliyorlardı; yine de bu güdüler bile bütün ordularda geniş ölçekli ayaklanmaların olmasını önleyemedi. Rusya’da ve Almanya’da bu ayaklanmalar, en sonunda 1917 ve 1918′deki devrimlere yol açtı. 1917′de Fransa’da, askerlerin ayaklanma yapmadıkları hemen hiçbir ordu birliği yoktu ve ancak Fransız generallerinin, bir ordu biriminin öteki ordu birimlerinde olan bitenleri bilmesine engel olmada gösterdikleri beceri sayesinde, bu ayaklanmalar, gerek toplu idamlar, gerekse askerlerin günlük yaşam koşullarında yapılan bazı iyileştirmelerle bastırıldı.
Savaşın olanaklılığıyla ilgili bir başka önemli etken, yetkeye duyulan çok derine yerleşmiş saygı ve huşu duygusudur. Askerler, geleneksel olarak, öyle eğitilmişlerdi ki, önderlerinin sözünü dinlemeyi, yerine getirmek için yaşamlarını vermeleri gereken ahlaksal ve dinsel bir yükümlülük olarak hissediyorlardı. Bu söz dinleme tutumunun, en azından ordunun önemlice bir bölümünde ve ülke içindeki halk arasında ortadan kakması, ancak siperlerde geçen yaklaşık üç ile dört yıllık bir dehşet yaşamından ve askerlerle halk, savunmayla hiçbir ilgisi olmayan savaş amaçları uğruna önderlerinin kendilerini kullan-, makta oldukları gerçeğini iyice kavradıktan sonra gerçekleşti.
Savaşı olanaklı kılan ve saldırganlıkla hiçbir ilgisi bulunmayan başka, daha karmaşık duygusal güdüler de vardır. Savaş, beraberinde kişinin yaşamıyla ilgili tehlikeler ve pek çok acı getirse bile, heyecan vericidir. Sıradan kişinin yaşamının sıkıcı, tekdüze ve serüvenden yoksun olduğu göz önüne alınırsa, savaşa girmeye hazır oluş, günlük yaşamın sıkıcı tekdüzeliğine bir son verme —ve kendini bir serüvene, gerçekte sıradan kişinin yaşamında geçirmeyi umabileceği tek serüvene— atma arzusu olarak anlaşılmalıdır.25
Savaş, bir ölçüye kadar, bütün değerleri tersine çevirir. Savaş, açığa vurulması gereken özgecilik ve dayanışma gibi derine yerleşmiş
25Ama bu etkenin abartılmaması gerekir, isviçre, İskandinavya ülkeleri, Belçika ve Hollanda gibi ülkelerin oluşturduğu örnek, serüvencilik etkeninin, ülke saldırıya uğramadıkça ve hükümetlerin savaş çıkarmak için hiçbir gerekçeleri olmadıkça, bir halkın savaş istemesine neden olamayacağını açıkça göstermektedir.
insan tepilerini —barış zamanındaki yaşamın modern insanda yarattığı bencillik ve yarışma ilkelerinin dumura uğrattığı tepileri— özendirir. Sınıfsal farklılıklar, eğer varsa, önemli ölçüde ortadan kalkar. Savaş içinde, insan yeniden insandır ve sahip olduğu toplumsal konumun bir yurttaş olarak ona verdiği ayrıcalıklara bakmaksızın kendini seçkinleştirme şansı elindedir. Çok belirgin bir biçimde dile getirirsek: savaş, bans zamanında yaşamı yöneten adaletsizlik, eşitsizlik ve can sıkıntısına karşı dolaylı bir başkaldmdır ve bir askerin yaşamı için düşmanla dövüşürken, yiyecek, sağlık bakımı, barınak, giyecek için kendi kümesinin üyeleriyle dövüşmek zorunda olmadığı gerçeğinin gözden ırak tutulmaması gerekir; bütün bunlar, bir tür karşıt biçimde toplumsallaşmış sistem içinde sağlanır. Savaşın bu olumlu yönlere sahip olması gerçeği, uygarlığımız üzerine üzücü bir yorumdur. Sivil yaşam, serüvencilik, dayanışma, eşitlik ve ülkücülük öğelerini sağlasaydı, diyebiliriz ki, insanların bir savaşta dövüşmelerini sağlamak çok zor olabilirdi. Savaşta hükümetlerin sorunu, bu başkaldırıyı savaş amacına koşarak, bu başkaldırıdan yararlanmaktır; aynı zamanda katı disiplin uygulanarak ve halklarını yıkımdan koruyan çıkar gözetmez, bilge, yürekli kişiler biçiminde tanımlanan önderlere boyun eğme ruhu geliştirilerek, bu başkaldırının yönetim için bir tehdit haline gelmesine engel olunması gerekir26
Sonuç olarak, modern çağdaki büyük savaşlara ve eskiçağ devletleri arasındaki çoğu savaşlara engellenerek biriktirilmiş saldırganlık değil, askeri ve siyasal seçkinlerin araçsal saldırganlığı neden olmuştur. En ilkel kültürlerden en gelişmiş kültürlere kadar savaş sıklığında görülen farklılık hakkındaki veriler bunu ortaya koymaktadır. Bir uygarlık ne denli ilkelse, o denli de az savaşla karşılaşıyoruz (Q. Wright, 1965).27
Savaş sayısı ve yoğunluğunun teknik uygarlığın gelişmesiyle birlikte arttığı gerçeğinde de aynı eğilim görülebilir; savaş, güçlü bir yönetime sahip güçlü devletler arasında en yüksek, sürekli şefliğin bulunmadığı ilkel insanlar arasında en düşüktür.
*26 Savaş tutuklularına uygulanacak işlemleri düzenleyen uluslararası antlaşmalarda, bütün güçlerin, bir hükümetin «kendilerine ait» savaş tutuklularını yönetimlerine karşı aşılamasını yasaklayan madde üzerinde görüş birliğine varmaları bu açmazın ayırıcı bir özelliğidir. Kısacası, her bir hükümetin düşman askerlerini öldürme hakkına sahip olduğu, ama bu askerlerin ülkelerine olan bağlılıklarına son vermeye girişmemesi gerektiği konusunda görüş birliğine varılmıştır.
Savaşın Nedenleri Üzerine – Erich Fromm
Toplam okunma (10106) Bugün(3) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Savaş Üzerine Albert Einstein ve Sigmund Freud Mektuplaşması Eylül 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Güncel Hayat - Current Life , add a comment 1932 yılında Albert Einstein* diğer aydın ve bilimadamlarının da desteğiyle savaşa karşı uluslararası bir hareket başlatmı ve bu amaçla ilk olarak Sigmund Freud`a bir mektup göndererek onun fikrini almıştı. Genel olarak toparlarsak, Albert Einstein insanlığı savaş tehdidinden uzaklastıracak bir yol olup olmadığı, yönetici sınıfların nasıl olupta kitleleri canlarını yitirme pahasına ölüme sürükleyebildiği ve bu yıkıcı etkileri denetlemenin nasıl mümkün olabileceğini öğrenme amaçlı gönderdiği mektup ve Freud ‘un yazdığı cevabının kısa özetini aşağıdan okuyabilirsiniz |
Çok sevgili Bay Freud,
Gerçeği bulma özlemi sizde başka bütün özlemleri nasıl bastırıyor, şaşılacak şey. Savaş ve yoketme güdülerinin insan ruhunda sevgi ve yaşama gücü ile nasıl içice girmiş olduğunu su götürmez bir açıklıkla ortaya koyuyorsunuz. Ama, inandırıcı açıklamalarınızdan bir de şu büyük amaca ulaşma özlemi çıkıyor ortaya: İnsanın iç ve dış bütün savaşlardan kurtulması. Bu büyük özlemde, çağlarının ve uluslarının üstüne çıkan, düşünce ve ahlâk alanında birer yol gösterici olarak saygı gören bütün büyük insanlar birleşir. İsa’dan Goethe’den Kant’a kadar hepsinde bu kurtuluş özlemi vardır. Her ne kadar insanlar arasındaki ilişkileri düzenleme istekleri pek gerçekleşmiş değilse de, yalnız bu türlü insanların bütün dünyaca birer önder sayılmış olmaları anlamlı bir gerçek değil mi?
Şuna inanıyorum ki, çalışmalarıyla yol göstericilik yapan üstün insanlar – dar bir alanda da olsa – aynı ülküyü büyük ölçüde paylaşmaktadırlar. Ne var ki, politik gelişim üzerinde pek etkileri olmuyor. Ulusların kaderini çizen bu alan hemen hemen kaçınılmazcasma dizginsiz ve sorumsuz politika adamlarına bırakılmış görünüyor.
Politik önderler ve yönetimler yerlerini ya zorbalığa, ya da yığınların oyuna borçludurlar. Ulusların düşünce ve ahlâkça yüksek bölüklerinin temsilcisi sayılamazlar. Ama, seçkin aydınlar, bugün halkların tarihi üzerinde doğrudan doğruya hiç bir etkide bulunamıyor; oraya buraya dağılmış bulunmaları günün sorunlarının çözümlenmesine doğrudan doğruya katılmalarına engel oluyor. Yaptıkları ve yarattıklarıyla yetilerini ve iyi niyetlerini göstermiş olanların kendiliklerinden bir araya gelmesi, dünyaya bir değişiklik getiremez mi dersiniz? Üyeleri birbirleriyle sürekli düşünce alışverişi içinde bulunacak olan bu uluslararası birleşme, tutumlarını basında ortaya koyarak, imzalarının sorumluluğunu yüklenerek, politik sorunların çözümü üzerinde önemli ve uyarıcı bir etki sağlayabilir.
Bilim akademilerinde de raslanan insan yaradılışının eksikliklerinden doğan sakıncalar burada da görülecektir şüphesiz. Ama, yine de öyle bir çabaya girişmek yerinde olmaz mı? Doğrusu ben, böyle bir işe girişmeyi büyük bir ödev sayıyorum. Böyle bir yüksek aydın topluluğu kurulunca, sistemli olarak dinsel kurumları da savaşa karşı harekete geçirmeye çalışmalıdır. İyi niyetleri bugün acı bir boyun eğme ile felce uğrayan bir kişiye içten destek olurdu. Düşünce ürünleriyle yüksek bir saygınlığa ulaşmış olan kişilerin kurduğu böylesi bir topluluk, Milletler Cemiyetinin güçleri için değerli bir dayanak olacaktır.
Bu düşüncelerimi, dünyada herkesten çok size sunuyorum, çünkü, siz isteklere herkesten daha az kapılırsınız ve sizin yargınız ciddiliği en ağır basan bir sorumluluk duygusuna dayanmaktadır.
Freud ise bu sorulara insanlığın sorunların çözumu için ilke olarak şiddete başvurduğunu, bunu Çözmek için merkezi bir denetimin kurulması gerektiğini milletler cemiyetinin gücü olmadığı için bunu uygulayamayacağını belirtmistir. Yaptığı gözlemler sonucu yıkıcı ve saldırgan eğilimlerin engellenemeyeceğini, insanlığın önderler ve önderligi takip edenler olarak ikiye ayrıldığını bu yüzden aydınlar aristokrasisi denilebilecek bir yuksek kurulun varlığı için caba gösterilmesi gerektigini savunur. uygarlik evrimlestikce diğer insanlarin da savaşa karşı olabilecegi ihtimalini öne sürer.
*) Kuantum fiziğinin babası e=m×c² formulünü bulan dahi fizikci Atom bombasına dolaylı da olsa katkısından çok büyük pişmanlık duydu. “Üçüncü dünya savaşı neyle savaşılacak bilmiyorum, ama dördüncüsü taş ve sopalarla olacak” diyen Albert Einstein, Komünizme ilgi duyması nedeniyle ABD tarafından ajanlıkla suçlandı. Amerikalı tarihçi Richard Schwartz’ın 1983 yılında açıkladığı belgeler, öldüğü yıl olan 1955′te FBI’ın hakkında yürüttüğü araştırma dosyalarının 1.500 sayfayı bulduğunu, bu dosyaların çoğunda, komünistlerle bağlantılar kurmak ve Almanya’daki evini haberleşme merkezi olarak kullanımasına yer verildiği belirtiliyor.
Toplam okunma (10650) Bugün(12) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Hırant’ı nasıl Fırat’la buluşturduk – Mehmet Ulusoy Ağustos 31, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Güncel Hayat - Current Life , add a comment
|
Hırant’ı nasıl Fırat’la buluşturduk – Mehmet Ulusoy
Onu ilk tanıdığımda 1981 yılının soğuk kış günleriydi.
12 Eylül askeri darbesinin hükmünü bütün acımasızlığıyla sürdüğü aylardı.
Karakolların nezarethaneleri, emniyet müdürlükleri, askeri kışlalar…
Hatta okulların bile işkence hanelere çevrildiği…
Ev baskınlarının, gözaltlıların, işkencede ölümlerin, darağaçlarının…
Sokakta tankların, yollarda zırhlı askeri araçların kol gezdiği…
Radyolarda, TRT televizyonunda sıkıyönetim bildirilerinin sıkça okunduğu…
Yazılı basında, günlük gazetelerde yakalanan devrimcilerin resimlerinin bir masa üzerine “suç aleti” kitap ve dokümanların sergilendiği, arkasında da saç sakal içerisinde perişan yüzleriyle gençlerin örgüt üyesi suçlamasıyla sıralandığı günlerdi…
İşte böyle bir günde bende daha 19 yaşıma yeni basmış gencecik bir insan olarak kendimi bir askeri cezaevinde buluverdim. Bu cezaevi sıkıyönetim komutanlığının ve birinci ordunun da konumlandığı İstanbul’daki Selimiye askeri kışlasıydı.
Gencecik yaşamımın ilk cezaevleri günlerimi bu cezaevinde tattım. Bu görkemli ve devasa yapının cezaevi olarak ta kullanıldığını içeri düştüğümde anlamıştım.
Denize bakan sol alt katının köşesi yüksek tavanlı ve 7 büyük tutuklu koğuşu, iki tanesi ise tecrit ( idamlık hükümlülere ait ) toplam 9 koğuştan ibaretti.
Sıkıyönetim savcılığında tutuklanıp, cezaevi koridoruna geldiğimizde üzerimizdeki tüm giysileri soyup, asker gardiyanlar tarafından kaba dayağa tabi tutulduk. Bu kaba dayak faslı tamda idamlık hükümlülere ait tecrit koğuşu önünde cereyan etti.
Bu koğuşta sonradan idam edilen devrimciler, Kadir Tandoğan, Ahmet Saner ve Hakkı Kolgu bulunuyordu. Kaba dayak yememize kayıtsız kalmayan bu arkadaşlar, asker gardiyanlara bağırıp, sloganlar atarak tepkilerini göstermeleri üzerine, dayak faslı erken bitti.
Demir kapının açılıp ilk adımımı attığım yüksek tavanlı büyük koğuşta tüm tutukluların meraklı bakışları altında tanıdık yüzler arıyordum.
Kimler yoktu ki bu loş ve sigara dumanı altında kararmış koğuşta; Sendikacılar, öğretim üyeleri, parti yöneticileri, öğrenciler, devrimci gençler, evinde yasak yayın bulunduranlar, hatta sokağa çıkma yasağını ihlal eden sıradan insanlara kadar kısa sürede çoğu arkadaşlarla tanışıp kaynaştık.
En heyecan içerisinde beklediğim gün, kuşkusuz ki ilk ziyaret günüydü… İlk kez annem, babam ve yakınlarımla demir parmaklıklar arkasında görüşecektim. Bu durum heyecandan çok, onların ruh durumunu merak etme, nasıl bir duygusal çöküntüye uğradıklarının endişesine dönüşmüştü.
İlk pazartesi günü, bitten ve kirden giyilmez durumdaki çamaşırlarımı plastik bir poşete koyup merakla beklemiştim. Ta ki asker gardiyanın koğuş kapısı önüne gelip ziyaretçi listesini okuyan kadar…
Adım okunmuştu… Gardiyan ziyaretçisi olanları ziyaret mahalline tek sıra halinde götürdü.
Heyecanım doruktaydı. 1 no.lu ziyaretçi kabinine askeri gardiyanla birlikte girdik.
Merakla inceledim kabinin tel örgülerini ve demir parmaklıklarını.
Birden bire annemi ve babamı karşımda buluverdim.
Onlara soğukkanlı ve vakurlu olmaları için telkinde bulunacaktım.
Ancak hesapta olmayan bir şey oldu.
Türkçe bilmeyen annem, daha ilk cümlesinde;
Lawo, Qurban, çerê rindî? Çi halî dayî ?
Diye söze başlarken, kendiside Kürt olan asker gardiyan tarafından ziyaret kesilerek,
bir tarafında ben, bir tarafında annem ve babam sürüklenerek ziyaret mahallinden uzaklaştırıldık.
Asker gardiyan öfkeyle durmadan; arkadaş Türkçe konuşun, Kürtçe yasağ.. Kürtçe yasağ… diyerek beni koğuşa sürükleyerek geri götürdü..
Bu ilk görüşümden hiçbir şey konuşmadan geri koğuşa döndürüldüğüm için, müthiş bir öfkeyle ve sinirle durumu koğuştaki arkadaşlara anlattım…
Askeri darbeye karşı olmak, solcu olmak, sosyalist olmak, alevi olmanın o günlerde ırkçı bir düzende “zenci olmak” la ne kadar özdeş olduğunu biliyorsam da Kürt olmanın “iki kere zenci” anlamına geldiğini, ilk kez o ziyaret mahallinde hissettim.
Siyah gür saçları, zeytin karası gözleri, konuşurken “dost sıcaklığını” tüm hücrelerimize işleyen, güleç bakışları, birikimi, konuşurken tartışırken sözcüklerini bir kuyumcu itinasıyla işleyen, seçen , etkileyici duruşuyla, sabrıyla “bir dağın bilgin duruşunu” andıran tipik bir Anadolu çocuğu. Yani bizden çok, bize benzeyen insanlar olur ya… 25 yaşlarındaki bu insani işte tam da o günlerde tanıdım.
O günler de Asala örgütünün Türk diplomatlarına karşı eylemleri hız kazanmıştı. Her eylemden sonra gecenin bir vaktinde askeri gardiyanların keyfi tutumları ile aramızda bulunan Ermeni kökenli tutuklular koridorlara alınarak kaba dayağa tutuluyorlardı. Bu durum başta Ermeni arkadaşlarımız olmak üzere hepimizin sinirlerini fena halde bozmuştu. Tamamen intikam duygusuyla yapılan keyfi bir uygulamaydı.
Adlarını hatırladığım, diğer koğuşlarda bulunan, Murat Şaşkal, Alis Delice, sokağa çıkma yasağından gözaltına alınan soyadını hatırlamadığım Robert (asker onu çağırınca “Robertooo diye çağırırdı) ve bizim koğuşta bulunan Hrant Dink bu kaba dayaktan en çok nasibini alan arkadaşlardı.
Askeri baskı ve şiddetin tüm hızıyla sürdüğü bu günlerde, bu uygulamayı durduracak direnci de gösteremiyorduk. Bizim 5 no.lu koğuşta bulunan dost yüzlü, insan pırlantası insani korumak için bir şeyler yapmalıydık. Akşam yemek saatinden sonra arkadaşlar pratik bir çözüm bulmuşlardı. Bundan sonra Hrant olan ismin FIRAT Dink olan soyadını ise DİNÇ olacak diyordu arkadaşlar. O bu çözüme sadece gülümsemişti…
Nitekim o gece nöbetçi olan gardiyan koğuşun kapısına geldiğinde, “Ermeni gelsin” diye emreden bir ifadeyle Hrant’ı çağırdı. Arkadaşlar içimizde Ermeni yok diyerek gardiyanı ikna etmeye çalıştılar. Gardiyan tam emin olmamalı ki , Hrant’a ismini sordu..Parmakla göstererek…
-Adın ne senin?
-Fırat diye cevapladı, Hrant…Fırat Dinç dedi..
Bu cevap üzerine gardiyan diğer koğuşlara yöneldi. O gece Hrant’ı bu basit çözümle dayak yemekten kurtarmıştık. Gülüşüyorduk. Artık günlerce koğuşta ona sadece Fırat diye hitap etmeye başladık. Sonraki günlerde de Hrant asla bu uygulamadan dolayı dayak yemedi.
- Askeri darbeye, sisteme ve devlete muhalif olup da içeri düşmüşsen, bir Kürt olarak “iki kere zenci” sin Ermeni olmanın da “üç kere zenci” olduğunu da yine o günlerde öğrendim.
Çok sonra öğrendim ki tahliye olan Hrant, hem Ermeni cemaate kendisinin siyasal düşünceleri için askeri cuntanın daha fazla zararı gelmemesi düşüncesiyle, hem de Selimiye Kışlası’nda dostlarının ona önerdiği bir ismi özümsemiş olacak ki, 82 yılında mahkeme kararıyla ismini Fırat Dinç olarak değiştirmiş. Ancak 85 yılında Agos gazetesini kurduğu yıllarda, askeri darbe etkisinin de giderek yumuşaması sonucu, bu isim değiştirme olayı vicdanını rahatsız etmiş olmalı ki, yeniden mahkemeye başvuran Hrant, isim tahsisi yaparak eski ismine yeniden kavuştu. Çünkü Hrant her şeyden önce bir “vicdan adamı” idi.
İstanbul’a yüzlerce şaheser mimarlık örnekleri kazandıran Kirkor Balyan ve kardeşleri, 1847 yılında Selimiye Kışlası’nı inşa ederken, bir gün bu kışla Ermenilerin de içinde olduğu insanlara işkence amacıyla kullanılacağını bilseydi, acaba yine bu yapıyı inşa eder miydi? Ya da 1854 yılında modern hemşireciliğin anası sayılan Florance Nathingale bu yapı içerisinde yaralı askerleri tedaviye gelip, insanlara sağlık sunarken, bu yapının bir gün insanlara zindan olacağını hiç düşündü mü? Sanmıyorum…
Katledilişinin 3. yıldönümünde geçmiş günlere dair anılarıma yolculuğa çıkardın beni sevgili Hrant..Bu Anadolu topraklarını parçalayıp koparmak değil, içine gömülecek kadar sevdin sen. Hatıran önünde sevgi ve saygıyla eğiliyorum.
Mehmet ULUSOY
KAY-DER (Kiği,Karakocan,Adaklı,Yayladere ve Yedisu Derneği) Dergisi sayı:41 Yaz 2010. Derginin yeni sayısına Rasimpaşa Mah. Duatepe Sok.No:44/A adresinden ulaşabilirsiniz.
*Selimiye Kışlası İstanbul’un Üsküdar ilçesinde III. Selim tarafından Nizam-ı Cedid askerleri için inşa ettirildi.
Selimiye Kışlası ilk olarak III. Selim devrinde yeni kurulan Nizam-ı Cedid askerleri için kesme taş bir kaide üzerinde ahşap olarak inşa edildi. Yeniçeriler’in isyanı sonucunda yıkılan bu kışla II. Mahmut devrinde kâgir olarak yeniden inşa edildi. Sultan Abdülmecid devrinde iki defa yenilenen kışlanın dört köşesine yedişer katlı birer kule ilave edildi.
Selimiye Kışlası Kırım Savaşı sırasında İngiliz askerlerine tahsis edildi. Modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale 1854′te kışlaya gelerek yaralı İngiliz askelerinin tedavisinde görev aldı. Florence Nightingale ve beraberindeki hemşirelerin kaldığı oda günümüzde müzeye dönüştürüldü.
Cumhuriyet döneminde farklı amaçlarla kullanıldı. 1959-63 yılları arasında “Selimiye Askeri Orta Okulu” adı ile askeri orta okuldu. Selimiye Kışlası günümüzde I. Ordu Komutanlığı merkez binası olarak kullanılmaktadır.
Toplam okunma (6548) Bugün(6) Son okunma tarihi (03 September 2010)
12 bölümden oluşan BBC Siyasi Düşünce Tarihi’ni Cafrande.org’ta sesli dinleyin Ağustos 28, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture , add a comment
Yönetim, siyaset anlayışları tarih boyu büyük bir çeşitlilik ve değişim gösterdi. Günümüz dünyasında herkes için geçerli tek bir siyasi model bulunmuyor. Çoğunluk, ulus devlet sınırları içinde yaşıyor ancak bu sınırlar içinde hüküm süren otoriteye karşı tutumlar farklı.
“Bu otorite tanınmalı mi, tanınacaksa nasıl ve nereye kadar? Bireyin çıkarı mı yoksa toplumun çıkarı mı önce gelmeli?”
Bunlar, çağdaş siyasi yaşamın parçası olan sorular.
BBC için Charles Haviland’ın hazırladığı ve Türkçe’ye Hüsnü Kural’ın uyarladığı Siyasi Düşünce Tarihi adlı dizi tarih boyu bu tartışmalarda en etkili, en belirleyici olmuş siyasi düşünürleri ve görüşleri ele alıyor.
BBC Türkçe Servisinin hazırladığı 12 bölümden oluşan dizinin kısa özetlerine ve 15′er dakikalık ses dosyalarına aşağıdan dinleyebilirsiniz.
MÖ 551′de doğan Konfüçyüs’ün adı geçti mi, Çin’de bugün bile akan sular durur.
BİRİNCİ BÖLÜMÜ DİNLEYİN
Asil bir ailenin yoksulluk içinde büyüyen çocuğu bir çok alanda çok bilgiliydi: Politika, adetler, şiir, tarih hatta matematik ve okçuluk.
2.500 yıl önce yaşayan Çinli Konfüçyüs’ün düşüncesi, özünde muhafazakar… Geçmişin Altın Çağı’na özlem duyan, siyasi ilişkilerin temelinde toplumda herkesin yerini bilmesi, buna göre davranması gereğinin yattığını ileri süren bir düşünce bu…
Ancak radikal bir potansiyeli de var; çünkü hükümetler, hükümdarlar ve yönetimlerden halklarına hizmet vermelerini, halklarının hayrına yönetim sergilemelerini talep ediyor.
Konfüçyüs toplumsal ve siyasal reçeteleriyle Çin halkına medeniyetlerinin devamlılığı, kalıcılığı duygusunu verdi. Ve ondan bu yana pek az siyaset düşünürünün halklarının siyasi yaşamı üzerinde bu kadar dolaysız ve kalıcı bir etkisi oldu…
Konfüçyüs düşüncesinde kilit unsur ahlaktı. Politika bu ahlaktan yükseliyordu. Konfüçyus’a göre herşeyden önce politikacılar, ciddi biçimde erozyona uğradığını düşündüğü, geleneksel faziletler kümesi olan jen ve li’yi yeniden keşfetmeliydiler..
Yüzlerce yıl boyunca Çin’in tüm bir sivil yönetimi hayat görüşü Konfüçyüs felsefesiyle beslenmiş kişilerden oluştu, 1911 yılında imparatorluğun sona ermesine dek Konfüçyüsçülük Çin devletinin resmi felsefesi haline geldi.
Antik Yunan felsefesinin iki dev ismi Eflatun ve Aristo, siyasi iktidarın temelleri ve amaçlarını sistemli biçimde sorgulayan ilk düşünürler oldu.
İKİNCİ BÖLÜMÜ DİNLEYİN
Pek çok uzmana göre, Rönesans sonrasına dek Batı’da siyasi düşünceyi şekillendirdiler.
MÖ 4. yüzyılda yaşayan ikiliden, asil bir aileden gelen Eflatun, Yunanistan’ın kuzey kesiminden olan Aristo’nun hocasıydı…
En büyük eseri kabul edilen “devlet”te bir ideal toplum portresi sundu. Eflatun’un hocası Sokrat ile diğer Atinalılar arasında diyaloglar şeklinde yazılan bu kitapta temel görüş, gerek kamu hayatı, gerekse özel hayatta doğru ve yanlışın ancak felsefe sayesinde bulunabileceğidir.
Eflatun’un öğrencisi ve Antik Yunan felsefesinin diğer bir dev ismi olan Aristo isadan önce 384′te yunanistan’ın kuzeyinde Makedonya’da doğdu. Atina’ya Eflatun’un Akademisi’nde büyük filozoftan bizzat ders alabilmek için gitti… Bu eğitim ardından Aristo tüm zamanların en etkileyici düşünürlerinden biri haline geldi.
Makedonyalı lider Büyük İskender’in de hocası olan Aristo insanların toplum içinde bir arada nasıl yaşamaları gerektiğiyle yakından ilgileniyordu. Aristo, siyaset bilimciyi bahçıvana benzetir ve insanoğlunun serpilmesi için gerekli koşulları sağlaması gerektiğini belirtir. İnsanoğlunu, Politika adlı büyük eserinde “siyasi hayvan” olarak adlandıran da yine Aristo’dur…
Her iki düşünür, “kimin, hangi temelde iktidara sahip olması gerektiği, ahlakla siyaset arasındaki ilişki, siyasi kararlar nereye kadar ahlaka dayanmalı, geçerli yasalara başkaldırmak ne zaman meşrudur” ve benzeri soruların tartışılmasına zemin yarattı.
Bu bölümde Roma İmparatorluğunun farklı iki döneminden, birbiriyle çelişkili gibi görünen ancak birbirine tamamlayan iki düşünürü ele alıyoruz. Hristiyan düşüncesinin en önde gelenlerinden Aziz Augustine ve Hristiyanlık öncesi büyük politikacı ve hatip Cicero…
ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜ DİNLEYİN
Marcus Tullius Cicero önceleri acımasız bir politikacıydı, Roma Cumhuriyeti’nin en tepedeki iki yetkilisinden biri olmuştu.
Görev başında olmadığı dönemde ise yaşamakta olan çalkantılı dünyadan yola çıkan bir politika teorisi geliştirdi.
O, devletin özel mülkiyetin bekçisi olduğu düşüncesinin öncüsüydü, ancak insanların bu dağılımda adalete yönelik bir içgüdüye de doğal olarak sahip olduklarını düşünüyordu.
Uzmanlara göre eserleri ile nesnel, hukuk devleti kavramını ortaya atmıştır…
Hristiyan düşüncesinin en büyük isimlerinden biri olan Aziz Augustine MS 354′te günümüz Cezayir’indeki Hippo’da doğdu; annesi Hristiyan, babası pagandı. Gençliğinde Kartaca’da eğitim gördü, Cicero’yu okudu ve büyülendi. Daha sonra Roma’ya gitti ve hitabet dersleri vermeye başladı…
Augustine’in hristiyan olması ve kiliseye yönelmesi Batı için bir dönüm noktasıdır. Ona göre insanoğlu “düşmüş”tü; devlet iyi yasalarla buna çare bulamazdı.
İnsanı içinde bulunduğu halden kurtarabilecek tek şey, tanrının inayetiydi. Politika insanlığın hayrına giden bir yol değil, tarih içinde sükunet ve istikrarın sağlanmasına yönelik bir araçtı.
Augustin’in devlet ve kilise arasındaki ilişkiye yönelik görüşleri günümüze dek süren bir etkiye sahip oldu..
MÖ 7. yüzyılda Arabistan’da İslam dini gelişmeye başladı. Diğer iki büyük tek tanrılı din yani Hristiyanlık ve Musevilikten farklı olarak başından beri dinsel olduğu kadar politik bir sistemdi İslam.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜ DİNLEYİN
İslam imparatorluğu yayıldıkça bazı islam alimleri kutsal metinlerin demokrasiyi önerdiğini savundu, bazılarına göre ise bunlar otoriter yönetim reçetesiydi.
İslam dünyasının ilk politika düşünürlerinden biri olan Farabi onuncu yüzyılda Bağdat’ta yaşadı. Fazilet Devleti gibi eserlerinde Farabi ideal yöneticiler çok nadir olduğu için, insanların daha önceki ideal örnekleri taklit etmeye çalışmaları gerektiğini savundu.
İslam düşüncesinin en büyük isimlerinden biri olan Gazali Sufi’dir… ‘Tanrının hukuku ve adaleti’ düşüncesine insan unsurunu ilk sokan kişi Gazali’dir.
Gazali’ye göre hukukçular Tanrı düşüncesini insanların hayrına yorumlayıp, kutsal metinlerin sessiz kaldığı konularda yasalar ortaya koyabilir. Diğer taraftan insanların da yöneticilerine itaat etmeleri gerekir.
12. yüzyılda, İspanya’nın güneyindeki Kordoba’dan İbni Rüşd, Yunanlı filozoflar üzerine geniş çaplı yorumlar yayınladı ve Farabi’nin filozofların siyasete de karışmaları gerektiği düşüncesini canlandırdı.
İbni Rüşd’e göre felsefe becerisi olanlar bunu toplumun ilerlemesi için kullanmalıdır. Ancak bunlara nadiren rastlandığı için hükümdar olmalarını sağlacak sayıya hiç bir zaman ulaşamayacaklardır. Sıradan insanlar ise yasaları ve dinbilimsel öğretiyi sorgulamamalıdır.
16. yüzyıl İtalyan politikacı ve yorumcusu Nicolo Machiavelli dünyanın gelmiş gelmiş en ünlü ve tartışmalı siyaset düşünürlerinden biridir.
BEŞİNCİ BÖLÜMÜ DİNLEYİN
Daha önceki bir çok düşünürün aksine, Floransalı düşünür Machiavelli politikayı ideallere göre değil, yaşanan gerçekliğe göre tasvir eder ve politikacıları ideal davranışların yıkımları olacağı konusunda uyarır…
Machiavelli 1469′da İtalyan rönesansının kalbi olan Floransa’da doğdu. 1494′te iktidardaki Medici ailesi halk isyanıyla devrildi ve bunu sofu bir papaz olan Savonarola’nın dört yıllık teokratik yönetimi izledi.
Yeni doğan Floransa cumhuriyetine diplomat olarak hizmet eden Machiavelli, politikacıların sık sık insaf ve vicdan sınırlarını aşan tutumlarını içerden izleme fırsatı buldu.
En ünlü eseri “Hükümdar”a göre, “Hükümdar, yapacağı şeyin ahlaki olup olmadığı gibi sorularla yolundan sapmamalıydı. İktidarda kalmak için ne gerekiyorsa onu yapmalıydı.”
Cicero’nun, Seneca’nın çizdiği adil, cömert ve yüce gönüllü hükümdar idealini yerden yere vurdu. Machiavelli “bu niteliklerin devlet işlerini yürütmeye, ün ve zafer kazanmaya yeteceğini zannediyorsanız, çok yanılıyorsunuz” diyordu…
Hobbes’un insan doğası hakkındaki görüşünün oldukça kötümser olduğu söylenebilir… Ona göre insanlar arzuları peşinde koşar ve ortalıkta devlet olmasa herkes birbirine düşer.
ALTINCI BÖLÜMÜ DİNLEYİN
Thomas Hobbes 16. yüzyılın sonlarına doğru İngiltere’de doğdu.
Hobbes’un insanlık ve politika hakkındaki görüşlerini ortaya koyduğu başlıca eseri Leviathan’dır. 1651 yılında yazılan bu kitap, İngiliz tarihinin en alışılmadık dönemlerinden birinin ürünüdür ve ülkenin cumhuriyetle yönetildiği on bir yılı kapsar…
Hobbes sadece merkezi bir gücün otoritesi olmadan daha iyi yaşanacağını düşünen idealistleri değil, karşıtlarını yani kralların Tanrı’dan aldıkları güçle iktidar olduklarını, Kralların İlahi Yetkileri kuramını savunanları da eleştiriyordu…
Hobbes’un düşüncesinde orijinal bir yön, toplum hayatı ile zamanının doğa bilimleri arasında kurduğu paralellikti.
Hobbes’a göre devlet-hükümet olmazsa insanlar birbirlerine karşı, sürekli bir önleyici saldırganlık içinde olurdu. Çünkü kimse bir diğerinin kendilerine zarar vermeyeceğine, ellerindeki bir şeyi, mülklerini, canlarını veya özgürlüklerini almaya kalkışmayacağına emin olamazdı. Bu yüzden de en iyi savunma saldırı haline gelirdi.
Buna karşı savunulan, “haklara sahip olunan bir doğal durum fikri, güvene dayalı siyasi sözleşme fikri, bunun itaati gerektirdiği, tüm bunların devletle ilişkisi, devletin hakları kadar yükümlülükleri de olduğu fikri”, günümüzdeki siyasi tablonun yapıtaşları arasında görülüyor.
tıklayın
Onyedinci yüzyılın ortalarına doğru doğan İngiliz filozof John Locke, hükümeti ve devleti net biçimde halkın hizmetine koşan bir düşünürdür.
YEDİNCİ BÖLÜMÜ DİNLEYİN
Kendisinden yaklaşık yarım asır önce devleti canavar benzetmesi ile mutlak iktidar sahibi bir varlık olarak tasarlayan diğer İngiliz düşünürü Thomas Hobbes’un vizyonunu paylaşmaz.
Siyaset üzerine eserlerinin üzerinden geçen üç yüz yıla rağmen Locke hala politikaya ılımlı yaklaşımın, bireysey özgürlüklere saygını ve güvenilir hükümet düşüncesinin mimarı olarak güncelliğini korumaktadır.
Bu nedenle empirik ve liberal düşüncenin babası kabul edilir.
John Locke’a göre insanlar özgür, eşit ve bağımsız doğar; kendi hallerine bırakıldıklarında akıl yürütme ile doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek temel bir ahlakla doğar. Dahası insanlar bazı haklara doğuştan sahiptir…
Mülkiyet hakkı da Locke’un hükümet teorisinin belkemiğidir. Ancak mülkiyeti günümüzdekinden daha geniş tanımlar. Ona göre mülkiyet “yaşam, özgürlük ve mülkü” kapsar…
Peki, herkes Tanrı’nın indinde eşitse, niçin bazıları mülk sahibidir de, diğerleri bundan yoksun? Antik Roma düşünürü Cicero’yu takip eden Locke’a göre mülkiyetin kökeninde doğanın ürünlerinin yararlanmak ve insan emeğini bu ürünlere katmak vardır.
Yani Locke’a göre insanlar arasındaki mülk eşitsizliğinin kökeni doğayla girilen ilişkidedir. Örneğin toprağı işlemek, avcı-toplayıcı hayat tarzından daha değerlidir.
Filozof ve eğitimci olan ve 1712 yılında Cenevre’de doğan Rousseau, Aydınlanma insanının en iyi örneklerinden biriydi, ancak tüm bu süreçte kendine özgü bir yeri vardı.
SEKİZİNCİ BÖLÜMÜ DİNLEYİN
Onsekizinci yüzyıl, Avrupalı aydınları yepyeni bir düşünce tarzının etkisi altına almasına sahne oldu. Bu düşünce tarzında herşeyden önce aklın önemi vurgulanıyordu.
Sanattan politikaya, dinden toplum düşüncesine varolan tüm fikirler eleştiriliyor, gözden geçiriliyordu. Eski siyasi düzen dağılıyor, yeni bir devir başlıyordu… Ve bu dönem dünya tarihine Aydınlanma dönemi olarak geçti.
Bu aydınlar arasında en önde gelenlerinden biri Jean-Jacques Rousseau’ydu.
Rousseau çağının avrupasındaki despot krallıklara karşıydı ancak siyasi görüşleri Aydınlanma’da egemen görüşlerle de çatışıyordu. Herşeyden önce Rousseau zamanın baskın düşüncesinin tersine, insanlığın karanlık bir çağdan çıkmakta olduğu ve aydınlığa doğru ilerleyeceği görüşüne karşıydı.
Rousseau’nun çağdaşı dünyanın sorunlarına çözüm aradığı eseri ‘Toplum Sözleşmesi’ oldu. dünya literatürünün unutulmazları arasına giren, “insan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur” cümlesi, bir slogan olarak bu eserin sayfaları arasından sıyrılıp kuşaklar boyu devrimcilerin sloganı haline gelir. Rousseau bu eserinde antik Roma’nın cumhuriyetçi dönemi gibi eşitlikçi addettiği eski toplumların ruhunu canlandırmaya çalışır…
Rousseau’nun toplum sözleşmesi vizyonuna göre her bir yurttaş başkalarının iyiliği, ya da Rousseau’nun deyimiyle, genel iradenin iyiliği için bireysel haklarından feragat eder.
Devrimci sloganlar haline gelen “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” kavramları tümüyle Rousseau’yu yansıtır:
“Başka insanlar arasında özgür olmamız, aramızda eşitlik olmasıyla mümkündü. Ancak aramızda kardeşlik havası varsa ortak kurallar yaratabilirdik.”
Siyasi düşünce tarihinin en güçlü akımlarından biri olan liberalizm kaba hatlarıyla devletin, ekonomik alanda olsun, sosyal alanda olsun insanların hayatına mümkün olduğunca az müdahele etmesi talebini ortaya koyan bir düşünce ve siyasi pratiktir.
DOKUZUNCU BÖLÜMÜ DİNLEYİN
Çağdaş yaşamın oldukça güncel bir parçası olan bu düşüncenin kökleri ise Aydınlanma çağı İskoçyasına gider…
Buradaki düşünce hayatına damga vuran 1723 doğumlu Adam Smith, Fransızca konuşan dünyanın yıldızları Rousseau ve Voltaire’in hayranıydı, ancak onlardan farklı olarak devrimci değil.
Smith’e göre devletin devrilmesi gerekmiyordu, bunun yerine mümkün olduğunca bir kenara çekilmeliydi devlet çünkü çok müsrifti…
Adam Smith’in mirasını İngiltere’ye taşıyan isim olan Bentham devletin-hükümetin işlevlerini sınırlamak gerektiğini savunuyordu. Adam Smith gibi o da siyasi sistemlerin doğal veya doğuştan haklara dayanmadığını, karşılıklı rızaya, uzlaşmaya dayalı olduğunu düşünüyordu. Bentham’ın ideal yasa ve kurumlara ilişkin kuramı fayda kavramına dayanıyordu.
Faydacılık kuramının idealleriyle yetişen önde gelen İngiliz düşünürlerinden biri de John Stuart Mill’dir.
Bentham’ın devletin halkın yararı için halk adına bazı işlere kalkışmaması gerektiği düşüncesini geliştiren John Stuart Mill, “devlet baba” düşüncesini eleştirenlerin başında gelir…
Mill’e göre devlet bireylerin potansiyellerini gerçekleştirmelerine olanak sağlayacak ortamı yaratmalı ancak insanların bireyselliğini ezmemeli…
Yirminci yüzyılda pozitif ve negatif özgürlük taraftarları birbirlerinden ayrılmaya başladı. Aralarında ünlü ekonomist John Maynard Keynes de olan ‘Yeni liberaller’ adı verilen kesim, devletin liberal toplumun geliştirilmesinde etkin rol oynamasını talep ediyordu.
Bu kesimin karşısındaki düşüncenin en önde gelen ismi ise Avusturya doğumlu ekonomist Friedrich Hayek oldu. 1992 yılında doksan yaşının üzerinde ölen Hayek’e göre liberal adı verilen çevreler liberal düşüncenin temel ilkelerine ihanet ediyordu…
Devlet hangi alanlarda etkin olmalı, neredelerde olmamalı? Bu, yirminci yüzyılda sosyal liberalizm ile ekonomik liberalizm arasındaki en büyük anlaşmazlık konusudur.
Taraftarları gözünde, hem büyük bir sosyal bilimci hem büyük bir devrimci olan, hem teoride hem de pratikte önderdir Marx; karşıtları gözünde ise çağdışı kuramları ve kışkırttığı olumsuz duygularla çağdaş hayata yönelik ciddi bir tehdit.
ONUNCU BÖLÜMÜ DİNLEYİN
Siyasi düşünce tarihi açısından ise Marx muhtemelen bu iki ucun arasında bir yerde…
1818′de günümüz’de Almanya içinde kalan Rheinland’da doğan Karl Marx, liberal devlet görüşünün naif bir görüş olduğu, gelmiş geçmiş tüm devletlerin sınıf baskısının araçları olduğu düşüncesindedir.
Yani bir sınıf devletin kontrolüne sahip olur ve devlet gücünü ezilen sınıflar üzerinde kendi ekonomik gücünü pekiştirmek için kullanır.
Marx’a göre komünizmin erken aşamalarında devlete ihtiyaç olabileceği halde, komünist toplumun tam olgunluğa erişmesi ile devlete ihtiyaç kalmayacaktır.
Karl Marx ve deyim yerindeyse sağ kolu Friedrich Engels 1848′te yayınladıkları Komünist Manifesto bir dönüm noktası oldu:
“Komünist devrim egemen sınıfları tir tir titretiyor. İşçi sınıfının zincirlerinden başka kaydecekleri bir şey yoktur; oysa tüm dünya onların olabilir. dünyanın tüm işçileri, birleşiniz…”
Marx’ın bu çağrısına yirminci yüzyıl boyunca dünyanın dört bir yanından yanıtlar geldi; Küba’dan Kamboçya’ya dünyanın dört bir yanında Marx adına bir dizi rejim kuruldu, Çin Halk Cumhuriyeti’nden Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’ya dek yüz milyonlarca insan Marxist iddialar dile getiren devletler tarafından yönetildi…
Yakın dönemde, özellikle de 1989 yılından sonra doğu bloğunun dağılması ile birlikte Marx ve marxist düşüncenin yanlışlandığı, bu geleneğin insanlığa söyleyecek sözü olmadığı sık sık dile getirildi..
Ancak temel itirazı, siyasi süreci devre dışı bırakacak şekilde, ekonominin tümüyle piyasa güçlerine terkedilmesi olan Marx’ın düşüncüleri küresel kapitalizmin gelişimine yönelik eleştirilerde bir kez daha canlanıyor.
Milliyetçilik 18. yüzyıl sonlarında özellikle Alman düşünürleri arasında, Fransız devrimi ve Napolyon’un Avrupa çapında yaydığı evrensel vatandaşlık ve akıl ideallerine tepki olarak doğdu.
ONBİRİNCİ BÖLÜMÜ DİNLEYİN
Başlangıçta bir çok Alman düşünür Napolyon hayranıydı. Ancak zaman içinde bir çeşit askeri işgalciye dönüştüğünde Napolyon’a karşı cephe almaya başladılar.
Bir dizi düşünür, her bir ulusal kültürün, özellikle de dillerin eşsiz rolünü vurgulamaya başladı.
Bu tür bir milliyetçiliğin 1860 ve 70′lerde İtalya ve Almanya’nın, küçük devletçiklerin bir araya gelmesi ile kurulmasında büyük etkisi oldu.
Bazı uzmanlara göre İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde ise, devletin prestiji çerçevesinde ortaya çıkan bir milliyetçiliği yüzlerce yıl geriye götürmek mümkün.
Afrika ve Asya’nın çoğu bölgesinde, özellikle de İngiltere’nin yönetimindeki Hindistan’da ise milliyetçilik, sömürgecilik karşıtı hareketle içiçe geçti. Genelde bu yukarıdan aşağı, eğitimli seçkinlerin önderliğinde bir hareketti…
Örneğin, Kenya’da Jomo Kenyatta, Gana’da Kwame Nkrumah ve bağımsız Hindistan’ın kurucuları Gandi ile Nehru…
Gündeme gelen bir soru, yeni devletlerin bölünmeye ve kurulmaya devam ettiği çağımızda, millet ve devlet kavramlarının sınırlarının nasıl tanımlanması gerektiği…
Bir diğer bir soru ise küreselleşmenin milliyetçiliğin sonu olup olamayacağı…
Yeşil düşünce 20. yüzyılda insanların sadece yaşadıkları sınırlar içinde değil, kendilerini kuşatan tüm bir dünyayla etkileşim içinde olduğu görüşünün güç kazanması ile kendini gösterdi.
ONİKİNCİ BÖLÜMÜ DİNLEYİN
Soğuk Savaş’ın sona erişi geride siyasal ideolojilerden arınmış bir dünya bırakmadı.
Boşluğu dolduranlardan biri güçlü milliyetçi ideolojiler oldu, bunun karşı kutbunda ise korunması gerekenin milletler değil tüm bir gezegen olduğunu söyleyenler yer aldı.
“Yeşil Siyasal Düşünce” isimli bir kitabın yazarı olan Andrew Dobson, “Ekolojizm” olarak adlandırdığı dünya görüşünün kendine özgü ve diğer akımlardan bağımsız bir “Yeşil” siyasal ideoloji niteliği kazandığını söylüyor.
Bu görüşe göre, “Çevreye verilen zararın nedeni, büyümenin sınırına gelinmiş olması. Sonlu bir gezegende yaşıyoruz, sonsuza dek büyüyemeyiz. Diğer yönü ise ahlaki: insanın dışındaki doğal dünyayı bir araç olarak görmememiz gerektiği”.
Dobson’a göre ekolojizm çevrecilikten daha radikal bir akım. Çevrecilik aşamalı reformlarla çevreye verilen zararın azaltılması veya giderilmesini amaçılıyor. Ekolojizm ise bunun daha ötesine gidiyor.
Çevreci görüş geçmişin büyük siyasal düşünürlerinin tepkisiz kalamayacağı bir akım… Örneğin, bugün yaşasaydı Rousseau muhtemelen en önde gelen çevrecilerdeni biri olurdu.
Marx da muhtemelen sınırsız serbest ticarete karşı çıkanlarla arasında bir çok ortak nokta bulurdu.
Hobbes ve Machiavelli ise Yeşilleri nafile idealistler olarak görürdü…
Bazılarına göre siyasetin acı gerçekleri geçtiğimiz 100 yıl içinde siyasal düşüncenin önemini azalttı.
Bu görüşe göre politikacılar artık düşünürler olmaktan çıktı, tümüyle icraatçılara dönüştü… Ancak muhtemelen önümüzdeki dönem, insanların, sadece yaşadıkları ulusal sınırlar çerçevesinde değil, kendilerini kuşatan tüm bir dünyayla ilişkilerini giderek daha çok düşündükleri bir dönem olacak…
BBC’de ilk olarak 2002 yılında yayınlanmış olan bu dizinin tekrar yayını ise 2010 yılında yapılmıştır.
Toplam okunma (9857) Bugün(3) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Çağdaş burjuva sanatında bunalım ve estetik teorisi – Stanka Simeonova Ağustos 27, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Kültür Sanat - Cultural Arts , add a comment
Sanatçının toplumsal insanın tipik yaşantılarını, ülkülerini ve etik yada estetik yönlerini yansıtmayı reddetmesi, yaratıcı eylemden yüz çevirmesi, sanatın insandan uzaklaşması demektir. Eşyalaştırma ve kişisizleştirme sonunda insan kendi adını bile kaybediyor. Yazarlar ona artık ‘’ Falan,Filan, X ‘’ demeye başlıyorlar. İnsansızlaştırma her şeyden önce sanatın içerik yönünü yıkar. Giderek, sanat ‘’ insan bilgisi’’ olmaktan çıkar. Sanatçının insan karşısındaki yani toplum karşısındaki sorumluluğu ya küçümsenir, yada büsbütün yok edilir. Nitekim, fütüristler ‘”insan şimdi bizde hiçbir ilgi uyandırmıyor’” dediler. Böylece, attılar onu edebiyattan. Salvador Dali: ‘’ Ben insanları alıklaştırmayı seviyorum’’ diyor hiç sıkılmadan. Rob Griye, insana da eşya gibi, öteki eşyalar arasında yer veriyor. Konserve kutularının ressamı Endy Warhol ise: ‘makineler insanlar kadar çok sorunla uğramıyor. Onun için ben de makine olmayı isterdim.” diyor.
Tekel öncesi kapitalizmin emperyalizme dönüşmesini Lenin ” her yönde tepki” olarak niteler.Emperyalizmin tüm burjuva sistemi ile kültürünü derin bir genel bunalıma sürüklemiştir.Çağdaş dekadan burjuva sanatının ” modernizm ve yığın kültürü” denilen şekli bu bunalımın ürünüdür.
Bu bunalımın toplumsal-tarihsel temeli emperyalizmdir.Kapitalizmin en yüksek ve son aşaması olan emperyalizm,çözümlenemez iç çelişkilerle dolu bir aşamadır.Bunalımın toplumsal temeli emperyalist burjuvazidir.Bu sınıf,öznel olarak meydana gelen değişikliklere bir anlam vermek ve kendi ideolojisini kapitalizmin en yüksek aşamasının gerekleriyle bağdaştırmak zorundadır.Öte yandan, küçük burjuvazi ve psikolojisi de modernizmi ve ” yığın kültürü”nü besleyen bir kaynaktır.
Modernizm ve ” yığın kültürü” genellikle kapitalist şartların sanata düşmanlığının belirtisidir. Bu düşmanlığı bir zamanlar, Ruso,Şiller,Göte,Hegel sezmiş ve ilk kez ” ekdeğer teorileri”nde onu açıklamıştır.(2) Aslında, yaslandıkları doktrinlerle birlikte bunlar burjuva kültürünün içine düştüğü genel bunalımın ve tarihsel süreçte burjuvazinin yerini algılamasının edebi ve estetik bir anlatımıdır. Şüphesiz, bunlar estetik birer yorumlamadır ve birer sanat yaratıcılığıdır. Birçok durumda burjuvaziye özgü birer sanattır ve burjuva bilincinin sınırları içinde kalmaktadır.Burjuvazi bu sanatın aracılığıyla bunalımdan kendine bir çıkış yolu arar. Bunun için gerçekdışı tarihsel isteklerini gerçek diye göstermeye, emperyalizmin çözülemeyen çelişkilerini çözmeye, gerçeği gizlemeye çalışır; kapitalizmde bulunmayan kişi özgürlüğünden , sanat özgürlüğünden dem vurur.
Gerçi, dekadan burjuva sanatı emperyalizm çağıyla bağımlıdır. Ama bunu yalnızca sosyoloji ile, yani doğrudan doğruya çıkarla sınırlandırmamalıdır. Toplumsal kökenlerinden başka onun teknik ilerlemede, burjuvazinin ruhsal hayatında, ideolojisinde ve sanatın gelişmesinde olduğu gibi özellikle felsefe ile estetiğin gelişmesinde de kendine özgü şartları vardır.
Sanatta Modernizm Nedir?
Modernizm kavramının Marksist ve burjuva estetiğinde ayrı bir anlam ve önemi vardır.İlk kez Bodler’in kullandığı ” modernizm” terimi,semantik bakımdan ” çağdaş”, ” yeni” demektir.Bununla birlikte, modernizm kavramı ne modern üslup kavramıyla, ne de çağdaş sanat kavramıyla karıştırılmamalıdır.Marksist estetikte ” modernizm”, çağdaş sanatın gelişmesindeki bunalımlı olayları dile getiren bir terimdir.(3)Bu emperyalizm döneminde gerici burjuva sanat ve edebiyatında görülen birçok dekadan okul ve akımın da genel adıdır.Modernizme, sembolizm,fütürizm. ekspresyonizm,konstrüktivizm, kübizm, fovizm, taizm,dadaizm, anarşik dadaizm, abstraksioizm, sürrealizm, hiperrealizm, ”yeni roman”, ” mantıkdışı edebiyat”, ” mantıkdışı dram”,” somut müzik”, ” pop-art”, ” op-art”, ” hepening” gibi akımlar sokulabilir.(4) Bunlar ”öncü sanat ”, ”seçkinler için sanat ” diye de adlandırılan başlıca biçimci akımlardır.
Modernizm terimi burjuva ideologlarının ve modernist ressamların dilinden düşmeyen bir terimdir. Modern sözü altında onlar kendilerinin çağdaş olduklarını göstermek isterler.Bazıları seçtikleri alanın ileri ve özgür olduğuna, sanatta yeni bir dönemi başlattıklarına büyük bir içtenlikle inanırlar.Nitekim, Fransız öncüleri böyle düşünüyorlardı.Aslında, modernizm onların sahte ilericiliklerini ve gerici düşüncelerini gizlemeye yaramıştır. Tanınmış Sovyet bilgini Mihail Lifsits şöyle yazıyor: ” Biz, modernizmi sanatçının kendisini temize çıkarması için yarattığı bir üslup sistemi ve kendisini ilerici, özgür göstermesine yarayan özel bir poz diye anlıyoruz.”(5)
Modern olmak iddiasıyla dekadan sanat, yeni bir aşama sanatın gelişiminde bir doruk olarak görünmek amacını güder. Bu sebeple çağdaş sanat kavramı içeriğini tamamlanmış sayar.
Çoğu kez tümüyle tek taraflı ve keyif olarak bütün gerçekçi sanat terk edilir; edebiyatın çağdaş dönemine yalnızca Kafka, Joys, Prust ile izleyicilerinin yapıtları sokulur.1963 yılında Avrupalı yazarların Leningrat’ta yapılan toplantısında bazı batılı yazarlar zamanımız sanatın, yani yeni sanatın ancak çağdaş sanatın manevi babaları denilen Joys, Prust ve Kafka’nın yapıtlarındaki geleneklerin sürdürülmesiyle yaratılabileceğini ileri sürmüşler, gerçekliğin aşılmış bir akım olduğunu, eskidiğini ve bir sanat yöntemi olarak gücünü yitirdiğini açıkça söylemişlerdir.
Kübizm ve genellikle soyutçuluğun belirmesi Rönesans’tan sonra sanatta büyük devrim olarak ele alınmaktadır.Fransız sanat bilgini Mişel Ragon, çağımız için soyutçuluğun öneminin ancak Rönesans çağındaki yetenekli, usta sanatçıların sanata yaptıkları devrimle kıyaslanabileceğini söylüyor.Ancak modernizmin bazı okullarında yetişmiş yaratıcıların sanata yeni bir şeyler katabileceklerini ileri sürüyor.
Bu şüphesiz , gerçeğe uymamaktadır.Böyle bir iddia çağdaş eleştirici gerçekliğe ve özellikle sosyalist gerçekliğe aykırı bir yöneliştir.Herkesçe bilinmektedir ki, R.Rolan, M.Şolohov, D. Furmanov,T, Man, T.Drayzer ve daha bir çok büyük sanatçılar modernizmin okullarından geçmemişlerdir.Ayrıca çok yetenekli ve güçlü bazı sanatçıların modernizmden uzaklaşarak gerçekçi sanata yöneldikleri de görülmektedir. Nitekim A.Blok, Stoyanof, sembolizmden; Lui Aragon, P. Eluard, sürrealizmden ; Mayakovski fütürizmden; Y. Beher, Geo Milev ekspresyonizmden; A. Adamov mantıkdışı tiyatrodan vazgeçmişlerdir.Üstelik,en değerli yapıtlarını sosyalist gerçeklik içinde vermişlerdir.
Bu sebeple, bazı büyük sanatçıların modern akımlardan geçmiş olması modernizme güç katmaz.Modernizmi, dünya sanatında ilerlemelere yol açan gerçekliğin zorunlu bir karşıtı olarak ele almak da doğru değildir.Gerçi modernizm hemen hemen , bütün burjuva dünyasına yayılmıştır.(6) Ama sanatın gelişmesinde bir zorunluluk olarak, hatta dünya sanatında zorunlu bir aşama olarak kabul edilmesi gerekmez.Çünkü bu zorunluluk hiç bir zaman gerçek bir yenilikçiliğin belirtisi olamaz.
Son yıllarda dekadan sanat sorununun yeniden değerlendirilmesi ve genellikle buna değinilmemesi eğilimleri göze çarpmaktadır.Franz Kafka’nın 80. doğum yıldönümü dolayısıyla düzenlenen Prag Konferansında (1963) dekadan sanat kavramının bırakılması önerildi.Çünkü bu sanat insafsızlığa ve iğrençliğe yönelişi, kişisel ve toplumsal ilişkilerde küstahlıkları bağrında toplayarak kapitalist topluma karşı eleştirilerde bulunuyormuş. Bundan ötürü de dekadan değilmiş.Görüldüğü üzere, modernizm terimi ” düşkünleşmiş sanat” demek olan dekadan teriminden kaçınmaya yardım ettiği gibi, modernizmin sanat metodunu doğrudan doğruya ” biçimci”( formalist) olarak nitelendiren ” biçimci sanat teriminden de kaçınmaya yardım etmektedir.Modernizmin ideolojik estetik özünü gizlemekle ideoloji kundakçılığı yapılmaktadır.
Çağdaş burjuva teoricileri burjuva sanatı teriminden kaçınmak için, sınırlarını tarih dışına kaydırarak kullanıyorlar modernizm kavramını. ‘’ Sanat Psikolojisi’’ adlı kitabında Malro birçok durumlarda modernizmi yeni ile bir tutuyor ve onu tüm ulusların, tüm çağların sanat ve kültüründe yeni bir devrimci biçim olarak gösteriyor.
Aslında modernizm gerçekçi sanata, değerli her sanata ve gerçeğe öznel bağlılığıyla, insana ilişkin bilimdışı görüşleriyle, genel tarihsel süreçte gerici bir rol oynamaktadır. Hayatta olumsuza, iğrence olan yakınlığı ve sanata doğruluğu, insancıl coşkuyu inkar etmesi onu bir sanat olarak küçültmekte ve hatta çoğu kez o sanatın sınırları dışına çıkarmaktadır. Bu sorunlar; biçim yaratma araçları, teknik yöntemler, üslup, şu ya da bu sanatçının üslubu sorun değildir.Bunlar; dünya görüşü ile sanat yöntemi ve sanatın ideolojik işlev sorunlarıdır.
Bütün bunlar modernizmin gerçekçi felsefi- estetik özündeki ortaklıktan, modernistlerin dünya görüşü ve yöntemindeki ortaklıktan söz etmemize hak vermektedir. Burada sorun, dekadan yapıtların ve yazarların kime hizmet ettikleri sorunu değildir.Asıl sorun; onların toplumsal şartlara ve sınıfsal çıkarlara bağımlılığıdır.Çeşitli felsefe-estetik ve sanat kurallarında ve dallarında insanlığın büyük bir kesiminin sanatsal gelişimini sürekli olarak engelleyen mutlaklaşma ve bağımsızlaşmanın birer sistem haline gelmesine burjuva sanatının olanak vermesidir.
Modernizmin felsefi-estetik özü burjuva ideolojisinin çökmesiyle ve kültürel değerlerin burjuva ölçülerine göre yeniden değerlendirilmesiyle oluşmaya başlar. Sopenhauer’in kötümser teorileri ile Marks Ştiner’in savaşçı bireyciliği ve bencilliğinden Niçe’nin gerici felsefesi doğmuştur. Bu felsefenin mit ve anti-realizm teorisi modernizmin felsefe ve yönteminin temeline yerleşti. Bu felsefe halk yığınlarını ve hayatı küçümseme, aklın insanlara hizmet edemeyeceğini gösterme, aklın yerine bilinçaltını ve içgüdüyü koyma teorileriyle, gerçekliği ve sanat doğruluğunu aşağılama eğilimiyle birleşti. Şopenhauer’e ve Niçe’ye A. Bergson, B. Kroçe, Z.Froyd, K.Yung vb. yardım ettiler. Niçe ‘’ tanrı öldü!’’ diye haykırdı. Bugün de Erıch From ‘’ insan öldü’’ ve M.Makluin ‘’ sağduyu öldü’’ diye.
Sanat alanında burjuvazinin edepsizlikleri işte böyle aldı yürüdü.
Modernizm felsefesi öznel idealizm egemenliğindeki idealist,vülgermateryalist, pozitivist,
pragmatik, agnostik, skeptik vb. akımlardan oluşmuş bir eklektizmdir. Bu bakımdan modernizme eski şema uygulanamaz. Çünkü, bu şemaya göre felsefi materyalizme sanatta hep gerçekçilik, felsefi idealizme ise hep gerçeküstücülük uygun gelmiştir. Modernizm kendi içinde çelişkilidir. Belki onda gerçekçi anlar da, sanat doğruluğu anları da bulunur, ama gerçeğin yozlaştırılmış, öznelci yansıması hep ağır basar.
Sanatın görece bağımsızlığı kendine, özgü yaşam ve gelişimi toplum bilinci sınırları içinde ve özellikle toplumsal ideolojide bir bütün olarak bulunmaktadır. Onun için modernizmin kökleri burjuva sanatının özgül (spesifik) gelişiminde ve onun ortak mantığında da aranmalıdır. XIX.yüzyılın ikinci yarısında ( özellikle Paris Komünü bozgunundan sonra ) dekadanlık doğmuştur.A.V.Lunaçarski’ye göre ilk dekadan Bodler’dir. ( ‘’ Kötülük Çiçekleri’’-1875). Ondan sonra Rembo, Malarme, Verlen vb. gelir. Dekadanlık XX. Yüzyıl sanatında modernizmin önceli ve sanat kaynaklarından biridir. Dekadanlar gibi kübistler ve sürrealistler de yaratıcılıklarının çoğuna burjuva düzenini eleştirmekle başlarlar. Fakat onların sanatı genellikle ‘’ yaltakçı başkaldırma’’dır.Nesnel olarak kapitalist düzene hizmet eder ve çokluk kapitalizmin savunusu haline gelirler. Çünkü eleştiri burjuvazi ile küçük burjuvazinin çıkarları arasından yapılır. Modernizmin yaptığı eleştiri ve sosyal protesto biçimsel araştırmalara, kendi amacına yarayan deneylere dönüşür.
Modernizmin felsefi özü öznel ve nesnel idealizmden vülger maddeciliğe kadar yayılırken, modernizmin sanat yöntemi de sonunda katıksız biçimciliğe ve vülger doğalcılığa kadar uzanır.
Modernizmin yöntemi gerçeğin değişik yönlerinin görece bağımsızlığı ile sanatın görece bağımsızlığından çıkar. Fakat o bu göreve bağımsızlığı mutlaklaştırır, sanat tipine yaraşan dengeyi bozar. Bu mutlaklaştırma ressamlıkta taşizmi, edebiyatta letrizmi, müzikte dodekafoniyi yaratmıştır.
Modernizmi ve ‘’ yığınsal kültürü’’ savunan çağdaş burjuva estetiğinin genel niteliğine gelince , her şeyden önce belirtmek gerekir ki, o kapitalizmden sosyalizme tarihsel geçiş döneminde emperyalist burjuvazinin estetik görüşlerinin teorik alandaki kristalizasyonudur. Üstelik, bu estetik
kendi kuramsal kalıntının yeniden değerlendirilerek gözden geçirilmesine ve burjuvazinin çağdaş emperyalist toplumun derin çelişkilerini yansıtan düşünceleriyle ve karamsar kararlarıyla donatılmasına çalışır. Ayrıca, Çağdaş burjuva estetiği, çağdaş estetik kavrayışta ilerlemenin taşıyıcısı ve savunucusu olan Marksist-Leninist estetikle çılgınca savaşır.(7)
Modernizm Sanatı Bozar
Marksist-Leninist estetiğe göre sanatın öznel ve nesnel, ayrık ve ortak, soyut ve somut, ussal ve duygusal yanları vardır. Sanatta içerik ile biçim arasında karmaşık bir diyalektik birlik meydana getirir. Adı geçen yanlar arasında bir sanat ölçülülüğü varsa sanat tipi de vardır. Akademisyen Todos Pavlov’un, sanat ölçülülüğünü her gerçek sanat yaratıcılığının genel kanunu olarak ele alması boşuna değildir.
Modernizm ise yapıttaki sanat biçimi ile düşünce-sanat birliği arasındaki ölçülülüğü bozar.
Modernizm aşırı özelciliği ile, özne ile nesne arasındaki gerçek çelişkiyi aşırılaştırarak sanatın içeriğini bozar. Modernist sanatçı, yansıma teorisini inkar eder ve ‘’ gerçek olmayanı’’ dile getirmeye çalışır. Dekadan sanatın türlü ‘’ izm’’leri ‘’ anti’’leri XX. yüzyılda öznelciliği, sanatla gerçeklik arasındaki uyumsuzluğu durmadan derinleştirmektedir. Usdışçılığa (irasyonalizme) kesin sapmalarda buradan ileri gelmektedir. Sanatın özgürlüğü, bilinçaltından sağduyuya aykırı durum ve tipler çıkarma özgürlüğüne dönüşmektedir. Sembolistler, Bergsoncular, çağdaş Froydistler sağduyu alanını daraltarak bilinçaltı alanını sınırsız yaptılar. Yaratıcılıktan gitgide bilinçsiz bir süreç diye bahsetmeye başladılar. Özne, bilinçaltının acayiplikleri ardında yürüyen iradesiz bir kişilik olarak ele alındı. Hatta, kitap ve resimlerde anlamsız ve anlaşılmaz ‘’ indexler’’ varsa bunları, okuyucunun çözmesi ve böylece yazarın ne yazdığını, ressamın ne resmettiğini anlamasına yardım etmesi istendi. Bu yüzden, artık sanatçı kendi hayal kırıklığı ve korkuları ile yetiniyor, hayallerin kölesi olarak kalıyor, sözüm ona kurtarıcı soyutlama tedavisine inanıyor. Yalnızlık içinde yalnızca kendine ya da bir ‘’ seçkinler’’ çevresine sorumlu olduğunu, halka karşı sorulu olmadığını düşünüyor.
Öznelcilik, nesnel dünyayı bir sanat konusu olmaktan uzaklaştırıyor.XIX.yüzyılda dekadan Bodler, Materlink, Malarme öznelcilikle işe başladılar. Kafka, Joys gibi yazarlar , özellikle soyutçular ve sürrealistler ise öznelcilikle başlayıp öznelcilikle bitirdiler işi.Gel gelelim, başlangıçta nesnel alem öznel sanatta teşvik edici bir rol oynasa bile, sonraları bu teşvik de yok oluyor. Elbette, öznelciliğin de dereceleri var.Bir zamanlar Malarme gerçek varlıkların tasvir edilmemelerini istiyor, eşyaların şairin iç dünyasına yaptığı etkinin dile getirilmesinde ayak diriyordu. Kafka da dış dünyadan söz ediyor fakat bunu ancak kendi başına tanıyacağını sanıyordu. Günümüzde ise Alen Rob-Griye ‘’ tümel öznelcilik’’ çağrısında bulunuyor. Beket ise,dış dünyanın var olmadığı kanısında. Ona göre, kendisinden ve kendi bilincinden başka hiçbir şey yoktur.’’ Sanat hiçbir şey ifade etmediği gibi,hiçbir şey yansıtmazdı…’’
T.Gotye’nin ‘’ sanat için sanat’’ ilkesi Niçe ve Ortega Gaset ‘ te ‘’ sanatçıdan sanatçıya sanat biçimini aldı. Sanatçılardan birçoğu yapıtlarında nasıl bir gerçeği yansıttıklarını, gerçeğe nasıl bir anlam verdiklerini ve sanat yapıtlarının ne gibi toplumsal bir rol oynayacağını araştırmamamızı istediler.Onlara göre sanat prensip olarak ‘’ öğretmeye, yol göstermeye, açıklamaya ‘’ zorunlu değildir. Sanatın anlamı yalnızca ‘’ yaratmaktır’’.( V.Pengo), ‘’ neden yazmak istediğimi öğrenmek’’tir.(Rob Griye ) Bu anlayışa göre, sanat yalnızca sanatçının zevki ve haz duyması içindir.Şüphesiz böyle bir anlayış, toplumsal rol oynaması gereken yapıt verme sorumluluğunu kaldırır. Gel gelelim, sanatçı ne düşünürse düşünsün, bu biçimdeki yapıtı belirli bir toplumsal rol oynar.
Sorumluluğun küçümsenmesi ve öznelcilik sanatçının özgül sanattan uzaklaşmasında çok açık olarak belirmektedir. Sanat konusu ne türlü de belirlenirse belirlensin , teoride ne kadar tartışmalı yönleri bulunursa bulunsun, sanat pratiği açıkça şunu gösteriyor: Sanat alanında doğal ve toplumsal gerçeğin estetik yönleriyle birlikte insanların yaşantıları, dilek ve ülküleri de özel bir yer almaktadır.Fakat çağımızda dekadan sanatta ise ‘’ genel yıkımın kahinleri’’ tarafından yükseltilen sloganlar ile sanatın insansızlaştırılması yolundaki felsefi-estetik anlayışların gerçekleştiğini görüyoruz.
İnsansızlaştırma, çağdaş burjuva sanatında gittikçe derinleşen bir eğilimdir.Bu eğilim yabancılaşan dekadan sanatın çekirdeğidir.Sanatçının toplumsal insanın tipik yaşantılarını, ülkülerini ve etik yada estetik yönlerini yansıtmayı reddetmesi, yaratıcı eylemden yüz çevirmesi, sanatın insandan uzaklaşması demektir.Eşyalaştırma ve kişisizleştirme sonunda insan kendi adını bile kaybediyor.Yazarlar ona artık ‘’ Falan,Filan, X ‘’ demeye başlıyorlar. İnsansızlaştırma her şeyden önce sanatın içerik yönünü yıkar. Giderek, sanat ‘’ insan bilgisi’’ olmaktan çıkar. Sanatçının insan karşısındaki yani toplum karşısındaki sorumluluğu ya küçümsenir, yada büsbütün yok edilir. Nitekim, fütüristler ‘’ insan şimdi bizde hiçbir ilgi uyandırmıyor’’ dediler. Böylece, attılar onu edebiyattan. Salvador Dali: ‘’ Ben insanları alıklaştırmayı seviyorum’’ diyor hiç sıkılmadan. Rob Griye, insana da eşya gibi, öteki eşyalar arasında yer veriyor. Konserve kutularının ressamı Endi Uoril ise: ‘’ makineler insanlar kadar çok sorunla uğramıyor. Onun için ben de makine olmayı isterdim.’’ diyor. Gerçekten de modernist sanatta insan peyzajlardan, ıssız sokaklarıyla büyük şehir resimlerinden atılmış bulunmaktadır. Öteki eşyalar arasında o da bir eşyaya, öbür lekeler arasında o da bir lekeye dönüşmektedir.
Zamanın teknik ve dinamiğine tapmak, ırkçılık teorisi önünde eğilmek, nezakete ve romantiğe karşı çıkmak çabası birçok fütüristi yığınsal cinayetlerin, savaşın ve faşizmin övgüsüne kadar götürmüştür.
Hayatın yanlış, tek taraflı ve gelişigüzel biçimde gösterilmesiyle sanatın içeriği bozulmaktadır.İnsanlara hayatın sözde mantıksızlığı ve onun bir kaos olduğu düşüncesinin aşılanması amacıyla konular keyfi olarak seçilip işlenmektedir. Tipik olan araştırılmakta, gelişme eğilimi duyulmamaktadır.
Modernizmin amaçlarından biri toplumsal hayata karışmamaktır.Nitekim, çağdaş modernistlerin çoğu büyük toplumsal konuları ele almayı kabul etmezler. Fakat meydana getirdikleri yapıtlarında, dolaylı ya da dolaysız olarak, kişiye karşı, toplumun tarihsel sorunlarına karşı ve ilerici sanata karşı çıkarlar…’’Sanat oldum olası bir tarafı tutar, toplumun kaderine kayıtsız kalamaz ‘’ diyen M.Gorki ne kadar da haklı.
Sanatçının öznelliği, us dışına kayması ve özgül sanat doğrultusundan ayrılması ne derece çoğalırsa, sanatın içeriği de yaratıcılık da toplumsal önemini o derece kaybeder. Pşebisevski,D. Anuntsio gibi bazı dekadan ressamları değerlendirirken: ‘’ Ressamın, parlak bir kişiliğe kavuşması ve dünyanın bir aynası olabilmesi için ilerici toplumsal savaşlarla ilişki kurması gerekir.Gerçek ressam yapıtını milyonlarca insan için , modernist ressam ise soyutlanmış, insanlıktan çıkmış insan için yapar.’’
Modernizm, sanatın biçimi karşısında da nihilist ve keyfidir. Sanat araçlarının keyfi kullanışlarıyla yansıma teorisinde bu nihilizm belirmektedir. Modernist sanatçıların kendileri de sık sık deformasyondan, denatüralizasyon yönteminden söz ederler.
Edebiyatta biçimcilik edebi dili bozar, sözdizimini alt üst eder, sözcükleri başıboş bırakır. Ve sonunda birtakım anlamsız ses dizileri ortaya çıkar.Bunun birçok örnekleri vardır. Coys’un ‘’ Ulis’’ romanında noktalama işaretleri yoktur. Dadaizm anlamsız ses dizileri kurar.Sürrealist yapıtlar da mantıksız ve saçmadır. Fütürizmin temsilcisi Marinetti sözdiziminin kalkması ve sözcüklerin gelişigüzel dizilmesi için savaşıyor. Ona göre, ilkönce noktalama işaretleri kaldırılmalı ve yalnızca cins isimler kullanılmalı, zarflar ve sıfatlar atılmalıdır. Fiilin yalnızca mastar şekli kullanılmamalıdır…İşte Marineti’nin çizdiği bir peyzaj: 22Ufuk, güneşin en parlak ışığı, üç tane üçgen biçiminde gölge, gül rengi üç eşkenar dörtgen, beş tepe kesiti,50 duman sütunu,23 ateş parıltısı”(8)
Resim sanatında deformasyon resmin aslına, resmedilene benzerliği ortadan kaldırmakla,alabildiğine mantıksız ve soyut, bağlantısız öğelerin resmedilmesine yol açmaktadır.
Modernist akımların biçimciliği ve yenilikçi diye öne sürmelerine karşın sanat araçlarıyla hazır konstrüksiyonlar kullanılmaktadır. Batı’da, örneğin resim alanında soyutçuluğa ressamlıkta ‘’ felsefi grafik’’ yada ‘’ yeni estetik tanrıcılık’’ adı verilmektedir.
Modernist anlamlılığı çoğun canlılığa aykırı görürler. Örneğin, ekspresyonistler ressamlıkta anlamlılıktan yanadırlar ama canlılığa da karşıdırlar. Sürrealistler ayrıntıları güzel ve canlı resmeder, fakat onları mantıksızca birbirine bağlarlar. Sanatın bütün tarihi gösteriyor ki, hayatın görünür yanı onun zorunlu bir örneğidir.Örneğin ay, cansız bir cisim de olsa, gözlerimiz onu nasıl görmüşse, sanata öyle girmiştir. Fakat modernistler buna uymazlar.ressamlıkta , onlara göre, en büyük tehlike normal insanın gerçek dünyayı görsel olarak algılaması imiş.Gerçeği gözlem yolu ile canlandırmaktan kaçınmaları da güya nesnelerin aslını katıksız duyguları , katıksız yaşantıları verdiklerini düşünür ve onları her türlü nesnellikten sıyırır, resme ve sanata özgü araçların sınırları dışına çıkarlar. Böylece, modernizm yapıtın içeriğini de, sanatsal biçimini de sakatlamış olur.
Mecaz ve kinayelerde, mantıksız bağlantı ve durumlara, değişik semboller yaratmaya, anlaşılmaz mitler kurmaya düşkünlük, modernizmi sanatın garip bir mezhebi durumuna dönüştürmektedir. Örneğin Prust, Kafka ve çağdaş anti-romancılar kendi yapıtlarında çağdaş insanın özünü keşfettikleri iddiasındadırlar.
Modernizm bütünü parça ile, nesnelerin özünü başka gerçeklerle değiştirir.Ve bütün bunlar;modernizm kuramcılarının iddia ettikleri gibi uzay uçuşları döneminde gerçeğin ve insanın daha az anlaşılır olmasından, yahut çağın usdışı olmasından değil, modernizmin bir yöntem olarak nesnelerin özüne ulaştıracak bir yol olmamasından ileri gelmektedir.Kaldı ki, gereklerin bozularak sakat biçimde gösterilmesi de burjuvazinin çıkarlarına uygun gelmektedir.
Ünlü sanat bilgini T.Motilöva modernizmin genel teorik esasını sağduyuya güvensizlik , gerçek dünyayı bilmemek, tanımamak, bütünüyle bir mantıksızlık, bir kaos olan bir hayat görüşü diye tanımlamaktadır.Moral nihilizmi de içine alan şüphecilik bu esası tamamlamaktadır. Estetik planda ise gerçekliğin geleneklerinden ayrılma, tipleri yıkma, tek amaç haline getirilmiştir. Bütün bunlar yetenekli sanatçılarda, özellikle edebiyat alanında saf biçimde değil, öznel içtenlikle,insancıl ve anti burjuva eğilimleri ile çelişkili bir karışım halinde görülmektedir. O kadar ki bu aldatıcı estetik görüşler çokluk tanınmış bazı sanatçıları bile çıkmaza götürmektedir.(9)
Tek amaçlı deneyler birçok modernist ressam ve yazarı ilgi çekmek için Diana Efeska tapınağını tutuşturan eski Herostrat’ın durumuna düşürmektedir. Modernist felsefi-estetik ilkelere dayanan ve modernist üsluplarla yaratılan ‘’ sanat eserleri’’ olanlarda, sergi salonlarında, kim ne isterse onu görsün diye, boş, temiz bezler halinde sergileniyor.Konser salonlarında dinleyici istediği müziği tasarlasın diye hiçbir şey çalınmıyor,konser boş zamanla geçiriliyor. Güzel resim , yerine soyutlamacılık birtakım lekeler, zikzaklar, üçgenler, pop-art konserve kutuları, eski diş protezleri, eski pantolonlar, ‘’ gülen gözlüklü ayakkabılar’’, eski tenekeler, tahta parçaları koymaktadır.’’ Layf Şou’’, ‘’ çıplak tiyatro’’ vb. temsilleri belirmiştir.
Sovyet bilgini A.M.Zverev: “hepening hiç de sanatın gerçeğe yaklaşması olmayıp dramaturjiden, rejiden, aktörden vazgeçmesidir. Kendine özgü estetik bir hunveybinliktir. Hepeninglerin oyunları çoğunca içkili, gürültülü ziyafetlerle, kırıp dökmelerle ve polisin müdahalesiyle sonuçlanmaktadır.’’ diyor. (10)
Modernizm ve Estetik Eğitim
M-L teoriye göre sanat toplumsal bilincil özgül (spesifik) bir biçimi ve sanat pratiğidir. Gerçekliği sanat yoluyla yansıtır ; toplumun, kişinin gelişmesinde karmaşık, çok planlı bir etkisi bulunur. Geçerli sanat ,gerçekliği tanımada ,emekçilerin estetik eğitiminde ,onları dünyayı devrimsel değiştirme eylemine sokmada ve seferber etmede güçlü bir silahtır. Sanat gerçeği özgül olarak kavrama ve yeniden yaratmadır. Belirli anlamda hayatı yeniden yaratır; insanların deneylerini genişletir. Ayrıca, sanatın inandırma ve taklide özendirerek eğitme gücü vardır. Siyasal, ahlaksal, duygusal vb. yönlülüğü sanat tiplerinden ve durumlarından geldiği için insanlara türlü toplumsal olguların değerini kendi kendilerine özgürce duyup anlamalarına ,buna göre siyasal, ahlaksal, estetik vb. sonuç ve karara varmalarına yardım eder.
Sanat hem duyarlık ve irade enerjisi, hem de estetik tatmin kaynağıdır. Özel bir manevi haz verir;insanın kişiliğini etkiler, yaratıcı güçlerini, sanat yeteneklerini uyandırır, devrimcileri yetiştirir, insanları manen yükseltir, insancıl yapar. Sanat insana işte bu dinlenmede, barışta ve savaşta, sevinçte ve üzünçte eşlik eder. Sanat hikayeyle, şiirle, müzikle, şarkı ve danslarla, mimari ve heykeltıraş yapıtlarıyla hayatı daha dolgun, daha anlamlı, daha güzel,daha yaşanası kılar.(11) İşte bunun için sanat birçok alandan biri değil, “insan kişiliği yaratmada temel alandır ve çözümleyici etkenlerden biridir” diyor T.Jivkov(12)
Estetik eğitim insanın tümel eğitiminin bir yanı olduğuna göre ,estetik ülkü de – her ne kadar kendine göre bir bağımsızlığı olsa da- tüm toplumsal-politik ,etik vb. ülkülere bağlıdır. İnsanların moral ,politik , sınıfsal, yurtseverlik ve evrensellik eğitimine ,bütün toplumsal ülkülerinin biçimlenmesine sanatın katkıda bulunduğu açıktır. Ülkü, sanatın tüm yönlerinin ,doğruluk ve güzelliğinin, türlü siyasal ,ahlaksal vb. düşüncelerin kesiştiği bir odaktır.
Şurası su götürmez bir gerçektir: Toplumsal bilincin her biçimi getirdiği şey ile insanı etkiler. Yansıttığı gerçekler ve yansıtma biçimi ve iletişim yolu ile insana etki yapar.
Sanatın öğretici ve duygulandırıcı niteliği eğitici rolünün temelidir. Modernist yapıtlar insana hayatı tanımada da, ilericiliğe dönüştürmede de yardımcı olmazlar. Öznelci süreçler sanatın doğruluğunu yok eder. Soyutçuluk ve sürrealizm , konusuz film ve saçmalık tiyatrosu en iyi durumlarda bile ancak tek tük gerçekler ,ufak tefek bilgiler verir. Burjuvaziye de lazım olan budur.
“Alman İdeolojisi”nde Marks işaret etmiştir ki, burjuvazi kendi egemenliğini sürdürebilmek için yalandan yararlanmak zorundadır. Bu, herhangi bir mutlak yalan değil, büyük yalanı gizleyecek, bir sürü ufak tefek gerçeklerdir.
Usdışına, karamsarlığa ve umutsuzluğa inanmış modernist sanat kendisinde suçluluk düşüncesini, yok olma duygusunu taşır. Öyle ki, burjuva düzeninin yok olması, bütün dünyanın yok olması, batması gibi gösterilir modernist sanatta.
Güzellik, organik olarak, her gerçek sanatın niteliğidir. Sanatta önemli yer tutar ,sanatın aracıdır. Belki çirkinin ve kötünün de sanatta yeri vardır ama yaratıcılıkla değerlendirilmesi,sanatlı biçimde verilmesi şarttır. Hayatta iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini insanlara göstermek sanatın görevidir. Modernist sanatta üstünkörü ve bozulmuş, değiştirilmiş olarak yapılan yansıtmaların yanında kötüye, çirkine ve deforme edilmiş olana üstünlük verilir. Yakışıksız biçimde kötü varlıklar ,çirkin, deforme olmuş figürler, parça parça kesilmiş gövdeler ,eğri büğrü, kırık eşyalar yada eşya parçaları insana anti-estetik etki yapmaktadır. Modernist sanat sadizmi ve gaddarlığı övmeye kadar götürmüştür işi.
Sanatın işlevi, hayatı zenginleştirip tamamlamak, belirli anlamda güzelleştirip insana manevi sevinç ve estetik haz vermektir. Modernist sanat ise insanlara hiçbir sevinç getirmez.
(…)
Bütün sanat tarihi gösteriyor ki, b,r sanat yapıtı ancak hayatı doğru olarak yansıtırsa eğitici etkisi olur. Sahtekarlık, kasıtlılık, bayağılık ve ilkellik hiçbir zaman doğru ve insancıl bir eğitim sağlayamaz. İğrenç bir kakofoni hiçbir zaman müziksel bir kulak yetiştiremez, taşist lekeler göze zevk veremez. Her gün korkunç biçimli modernist heykeller görmek hoşa gitmez. Konserve kutusu, mumyalanmış tavuk gibi “sanat” yapıtlarından estetik eğitim beklemek yersiz ve gülünçtür.
Modernist yapıtların dünya üstüne verdikleri yanlış izlenimler insanlardaki gerçeklik duygusunu köreltir. Kafka’nın “Avcı Grakhus” adlı hikayesinin kahramanı ölü bir insan mı , diri bir insan mı olduğunu kavramaksızın hayatla ölüm arasında yüzer durur.(14) Resim, şiir ve sinemada sürrealistlerin verdiği yapıtlar da aynı rolü oynamaktadır. İnsanın manevi yaşantısı ile çağın ruhuna ilişkin gerçeğin yokluğu hayatı yanlış değerlendirmeye götürmekte, insanların sosyalleştirilmesini yanlış yola sürüklemektedir. Konunun kasıtlı olarak seçilmesi, hayata verilen öznelci estetik değer, hayalin başıboş bırakılması gerçekle, sanat araçlarıyla alay etme… İşte, bunların sonucu olarak meydana gelen modernist yapıtlar hayal gücünü baştan çıkartmakta , sağduyuyu küçümsemekte ve pratikle uyuşmazlığa, iyi ile kötünün ,gerçek ile yalanın, güzellik ile çirkinliğin nesnel ölçüsüne aykırı düşmektedir.
Modernist sanat insanların zevkini bozmakta ve duyguca yoksullaşmaya, geriye, ilkelliğe götürmektedir. Modernistlerin düşünceden yoksun “tablolarında” yer alan bir takım lekeler, halkacıklar ,zikzaklar insanda yüksek toplumsal ülkülerin oluşmasına yardım edemez.
Modernist sanat bilime, usa, ilerici politikaya,gerçek halkçılığa, ulusallığa ters düşer. İnsanların ilerici sınıf partilerinde, yurtseverlik ve evrensellik yolunda eğitilmesine engel olur. Modernist sanatta olduğu gibi insancıllığını, ilerici düşünce ve ulusal niteliğini yitirmiş bir sanat insana halk ve yurt sevgisi aşılayamaz. Modernist sanat, ulusal geleneklere boş verir. Halkın yaşantısını doğru yansıtmaz. Tarihteki sınıf savaşlarını,halkın kahramanlığını, yüksekliğini yansıtmaz, halka tipik olanı vermez. Örneğin Kafka’nın yapıtlarında eski Avusturya-Macaristan’ı bulmak çok güçtür. M.Prust’un yapıtlarında Paris varoşlarından yalnızca soyut, kopuk ayrıntılar vardır. Biçimcilikle resmedilmiş, soyut tablolar ulusal özellik taşıyamaz. Bilincin doğalcı kopuk akışı halkın psikolojisi üstüne bir düşünce edinmeye, onun kaderini duyup yaşamaya olanak vermez. Sonuç olarak, ne biçimci, ne de kaba doğalcı (natüralist) akımlar insanların estetik eğitimine doğru dürüst yardım edemez…
Kaynak : Yeni Dünya Sosyalizm Sorunları, Şubat 1975, çeviri Hüseyin Çelikkaya
1. Çağdaş ideolojik savaş sorunlarını okuyanlara yardımcı kitap
2. Bkz. Marks ve Engels, c.26 ,b.l s.280
3. At.Stoykof, Modernizm kavramı ve çağdaş bazı modernist akımlar 1970, BKP yayınları
4. Önceleri bazı yazarlar empresionizmi de modernist doğrultuya katıyorlardı. Gerçekten empresionizm burjuva sistemi ve kültürünün çöküşünü haber vermiştir.Empresionizm akademik resmi sanata karşı 19.yy. sonlarında Klasizmin epigonluguna karşı bir protestodur.Elebaşılığını ressam Kurbe’nin (Paris Komün’üne katılmıştır) yaptığı bu protesto, aynı zamanda gözlemciliğin gerçekle bireyci, kuşkucu bir uzlaşmasıdır.Empresionistler için renk her şeydir, içerikten üstündür.
5. M.Lifşist, L.Leyngord,Krizis Bezobraziya, 1968 s.9
6. Savunuculuğunu yapan uluslar arası kongreler bile düzenlenmektedir. Örneğin 1964’te Amsterdam’da düzenlenen beşinci uluslar arası estetik kongresi modernizmi savunan, öven bir kongre idi.
7. Al. Lilov, Sanatla ilgili çağdaş burjuva estetik anlayışlarının eleştirisi. N.İzkustvo y. 1971
8. Fr.Şiler , Batı Avrupa Edebiyatı Tarihi 1939, c.3, s.212
9. T.Motilova, Bugünkü Yabancı Roman,Sovyet Yazarları Yayınları 1966, s. 119-120
10. A. Zverev , İdeolojik Savaş ve Çağdaş Kültür, derleme Nauka y. 1972 s.194
11. Felsefenin İlkeleri, Partizdat 1972
12. Jivkov, Partizdat 1969
13. Lenin, Edebiyat ve Sanat Üstüne, GİHL, 1957 s.583
Toplam okunma (7722) Bugün(1) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Kişilik ve Toplumsal Süreç – Erich Fromm Ağustos 26, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Psikoloji - Philosophy, Genel Kültür - General Culture , add a comment
Bir toplumsal grubun psikolojik tepkilerini incelerken, grup üyelerinin, yani tek tek bireylerin kişilik yapısını ele alıyoruz; ancak, bu kişileri birbirinden ayıran kendilerine özgü özellikler değil, kişilik yapılarında, grubun çoğu üyeleriyle ortak olan özellikleri bizi ilgilendiriyor. Bu kişiliğe, toplumsal kişilik diyebiliriz. Toplumsal kişilik, doğası gereği, bireysel kişilik kadar özgül değildir. Bireysel kişiliği tanımlarken, kendilerine özgü bir oluşumla şu ya da bu bireyin kişilik yapısını biçimlendiren özelliklerin tümünü ele alıyoruz. Toplumsal kişilikse, yalnızca belli özellikleri, bir grubun ortak temel deneyimleri ile ortak yaşam biçiminin sonucu olarak o grup üyelerinin çoğunda gelişen kişilik yapısının temel çekirdeğini içerir.
Toplumsal kişilik kavramı, toplumsal sürecin anlaşılmasında bir anahtar kavramdır. Dinamik analitik psikoloji anlamında kişilik, insan enerjisinin, insan gereksinimlerinin, belli bir toplumdaki belli varoluş biçimine dinamik bir şekilde uyarlanmasıyla şekillenmiş özgül bir kalıptır. Kişilikse, bireylerin düşünmesini, hissetmesini ve edimlerini belirler. Kendi düşüncelerimiz söz konusu olduğunda bunu anlamak bir anlamda güçtür, çünkü hepimiz düşünmenin kişiliğin psikolojik yapısından bağımsız, yalnız ve yalnız zihinsel bir edim olduğu yolundaki geleneksel inancı paylaşmak eğilimindeyizdir. Ancak bu doğru değildir; düşüncelerimiz, somut nesnelerin deneysel kullanımıyla değil de, ahlaksal, felsefesel, siyasal, psikolojik ya da toplumsal sorunlarla ne kadar çok uğraşırsa, bunun doğruluk oranı da o ölçüde azalır. Düşünme ediminde yer alan tümüyle mantıksal öğeleri saymazsak, bu düşünceleri, büyük ölçüde, düşünen kişinin kişilik yapısı belirler. Sevgi, adalet, eşitlik, özveri gibi tekil kavramlar için olduğu gibi, bir kuramsal dizge için de, bir öğreti için de geçerlidir bu. Her bir kavramın ve her bir öğretinin bir duygusal kalıbı vardır ve kalıbın kökleri, bireyin kişilik yapısında bulunmaktadır.
Önceki bölümlerde bunun pek çok örneğini verdik. Öğretilerle ilgili olarak, erken Protestanlıkla çağdaş yetkeciliğin coşkusal köklerini göstermeye çalıştık. Tekil kavramlarla ilgili olarak, örneğin sado-mazoşist kişilik için sevginin ortak bir olumlama ve eşitlik temeline dayanan bir birleşme değil de, ortakyaşamsal bir bağımlılık olduğunu gösterdik; özveri ya da fedakarlık, kişinin zihinsel ve ahlaksal benliğinin ortaya konması değil, bireysel benin daha üstün bir şeye bütünüyle boyun eğmesi anlamına geliyordu; farklılık, eşitlik temelinde bireyselliğin gerçekleştirilmesi değil, güç dengesindeki farklılık anlamına geliyordu; adalet, bireyin doğuştan getirdiği değişmez haklarının gerçekleştirilmesi için koşulsuz olarak hak iddia etmesi değil, herkesin hak ettiğine sahip olması gerektiği anlamına geliyordu; yüreklilik, bireyselliğin yetke karşısında kendisini sonuna dek ortaya koyması değil, boyun eğmeye ve acıya katlanmaya hazır olma anlamına geliyordu. Farklı kişilikte iki insanın örneğin sevgiden söz ederken kullandıkları sözcük aynıdır ama, onların kişilik yapılarına göre sözcük tümüyle farklı anlamlar taşımaktadır. Aslına bakarsanız, bu kavramları baştan sona mantıksal bir sınıflandırma kapsamına alma girişimi nasılsa başarısız olacağından, onların anlamını doğru bir psikolojik çözümlemeye oturtmakla birçok zihinsel karışıklığı engelleyebiliriz.
Düşüncelere şekil veren bir coşkusal kalıbın bulunduğu olgusu, son derece önemlidir, çünkü bu, bir kültürün özünün anlaşılmasında anahtar görevi görür. Bir toplumun içinde bulunan farklı toplumlar ya da sınıflarda, belli, özgün bir toplumsal kişilik vardır ve değişik fikirler bu kişilik temeline dayanarak gelişir ve güçlenir.
Nitekim örneğin çağdaş insan, yaşamın temel amaçları olarak çalışma ve başarıya ulaşma fikrini, yalnızlığı ve kuşkuları nedeniyle çekici bulmuş ve onu güçlendirmiştir; ama Pueblo Kızılderililerine ya da Meksika köylülerine durup dinlenmeden çalışma ve başarıya ulaşma isteği vermek için ne kadar uğraşsak, dil döksek, boşuna olacaktır. Farklı bir kişilik yapısına sahip olan bu halklar, konuşmacının dilini bilseler, anlasalar da, bu türden amaçları ortaya koyan kişinin neden söz ettiğini bile anlamayacaklardır. Aynı şekilde Hitler ve Alman halkının onunla aynı kişilik yapısına sahip kesimi, savaşların ortadan kaldırılabileceğini düşünen kişinin tam anlamıyla aptal ya da düpedüz yalancı olduğuna içtenlikle inanacaktır. Kendi toplumsal kişilikleri uyarınca, felaketsiz ve acısız yaşam, onlar için özgürlük ve eşitlik kadar anlaşılması güç bir şeydir.
Fikirler, çoğu kez, toplumsal kişiliklerinin özellikleri açısından kendilerini etkilemeyen belli gruplar tarafından bilinçli olarak kabul edilirler; bu fikirler, bilinçli bir inançlar yığını olarak kalır ama insanlar gerektiği anda onlara göre hareket etmeyi başaramazlar. Buna bir örnek, Nazizmin zaferi sırasında Alman işçi hareketinde görülmüştür. Hitler’in iktidara geçmesinden önce Alman işçilerinin büyük çoğunluğu, Sosyalist ya da Komünist Partilere oy verdi ve bu partilerin fikirlerine inandılar; yani, işçi sınıfında bu fikirlerin yaygınlığı son derece genişti. Ancak, fikirlerin ağırlığı yaygınlıklanyla orantılı değildi. Nazizmin saldırılan, büyük bir çoğunluğu fikirleri uğruna savaşmaya hazır olan bir siyasal muhalefetle karşılaşmadı. Sol partilerin izleyicilerinden çoğu, yetkeleri olduğu sürece partilerinin programlarına inanıyorlardı gerçi ama, tehlike anı geldiğinde çekilmeye hazırdılar. Alman işçilerinin kişilik yapısını iyice çözümlersek, bu görüngünün—kuşkusuz tek değil— bir nedeni ortaya çıkacaktır. İşçilerin büyük bir çoğunluğunun kişilikleri, daha önce yetkeci kişilik diye tanımladığımız türün birçok özelliklerini taşıyordu. Yerleşik yetkeye karşı yerleşik bir saygıları ve özlemleri vardı. Sosyalizmin, yetkeye karşı bireysel bakımsızlığı, bireysel soyutlanma yerine dayanışmayı öne çıkarması, bu işçilerden pek çoğunun, kişilik yapılan gereği, istedikleri şeyler değildi. Devrimci liderlerin yanlışlanndan biri, partilerinin gücünü, yalnızca bu fikirlerin yaygınlık oranına göre hesaplamalan ve ağırlıktan yoksun olduklannı gözardı etmeleriydi.
Bu görüntünün tersine, Protestan ve Calvinci öğretilerin çözümlenmesi, seslendikleri insanların kişilik yapılannda bulunan kaygı ve ge eksinimlere yanıt vermeleri nedeniyle, yeni dinin izleyicileri üzerinde etkili birer güç olduğunu göstermiştir. Başka deyişle, fikirler, yalnız ve yalnız, belli bir toplumsal kişilikte önem taşıyan özgül insansal greksinimlere yanıt verdikleri ölçüde büyük birer güç haline gelebilirler.
Yalnızca düşüıme ve hissetmeyi değil, edimde bulunmayı da insanın kişilik yapısı belirler. Kuramsal çarçevesi doğru olmamakla birlikte, bunu ortaya koymak, Freud’un başansı olmuştur. Etkinliğin, insanın kişilik yapısında bulunan egemen eğilimlerce belirlendiği, nevrotiklerde çok açık bir şekilde görülebilir. Evlerin pencerelerini, ya da kaldırandaki taşlan sayma zorlanımının, zorlanındı kişiliğin belli itkilerinden kayn;ddandığını anlamak çok kolaydır. Ama normal bir insanın edimleri, yalnızca gerçekliğin gereklilikleri ve akılcı kararlarla belirleniyor sanılır. Oysa, ruhçözümlemenin sunduğu yeni gözlemleme araçlan say isinde, sözümona akılcı davranışla büyük ölçüde kişilik yapısıyla belirlendiğini görebiliriz. Çağdaş insan için çalışmanın ne anlama geldiğini tartışırken bu durumu örnekleyen bir olayı ele almıştık. Durup dinlenmeden etkinlik gösterme yönündeki yoğun isteğin, yalnızlık ve kaygıdan kaynaklandığım görmüştük. Bu çalışma zorlanımı, insanın gerektiği kadar çalıştığı, ayrıca kendi kişilik yapılarındaki güçlerle yönlendirilmediği diğer kültürlerdeki çalışma tutumundan farklydı. Günümüzde, tüm normal insanlarda, aynı çalışma itkisi bulunduğundan, ve ayrıca, yaşamlanm sürdürebilmeleri için bu yoğunlukta bir çalışma gerekli olduğundan, durumun usdışı özelliği kolayca gözden kıçabiliyor.
Şimdi, kişiliğin birey ve toplum için hangi işlevi yerine getirdiğini sormamız gerek. Bireyle ilgili olarak bu soruya yanıt vermek güç değil. Bireyin kişiliği toplumsal kişiliğe az çok uyuyorsa, kişiliğindeki egemen itkiler, onu kendi kültürünün özgül toplumsal koşullan altında gerekli ve uygun olan şeyleri yapmaya götürür. Nitekim, örneğin bir kişi —diyelim, yaşamını sürdürmek için para biriktirmek ve tutumlu olmak durumunda olan bir küçük dükkan sahibi— para biriktirme yönünde tutkulu bir itki ve lüks için para harcamaya karşı yoğun bir nefret duyuyorsa, yapısal özellikleri ona yardımcı olacak demektir. Kişilik özelliklerinin, bu ekonomik işlevden başka tümüyle psikolojik olan, ve de hiç de önemsiz olmayan bir işlevi daha vardır. Tasarruf etme ya da para biriktirme, insanın kişiliğinden kaynaklanan bir is-tekse, o insanın kişiliği, isteğine uygun hareket etmiş olmaktan dolayı büyük bir psikolojik doyuma ulaşacaktır; yani kişi para biriktirdiğinde, yalnız uygulamada kazançlı çıkmakla kalmayacak, aynca büyük bir ruhsal doyum sağlamış olacaktır. Çarşıda alış veriş ederken iki sent arttırdığı için, kişiliği farklı birinin, herhangi bir duyusal zevk aracıyla ulaşabileceği mutluluğu duyan aşağı orta sınıftan bir kadını izlemek, bu konuyu iyice anlamamıza yeterli olur örneğin, insan yalnızca kişilik yapısından kaynaklanan taleplere uygun davrandığında değil, gene aynı nedenle, ona seslenen fikirleri okuduğu ya da dinlediği zaman da bu psikolojik doyuma ulaşır. Yetkeci kişilik için, doğayı boyun eğmek durumunda olduğumuz büyük bir güç olarak betimleyen bir ideoloji, ya da siyasal olaylan, sadistçe tanımlayan bir söylev, çok etkileyicidir, ve bunlan okumak ya da dinlemek edimi, psikolojik doyum getirir. Özetleyecek olursak, normal kişi için öznel kişilik işlevi, uygulama açısından kendisi için gerekli olanlara uygun davranmasına yol açarken, ona yaptığı etkinlikten psikolojik bir doyum vermektir.
Toplumsal kişiliğe, toplumsal süreçteki işlevi açısından bakacak olursak, toplumsal kişiliğin, birey için gördüğü işlevle ilgili sözlerle işe başlamamız gerekir: insan, toplumsal koşullara uyarlanmakla, kendisinde zorunlu olduğu şekilde hareket etme isteği uyandıran özellikler geliştirir. Belli bir toplumdaki insanlann çoğunluğunun kişiliği —yani, toplumsal kişiliği— bireyin bu toplumda yerine getirmek durumunda olduğu nesnel yükümlülüklere uyarlanmışsa, insanlann enerjileri, onlan o toplumun işlemesi için kaçınılmaz üretici güçler haline getirecek kalıplar içinde biçimlendirilir. Şu çalışma örneğini bir kez daha ele alalım. Çağdaş sanayi dizgemiz, enerjimizin çoğunun çalışmak yönünde akıtılmasını gerektirmektedir. İnsanlar yalnızca dışsal gereksinimler yüzünden çalışıyor olsaydı, yapmak zorunda olduklanyla yapmak istedikleri arasında pek çok sürtüşme meydana gelecek ve bu durum onların verimliliğini azaltacaktı. Ne var ki, kişiliğin toplumsal gerekliliklere dinamik uyumuyla, insan enerjisi sürtüşmeye neden olmak yerine özgül ekonomik gereklere uygun şekilde davranma eğilimi oluşturacak şekilde biçimlenmiştir. Dolayısıyla çağdaş insan, böylesine çok çalışmak zorunda bırakılmamış, psikolojik önemi çerçevesinde çözümlemeye çalıştığımız o içsel çalışma zorlanımıha kapılması sağlanmıştır. Ya da açık yetkelere boyun eğmek yerine, onu herhangi bir dışsal yetkeden çok daha etkin bir şekilde denetleyen bir içsel yetke —vicdan ve görev bilinci— geliştirmiştir. Başka deyişle, toplumsal kişilik, dışsal gereklilikleri içsel-leştirir ve böylece insan enerjisini, belli bir ekonomik ve toplumsal dizgenin yükümlülüklerine uygun şekilde kullanır.
Daha önce de gördüğümüz üzere, belli gereksinimler, bir kişilik yapısında bir kez gelişti mi, bu gereksinimlere uygun her davranış, hem psikolojik açıdan hem de maddi başarı açısından doyurucudur. Bir toplum bireye bu iki doyumu aynı anda verebildiği sürece, ruh-bilimsel güçlerin, toplumsal yapıyı sağlamlaştırması söz konusudur. Ama er geç bir çatlak oluşur. Geleneksel kişilik yapısı bu kişilik özelliklerinin artık işe yaramadığı yeni ekonomik koşulların ortaya çıkması sırasında da varlığını sürdürür, insanlar, kişilik yapılarına uygun davranmak isterler, ama bu davranışlar ya kendi ekonomik hedeflerine ulaşmada engel oluştururlar, ya da kendi “doğalarına” uygun davranmalarına izin verecek iş bulma fırsatları azalır. Bu söylediklerimizin iyi bir örneği, eski orta sınıfların, özellikle de Almanya gibi sınıf tabakalaşmasının katı olduğu ülkelerdeki sınıfların kişilik yapısıdır. Eski orta sınıf erdemleri —tutumluluk, sakımmhlık, azla yetinme— çağdaş iş yaşamındaki girişimcilik, tehlikeyi göze almaya hazır olma, saldırganlık gibi yeni erdemler karşısında değer yiti-riyordu. Bu eski erdemler —küçük dükkan sahipleri gibi— bir kesim için hâlâ değerliydi gerçi ama, bu iş alanındaki olanaklar sının öylesine daralmıştı ki, yalnızca eski orta sınıfın evlatları kendi kişilik özelliklerini ekonomik yaşantılarında başarıyla “kullanabiliyordu.”
Bunlar, yetiştirilmeleri gereği, bir zamanlar sınıflanmn toplumsal durumuna uyarlanmış kişilik özelliklerini geliştirmişlerdi gerçi ama ekonomik gelişme, kişilik gelişmesinden çok daha hızlı ilerliyordu. Ekonomik evrimle psikolojik evrim arasındaki bu boşluk, ruhsal gereksinimlerin, artık olağan ekonomik etkinliklerle duyurulmadığı bir durum yarattı. Ancak bu gereksinimler varlıklarını sürdürüyorlardı ve şöyle ya da böyle doyum aramak zorundaydılar. Aşağı orta sınıfın belirleyici özelliği olan kişinin kendi çıkan için dar bencil tutum, bireysel düzlemden ulusal düzleme kaydı. Daha önce özel rekabet kavgasında kullanılan sadist itkiler de, kısmen toplumsal ve siyasal alana kaydı, kısmen de engellenme nedeniyle yoğunlaştı. Sonra da, kısıtlayıcı etmenlerden kurtulan bu dürtüler, siyasal kıyım ve savaş edimlerinde doyum aramaya başladı. Sonuçta, genel durumun engelleyici nitelikleri nedeniyle ortaya çıkan öfkeyle birleşen psikolojik güçler, var olan toplumsal düzeni sağlamlaştırmak yerine, demokratik toplumun geleneksel siyasal ve ekonomik yapısını yıkmak isteyen grup-lann kullanabileceği dinamit haline geldi.
Toplumsal kişiliğin biçimlenmesinde eğitim sürecinin oynadığı rolden söz etmedik; ama, birçok ruhbilimcinin, erken çocukluk dönemi eğitim yöntemleriyle büyümekte olan çocuğa uygulanan eğitim tekniklerini kişilik gelişmesinin nedeni olarak değerlendirdiğini dikkate alarak, bu konuda bir iki söz söylememiz gerekiyor. Her şeyden önce, eğitim derken neyi anlatmak istediğimizi sormalıyız kendimize. Eğitim, çeşitli şekillerde tanımlanabilir gerçi ama, ona toplumsal süreç açısından baktığımızda, şöyle söyleyebiliriz: Eğitimin toplumsal işlevi, bireye, toplumda daha sonra oynayacağı rolü gerçekleştirmesine yeterli nitelikleri kazandırmaktır; yani, eğitimin toplumsal işlevi, bireyin kişiliğini, toplumsal kişiliğe aşağı yukarı uygun gelecek şekilde, istekleri toplumsal rolünün gerekleriyle çakışacak şekilde biçimlendirmektir. Her toplumun eğitim dizgesi bu işleve göre saptanır; dolayısıyla, toplumun yapısını ya da üyelerinin kişiliğini, eğitim süreciyle açıklayamayız; ama eğitim dizgesini, belli bir toplumun toplumsal ve ekonomik yapısı gereği ortaya çıkan gereklilikler aracılığıyla açıklamak zorundayız. Ne var ki, eğitim yöntemleri, bireyi istenilen şekle sokan mekanizmalar olmalan açısından son derece önemlidir. Bunlar, toplumsal talepleri, kişisel niteliklere dönüştüren araçlar olarak düşünülebilir. Eğitim teknikleri, özgül bir toplumsal kişiliğin nedeni olmamakla birlikte, kişiliği biçimlendiren mekanizmaları oluştururlar. Bu anlamda eğitim yöntemlerini bilmek ve tanımak, işleyen bir toplumun çözümlenmesi işinin önemli bir bölümüdür.
Az önce söylediklerimiz, bütün bir eğitim dizgesinin tek bir özgül bölümü için, aile için de geçerlidir. Freud çocuğun erken deneyimlerinin, kişilik yapısının biçimlenmesinde belirleyici rol oynadığını göstermişti. Eğer bu doğruysa, —en azından bizim kültürümüzde— toplumun yaşamıyla çok az teması olan çocuğun kişiliğini toplumun biçimlendirdiğini nasıl açıklayabiliriz? Bunun yanıtı —bazı bireysel farklılıkları bir yana bırakırsak— ana-babanın, içinde yaşadıkları toplumun eğitim kalıplarını uygulamakla kalmadığı, kendi kişilikleriyle de kendi toplum ya da sınıflarının toplumsal kişiliğini temsil ettikleridir. Onlar, yalnızca kendileri olmakla —yani toplumun ruhunu temsil etmekle— bir toplumun psikolojik atmosferi ya da ruhu diyebileceğimiz şeyi çocuğa aktarırlar. Dolayısıyla aile, toplumun psikolojik temsilcisi olarak değerlendirilebilir.
Toplumsal kişiliğin belli bir toplumun varoluş biçimiyle şekil-lendirildiğini belirttikten sonra, okura, dinamik uyarlanma sorunu ile ilgili olarak birinci bölümde söylenenleri anımsatmak isterim, insan, toplumun ekonomik ve toplumsal yapısının gerekliliklerine göre şekillendirilmiştir gerçi ama, uyarlanabilme yetisi sonsuz değildir. Doyurulması zorunlu bazı fizyolojik gereksinimler olduğu gibi, insanın gene doyum isteyen ve engellenmesi halinde bazı tepkilere yol açan, doğuştan getirdiği psikolojik nitelikler de vardır. Bunlar nelerdir? En önemlisi, büyümek, gelişmek ve insanoğlunun tarih boyunca geliştirdiği —örneğin, yaratıcı ve eleştirel düşünme yetisi, farklı coşkusal ve duyusal deneyimler yaşama gibi— gizilgüçleri gerçekleştirme eğilimi olsa gerek. Bu gizilgüçlerden her birinin kendine ait bir dinamizmi vardır. Evrim sürecinde geliştiler mi, dışa vurulma eğilimi gösterirler. Bu eğilim bastırılabilir ve engellenebilir, ama bu durumda yeni tepkiler, özellikle de yıkıcı ve ortakyaşamsal itkiler ortaya çıkar. Ayrıca —özdeş biyolojik gelişme eğiliminin de psikolojik karşılığı olan— bu genel büyüme eğilimi özgürlük isteği ve baskıdan nefret gibi özgül eğilimler de doğurur; çünkü özgürlük, her türden gelişmenin temel koşuludur. Özgürlük isteği de bastırılabilir, birey, bunun farkında olmayabilir; ama bu durumda bile, bir gizilgüç olarak varlığını sürdürür ve baskının olduğu yerde her zaman görülen bilinçli ya da bilinçsiz nefretle kendini belli eder.
Daha önce de belirtildiği üzere, tıpkı özgürlük arayışı gibi bastın-labilmesine ve saptınlabilmesine karşın, adalet ve hakikat arayışının insan doğasında var olan bir eğilim olduğunu haklı olarak varsayabiliriz. Bunu böyle kabul ettiğimizde, kuramsal olarak, tehlikeli bir noktaya gelmiş oluruz. Bu tür eğilimleri insanın Tanrının benzeri olarak ya da doğa yasalan gereği yaratıldığı inancıyla açıklayan dinsel ve felsefesel varsayımlara dayanabilseydik, işimiz kolaylaşırdı. Ancak, savlarımızı bu türden açıklamalarla destekleyemeyiz. Bize göre bu adalet ve hakikat arayışını açıklamanın tek yolu, insanlık tarihini toplumsal ve bireysel açıdan tümüyle çözümlemektir. Demek ki, güçsüz olan herkes için adalet ve hakikat, özgürlük ve büyüme, gelişme savaşımında kullanılan en önemli silahlan oluşturuyor, insanlığın büyük bir çoğunluğunun, tarihi boyunca kendisini ezebilecek ve sömü-rebilecek daha güçlü gruplara karşı savunmak durumunda kalması bir yana, her birey, çocukluğunda, güçsüzlük özelliğinin ağır bastığı bir dönemden geçer. Bize öyle geliyor ki, bu güçsüzlük durumunda, adalet ve hakikat duygusu gibi özellikler gelişir ve insanların hepsinde bulunan gizilgücü oluşturur. Dolayısıyla, kişilik gelişmesinin yaşamın temel koşulları tarafından biçimlendirilmesine, ve insanın, biyolojik olarak sabit bir doğası bulunmamasına karşın, insan doğasının toplumsal süreçte etkin bir etmen oluşturan kendine özgü bir doğası bulunduğu sonucuna ulaşıyoruz. Bu insan dinamizminin doğasının tam olarak ne olduğunu psikolojik çerçevede açıklıkla belirleyemesek de, varlığını kabul etmek zorundayız. Biyolojik ve fizikötesi kavramların yanlışlanndan sakınma çabasıyla, aynı ölçüde büyük bir başka yanlışa, insanı, toplumsal koşulların ipleriyle yönlendirilen bir kukla olarak gören toplumbilimsel görececilik yanlışına düşmemeliyiz, insanın özgürlük ve mutluluk gibi vazgeçilmez hakları, doğuştan var olan insansal nitelikler temeli üzerine kurulmuştur. Bu niteliklerse, insanın yaşama isteği ile, tarihsel evrim süreci içinde kendisinde gelişen gizilgüçleri geliştirme ve dile getirme çabasıdır.
Bu noktada, bu kitapta izlenen ruhbilimsel yaklaşımla Freud’un yaklaşımlan arasındaki en önemli farklan bir kez daha belirtebiliriz.
Ayrıldığımız birinci nokta, birinci bölümde ayrıntılı şekilde ele alınmıştı, bu yüzden burada kısaca değinmek yeterli olacak: Biyolojik etmenlerin önemini küçümsemiyor ve sorunun kültürel etmenler mi, biyolojik etmenler mi şeklinde ortaya konulmasını doğru bulmuyoruz; ancak, insan doğasının temelde tarihsel olarak koşullandığını kabul ediyoruz. İkinci olarak Freud’un temel ilkesi insanı kendi içinde bir varlık, doğanın kendisine fizyolojik olarak koşullandırılmış bazı itkiler vermiş olduğu bir kapalı dizge olarak kabul etmek ve kişiliğinin gelişmesini bu itkilerin doyurulması ya da engellenmesine tepki olarak yorumlamaktır; bizim görüşümüze göreyse, insan kişiliğine temel yaklaşım, insanın dünyayla, başkalarıyla, doğayla ve kendisiyle olan ilişkilerini anlamaktır. Bize göre insan, Freud’un düşündüğü gibi temelde kendine yeterli, ve yalnızca ikincil olarak kendi içgüdüsel gereksinimlerini doyurmak için başkalarına gereksinim duyan bir varlık değil, temelde bir toplumsal varlıktır. Bu anlamda, bireysel ruhbilimin temelde toplumsal ruhbilim olduğuna, ya da Sullivan’ın deyişiyle, kişiler arası ilişkiler ruhbilimi olduğuna inanıyoruz; ruhbilimin temel sorunu, tek tek içgüdüsel isteklerin doyurulması ya da bastırılması sorunu değil, bireyin dünyayla kendine özgü bir ilişki kurması sorunudur. İnsanın içgüdüsel isteklerinin yaşayışı insan kişiliğinin tek sorunu olarak değil, insanın dünyayla ilişkisi sorununun bir parçası olarak anlaşılmalıdır. Dolayısıyla bizim yaklaşımımızda, bireyin başkalarıyla ilişkilerinin merkezini oluşturan, sevgi, nefret, sevecenlik, or-takyaşama gibi gereksinimler ve istekler temel ruhbilim sel görüngüyü oluşturur; Freud’daysa bunlar içgüdüsel gereksinimlerin doyurulması ya da bastırılmasının ikincil sonuçlan olarak değerlendirilir.
Freud’un biyolojik yaklaşımıyla bizim toplumsal yaklaşımımız arasındaki fark, kişilikbilim sorunları açısından büyük önem taşımaktadır. Freud —ve çalışmaları onun bulgularına day; nan Abraham, Jones ve diğerleri— çocuğun beslenme ve dışkılama sürecinde, kösnül bölgeler (ağız ve anüs) diye adlandırdıkları yerlerde haz deneyimi yaşadığını varsaydılar; normal gelişme sürecinde daha sonraki yıllarda üreme organları bölgesinin en önemli haz yöresi olması gerekirken, aşın uyarılma, engellenme ya da yapısal olarak hassaslığın yoğunlaştınlma-sıyla, bu bölgelerin, bebeklikteki kösnül özelliklerini koruduklarını öne sürdüler. Üretkenlik öncesi düzeye saplanmanın kişilik yapısının bir parçası haline gelen yüceltmelere ve tepki-oluşumlanna yol açtığını kabul ettiler. Buna göre örneğin bir insan dışkıyı içinde tutma isteğini bilinçsiz olarak yücelttiği için para ya da diğer nesneleri biriktirme itkisine kapılabilir. Ya da insan, yardım, bilgi vb. isteği şeklinde yücelttiği bilinçsiz beslenme arzusunun yarattığı itkiye kapıldığı için her şeyi kendi çabalannm sonucu olarak değil de bir başkasından elde etmeyi bekleyebilir.
Freud’un gözlemleri büyük önem taşımaktadır, ancak kendisi bunları yanlış açıklamıştır. Bu “oral” ve “anal” kişilik özelliklerinin tutkulu ve usdışı yapısını doğru olarak saptamıştır. Ayrıca, bu tür isteklerin, kişiliğin bütün alanlarını, insanın cinsel, coşkusal ve zihinsel yaşamını sardığını ve bütün etkinliklerini etkilediğini de görmüştür. Ama kösnül bölgelerle kişilik özellikleri arasındaki nedensel ilişkiyi, tam tersine yorumlamıştır. Kişinin elde etmek istediği —sevgi, korunma, bilgi, maddi şeyler gibi— her şeyi edilgin bir şekilde kendi dışında bir kaynaktan sağlama isteği, çocuğun kişiliğinde, başkalarıyla olan deneyimlerine bir tepki olarak gelişir. Eğer bu deneyimlerle kendi güçlülüğü duygusu korkuyla zayıflatılırsa, girişimciliği ve özgüveni felce uğratılırsa, düşmanlık gelişir ve bastınlırsa, aynı zamanda da annesi ya da babası teslim olması koşuluyla şefkat ya da koruma sunarsa, bütün bu koşulların hepsi, etkin denetimden vazgeçilip bütün enerjilerin, arzuların yerine getirilmesi işini önünde sonunda gerçekleştirecek olan bir dış kaynağa yöneltildiği bir tutuma yol açar. Bu tutum, çok tutkulu bir kişiliğin oluşmasına yol açar, çünkü bu türden bir k’sinin arzularım gerçekleştirmeye çalışmasının tek yolu tutkulu olmaktır. Bu kişilerin sık sık doyurulma, emzirilme vb. düşleri görmeleri ya da bu yöndeki düşlemleri, bu alıcı tutumu ağzın diğer organlardan çok daha iyi dile getirebilmesinden kaynaklanmaktadır; bu dünyaya karşı olan tutumun, bedenin diliyle anlatılmasıdır.
Özgül deneyimleri nedeniyle, “oral” kişiye göre başkalarından daha fazla uzaklaşmış olan, kendisini özerk, kendine yeterli bir dizge haline getirerek güvenlik arayan ve sevgiyi ya da herhangi diğer dışa dönük tutumu güvenliği için bir tehdit sayan “anal” kişi için de aynı şeyler geçerlidir. Bu tutumların, pek çok örnekte, başlangıçta çocuğun erken yaşlarında belli başlı etkinlikleri olan, ana babanın sevgi ya da baskısını, çocuğunsa dostluk ya da karşı durmasını dile getirdiği belli başlı alan olan beslenme ve boşaltımla ilgili olarak geliştiği doğrudur. Ancak, bir insanın kişiliğinde kösnül bölgelerin aşın uyarılması ve bastırılması tek başına bu türden saplantı tutumlarının gelişmesine yol açmaz; gerçi çocuk, bazı haz verici duyumsamaları beslenme ve boşaltım yoluyla yaşar ama bu hazlar —fiziksel düzeyde— kişilik yapısının bütününde kök salmış tutumları temsil etmediği sürece, kişilik gelişmesinde önemli rol oynamazlar.
Annesinin koşulsuz sevgisine güvenen bir bebek için, ansızın memeden kesilme, ağır kişilikbilimsel sonuçlar doğurmaz; annesinin sevgisine karşı güvensizlik duyan bebek, emzirme sürecinin herhangi bir rahatsızlık olmaksızın devam etmesi halinde bile “oral” özellikler edinebilir. Daha sonraki yıllarda görülebilecek “oral” ya da “anal” düşlemler ya da fiziksel duyumlar verdikleri fiziksel haz açısından ya da bu hazzın herhangi bir gizemli yüceltilmesi açısından değil, yalnızca, altlannda yatan ve dile getirdikleri dünyaya karşı olan ilişkinin türü açısından önemlidir.
Freud’un kişilikbilimsel bulgulan yalnızca bu açıdan toplumsal ruhbilim için yararlı olmaktadır. Örneğin Avrupa aşağı orta sınıfının tipik özelliği olan anal kişiliğin, boşaltımla ilgili bazı erken deneyimler sonucu ortaya çıktığını kabul ettiğimiz sürece, belli bir sınıfın anal toplumsal kişilik taşımasının nedenlerini anlamamıza yarayacak verilerin bulunduğunu pek söyleyemeyiz. Ama, bunu, kişilik yapısına kök salrrgş ve dış dünyadaki deneyimler sonucu oluşan bir “başkalarıyla iliştö biçimi” şeklinde algılarsak, aşağı orta sınıfın bütün bir yaşam biçiminin, darlığının, soyutlanmışlığının ve düşman-sılığının, bu türden bir kişilik yapısının gelişmesine yol açmasının nedenlerini anlamamıza yarayacak anahtan elde etmiş oluruz.
Aynldığımız üçüncü nokta, daha öncekilerle yakından bağlantılı. Freud, içgüdüsel yönselim kuramına ve de aynca insan doğasının kötülüğüne olan köklü inancına dayanarak, insandaki bütün “ideal” güdüleri, “kötü” bir şeyin sonucu olarak yorumlama eğilimindedir; buna iyi bir örnek, adalet duygusunu, bir çocuğun kendisinden daha fazla şeye sahip olan herkese karşı duyduğu ilk kıskançlığın sonucu olarak açıklamasıdır. Daha önce de işaret edildiği üzere, bize göre hakikat, adalet, özgürlük gibi idealler, çoğu kez yalnızca tümceler, ya da bahaneler, ussallaştırmalar olarak kalmakla birlikte, içten gelen gerçek özlemler olabilir; ve bu özlemleri, dinamik etmenler olarak ele almayan her çözümleme yanıltıcıdır. Bu idealler fizikötesi bir nitelik taşımazlar; tersine, insanın yaşam koşullarından kaynaklanırlar ve böyle çözümlenebilirler. Fizikötesi ya da idealist kavramlara takılmak korkusu bu türden bir çözümlemeyi engellememelidir. Bir deneysel bilim olarak, ruhbilimin görevi, ideallerle güdülenmeyi olduğu kadar, ideallerle ilgili ahlaksal sorunları da incelemek ve böylece bu konudaki düşüncelerimizi, geleneksel yaklaşımlanyla konuları bulandıran fizikötesi öğelerle gözleme dayanmayan öğelerden kurtarmaktır.
Son olarak farklı olduğumuz bir noktayı daha belirtmemiz gerekiyor. Bu, ruhbilimsel yoksunluk ve bolluk görüngüleri arasındaki farklılaşmayla ilgilidir, insan varoluşunun ilkel düzeyi yoksunluk düzeyidir. Her şeyden önce doyurulması şart olan zorunlu gereksinimler vardır. Kültür ve onunla birlikte bolluk görüngüsünü oluşturacak çabalaç ancak insanın, ilkel gereksinimlerinin doyurulmasından sonra zamanının ve enerjisinin kalması halinde gelişebilir. Özgür (ya da kendiliğinden) edimler, her zaman için bolluk görüngüsüdür. Freud’un ruhbilimi, bir yoksunluk ruhbilimidir. O, hazzı, acılı gerilimin giderilmesi sonucu ortaya çıkan doyum olarak tanımlar. Hatta, sevgi ya da şefkat gibi bolluk görüngüsü, onun dizgesinde herhangi bir rol oynamaz. O, bu görüngüyü dışlamakla kalmamış, büyük önem verdiği görüngüyü yani cinsellik olgusunu da sınırlı ölçülerde anlayabilmiştir. Freud kendi haz tanımı çerçevesinde, cinselliği, yalnızca fizyolojik zorlanım, cinsel doyumuysa acı veren gerilimden kurtulma olarak görmüştür. Onun ruhbiliminde, bir bolluk görüngüsü olarak cinsel itki, ve —özü gereği gerilimden olumsuz anlamda kurtulma olmayan— kendiliğinden sevinç duygusu olarak cinsel haz yer almaz.
Kültürün insansal temelinin anlaşılması yolunda bu kitabın uyguladığı yorumlama ilkesi nedir? Bu soruya yanıt vermeden önce, bizimkinden ayrılan belli başlı yorumlama eğilimlerini anımsamak yararlı olacaktır.
l.Freud’un düşünme yönteminin belirleyici özelliği olan ve kültürel görüngünün köklerinin, toplumun bir ölçüde baskısıyla etkilenen içgüdüsel itkilerin doğurduğu ruhbilimsel etmenlerde yattığını savunan “ruhbilimsel” yaklaşım. Bu yorum çizgisini izleyen Freud’cu yazarlar, kapitalizmi, anal erotizmin sonucu olarak, erken Hıristiyanlığın gelişmesiniyse, baba imgesine karşı kararsızlığın sonucu olarak açıkladılar.2
2.Marx?m tarih yorumunun yanlış uygulanmasında ortaya atılan “iktisadi” yaklaşım. Bu görüşe göre, öznel ekonomik çıkarlar, din ve siyasal fikirler gibi kültürel görüngülerin nedenini oluşturuyor. Böyle bir sahte-Marx’çı açıdan3 Protestanlık da burjuvazinin belli ekonomik gereksinimlerine yanıt veren bir olgudan ibaret sayılabilir.
3.Son olarak, Max Weber’in The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism (Protestan Töresi ve Kapitalizm Ruhu) adlı incelemesinde sunulan “idealist” konumdur. Weber, söz konusu davranışın hiçbir zaman yalnız ve yalnız dinsel öğretilerle belirlenmediğini vurgularsa da, yeni dinsel fikirlerin yeni bir ekonomik davranış türünün ve yeni bir kültür ruhunun gelişmesine yol açtığını savunur.
Biz, bu açıklamaların tersine, ideolojilerle kültürün, genel olarak toplumsal kişilikten kaynaklandığı; toplumsal kişiliğin, belli bir toplumdaki varoluş biçimi tarafından şekillendirildiği; ve buna karşılık egemen kişilik özelliklerinin, toplumsal süreci biçimlendiren üretken güçler haline geldiği noktalarından hareket ettik. Protestanlık ve kapitalizm ruhu sorunuyla ilgili olarak da, ortaçağ toplumunun çöküşünün orta sınıfı tehdit ettiğini, bu tehdidin güçsüz bir soyutlanma ve kuşku duygusu yarattığını, bu ruhbilimsel değişikliğinse, Luther ve Calvin’in öğretilerini çekici kıldığını, bu öğretilerin kişilikbilimsel değişiklikleri yoğunlaştırdığını ve tutarlı kıldığını, ve böylece gelişen kişilik özelliklerinin, ekonomik ve siyasal değişiklikler sonucu ortaya çıkan kapitalizmin gelişmesinde üretken güçler haline geldiğini göstermeye çalıştım.
Faşizmle ilgili olarak da aynı açıklama yöntemi uygulandı: aşağı orta sınıf, tekellerin artan gücü ve savaş sonrası enflasyon gibi belli ekonomik değişikliklere belli kişilik özelliklerinin, yani sadist ve mazoşist eğilimlerin yoğunlaşmasıyla tepki gösterdi; Nazi ideolojisi, bu özelliklere seslendi ve onları yoğunlaştırdı; bunun üzerine yeni kişilik özellikleri, Alman emperyalizminin yayılmasını destekleyen etkili güçler haline geldi. Her iki durumda da, belli bir sınıfın yeni ekonomik eğilimlerin tehdidi karşısında, bu tehdide ruhbilimsel ve ideolojik olarak tepki gösterdiğini; ve bu tepkinin yarattığı ruhbilimsel değişikliklerin o sınıfın ekonomik çıkarlarıyla çelişse bile, bu ekonomik güçlerin gelişmesini hızlandırdığını görüyoruz. Toplumsal süreçte, ekonomik, psikolojik ve ideolojik güçlerin şu şekilde işlediğini görüyoruz: insan kendisini değiştirerek değişen dışsal durumlara tepki gösteriyor ve bunun karşılığında, ruhbilimsel etmenler de, ekonomik ve toplumsal sürecin şekillenmesine yardımcı oluyor. Ekonomik güçler etkin ama bunlar, ruhbilimsel güdüler olarak değil, nesnel koşullar olarak görülmeli; ruhbilimsel güçler etkin, ama tarihsel olarak kendilerini koşullandırdıkları kabul edilmeli; fikirler etkin, ama bunlar da, bir toplumsal grup üyelerinin kişilik yapısının bütününde kök salmış fikirler olarak değerlendirilmeli. Ekonomik, ruhbilimsel ve ideolojik güçler arasındaki bu karşılıklı bağımlılığa karşın, her biri de belli bir bağımsızlığa sahip. Bu, özellikle doğal üretken güçler, teknik, coğrafik etmenler gibi nesnel etmenlere bağımlı olduğundan kendi yasalarına göre gerçekleşen ekonomik gelişme için geçerli. Ruhbilimsel güçlere gelince, aynı şeyin burada da geçerli olduğunu belirtmiştik; bu güçleri de dışsal yaşam koşullan biçimlendiriyor, ama onların aynca kendilerine ait bir dinamizmi var; yani, ruhbilimsel güçler, bir kalıba dökülebilmekle birlikte, kökünden sökülüp atılamayan insan gereksinimlerinin anlatımı, ideolojik alanda da toplumsal yasalarda ve tarih boyunca elde edilen bilgi bütününün geleneğinde kök salmış benzer bir özyönetim görüyoruz.
İlkemizi, toplumsal kişilik açısından bir kez daha ifade edebiliriz: Toplumsal kişilik, insan doğasının toplum yapısına dinamik uyarlanmasının sonucu olarak ortaya çıkar. Değişen toplumsal koşullar, toplumsal kişiliğin değişmesi yani, yeni gereksinimlerin ve kaygıların ortaya çıkması sonucunu doğurur. Bu yeni gereksinimler, yeni fikirlerin ortaya çkmasına yol açar ve insanlan bu yeni fikirlere duyarlı hale getirir; bu yeni fikirlerse, yeni toplumsal kişiliği yoğunlaştırma ve sağlamlaştırma, insanın edimlerini belirleme eğilimi gösterir. Başka deyişle, toplumsal koşullar, kişilik aracılığıyla ideolojik görüngüyü etkiler; kişilikse, toplumsal koşullara edilgin uyarlanmanın sonucu değil, ya biyolojik olarak insan doğasında doğuştan var olan, ya da tarihsel evrim sonucu varlık kazanan unsurlar temel alınarak gerçekleştirilen dinamik bir uyarlanmanın sonucudur.
Toplam okunma (190) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Kölelikten ücretli işçiliğe | Feodalizmden Kapitalizme – Mick Brooks Ağustos 24, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Öteki Tarih , add a comment
Marx’ın söylediği gibi “bir kapitalist daima birçoklarının başını yer”. Kapitalizm sadece küçük üretimi yok etmekle kalmaz, sürekli olarak en güçsüz kardeşlerini iflâs ettirir ve gemiyi kurtarmak için onları mülksüzlerin saflarına atar.
Bu iki yanlı bir süreçtir; insanlığın potansiyel çıkarı için muazzam bir üretici kaynak biriktirmesi açısından nesnel ekonomik içeriğiyle ilericidir, ama öte yandan kapitalizm altında, bir avuç zenginin elinde muazzam bir güç yoğunlaşmaktadır.
Marx, feodalizmin çözülme ve kapitalizmin ortaya çıkma sürecini “ilkel birikim” olarak adlandırır. Bu süreç, bir taraftan toprak yerine para halinde servet biriktirme süreciyken, diğer taraftan mülksüz bir proletaryanın yaratılması sürecidir. Bu, üreticilerin kendi geçimlerini sağlayabildikleri araçlardan ayrılmasıdır.
Feodal köylülüğün toprağa bağlı olduğunu görmüştük. Bu onlara kıtlık zamanları dışında mütevazı bir hayat garantisi veriyordu.
Yol açtığı tüm güvensizlik nedeniyle, zorunda olmadıkça hiç kimse para için çalışmaz. Emperyalistlerin Afrika’da kelle vergisi almaya başlamalarının ve Güney Afrika’da olduğu gibi, Afrikalıları bir ücretli emek kaynağı olmaya zorlamak için çorak rezervasyon bölgelerine sürüklemelerinin sebebi budur. Bu nedenle, özel mülk sahiplerinin elindeki toprak tekeli, kapitalizmin gelişiminin bir koşuludur.
İngiltere’de köylülerin mülksüzleştirildiği süreç Marx tarafından Kapital’de anlatılır. Toprağın üçte birinin Kilisede olduğu bir dönemde manastırların dağılması muazzam bir yoksul eski keşişler kitlesi yarattı. Bundan önce de, Güller Savaşından sonra feodal maiyetin dağılması gaddar bir serseri sınıf yarattı.
Ancak mülksüzleştirmenin ana kaldıracı, arazi sahiplerinden oluşan bir parlamento tarafından Çitleme Kanunları olarak adlandırılan özel Parlamento Yasalarının kabul edilmesiydi. Bu düpedüz yasal bir hırsızlıktı. Yün ticaretinin arttığı bir zamana denk gelmişti ve toprak sahipleri koyun sürülerini otlatmak için daha fazla toprak istiyordu. Eskiden muhtemelen beş yüz kişinin oturduğu toprağın, toprak beyinin toprağı olmasına karar verildi ve köylülerin yerini birkaç çoban aldı.
Bu süreç vahşice olsa da, eski verimsiz şerit sistemini[7] ortadan kaldırarak ve rasyonel tarımın temelini döşeyerek topraktaki üretimi ilerletti. Sonra, sanayi devriminin avantajları, modern makineler, bu büyük çiftliklere uygulanabildi.
İlkel birikim sürecinin bir diğer kutbu da para birikimiydi. Sermayenin ilk biçimleri, sanayi sermayesinin üretimi dönüştürmesinden önce, tüccar sermayesi ve tefeci sermayesiydi.
Amerika’nın İspanyol yağmacılar tarafından “keşfedilmesi” dünya ticaretinin eksenini kaydırdı. “Yeni Dünya”da büyük servetler kazanıldı.
İspanyolların altın aramasına korkunç bir vahşet eşlik etti. Onların egemenliği altında, 1492’de bir milyon olan San Domingo Kızılderililerinin nüfusu 1530’da on bine düştü. Küba’da yerli nüfus 1492’de 600.000 iken 1570’te sadece 270 haneye düştü.
Tüccar kapitalist güçler gaddarlıkta birbirleriyle yarışıyorlardı. Uzun zaman önce öldüğü düşünülen kölelik, dünya pazarına hizmet eden madenlere ve plantasyonlara emek gücü sağlamak için bir rönesansa uğradı.
Aynı zamanda, Orta Çağ sonlarında, güçlülerin artan para ihtiyaçlarını karşılayan, Fuggerlar gibi büyük banker ailelerinin yükselişine tanık olundu. Şövalyeler, prensler ve feodal maiyet, onlara sunulan yeni lükslerden geri kalamazlardı. Toprağa dayalı üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin gelişimi önünde bir engel olduğunun çok açık bir kanıtıydı bu.
Monarşi de daha fazla paraya ihtiyaç duymaya başlıyordu ve borç almaya başladı. O nedenle bu dönem her ulusun ulusal borcunu arttırmaya başladığı dönemdi. Bugün hâlâ yaşadığımız ve İngiltere’de şu anda yaklaşık 100 milyar sterlin olan (1983) bir sorun.
Orta Çağın sonlarında, Batı Avrupa ülkelerinin çoğunda, İngiltere’deki Tudorlar gibi mutlak monarşiler türedi. Bu monarşiler eskinin toprak sahibi egemen sınıfı ile umut vaat eden kapitalistler arasında denge sağlıyorlardı.
Başlangıçta, ticaretin ve bu nedenle kapitalizmin gelişebileceği güçlü, istikrarlı ulus-devletler kurarak toplumu ileri götürdüler. Yurtdışında sömürgelerin fethedildiği savaşlarda tüccarların çıkarlarını savundular.
Aslında monarşiler kendi çıkarlarının peşindeydiler ve ancak kapitalistlerle toprak sahipleri arasındaki sınıf mücadelesinin kilitlenmesi sayesinde palazlanabilmişlerdi. Kapitalizm daha da geliştikçe, yükselen kapitalist sınıfın içinde, büyüyen ekonomik gücüne uygun bir politik güç tutkusu uyandı. Kapitalizmin egemenliğini sağlamlaştırmak için, saltanat süren mutlak monarşileri hedef alan burjuva devrimler gerekliydi.
Tarımdaki gelişmelere paralel gelişmeler, zanaatsal üretimde de gerçekleşti. Loncaların başlangıçta üretimdeki ilerlemeyi kurumsallaştıran üretim ilişkilerini nasıl yansıttığını daha önce görmüştük. Loncaların dışındaki kapitalistler devamlı genişleyen pazarlara üretim yapmak için ücretli emeği harekete geçirmeye başladıkça, bunlar bir engel haline geldiler.
Loncalar fiyatları yüksek tutmak için üretimi sınırlandırma ilkesini işletiyorlardı ve saldırılara direnmek için geleneksel ayrıcalıklarını kullanıyorlardı. Tüccar kapitalistler, ufak toprak parçalarında yarı işsiz durumda olan köylülerin artı-emeklerini yutmak için köylü evlerine daldılar. Bu evlere dokumacılığı “yerleştirmeye” başladılar.
Köylülük, dokumacılık gelirlerine giderek daha çok bağımlı hale geldi. Tüccarlar sadece hammadde ve pazar sağlamaya çalışıyorlardı ve köylülere, tezgâhlara ve hatta kulübelere bile sahip olabiliyorlardı. Pazarlar üzerindeki kontrolleri sayesinde üstünlüğü ellerinde tutuyorlardı.
Bu, feodal köylülüğün proleter konuma düşürüldüğü bir diğer önemli süreçti.
16. ve 17. yüzyıl boyunca, zanaat atölyeleri kuruldu. İşin basit süreçlere bölünebileceği görüldü. Adam Smith, “Ulusların Zenginliği” adlı kitabına, eski yöntemlerle karşılaştırıldığında daha ucuza ve daha büyük miktarlarda üretilebilen toplu iğne yapımındaki işbölümünü açıklayarak başlar.
Daha da ötesi, işin yinelenen basit görevlere bölünmesi, el emeğinin yerini makinelerin almasını mümkün kıldı. Üretimi bulduğu gibi alarak işe başlayan kapitalizm, üretim aletlerini devrimcileştirmeye başlıyordu.
Kapitalizm dünya ekonomisi üzerindeki hakimiyetini hiçbir engelle karşılaşmaksızın kolayca kurmadı. Yeni uyanan üretici güçler, eski üretim ilişkilerine başkaldırmıştı. Bunların aşılması ve üretici güçlerin gelişim aşamasına karşılık gelen yeni üretim ilişkilerinin kurulması gerekiyordu.
Bu burjuva devriminin göreviydi. 1640’lardaki İngiliz Devrimi, 1776 Amerikan Devrimi ve 1789-94 Fransız Devrimi, kapitalizmin dünya ölçeğindeki egemenliğinin temellerini kuran belirleyici mücadelelerdi.
Peki bu burjuva devrimlerin görevi tam olarak neydi?
Feodalizm artık egemen olmamasına rağmen, toprak sahiplerinin çıkarları meta üretiminin önünde bir engel olarak duruyordu.
İngiltere’de toprak sahibi kibar tabaka pazar için üretime geçmesine rağmen, Fransa’da 1789’a kadar aristokrasi artının büyük bir bölümünü rant olarak yedi ve malların serbest dolaşımı üzerinde her çeşit geçiş ücretini zorla kabul ettirmek için ayrıcalıklı konumundan yararlandı.
Bu herkes için fiyatları yükseltti ve burjuvazinin aristokrasiye karşı koyarak bir bütün olarak ulusun çıkarlarını temsil etme iddiasında bulunmasını mümkün kıldı. 1789’da Parisli kitlelerin Bastille’i zaptetmesine kadar, örneğin Paris’e yiyecek girişi feodal bir ayrıcalık olarak bir geçiş ücretine tâbi idi.
Fransa, eski aristokrasinin tamamen kenara süpürüldüğü burjuva devriminin klasik ülkesiydi. Giderek pazar için daha çok üretim yapan köylülük, 1789 burjuva devriminden sonra, tutkulu bir kapitalist sınıfa ve mülksüz bir kırsal ücretli emekçi sınıfına bölünme eğilimindeydi.
Kapitalizmin, yeni üretim tarzının gelişebileceği bir çerçeve olarak merkezi ulusal ekonomileri kurma görevi de vardı.
Almanya 19. yüzyıl gibi geç bir dönemde, kapitalist üretim için istikrarlı bir ulus-devlete sahip olunması gerektiğini gösterdi. Almanya, 1848 devrimi arifesinde hâlâ her biri kendi para birimi, kendi geçiş ücreti ve gümrük tarifeleri, kendi ölçü birimleri, toprak yasaları ve yerel ulaşımı olan otuz üç küçük devlete bölünmüştü.
Açıkça, küçük devletlerin yarattığı bu karışıklık, Alman sanayi ve ticaretindeki büyük ölçekli gelişimin önünde içinden çıkılmaz bir engel oluşturuyordu. Arkasındaki yeni işçi sınıfından duyduğu korku yüzünden, Alman burjuvazisinin “kendi” devrimini yapamaması, bu görevlerin –modern bir kapitalist ulus inşa etme gerekliliğini gören– Bismarck etrafında toplanan Prusyalı junkerlerin (toprak sahipleri) hegemonyası altında gerçekleştirilmesine neden oldu.
Öte yandan, Britanya ve Fransa’da, kapitalist gelişimin çerçevesini geliştirme ilerici görevlerinden biri olarak, ulusal birlik zaten esasen mutlak monarşiler tarafından gerçekleştirilmişti.
İlerlemeye karşı direnen tek kesim eski aristokrasi değildi. Toplumu aslında ileri götürmüş olan kapitalistlerin bir kısmı da, giderek daha gerici hale geliyordu. Zengin tüccarlar krallar üzerindeki nüfuzlarını ticarette tekel sağlamak için kullanıyorlardı. Metaların fiyatını yükseltmek için ayrıcalıklarını kullanıyorlardı.
Serbest ticaret için mücadele etmek zorunda kalan daha küçük tüccarlar ve kentli kitleler, bu gerici kapitalistlere karşı koydular. Aynı şekilde büyük tefeciler, servetlerini, kraliyete borç vererek yaptılar ve böylece monarşiye bağımlı hale geldiler.
Bir bütün olarak kapitalist sınıf, devrimini tamamlamak üzere ihtiyaç duyduğu politik gücü elde etmeye çalışmak için artık yeterince güçlüydü. Mutlak monarşiler, ticaretin yayılmasını savunan bir kalkan olmaktan çıkıp, bir engel haline gelmişlerdi. Ortadan kaldırılmaları gerekiyordu; ve zanaatçı ve küçük çiftçi kitleler, bu işi kapitalist sınıf için yapmak üzere seferber edildiler.
Kapitalizm
Kapitalistler, servetlerini toprakla ya da kölelerle değil parayla ölçerler. Para servetin üretime yönelmesi, insanlık için binlerce yıl önceki tarım devrimi kadar önemli bir dönem olan sanayi devriminde gerçekleşti.
Kapitalizm de, feodalizm veya kölelik gibi bir sömürü sistemidir. Onun ayırt edici özelliği, sistemlerinin doğası gereği, kapitalistlerin, artı-değeri tüketmekten ziyade büyük bölümünü tekrar üretime geri yatırmak zorunda olmalarıdır.
Kapitalizm bu yüzden ilk dönemlerde görülmemiş bir dinamik kazanır. Feodal lordların hiç bitmeyen savaşlar yoluyla yapmaya çalıştığı gibi, yalnızca daha çok insanı sömürmek yerine, kapitalizm insanları daha çok sömürür, emek üretkenliğini geliştirir.
Böyle yaparak bir bolluk toplumuna ve böylece de sömürenle sömürülen arasındaki bölünmeyi tamamen ortadan kaldırmaya olanak sunar. Başka bir deyişle, bizzat kapitalizmden daha yüksek aşamadaki bir topluma olanak sunar.
Kapitalizm kendisini egemen kapitalist sınıfın elindeki üretim araçlarının tekeline dayandırır. İnsanların büyük çoğunluğu, kapitalist sınıf tarafından dayatılan koşullarda çalışmadıkça, yaşam araçlarından yoksun kalırlar.
Biçimsel olarak, ücretli işçiler yaptıkları işin karşılığını alıyormuş gibi görünür. Gerçekte ise feodal serf ya da köleler kadar çok sömürülürler.
Kapitalizmde emek-gücü (işçinin çalışma kapasitesi) başka herhangi bir şey gibi bir metadır, çünkü pazarda alınır ve satılır. Kendi sahibi, yani işçi tarafından satılır ve paranın sahibi, yani kapitalist tarafından alınır.
Ancak emek-gücü bu bakımdan diğer metalardan farklıdır: değer yaratma eşsiz özelliğine sahiptir. Kapitalistin işine yarayan da budur, bu nedenle emek-gücünü satın alır (işçi çalıştırır).
Emek-gücü üretim içinde tüketildikçe (işçiler işe koşuldukça), kapitalistin emek-gücü için ücret olarak ödediğinden daha fazla değer yaratılır. Kapitalist kârın kaynağı budur.
Eğer emek-gücü kapitalistin satın alabilmesi için pazarda hazır ve nazır bulunmak zorundaysa, onun üretilmesi gerekir. “Birey göz önünde bulundurulduğunda” diye yazar Marx, “emek-gücünün üretimi, onun kendisini yeniden üretmesinden ya da varlığını devam ettirmesinden ibarettir.” Marx hemen arkasından bu devamlılığın “tarihsel ve manevi bir öğe de” içerdiğini ekler; yani bir işçi ailesinin kendi varlığını devam ettirmesi ve çocuklarını yeni bir ücretli işçi kuşağı olarak yetiştirmesi için gerekenler, bu toplumdaki işçi sınıfı için kabul edilebilir olan ve mücadele yoluyla tesis edilmiş yaşam standartlarına bağlı olacaktır.
Kapitalist sömürünün özü şudur: İşçilere emeklerinin karşılığı değil emek-güçlerinin karşılığı –yani yaşamaları için gerekli olan miktar– ödenir. Fark kapitalist tarafından alınır.
Böylece işçinin günlük çalışması “gerekli emek” ve “artı-emek” olarak ikiye bölünür. İşçi “gerekli emeği”, günün, satıldığında ücret maliyetini karşılayacak olan değerin üretildiği kısmında harcar. “Artı-emeği” ise işgününün geri kalan kısmında, satıldığında kapitalist sınıfa giden kira, faiz ve kârı karşılayacak olan değeri üretirken harcar.
Kapitalizm başlangıçta, işgününün sürekli uzatılmasını (işçilere genellikle günlük ücret ödeniyordu, ancak çalışma saatleri çok uzundu) dayatarak sömürü oranını arttırmaya uğraştı. Kapitalistler, şehirdeki ve kırdaki küçük üretimin yok olmasıyla ve açlık çeken yoksul yığınların kentlere sürüklenmesiyle yaratılan neredeyse bitmez tükenmez bir yedek emek ordusu sayesinde bunu başarabildiler.
Bu, işçilerin patronlar tarafından dayatılan her türlü koşul altında çalışmak zorunda kalması anlamına geliyordu. Ancak kapitalist sistem altın yumurtlayan tavuğu öldürme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. 1850’lerde Britanya’da yapılan teftişler, cılız, güçten düşmüş bir işçi kuşağının askeri hizmet için uygun olmadığını gösteriyordu.
19. yüzyılda İngiliz işçiler işgününün yasal olarak sınırlandırılması için mücadele etmeye başladılar. Marx bunu “işçi sınıfının politik ekonomisi için ilk zafer” olarak adlandırıyordu. Böyle olsa da, belirtmeliyiz ki, daha sonra yapılan Ulusal Sağlık Hizmeti, 10 saat yasası gibi reformlar, uzun vadede egemen sınıfın çıkarınaydı, çünkü emek kaynağının sağlıklı durumda tutulmasını sağlıyorlardı.
Buna rağmen, kapitalistlerin dar görüşlü açgözlülüğü yüzünden, bu reformlar sadece egemen sınıf muhalefetine karşı dişe diş mücadele sayesinde zorla kabul edildi.
Böylece, Marx’ın mutlak artı-değerin arttırılması (örneğin işgününü uzatarak) dediği şey sayesinde artı-değer oranını sınırsız bir şekilde arttırmaları engellenen kapitalistler, nispi artı-değerin arttırılması yoluyla sömürü oranını yükseltmek zorunda kaldılar.
Bu, kapitalistlerin, işçilerden daha fazla emek saati almak yerine, işçilerin emek üretkenliğini –aynı iş saatinde daha fazla ürün elde etmek– arttırmak zorunda olmaları anlamına gelir.
Emek ne kadar üretken olursa, işçilerin yaşam gereksinimlerinin değerini (ücretlerini) üretmeye ayırmaları gereken işgünü parçası o kadar kısalır ve kapitalist için artı-değer üretmeye o kadar fazla zaman ayrılabilir.
Kapitalizmin motoru rekabettir. Her kapitalist hayatta kalmak için rakiplerini alt etmek zorundadır. Daha ucuz satmanın en iyi yolu daha ucuz üretmektir. Emek zamanı değerin ölçüsü olduğu için, bu daha az emek zamanıyla üretmek anlamına gelir.
Makineleşme emek üretkenliğini sürekli olarak arttırmanın temel aracıdır. Belki de sürecin en iyi örneği, Marx’ın el tezgâhı dokumacılarının durumuna ilişkin verdiği örnektir.
İplik eğirme makinesinin icadı ve ucuz dokuma ipliğinin kitlesel üretimi, elbise yapımının makineleşmesine yol açtı. Dokumacılık o zamana kadar hâlâ bir el zanaatıydı. Sanayi devriminin ilk yıllarında dokumacılara talep arttıkça, el tezgâhı dokumacıları ücretlerini arttırabildiler ve düzenli bir “işçi aristokrasisi” haline geldiler. Bunlar kapitalizm için ucuz üretimin önünde bir engel teşkil ediyorlardı. Kaçınılmaz bir sonuç olarak, dokuma makinesi icat edildi, zira kapitalist ihtiyaç icadın ebesidir.
Dokuma makinesinin, eşit miktarda yün kumaş üretmek için daha az emek zamanı aldığı, herhangi bir gözlemci için dahi apaçıktır.
El tezgâhı dokumacıları, ürünlerinin fiyatını boşuna düşürüyorlardı. Dokuma makinesiyle hiçbir şekilde rekabet edemezlerdi.
En gelişkin oldukları dönemde el tezgâhı dokumacılarının sayısı çeyrek milyondu. Bir kuşak boyunca binlercesi gerçekten açlıktan ölerek yok oldu. Çok azı dokuma makinelerinin başında düşük ücretlerle iş bulabildiler.
Kapitalist gelişmenin yolu daima bu olmuştur. Fakat bu şekilde kapitalizm modern sanayinin inanılmaz üretici güçlerini geliştirmiştir.
Kapitalizm aynı zamanda kendi hakimiyetine uygun bir devlet biçimi de geliştirir. Kapitalizm altında, her biri sınıf mücadelesinin gelişimindeki farklı bir aşamaya tekabül eden farklı devlet biçimleri –parlamenter demokrasiden faşizme ve en çeşitli biçimlerde Bonapartist askeri-polis diktatörlüklerine kadar– varolabilir.
Tüm bu devlet biçimlerinin tek bir ortak noktası vardır: son tahlilde üretim araçlarının özel mülkiyetini ve bu nedenle de sermayenin egemenliğini savunurlar.
Marx ve Engels, demokrasinin, kapitalist sınıf egemenliğinin ideal biçimi olduğunu sık sık vurguladılar; birincisi bu, kapitalistlere kendi anlaşmazlıklarını çözme olanağı verir; ve ikincisi de toplumun yönetilmesinde işçi sınıfı partilerine görüntüde bir söz hakkı tanır. Sistemin sürekli varolması için gerekli olan değişiklikler böylece daha kolayca yapılabilir. Aynı zamanda burjuva demokrasisi işçilere, sömürücülerini devirmek üzere örgütlenmeleri için en uygun zemini sunar.
Kapitalizm, varlığının bir önkoşulu olarak, yeni bir mülksüz çalışanlar sınıfını gerekli kılmıştır. Gelişimi boyunca kapitalizm giderek büyüyen bir ücretli işçi havuzu yaratmıştır.
İkinci Dünya Savaşından bu yana bile, Fransa, İtalya ve Japonya gibi ülkelerde milyonlarca küçük çiftçi topraktan sürülmüştür. Bu, insanları yalıtılmışlıktan ve kırsal hayatın geriliğinden kopardığı ve emek üretkenliğinin yükselişini temsil ettiği ölçüde ileriye doğru bir adım olmuştur, böylece daha az insanın tarımla uğraşması gerekir ve daha fazla insan ellerini başka şeyler üretmeye yöneltebilir.
Ancak, aynı zamanda, kapitalizm insanların çıkarlarına aldırış etmez ve kitlelere neye mal olursa olsun acımasızca artı-değer peşinde koşar.
Kapitalist Dünya Pazarı
Daha önce gördüğümüz gibi, kitleler için büyük acılar yaratmış olmasına rağmen, kapitalizm dinamik bir sistem olmuştur. Amacı ve itici gücü daha çok ve daha çok artı-değerdir.
Bu yüzden sanayi kapitalizmi dünyayı fethetmek için uğraşır. Ticari sermaye diğer ülkelerde varolan üretim tarzlarından zorla haraç almakla yetinmişti; sanayi sermayesi ise sanayi devriminden sonra yarattığı imparatorluklarda, bu ülkelere ucuz manifaktür malları yağdırdı.
Bu mallar, köylerdeki tarımla birleşen mevcut el zanaatları sistemini zorunlu olarak yok etti.
Varolan toplumlar zorla dağıtıldı. Üstelik tarım giderek daha çok dünya pazarının gereksinimlerine yöneldi. Kapitalizm kendi suretinde bir dünya yaratmaya başlıyordu.
Bu süreç, kapitalist gelişmenin emperyalist evresinde en yüksek aşamasına ulaştı.
Kapitalist ülkelerin kapitalizm öncesi uluslarla ilişkiye geçmesinin, onları sömürmesinin ve onları kapitalizmin yörüngesine çekmesinin farklı evreleri Hindistan örneğinde açıkça görülebilir.
Hindistan önce İngiliz hükümeti tarafından değil bir tüccarlar birliği olan Doğu Hindistan Şirketi tarafından sömürgeleştirilmişti. Bunlar İngiliz-Hindistan ticaretini tekellerine alarak, ucuz alıp pahalı satarak çok para kazandılar. Hindistan’ın iç ticaretini de kapmaya çalıştılar ve doymak bilmez kontrolleri altındaki tahıl fiyatları, kıtlıklar sırasında, yoksulların ulaşabileceğinin çok üzerinde bir seviyeye fırladı.
Doğu Hindistan Şirketinin egemenlik dönemi İngiltere’deki ilkel birimin gereksinimlerine tekabül ediyordu. Tüccar maceracılar eşitsiz değişim yoluyla servetler kazandılar. İngiltere’nin Hindistan alt-kıtasının bütününe egemen olmasını sağlayan Plassey Savaşının ardından, İngiltere Bankası ilk kez 10 ve 15 sterlinlik banknotlar bastı. Muhafazakâr tarihçi Burke, Hindistan’da 1757 ile 1780 arasında gerçekleştirilen yağmanın, o zaman için çok büyük bir rakam olan 40 milyon sterline vardığını hesap etmişti.
İngiliz kapitalizmi her zaman uluslararası serbest ticaretin savunucusu olmadı. Bu ancak daha sonra, İngiltere büyük ölçekli bir kapitalist üretim tekeline sahip olduğunda söz konusu oldu. Aslında İngiltere’ye ithal edilen Hindistan tekstiline 1830 yılına kadar %70 ilâ %80’lik gümrük vergisi uygulanmıştı.
Kısıtlamalar ancak Lancashire makine tekstil sanayii tartışmasız bir konum elde ettiği zaman kaldırıldı, çünkü bunlara artık gerek kalmamıştı. Hindistan pazarına o zaman ucuz pamuklu mallar yağdı ve Hintli tekstil üreticileri battı.
Hindistan toplumunun kaderi artık rekabetçi kapitalizmin gelişimine bağlıydı. Bu arada İngiliz kapitalizmi kendi ihraç mallarını Hintlilere zorla kabul ettirmek için en barbar yöntemleri kullanmakta tereddüt etmedi. Örneğin, Dakka’da dokumacıların elleri kesildi! Bölge korkunç bir kıtlık tehdidi altına girdi ve tüm yöre kısmen bir cangıl haline geldi.
Hindistan 1850’de Lancashire tekstilinin dörtte birini emiyordu.
1857’de başlayan Hint İsyanından sonra İngiliz egemenler, halkı olduğu yerde çakılı tutmak maksadıyla, birliklerinin hızlı hareketine olanak vermek için, bir demiryolu ağı kurma ihtiyacı duydular. Bu Hindistan sömürüsünün üçüncü evresine işaret ediyordu. Mallardan daha çok, sermaye ihracı ağır basan özellik haline gelmişti.
Emperyalizm
Bu gelişme, mali sermayenin ve sanayi sermayesinin birleşmesiyle alâkalı biçimde metropol ülkelerde tekelci kapitalizmin büyümesinin –Lenin tarafından tahlil edilen emperyalizm çağı– sonucuydu. Daha zayıf rakiplerini yutan, üretimi yeni zirvelere taşıyan ve yeni ve kârlı yatırım alanları arayan dev tekeller yanında, ulusal pazarlar çok küçüldü.
Hindistan örneğinde bu süreç, esasen İngiliz mülkiyetinde olan Hindistan temelli modern bir tekstil sanayisi kurmak için İngiltere’den sermaye ihraç edildiği 19. yüzyıl sonlarında başladı.
Marx’ın söylediği gibi “bir kapitalist daima birçoklarının başını yer”. Kapitalizm sadece küçük üretimi yok etmekle kalmaz, sürekli olarak en güçsüz kardeşlerini iflâs ettirir ve gemiyi kurtarmak için onları mülksüzlerin saflarına atar.
Bu iki yanlı bir süreçtir; insanlığın potansiyel çıkarı için muazzam bir üretici kaynak biriktirmesi açısından nesnel ekonomik içeriğiyle ilericidir, ama öte yandan kapitalizm altında, bir avuç zenginin elinde muazzam bir güç yoğunlaşmaktadır.
19. yüzyılın sonunda tekelin bizzat rekabetten çıkıp geliştiğini gördük.
Bankacılık sistemi, der Marx, “toplumun henüz faal olarak kullanılmayan bütün mevcut ve hatta potansiyel sermayesini, sanayici ve tüccar kapitalistlerin emrine verir; dolayısıyla bu sermayeyi borç veren de borç alan da, onun gerçek sahibi ya da üreticisi değildir. Böylece, o, sermayenin özel niteliğini yok eder ve dolayısıyla, kendi içinde, ama yalnızca kendi içinde, sermayenin bizzat ortadan kaldırılmasını içerir. … Son olarak, kredi sisteminin, kapitalist üretim tarzından, birleşmiş emeğe dayanan üretim tarzına geçiş esnasında güçlü bir kaldıraç olarak hizmet edeceğine, ama üretim tarzının kendisindeki diğer büyük organik devrimlerle bağıntılı unsurlardan yalnızca biri olarak bunu yapacağına, kuşku yoktur.”[8]
Kapitalizm, kesintisiz bir şekilde kâr etmeye devam etmek için, sürekli olarak para sermaye girişine gerek duyar. Bir meta stoğu bir kez üretildiği zaman, tekil kapitalist ya üretimi yeniden başlatacak para tekrar cebine girene kadar bunları satmayı beklemek zorunda kalacaktır; ya da gerektiğinde kullanılacak bir yatırım rezervi olarak çoğu zaman kullanılmadan kalan bir para sermaye stoğu tutmak zorunda olacaktır; on ya da yirmi yıl kullanılmayabilecek olan sabit sermaye stoklarını yenilemek için bir fona sürekli olarak para yatırmak zorunda kalacaktır.
Gerçekte, doğrudan üretime yatırım yapmaya hazır olmayan, ama artı-değer pastasının bir dilimini kendileri kesmek için paralarını ödünç vermeye hazır olan bir kapitalist asalak tabaka gelişir. Bu yüzden, kullanılmayan para sermaye rezervleri meydana getirmek için bir rekabet eğilimi vardır. Bu rezervler birkaç zengin elde toplanır: mali sermayenin yoğunlaşması.
Mali sermaye ilkin para sermayeyi toplayarak ve üretime akıtarak kapitalist sisteme bir itilim verdi. Böyle yapmasının tek nedeni, kuşkusuz, giderek artan bir artı-değer oranını kendisine ayırmaktı.
Marx’ın vurguladığı gibi, mali sermaye aynı zamanda muazzam ekonomik gücü kendi ellerinde yoğunlaştırır ve kredi vermek ve almak yoluyla bireysel üretici kapitalistleri bir bütün olarak kapitalist üretimin gerekleriyle etkili bir şekilde bütünleştirir.
Emperyalizm, mali sermayenin üretimle meşgul olan tekelci sermayeyle kaynaştığı çağdır.
Emperyalizm altında, ulus-devlet sınırları içindeki kapitalistler arasındaki rekabet tamamen ortadan kalkmazken, çatışma uluslararası arenaya sıçramıştır.
Büyük tekeller ve bankalar, sırf meta ihraç etmekten ziyade sermaye ihraç etmekteydiler. Her kıtada ve ülkede muazzam bir demiryolu inşa programına girişildi. En ücra yerlere borç paralar akıtıldı. Her türlü hammadde ve maden kaynağına yönelik sistemli bir araştırmaya girişildi.
Şimdi çatışmalar ulusal sermaye blokları arasında başlıyordu. Mücadele, dünyaya egemen olma mücadelesinden başka bir şey değildi. Sömürgeler için ve emperyal ganimetlerin yeniden bölüşümü için, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş vahşette savaşlar patlak verdi.
Birinci Dünya Savaşı, daha önceki sınıflı toplum biçimleri gibi, kapitalizmin de ilerici olmaktan çıktığını gösterdi. Üretimi daha ileriye götürmek yerine, kitlesel yıkım ve kitlesel cinayet söz konusuydu.
Ancak aynı zamanda, eskinin içinde yeni bir toplum gelişiyordu. Rus devrimi işçi sınıfının egemenliğinin yakın olduğunu haber verdi.
Toplam okunma (112) Bugün(5) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Referandumu boykot etmek en anlamlı ve ahlaki tavırdır Ağustos 23, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture , add a comment
Anayasa referandumunu ‘boykot’ etme kararı alan aydın ve kurum temsilcileri, hiç kimseye hitap etmeyen bir anayasa taslağına karşı en anlamlı ve ahlaki tavır olduğunu dile getirdi. PSAKD Eğitim ve Örgütlenme Sekreteri Kemal Bülbül, yapılmaya çalışılanın Türkiye siyasi organizasyonuna yeni bir şekil verme arayışı olduğunu kaydederek bu oyuna gelmeyeceklerini belirtti. KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek ise Türkiye’de kanunların çok kolay yapılmadığını hatırlatarak ‘Bu anayasa oylamasında ‘evet’ demek demokratik özgürlükçü bir anayasa isteminizi ertelemek anlamına gelir’ dedi.
AKP Hükümeti tarafından hazırlanan ve 12 Eylül’de referanduma sunulacak olan Anayasa Değişiklik Paketi’ne ne ‘evet’ nede ‘hayır’ demeyeceklereni belirten çeşitli kesim ve görüşten insanlar ‘boykot’ta birleşti. Küçük değişikliklerle halkı oyalamanın doğru olmadığını belirten yazar ve şair Babür Pınar boykot kararı almasında belirleyici olan noktanın emekçilerin, işçilerin, devrimcilerin ve Kürt halkının üçüncü alternatif bir cephe oluşturması gerektiğine dair olan inanç olduğunu söyledi. Pınar, ‘Egemen sınıfların, sistemin temel yürütücü güçlerinin kendi aralarında ki çatışmanın bir sonucudur referandum oyunu. Bu oyuna demokratik güçlerin gelmemesi gerektiğini düşünüyorum’ dedi. Bugüne kadar Anayasanın çok defa değiştirildiğini belirten Pınar, ‘Ama hiç özüne dokunulmadı. Hala 12 Eylül Anayasa’sının bütün kurumları ayakta duruyor. YÖK ve YSK yerinde duruyor. Küçük değişikliklerle halkı oyalamanın doğru olmadığını düşünüyorum’ dedi. Bu anayasa değişikliğinin demokratik güçler için anlamlı olmadığını belirten Pınar, ‘Biz ayrı bir taraftayız. Bunun bilinciyle hareket etmeliyiz’ dedi.
‘Referandum iki ucu kirli değnek’
Şair-yazar Necmettin Salaz’da 12 Eylül Anayasası sayesinde 5 yıl mahkum olduğunu belirterek kendisini mahkum eden yasaların hala durduğunu belirtti. Salaz, ‘Sandığa gidip evet demek, referandumda evet oyu kullanmak birazda ne iyi ettiniz, orada insanları öldürdünüz, kalsın bu anayasa. Yani siz biraz rütuşlayın kalsın demek anlamına gelir. Orada yitirdiğim arkadaşlarım adına orada yitirdiğim günlerim adına da kalkıp böyle bir anayasaya evet demek gibi bir lüksüm olmaz’ ifadesini kullandı. Hayır başlığına bakıldığı zamanda sadece Ergenekoncu silsilenin bu cephenin içinde yer almadığına dikkat çeken Salaz, ‘hayır’ diyenlerin içinde temiz, iyi niyetli insanların da olduğunu belirtti. Salaz, ‘Ama Ergenekon silsilesinin başlattığı sırf bir AKP karşıtlığıdır. Demokratik hiçbir yönü yoktur. Ne teorik ne de pratik anlamda hiçbir şey yoktur’ dedi. Salaz, ‘Bu referandum iki ucu kirli bir değnektir. Hangi ucunu tutsan kirleniyor. Bu nedenle boykot ediyoruz. Boykot bizim için daha anlamlı ve ahlaki bir tavırdır’ diye konuştu.
‘Referandum Türkiye’nin gündemini saptırmaktır’
KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek de emekçiler açısından bakıldığı zaman, son 20 yıldır 12 Eylül Anayasası’nın kaldırılması için bir takım talepleri olduğunu belirterek bunları sürekli gündemleştirdiklerini ifade etti. Şimşek, en başta demokratik özgür bir Türkiye oluşturmak gibi bir hedefleri olduğunu ifade ederek, ‘Ve biz 20 yıldır 12 Eylül Anayasasının kaldırılıp yeni demokratik, özgür bir anayasanın oluşturulmasını istedik. Ve bunun için onlarca miting, panel yaptık. Ama gelinen aşamada bize şunu söylüyor. Siz bunu istiyor olabilirsiniz talep edebilirsiniz ama ben bunu uygun gördüm diyor. Kendince bir paket oluşturmuş gelin bunu oylayın diyor evet yada hayır deyin diyor’ dedi. Bunu kabul etmelerinin mümkün olmadığını belirten Şimşek, bunun bir dayatma olduğunu ifade etti.
Şimşek, bu referandum ile Türkiye’nin esas gündeminin saptırılmaya çalışıldığını kaydetti. Şimşek, ‘Türkiye çok zor bir süreçten geçiyor. Özellikle savaşın tırmandırıldığı, milliyetçiliğin, şovenizmin yükselişe geçtiği sokak linçlerinin olduğu yıllarda bir arada yaşayan Türk ve Kürt halklarının birbirine düşürülmeye çalışıldığı ve özellikle Kürt halkının ötekileştirildiği bir ortamdayız. Böylesi bir süreçte bu gündeme sokulan referandum bir şekilde de savaşı Türkiye’nin gerçek gündemi olan savaşın üstünü örtmek için yapılmaktadır’ dedi. Bu nedenle bu referandum oyununa alet olmamak gerektiğini kaydeden Şimşek, kanunların Türkiye’de çok kolay değişmediğini ifade ederek, ‘Bu yüzden bugün siz bu anayasa referandumuna evet dediğinizde demokratik özgürlükçü bir anayasa isteminizi ertelemiş olursunuz. Bu açıdan da karşı durmak gerekir. Bunun bir parçası haline gelmemek gerektiğini düşünüyorum. Özellikle bizler açısından demokratik özgür bir anayasa istemini ön plana çıkartan bir sürecin daha doğru, daha anlamlı olduğunu düşünüyorum’ ifadesini kullandı.
‘Evet yada hayır demek anlamlı değil’
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Eğitim ve Örgütlenme Sekreteri Kemal Bülbül’de, 12 Eylül Anayasasının tekçi zihniyetinin etnik kimlikleri ve inançsal kimlikleri reddeden bir anayasa olduğunu kaydederek bu anayasanın AKP ve AKP zihniyetindeki partileri ortaya çıkardığını kaydetti. Bülbül, bu partilerin Türkiye’nin demokratik yapısını açığa çıkaracak bir zihniyetten ve siyasal birikimden yoksun olduklarını belirterek genel olarak kamuoyunun anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmesini gündemleştirdiğini ancak 5 maddenin değiştirilmesi gerektiğini ifade etti. Bülbül, ‘Ben bunun 3 değil 5 madde olduğunu iddia ediyorum. Birincisi zorunlu din dersini getiren madde ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nı düzenleyen maddedir. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca hiçbir hükümet özellikle 12 Eylül anayasasından bu yana olan zamanda hiçbir hükümet ne zorunlu din dersinin kaldırılmasını ne de diyanet işleri başkanlığının kaldırılmasını teklif etmemiştir. Hatta bunları teklif etmek siyasi partilerinin kapatılması için gerekçe olmaktadır’ dedi. Bülbül, bunları kaldırmayanın Anayasadaki Türk İslam sentezci zihniyet olduğunu ve böyle bir anayasaya evet yada hayır demenin anlamlı olmadığını belirtti. Bülbül, ‘Bana kalırsa bu anayasa ile yapılmaya çalışılan demokratik değişiklik değildir. Türkiye siyasi organizasyonuna yeni bir şekil verme arayışıdır. Türkiye siyasi organizasyonunun AKP’nin gücünü yeniden pekiştirme veya CHP onun genel başkanı olan Kemal Kılıçdaroğlu iktidar olanağı sunmaktır. Evet ya da hayır demek anlamlı değil hatta hiç dikkate almamak gerektiğini düşünüyoruz’ diye kaydetti.
Haber: Nagihan Akarsel Ankara (DİHA)
Toplam okunma (127) Bugün(2) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Sovyetler Birliği Hakkında -En Çok Söylenen- Yalanlar ve Gerçekler – Mario Sousa* Ağustos 23, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Öteki Tarih , add a comment1) Hitler’den Hearst’e, Conquest’ten Soljenitsin’e
Stalin döneminde, milyonlarca insanın hapsedildiği, Sovyetler Birliği’nin çalışma kamplarında infaz edildiği ya da açlıktan öldüğü söyleniyor. Günümüzde, Sovyetler Birliği çalışma kamplarının kurbanları, gulag kurbanları hakkında korkunç hikâyeler duymayan var mıdır?
Stalin döneminde açlıktan ölen milyonlarca insan ya da idam edilen milyonlarca politik muhalif hikâyelerinden haberdar olmayan var mıdır? Kapitalist dünyada, bu hikâyeler kitaplar, gazeteler, radyo, televizyon ve filmlerde temcit pilavı gibi karıştırılıp karıştırılıp sunulur. Son elli yılda, sosyalizmin kaç milyon kurban verdiği hakkında sözde hesaplar ölçüsüzce şişirilmiştir. Fakat, bu hikayeler ve sayılar neyin nesidir, nereden çıkmaktadır? Tüm bunların arkasında ne var?
Sovyetler Birliği arşiv araştırmalarının sonuçlarını inceleyen bu makalenin yazarı, Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’nde gerçek mahkûm sayısı, hükümlülük süreleri, ölenlerin ve idama mahkûm olanların sayıları hakkında somut bilgiler verecek durumdadır. Gerçek, efsaneden oldukça farklıdır.
Ben İsveç Komünist Partisi KPML(r) üyesiyim. Makale parti gazetesi Proletären’de 1998 yılında yayınlanmıştır.
Hitler ile Hearst, Conquest ve Soljenitsin arasında dolaysız bir bağ vardır. 1933’de Almanya’da, dünya tarihine on yıllar boyu damgasını vuracak bir politik değişim yaşanıyordu. 30 Ocak günü, Hitler başbakan oluyor, vahşi ve yasa tanımaz yeni bir hükümet biçimi ortaya çıkıyordu. Naziler, iktidarlarını sağlamlaştırmak için aynı yılın 5 Martında yeniden seçime gittiler, zafer kazanmak için ellerinde bulunan bütün propaganda imkânlarını kullandılar. Seçimlerden bir hafta önce, 27 Şubat’ta naziler parlamentoyu kundaklayıp bundan komünistleri sorumlu tuttular. Seçimde, naziler 17,3 milyon oy aldı ve 288 milletvekilliği kazandı, bu tüm oyların %48’i ediyordu (kasım 1932’de 11,7 milyon oy almış ve 196 milletvekili çıkarmışlardı). Komünist Parti yasaklandıktan sonra, Naziler sosyal-demokratları ve sendikal hareketi baskı altına aldılar, solcu erkek ve kadınlarla dolu ilk toplama kampları ortaya çıktı. Bu sırada, sağcıların da desteğiyle Hitler’in parlamento üzerinde ağırlığı artmaya devam etti. 24 Mart’ta Hitler parlamentoya, ülkeyi dört yıl boyunca parlamentoya danışmadan yönetmesi için kendisine mutlak iktidar verilmesini içeren bir yasa tasarısı sundu. Bu andan itibaren, Yahudiler’e karşı açık saldırılar başladı, komünistlerle solcu sosyal-demokratlardan sonra toplama kamplarına bunlar alındılar. Hitler mutlak iktidara sahip olmak için bir darbe yaptı, Almanya’nın silahlanmasına ve askeri gücüne sınırlama getiren 1918 anlaşmalarını reddetti. Almanya’nın yeniden silahlanması çok hızlı oldu. İşte Sovyetler Birliğinde ölen insanlar hakkında efsaneler bu uluslar arası politik ortamda ortaya çıktı.
2) Alman toprağı Ukrayna
Alman hükümetinin başında Hitler’in yanında, Propaganda Bakanı Goebbels vardı, Alman halkının beynine nazi rüyasını yerleştirmeyle görevli adam. Bu, geniş bir yaşam alanına (lebensraum) sahip Büyük Almanya’da saf bir ırk rüyasıydı. Bu lebensraum’un, Almanya’nın doğusunda yer alan ve ülkenin kendisinden daha büyük olan bir parçası fethedilmeyi ve Alman ulusuyla birleşmeyi bekliyordu. 1925’te Mein Kampf’ta, Hitler Ukrayna’dan Almanya için vazgeçilmez bir bölge olarak bahsediyordu. Ukrayna ve Doğu Avrupa’nın diğer bölgeleri önce Almanya’nın olmalı, sonra da “uygun” hale getirilmeliydi. Nazi propagandasına göre, nazi kılıcı bu bölgeyi özgürleştirerek Alman ırkına boş alan sağlayacaktı. Alman teknolojisi ve endüstrisiyle, Ukrayna Almanya’yı besleyecek bir tarım bölgesine dönüştürülecekti. Fakat Almanlar önce Ukrayna’yı “aşağı yaratıklar”dan oluşan nüfusundan kurtarmalı, bunlar da nazi propagandasına göre, Alman evleri, fabrikaları ve tarlalarında – yani Alman ekonomisinin ihtiyaç duyduğu yerlerde- köle olarak çalıştırılmalıydılar.
Ukrayna ve diğer Sovyetler Birliği topraklarının ilhakı, Sovyetler Birliğiyle savaşılmasını, bu savaş da önceden hazırlık yapılmasını gerektiriyordu. Bu amaçla, Goebbels yönetimindeki Nazi propaganda bakanlığı, Ukrayna’da Bolşevikler tarafından yapıldığı iddia edilen bir soykırım yaygarası başlattı; köylüleri sosyalizmi kabul etmeye zorlamak için Stalin tarafından yapay olarak korkunç bir kıtlık yaratıldığı iddia edildi. Nazi kampanyasının amacı, uluslar arası kamuoyunu Ukrayna’nın Alman orduları tarafından “kurtarılmasına” hazırlamaktı. Yoğun çabalara ve İngiliz basınında çok sayıda propaganda metni yayınlanmasına rağmen, Ukrayna’daki sözde ‘soykırım’ hakkında nazi yaygarası dünya ölçeğinde başarıya ulaşmadı. Hitler ve Goebbels’in, Sovyetler Birliği hakkında dedikodu ve iftiralarını yayabilmek için yardıma ihtiyaç duydukları açıktı. Bu yardımı ABD’de buldular.
3) William Hearst, Hitler’in arkadaşı
William Randolph Hearst Sovyetler Birliği’ne karşı psikolojik savaşta nazilere yardım eden bir mültimilyonerdir. Hearst çok büyük bir Amerikan basın patronuydu ve “sarı basın” denen şeyin, yani sansasyonel basının ‘babası’ olarak tanınıyordu. William Hearst kariyerine 1885 yılında baş redaktör olarak, bir maden endüstrisi milyoneri, senatör ve gazete sahibi olan babası George Hearst tarafından San Fransisco Daily Examiner gazetesinin başına getirilerek başladı.
Bu, Hearst’ün basın imparatorluğunun da başlangıcı oldu, Kuzey Amerikalıların gündelik hayatı ve düşüncesinde devasa etkisi olan bir basın imparatorluğuydu bu. Babasının ölümünden sonra, kendisine miras kalan tüm maden endüstrisi hisselerini sattı ve basın dünyasına yatırım yapmaya başladı. İlk satın aldığı New York Mourning Journal oldu, bu eski gazeteyi Hearst tamamen değiştirerek bir bulvar gazetesi haline getirdi. Dedikoduları ne fiyattan olursa olsun satın alıyor, anlatacak vahşet ya da suç olmadığında da saygıdeğer muhabir ve fotoğrafçıları bir şeyler ‘düzenliyordu’. “Sarı basını” karakterize eden budur: yalanlar ve gerçek gibi servis edilmiş “düzmece” vahşet haberleri.
Bu yalanlar Hearst’ü bir milyoner ve basın dünyasında çok önemli bir adam yaptı. 1935’te, dünyanın en zengin adamlarından biri haline gelmişti, mal varlığının iki yüz milyon doları bulduğu tahmin ediliyordu. Mourning Journal’ı aldıktan sonra, Hearst ABD’nin her yanında günlük ve haftalık gazeteler almaya ya da kurmaya koyuldu. 40’larda 25 günlük, 24 haftalık gazeteye, 12 radyo istasyonuna, 2 basın ajansına, filmlere reklâm sağlayan bir şirkete, Cosmopolitan sinema şirketine ve daha birçok şeye sahipti. 1948’de, ilk Amerikan televizyon kanallarından birini, Baltimore’dan yayın yapan BWAL tv’yi satın aldı. Hearst’ün gazeteleri günde 13 milyon satıyordu ve 40 milyon okuyucusu vardı. Amerikan yetişkin nüfusunun üçte birine yakını Hearst’ün bir gazetesini okuyordu. Dahası, dünyada milyonlarca insan basın ajansları, filmleri ve tercüme edilip çok miktarda basılan gazeteleri aracılığıyla Hearst’ten bilgi alıyordu. Bu sayılar Hearst’ün imparatorluğunun, uzun yıllar boyunca Amerikan politikasını, hatta dünya politikasını etkileme gücünün ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Örneğin, onun basını ABD’nin İkinci Dünya Savaşına Sovyetler Birliğinin yanında girmesine uzun süre karşı çıktı. Sonra da, 50’lerde McCarthyci antikomünist cadı avını destekledi.
William Hearst’ün dünya görüşü aşırı muhafazakâr, milliyetçi ve antikomünistti. Politikası aşırı sağcıydı. 1934’te Almanya’ya gitti ve Hitler tarafından bir misafir ve arkadaş olarak karşılandı. Seyahatinden sonra, Hearst’ün gazeteleri daha da gericileştiler, sosyalizme, özellikle de Sovyetler Birliği ve Stalin’e karşı her gün daha fazla makale yayınlamaya başladılar. Hearst, Hitler’in sağ kolu Goering’in bir dizi makalesini yayınlayarak Nazi propagandasına doğrudan katılmayı da denedi. Bununla birlikte, çok sayıda okuyucunun protestosu sonucu bu makalelerin yayınını durdurmak ve piyasadan çekmek zorunda bıraktı.
Amerikan basın tekeli Hearst Corporation’ın sahibi, 1930′larda “Amerika’nın 1 numaralı faşisti” olarak tanınan Willam Randolph Hearst (ortadaki), 1934 yılında Nazi Almanya’sına yaptığı ziyaret sırasında. Soldan sağa: Bay Rocker, Hearst’ün özel sekreteri; Nazi lideri Alfred Rosenberg; William Randolp Hearst; Dr. Karl Borner, Nazi Dış İşleri Bürosu Basın Bölümü şefi; Thilo von Trotha, Rosenberg’in yaveri. Bu geziden ABD’ye döndükten birkaç ay sonra Hearst “Ukrayna’da açlık” propaganda kampanyasını başlattı.
Hitler’i ziyaret ettikten sonra, Hearst’ün sansasyonel basını Sovyetler Birliği’nde gerçekleşen korkunç olaylar hakkında “ifşaatlarla” dolmaya başladı: cinayetler, soykırım, kölelik, yöneticilerin sefahati ve halkın sefaleti, tüm bunlar büyük puntolarla manşetten veriliyordu. Malzeme de Nazi politik polisi Gestapo tarafından sağlanıyordu. Gazetelerin ilk sayfasında sık sık Sovyetler Birliği hakkında karikatürler ve sahte fotoğraflar yer alıyordu, elinde bir bıçak olan haydut Stalin karikatürü gibi. Bu makalelerin her gün ABD’de 40 milyon kişi, dünyada da daha milyonlarca kişi tarafından okunduğunu unutmayalım.
4)Ukrayna’da kıtlık efsanesi
Hearst’ün Sovyetler Birliğine karşı ilk basın kampanyalarından biri Ukrayna’da sözde açlıktan ölen milyonlarca insan hakkındaydı. Bu kampanya 18 Şubat 1935’te, Chicago American gazetesinin ‘Sovyetler Birliğinde 6 milyon insan açlıktan öldü’ manşetiyle başladı. Nazi Almanyası’nın sağladığı malzemeyle, basın baronu ve nazi sempatizanı William Hearst Bolşevikler tarafından yaratılan ve Ukrayna’da birkaç milyon kişinin ölümüne yol açan sözde soykırım hakkında hikâyeler üretmeye başladı. Gerçek ise oldukça farklıydı. Sovyetler Birliği’nde olan, 30’lu yılların başında, topraksız köylülerin zengin toprak sahibi kulaklara karşı ayaklandığı, kollektifleştirme ve kolhozların kurulması için savaştıkları benzeri görülmemiş bir sınıf savaşıydı.
Doğrudan ya da dolaylı olarak 120 milyon kadar köylüyü etkileyen bu devasa sınıf savaşı elbette üretimde sorunlara ve bazı bölgelerde hasat eksikliğine yol açtı. Daha az beslenen insanlar zayıfladı ve bu da salgın hastalıkların yayılmasını kolaylaştırdı. Bu hastalıklar o sırada tüm dünyada yaygındı. 1918-1920 arasında, bir İspanyol gribi salgını ABD ve Avrupa’da 20 milyon insanın ölümüne neden olmuş, kimse bu ülkelerin hükümetlerini kendi yurttaşlarını öldürmekle suçlamamıştı. Böyle bir salgına karşı bu hükümetler hiçbir şey yapamazdı. Ancak İkinci Dünya Savaşı sırasında penisilinin bulunmasıyla böyle salgınların önüne geçilebildi. Bunun yaygınlaşması da 40’lı yılların sonunu buldu.
Ukrayna’da milyonlarca insanın açlıktan öldüğünü, bunun da komünistler tarafından bile bile yaratıldığını anlatan Hearst basınının makaleleri, inandırıcı ve detaylı bilgiler içeriyor görünüyordu. Hearst basını, bu yalanları gerçek gibi göstermek için her türlü aracı kullandı, böylece kapitalist ülkelerin kamuoyunu etkilemeyi ve bir anda Sovyetler Birliği’ne yüz çevirmesini sağlamayı başardı. Sovyetler Birliği üzerine belli başlı efsanelerden birinin kökeni budur. Sözde kıtlık hakkında batı basınının ifşaatlarına karşı Sovyetler Birliğinin açıklamalarını ve Hearst basınının yalanlarının nasıl üretildiğini sergilemelerini kimse dinlemek istemedi ve bu durum 1934’ten 1987’ye kadar sürdü! 50 yıldan uzun süre, her yeni kuşak Sovyetler Birliği sosyalizmine olumsuz gözle bakmalarına neden olan bu iftiralarla beslendi.
5) 1988 yılında Hearst’ün medya imparatorluğu
William Hearst 1951 yılında Kaliforniya Beverley Hills’deki evinde öldü. Arkasında, halen gerici yazılarını dünyaya yayan bir medya imparatorluğu bıraktı. Bugün Hearst Corporation, yüzden fazla dergiye sahip ve on beş bin kişi çalıştıran dünyanın en büyük şirketlerinden biridir. Hearst imparatorluğu gazeteler, dergiler, kitaplar, radyolar, televizyon kanalları, kablolu yayınlar, basın ajansları ve internet yayınlarını içeriyor.
6) Gerçeğin ortaya çıkması için 52 yıl gerekiyor
Nazi dezenformasyon kampanyası İkinci Dünya savaşında Almanya’nın yenilgisiyle son bulmadı. Nazi yalanları CIA ve MI5 (İngiliz gizli servisi) tarafından devralındı ve Sovyetler Birliğine karşı soğuk savaş propagandasında önemli bir yer tuttu. İkinci Dünya Savaşından sonra McCarthyci antikomünist cadı avı, Ukrayna’da açlıktan ölen milyonlar masalını yaydı. 1953 yılında ABD’de bu konuyla ilgili bir kitap yayınlandı. Kitabın adı Kremlin’in Karanlık İşleri’ydi (Black Deeds of the Kremlin). Kitabın basımı, ABD’de bulunan, İkinci Dünya Savaşı sırasında nazilerle işbirliği yapmış Ukraynalı göçmenler tarafından finanse ediliyordu. Amerikan hükümeti bunları “demokrat” olarak tanıtıp siyasi sığınma hakkı tanımıştı.
80’li yıllarda Reagan başkan seçilip antikomünist seferine başladığında Ukrayna’da ölen milyonlar propagandası bir kez daha ortaya çıktı. 1984’te bir Harvard profesörü Rusya’da İnsanların Yaşamı (Human Life in Russia) adlı bir kitap yazdı ve 1934’te Hearst basını tarafından üretilen sahte bilgileri aynen tekrar etti. Böylece 1984’te, 30’lardan kalma nazi yalan ve çarpıtmaları yeniden ortaya çıktı, fakat bu sefer amerikan üniversitelerinin “saygınlığı” altında. Ancak bununla bitmedi. 1986’da aynı konuda Acı Hasat (Harvest of Sorrow) adlı, eski bir İngiliz gizli servisi üyesi, şimdiyse Kaliforniya’da Stamford Üniversitesi profesörü olan Robert Conquest tarafından yazılan bir kitap yayınlandı. Bu “iş” için Conquest Ukrayna Milliyetçi Ögütü’nden 80.000 dolar aldı. Aynı örgüt 1986’da çekilen Harvest of Despair (Umutsuz Hasat) filmini finanse etti, bu filmde Conquest’in yazdıklarından yararlanılmıştı. Bu sırada ABD basınında, Ukrayna kıtlığının kurbanlarının sayısı 15 milyona çıkmıştı!
Hearst basınında yazılan ve kitaplarla filmlerde papağan gibi tekrar edilen Ukrayna’da açlıktan ölen milyonlarla ilgili sayılar tamamen çarpıtma ürünüdür. Kanadalı gazeteci Douglas Tottle bu çarpıtmaları 1987’de Toronto’da yayınlanan Fraud, Famine and Fascism – the Ukrainian genocide myth from Hitler to Harvard (Sahtekârlık, Kıtlık ve Faşizm – Hitler’den Harvard’a Ukrayna Soykırımı efsanesi) adlı kitabında ayrıntılı olarak gösterdi. Tottle, diğer aldatmacaların yanında, özellikle açlıktan ölen çocukların yer aldığı korkunç sahneleri gösteren fotoğrafların 1922 yılında yayınlandığını, bunların 1918-1921 İç Savaşı sırasında Sovyetler Birliği’ne sekiz yabancı gücün müdahalesi nedeniyle yaşanan kıtlık ve savaş koşulları nedeniyle milyonlarca insanın öldüğü dönemde çekildiğini kanıtladı. Douglas Tottle “1934 kıtlığı” üzerine Hearst basınında yer alan sahte röportajlar hakkında gerçekleri de ifşa etti. Bu sözde kıtlık bölgelerinden uzun süre röportaj ve fotoğraflar yollayan muhabirlerden biri olan Thomas Walker, Ukrayna’ya hayatında hiç ayak basmamış, Moskova’da da sadece beş gün kalmıştı. Bu olgu, Amerikan gazetesi The Nation’ın Moskova muhabiri Louis Fischer tarafından da ifşa edildi. Fischer, Hearst basınının gerçek Moskova muhabiri M. Parrott’un, 1933 yılında Sovyetler Birliği’nde mükemmel hasat miktarı ve Ukrayna’da ekonomik kalkınma hakkında asla yayınlanmayan röportajlar yolladığını ortaya çıkardı. Tottle ayrıca Ukrayna’da sözde kıtlık hakkında röportajlar yayınlayan gazeteci “Thomas Walker”ın, gerçekte Colorado devlet hapishanesinden kaçmış Robert Green adlı biri olduğunu da kanıtladı. Bu Walker, daha doğrusu Green, ABD’ye dönünce tutuklanmış ve mahkemede Ukrayna’ya asla gitmediğini itiraf etmişti. Fakat 30’lu yıllarda Stalin tarafından yaratıldığı iddia edilen bir kıtlık nedeniyle kurban olan milyonlarca Ukraynalı hakkında bu yalanlar ancak 1987’de açığa çıktı! Böylece Hearst, Naziler, ajan Conquest ve diğerleri milyonlarca insanı yalanlar ve sahte röportajlarla kandırmış oldular. Bugün dahi Hearst’ün ve Nazilerin hikâyeleri sağcı çevrelerden para alan yazarlar tarafından yazılan kitaplarda tekrar edilmekte.
Hearst basını, ABD’nin çoğu eyaletindeki tekeli ve basın ajanslarının dünyadaki konumu sayesinde Gestapo’nun en büyük sözcüsüydü. Sermayenin yönettiği bir dünyada, Hearst Gestapo’nun yalanlarını onlarca gazete, radyo istasyonları, daha sonra da televizyon kanalları ve kablolu yayınlar tarafından dünyaya yayılan “gerçekler” haline getirmeyi başardı. Gestapo yok olsa da Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizme karşı savaş propagandası CIA tarafından aynen devam ettirildi. Amerikan basınının antikomünist kampanyası şiddetinden hiçbir şey yitirmedi. Önce Gestapo, sonra CIA himayesinde işler aynen devam etti.
7) Efsanenin başındaki adam Robert Conquest
Burjuva basınında son derece sık alıntılanan bu adam, gerçek bir burjuva düzeni yardakçısıdır. Sözde kıtlıktan ölen milyonlarca insan hakkında en fazla yazı yazan iki kişiden biri olduğu için özel bir ilgiyi hak ediyor. Sovyetler Birliği hakkında İkinci Dünya savaşı sonrası yayılan temel efsane ve yalanların kökeninde o bulunur. Conquest önce The Great Terror (Büyük Terör) (1969), sonra da Acı Hasat (1986) adlı kitaplarıyla tanındı. Conquest Ukrayna kıtlığında, Gulag çalışma kamplarında ve 1936-38 büyük duruşmalarında milyonlarca insanın öldüğünü yazdı, bunun için de İkinci Dünya savaşı sırasında Nazilerle işbirliği yapan, ABD’ye göçmüş ve sağ partilerde yer bulan Ukraynalıları bilgi kaynağı olarak gösterdi. Conquest’in birçok kahramanı, 1942’de Ukraynalı Yahudiler’in katledilmesine katılmış ve yönetmiş eski savaş suçluları olarak tanınıyor. Bu kişilerden birisi olan Mykola Lebed, savaştan sonra savaş suçlusu olarak mahkûm olmuştu. Lebed Nazi işgali sırasında Lvov’da güvenlik şefiydi ve 1942’de korkunç Yahudi kırımını yönetiyordu. 1949’da, CIA Lebed’i aldı ve dezenformasyon ajanı olarak çalışacağı ABD’ye götürdü.
Conquest’in kitapları korkunç ve ilkel bir antikomünist tarzda yazılmıştır. 1969 tarihli kitabında, 1932 ve 1933 yıllarında açlıktan ölenlerin 5-6 milyonu bulduğunu, bunların da yarısının Ukraynalı olduğunu anlatır. 1983’te Reagan’ın antikomünist seferi sırasında ise, kıtlığı 1937’ye kadar uzatmış ve kurbanların sayısını 14 milyona çıkarmıştır! Tam zamanında gelen bu açıklamalar ödülsüz kalmaz: 1986’da Reagan’ın seçim kampanyası sırasında Amerikan halkını bir Sovyet işgaline hazırlamak üzere bir broşür yazması için anlaşma yapar. Yazının başlığı şöyleydi: “Ruslar geldiğinde ne yapmalı – hayatta kalma kılavuzu”! Bir tarih profesörü için garip bir çalışma!
Aslında, hayatını önce gizli servislerin ajanı olarak, sonra yazar ve Kaliforniya Stamford Üniversitesi profesörü olarak Sovyetler Birliği ve Stalin üzerine yalanlar ve çarpıtmalarla kazanan bir kişiden söz ettiğimize göre bunda garip olan hiçbir şey yok. Conquest’in geçmişi, 27 Ocak 1978 tarihli Guardian’da yer alan, İngiliz gizli servisinin dezenformasyon bölümünün, yani Enformasyon Araştırma Kurumu’nun (Information Research Department – IRD) eski bir üyesi olduğunun açıklandığı bir makalede anlatıldı. IRD, 1947’de kurulmuş (başlangıçta Komünist İzleme Bürosu olarak), başlıca görevi politikacılar, gazeteciler ve kamuoyunu etkileyebilecek diğer kişiler arasında söylentiler yayarak tüm dünyada komünizmin etkisiyle mücadele etmek olan bir kurumdu. IRD’nin faaliyetleri, hem İngiltere hem de dünya çapında oldukça yaygındı. Aşırı sağla ilişkilerinin ortaya çıkması nedeniyle 1977’de resmi olarak lağvedildiğinde, sadece Büyük Britanya’da yüzden fazla ünlü gazetecinin IRD’yle bağlantı halinde olduğu ve makaleleri için düzenli olarak malzeme aldığı ortaya çıktı. Bu, Financial Times, The Times, Economist, Daily Mail, Daily Mirror, The Express, The Guardian ve diğerleri gibi pek çok büyük İngiliz gazetesi için kuraldı. Guardian tarafından ortaya çıkarılan olgular gizli servislerin gazeteleri manipüle etme ve geniş bir kitleye ulaşma gücü hakkında bilgi veriyor.
Robert Conquest 1956’ya kadar IRD için çalıştı. Onun “çalışmaları” Sovyetler Birliğinin sözde “kara kitabı”na katkıda bulundu: gerçek gibi sunulan ve kamuoyunu etkilemek için yayılan sahte hikâyeler. IRD’yi resmen terk ettikten sonra, IRD yardımıyla kitaplar yazmaya devam etti. 1937 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan iktidar mücadelesi hakkında yavan bir eser olan Büyük Terör adlı kitabı, gerçekte gizli servisler için çalıştığı sırada yazdığı yazıların bir derlemesiydi. Kitap IRD’nin desteğiyle yazıldı ve yayınlandı.
Yayının üçte biri, genellikle CIA kaynaklı kitapların yayın ve dağıtımını yapan Praeger Press tarafından dağıtıldı. Kitabın hedefi üniversitelileri, gazetecileri, radyo ve televizyonu etkileyip, yalanların halka yayılmasının sürekliliğini sağlamaktı. Conquest halen sağcı tarihçiler için Sovyetler Birliği tarihi üzerine en önemli kaynaklardan biri olmaya devam etmektedir.
Aleksandr Soljenitsin
Bu isim daima Sovyetler Birliğinde hayatını ya da özgürlüğünü kaybeden sözde milyonlarca insan üzerine kitaplar ve makalelerle bağlantılı oldu: Rus yazar Aleksandr Soljenitsin. Soljenitsin kapitalist dünyada 60’ların sonunda The Gulag Archipelago (Gulag Takımadaları) adlı kitabıyla ünlendi. Kendisi de 1946 yılında anti-Sovyet propaganda yaptığı için karşı-devrimci faaliyetten 8 yıl çalışma kampı cezası aldı. Soljenitsin’e göre, Sovyet hükümeti Hitler’le uzlaşma yolu bulsaydı İkinci Dünya Savaşında Nazi Almanyası’yla savaş önlenebilirdi. Sovyet hükümetini ve Stalin’i savaşın Sovyet halkına korkunç etkileri bakımından Hitler’den daha çok sorumlu olmakla suçladı. Nazilere duyduğu sempatiyi saklamadı. Bunun üzerine hain olarak mahkûm oldu.
Soljenitsin’in kitapları Sovyetler Birliğinde ilk kez Nikita Kruşçev’in izni ve desteğiyle 1962’de yayınlanmaya başladı. İlk kitabı bir mahkûmun hayatını anlattığı Ivan Denisoviç’in yaşamından bir gün oldu. Kruşçev Stalin’in sosyalist mirasıyla savaşmak için Soljenitsin’in metinlerini kullandı. 1970’te Gulag Takımadaları kitabıyla Nobel edebiyat ödülünü aldı. Kitabı kapitalist ülkelerde bolca dağıtılmaya başladı ve yazarı emperyalizmin Sovyetler Birliği sosyalizmiyle savaşımında en etkili araçlarından biri haline geldi. Çalışma kampları üzerine yazıları Sovyetler Birliği’nde ölen milyonlar hakkında propagandaya eklendi ve kapitalist medyada gerçeğin yansısı gibi sunuldu. 1974’te, Soljenitsin Sovyet vatandaşlığından ayrıldı ve önce İsviçre’ye, ardından ABD’ye göçtü. Bu sırada, kapitalist basın tarafından en büyük özgürlük ve demokrasi savaşçısı kabul ediliyordu. Nazi sempatisi, sosyalizme karşı propaganda savaşını engellememesi için saklandı.
ABD’de, Soljenitsin sık sık önemli konferanslara katıldı. Örneğin, 1975’te AFL-CIO sendikası kongresinin en önemli konuşmacısıydı. 15 Temmuz 1975’te, Amerikan Senatosuna dünyanın durumuyla ilgili bir sunum yapmaya bile çağırıldı! Konuşmaları büyük şiddet ve kışkırtma içeriyor, en gerici konumların propagandasını yapıyordu. Örneğin, ABD’nin Vietnam’a yeniden saldırması için ajitasyon yapmaktan çekinmemiştir. Dahası: Portekiz’de kırk yıllık faşizmin ardından ordunun solcu subayları 1974’te bir halkçı devrim sonucunda iktidarı aldığında Soljenitsin Portekiz’e Amerikan’ın askeri müdahalesi için yaygaraya başladı, ona göre ABD müdahale etmezse bu ülke Varşova Paktı’na katılacaktı! Soljenitsin Potekiz’in Afrika kolonilerinin bağımsızlıklarının tanınmasına da hep karşı çıktı.
Açık ki Soljenitsin’in konuşmalarının temeli sosyalizme karşı sonu gelmez kirli savaştan ibarettir – iddiaları Sovyetler Birliği’nde idam edilen milyonlardan Kuzey Vietnam’da tutsak edilen ve köleleştirilen on binlerce Amerikalı hakkında masallara kadar varıyordu! Kuzey Vietnam’da Amerikalıların zorunlu çalışmaya tabi tutulduğu hakkında Soljenitsin’in fikirleri Rambo filmlerine ilham kaynağı oldu. ABD ile Sovyetler Birliği arasında barış lehinde yazmaya cesaret eden Amerikalı gazeteciler Soljenitsin tarafından potansiyel hain olarak ilan edildi. “Tank ve uçak bakımından ABD’den beş ya da yedi kat üstün” olduğunu iddia ettiği Sovyetler Birliği’yle baş edebilmek için silahlanmanın hızlandırılması propagandası yaptı. Hatta Sovyetler Birliği’nin elinde ABD’dekinin iki, üç hatta beş katı kadar atom bombası olduğunu savunuyordu. Soljenitsin’in Sovyetler Birliği hakkında sözleri aşırı sağın görüşlerini temsil ediyordu. Fakat faşizme desteğinde daha da ileri gitti.
9) Franco faşizmine destek
Franco’nun 1975’te ölümüyle, faşist İspanyol rejimi politik yapı üzerinde hâkimiyetini kaybetmeye başladı. 1976 başında da İspanya’da yaşanan olaylar dünya kamuoyunun ilgisini çekmeye başladı. Demokrasi ve özgürlük için grevler ve gösteriler oluyordu. Franco’nun ardılı kral Juan Carlos toplumsal kaynaşmayı yatıştırabilmek için ülkeyi yavaş yavaş liberalleştirmek zorunda kaldı.
İspanyol politik tarihinin bu en önemli anında, Aleksandr Soljenitsin Madrid’de ortaya çıktı ve 20 Mart cumartesi akşamı en çok televizyon izlenen saatte Directissimo adlı televizyon programında konuştu). Sorulacak soruları önceden bilen Soljenitsin, gerici açıklamaların her türlüsünü yapmak için bu kürsüyü kullandı. Amacı kralın sözde liberalleştirme uygulamalarını desteklemek değil, aksine demokratik reformlara karşı çıkmaktı. Televizyondaki röportajında, 110 milyon Rus’un sosyalizm yüzünden öldüğünü ilan etti ve “Sovyet halkının köleliğiyle İspanyolların özgürlüğünü” karşılaştırdı. “İlerici çevreleri”, İspanya’da diktatörlükten başka bir şey görmeyen “ütopyacıları” da suçladı. “İlerici” derken demokratik muhalefette yer alan herkesi kastediyordu; liberal, sosyal-demokrat ya da komünist fark etmeksizin. “Geçen sonbahar” diyordu Soljenitsin “dünya kamuoyu İspanyol teröristlerin” [Franco rejiminin idama mahkûm ettiği İspanyol anti-faşistler] “geleceğinden kaygılandı. İlerici kamuoyu her zaman, bir yandan terörist eylemlere destek verirken diğer yandan politik reformlar talep ediyor… Hızlı bir demokratik reform isteyenler yarın ya da yarından sonra ne olacağını biliyorlar mı? İspanya yarın demokrasiyle tanışabilir ama yarından sonra demokrasinin totalitarizme dönüşmesini kim engelleyecek?” Gazeteciler bunun özgürlük karşıtı bir rejimi desteklediği anlamına gelip gelmediğini sorduklarında, Soljenitsin şöyle yanıtladı: “Özgürlüğün olmadığı tek bir yer biliyorum o da Rusya’dır.” Soljenitsin’in televizyondaki açıklamaları İspanyol Faşizmine açık bir destekti, ki bu ideolojiyi halen savunmaktadır.
Aleksandr Soljenitsin, geleneksel tarzda bir faşist ve Çarcı, Franco ve Hitler sempatizanı. Sovyet ceza sistemi ve Sovyet insanının yaşamıyla ilgili dehşet tablolarının bir yaratıcısı olarak Batı’da uzun süre saygın bir “özgürlük savaşçısı” ve bir “edebiyat dehası” olarak göklere çıkarıldı. Soğuk savaş döneminde best-seller olan kitaplarını bugün kimse okumuyor.
Soljenitsin’in ABD’de 18 yıllık sürgünden sonra medya sahnesinde görülmemeye ve kapitalist hükümetlerden daha az destek bulmaya başlamasının nedenlerinden biri budur. Kapitalistler için Soljenitsin, Sosyalizme karşı kirli savaşlarında kullanacakları gökten zembille inmiş bir hediyeydi, fakat her şeyin bir sınırı var. Kapitalist yeni Rusya’daki politik gruplara Batı’nın desteğini belirleyen, bu grupların kanatları altında Rusya’da azami kâr getiren tatlı işlere girişip girişemeyecekleridir. Rusya’nın geleceğinde politik rejim olarak faşizm iş dünyası için faydalı görünmüyor. Bu yüzden Soljenitsin’in Rusya için politik programının Batı’dan destek bulma şansı yok. Soljenitsin’in Rusya’nın politik geleceği için istediği, basitçe Çarın otokratik yönetimiyle Rus Ortodoks Kilisesinin tarihi birliğinin geri gelmesi! Böyle bir politik aptallığa destek vermekte en berbat emperyalistin bile çıkarı olamaz. Batı’da hâlâ Soljenitsin’e destek arayanlar bunun için aşırı sağcı taşkafalara bakmak zorundalar.
10) Naziler, polis ve faşistler
Böylece, Sovyetler Birliğinde öldüğü ya da hapsedildiği iddia edilen milyonlarca kurbanla ilgili efsanelerin en saygın üreticileri arasında Nazi taraftarı William Hearst, gizli ajan Robert Conquest ve faşist Aleksandr Soljenitsin’i buluyoruz. Conquest, verdiği bilgiler dünya kapitalist medyası tarafından yaygın olarak kullanılmaya başladıktan sonra başrolde yer aldı, bu bilgiler bazı üniversitelerde derslere konu oldu. Şüphesiz, kitapları dezenformasyon sanatı bakımından birer şaheserdi. 70’lerde ise, Soljenitsin’den ve Andrei Sakharov, Roy Medvedev gibi bir dizi bir dizi ikinci sınıf muhaliften büyük yardım aldı. Buna, şurada burada Sovyetler Birliğinde ölen ve hapsedilenler üzerine atıp tutan ve burjuvazi tarafından ödüllendirilen sayısız insan ekleniyor. Fakat bu tarih çarpıtıcıları ne yaparlarsa yapsınlar, konu hakkında gerçek sonunda aydınlandı. Gorbaçov’un, partinin gizli arşivlerinin tarihsel araştırmaya açılması direktifinin sonucunu hiçbiri tahmin edemezdi.
11) Milyonlarca ölü tahminini veren sahtekârca yöntemler
Sovyetler Birliği’nde ölen milyonlar hakkında spekülasyon, kirli propaganda savaşının bir parçasıydı, işte bu nedenle Sovyet açıklamaları ne ciddiye alındı, ne de kapitalist basında yer bulabildi. Sermaye tarafından satın alınan ‘uzmanlar’ kurgularını yaymak için diledikleri kadar yer bulurken, bu açıklamalar görmezden gelindi. Hem de ne kurgular! Conquest ve diğer ‘eleştirmenler’ tarafından oraya atılan milyonlarca ölü ve hükümlü iddialarının ortak yanı, yanlış istatistiksel kestirimlere ve hiçbir bilimsel temeli olmayan tahmin yöntemlerine dayalı olmalarıydı.
Conquest, Soljenitsin, Medvedev ve diğerleri, nüfus bilgilerini Sovyetler Birliği istatistiklerinden aldılar ve ülkenin tarih boyunca değişen durumuna bakmadan keyfi nüfus artışı hesapları yaptılar. Böylece belli bir yılın sonunda şu kadar kişinin hayatta olması gerektiği, eksik kalanların sosyalizm tarafından öldürülmüş ya da hapsedilmiş olduğu sonucuna vardılar. Yöntem basit olduğu kadar sahtekârcaydı.
Eğer batı ülkeleri söz konusu olsaydı, bu tarz “ifşaat” asla kabul edilmezdi. Böyle bir çarpıtmayı profesör ve tarihçiler protesto ederdi. Fakat Sovyetler Birliği söz konusu olunca kabul edildi. Bunun nedenlerinden birisi bu profesör ve tarihçilerin mesleki ilerlemelerini mesleki dürüstlüğün önünde tutmasıydı.
Sonuç olarak, bu “eleştirmenlerin” hesaplamaları neye varıyor? Robert Conquest’e göre (1961’de yapılan bir hesaplamayla) 30’ların başında altı milyon insan açlıktan ölmüştü. 1986’da, Conquest bu sayıyı şişirerek on dört milyona çıkardı. Gulag çalışma kamplarında ise 1937 yılında, parti, ordu ve devlet aygıtı içinde temizlik başlamadan önce beş milyon mahkûm vardı. 1937-38 yıllarındaki temizlikten sonra buna yedi milyon mahkum daha eklendi, böylece 1939 yılında çalışma kamplarının nüfusu on iki milyona çıktı. Üstelik bu 12 milyon sadece siyasi hükümlülerin sayısıydı! Bu kamplarda adi hükümlüler de vardı, sayıları ise siyasi hükümlüleri kat kat aşıyordu. Bu demektir ki Conquest’e göre Sovyetler Birliği çalışma kamplarında 25-30 milyon mahkum bulunuyordu.
Ölü sayılarına gelince, Conquest’e göre, 1937 ile 1939 arasında bir milyon siyasi mahkûm idam edilmiş, 2 milyonu ise açlıktan ölmüştü. Böylece Conquest’e göre 1937-39 temizliklerinin toplamı, 3 milyonu hapiste ölen 9 milyon kişiye ulaştı. Bu hesaplar Conquest tarafından “istatistiksel uyarlamaya” tabi tutularak 1930-1953 yılları arasında Bolşeviklerin en az 12 milyon siyasi hükümlüyü öldürdüğü sonucuna ulaşıldı. 30’lu yıllarda kıtlık nedeniyle öldükleri hesaplanan 14 milyon kişi buna eklenince ölü toplamı 26 milyonu buluyordu. En son istatistik manipülasyonlarından birinde de, 1950 yılında Sovyetler Birliği’nde 12 milyon siyasi tutuklu olduğunu açıkladı.
Aleksandr Soljenitsin de Conquest’le hemen hemen aynı istatistik yöntemleri kullandı. Fakat bu sözde bilimsel yöntemleri farklı başlangıç değerlerine uygulayarak çok daha uç sayılara ulaştı. Conquest’in 1932-33 yıllarında açlıktan ölenler hakkında 6 milyonluk hesabını kabul etti. Fakat 1936-39 temizliğinde, her yıl en az bir milyon kişinin öldüğüne inanıyordu. Buradan yola çıkarak, tarımda kollektifleştirmenin başlamasıyla Stalin’in 1953’te ölümü arasında geçen sürede komünistlerin 66 milyon kişiyi öldürdüklerini hesapladı. Sovyet hükümeti İkinci Dünya Savaşı’nda ölen 44 milyon Rus’tan da sorumluydu. Soljenitsin’in çıkarımına göre, “sosyalizm 110 milyon Rus’un canına mal olmuştu”. Hükümlü sayısına gelince, ona göre 1953’te çalışma kamplarında 25 milyon kişi bulunuyordu.
12) Gorbaçov arşivleri açıyor
Yukarıdaki fantezi ürünü rakamlar altmışlı yıllarda yayınlandı ve burjuva basını tarafından bilimsel olduğu iddia edilen yöntemlerle elde edilen gerçeğe uygun bilgiler gibi sunuldu. Bu üretimin ardında başta CIA ve MI5 olmak üzere batı gizli servisleri vardı. Medyanın kamuoyu üzerinde etkisi o kadar büyük ki bu sayılar batı insanlarının çoğu tarafından kabul edilmiş durumda. Bu utanılası durum gittikçe kötüleşti. Soljenitsin ve Andrei Sakharov, Roy Medvedev gibi bilinen “eleştirmenler” sayıklamalarına Sovyetler Birliği’nde karşılık bulamazken, durum 1990’da değişti. Gorbaçov yönetiminde ortaya çıkan yeni “özgür basın” ile birlikte, sosyalizme karşı çıkan her şey olumlu gibi gösterildi, bunun da yıkıcı sonuçları oldu. Sosyalizmin öldürdüğü ya da hapsettiği insan sayısı üzerine, komünizmin milyonlarca “kurbanı” üzerine görülmemiş bir spekülasyon başladı.
Yeni özgür basının histerisi Conquest’le Soljenitsin’in değirmenine su taşıdı. Fakat bu arada Gorbaçov yeni basının isteği üzerine Merkez Komitesinin arşivlerini tarihsel araştırmaya açtı. Komünist Parti Merkez Komitesi arşivlerinin açılması kördüğümün çözülmesinde iki nedenle belirleyici oldu: Birincisi, arşivler gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlayacak olguları içeriyordu. Ancak daha önemlisi, ölen ve hapsedilen insan sayısı üzerine kaygısızca spekülasyon yapanlar yıllarca, arşivler kamuya açıldığında bu varsayımların kanıtlanacağını iddia edegelmişlerdi. Conquest, Sakharov, Medvedev ve diğer hepsi bunu iddia ettiler. Fakat arşivler açılıp araştırmaların sonuçları yayınlanmaya başlayınca garip bir şey ortaya çıktı. Bir anda, hem Gorbaçov’un basını hem de ölü ve hükümlüler üzerine spekülasyon yapanlar arşiv araştırmasına tüm ilgilerini kaybettiler.
Rus tarihçiler Zemskov, Dougin ve Kslevjnuk’un Komünist Parti Merkez Komitesi arşivlerinin araştırılması sonucu ulaştığı bulgular 1990’da bilimsel yayınlarda yayınlandı ama fark edilmedi. Tarihsel araştırmaların sonuçları “özgür basının” ölüler ve hükümlüler hakkında tahminlerinin tam tersini gösteriyordu. Bu nedenle bu çalışmalar yayılmadı. Basının histerisiyle boy ölçüşemeyen küçük bilimsel çevrelerde dolaştılar. Conquest ve Soljenitsin’in yalanları ise eski Sovyet nüfusunun geniş bölümünde yayıldı. Rus araştırmacıların Stalin yönetiminde ceza sistemi üzerine bulguları batı gazete ve televizyonlarında da tamamen görmezden gelindi. Neden?
13) Rus araştırmalarının sonuçları
Sovyet ceza sistemi üzerine araştırma sonuçları toplam yaklaşık 9.000 sayfa tutuyor. Çok sayıda yazar var ancak en ünlüleri Rus tarihçiler V. N. Zemskov, A. N. Dougin ve O. V. Kslevjnuk. Çalışmaları batıda, batılı araştırma arkadaşları sayesinde yayınlandı. Burada yararlandığımız iki çalışmadan birisi, 1993 Eylülünde Fransa’da Histoire dergisinde yayınlanan CNRS (Centre National de la Recherche Scientifique – Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi) araştırma müdürü Nicolas Werth’in makalesi; diğeri Riverside Kaliforniya Üniversitesi tarih profesörü J. Arch Getty, CNRS araştırmacısı G. T. Rittersporn ve Rus Tarih Enstitüsü (Ruya Bilimler Akademisi’ne bağlı bir kurum) üyesi V. N. Zemskov’un birlikte hazırladıkları ABD’de American Historical Review’de yayınlanan makaledir. Bugün, konu üzerine aynı araştırma gruplarına üye başka kişiler tarafından birçok kitap yayınlanmış durumda. Devam etmeden önce, bu bilim adamlarının hiçbirinin sosyalist sistemi savunmadıklarını belirtmek istiyorum. Aksine, burjuva ve anti-sosyalist görüşlere sahipler, hatta kimisi gerici düşünceleri savunuyor. Okuyucu aşağıda söylenenlerini bir “komünist komplodan” kaynaklandığını düşünmesin. Bu araştırmacılar yalnızca Conquest, Soljenitsin, Medvedev ve diğerlerinin yalanlarını ortaya çıkarmaya çalıştılar. Mesleki dürüstlüğü her türlü kaygının önünde tuttuklarını ve propaganda amaçlarına hizmet etmeyeceklerini gösterdiler.
Rus araştırmalarının sonuçları Sovyet ceza sistemi hakkında birçok soruya cevap veriyor. Araştırmacılar özellikle en çok tartışılan dönem olan Stalin dönemine yoğunlaştılar. Bir dizi basit soru soracağız ve yanıtlarını Histoire ve American Historical Review dergilerinde arayacağız. Sovyet ceza sistemi hakkında bilgi edinmenin en iyi yolu budur.
1. Sovyet ceza sisteminin yapısı nasıldır?
2. Siyasi ve adi toplam kaç hükümlü vardı?
3. Çalışma kamplarında kaç kişi öldü?
4. 1953’ten önce, özellikle de 1937-1938 temizliğinde kaç kişi idama mahkum edildi?
5. Ortalama hükümlülük süresi ne kadardı?
Bu sorulara cevap verdikten sonra, Sovyetler Birliği’nde ölü ve hükümlüler söz konusu olduğunda genellikle ön plana çıkan iki grubu tartışacağız: 1930’da yargılanan kulaklar ve 1936-38’de mahkûm olan karşı devrimciler.
14) Ceza sisteminde çalışma kampının yeri
Sovyet ceza sisteminin yapısıyla başlayalım. 1930’dan sonra, Sovyet ceza sistemi hapishane, çalışma kampı (gulag), çalışma kolonileri (gulag), özel açık alanlarda tutukluluk ve para cezası uygulamalarının içeriyordu. Tutuklananlar genellikle normal bir hapishaneye konuluyor ve soruşturma sırasında suçsuz bulunurlarsa serbest kalıyor, suçlu oldukları düşünülürse yargılanıyorlardı. Mahkemeye çıkan kişi de suçsuz bulunup serbest bırakılır ya da hüküm giyerdi. Suçlu bulunan para ya da hapis cezasına çarptırılır, ya da nadiren idam edilirdi. Para cezası belirli bir süre alacağı maaştan kesilirdi. Suçun niteliğine bağlı olarak gidilecek hapishaneler değişik tipteydi.
Gulag çalışma kamplarına, ciddi suçlar işleyenlerle (cinayet, hırsızlık, tecavüz, ekonomik suçlar vs.) birlikte karşı devrimci faaliyetler nedeniyle mahkûm olanların çoğu gidiyordu. 3 yıldan fazla ceza alanlar da bu çalışma kamplarına gönderilebilirdi. Çalışma kampında bir süre geçirdikten sonra, hükümlü bir çalışma kolonisi ya da özel açık bölgeye gönderilebilirdi.
Çalışma kampları hükümlülerin sıkı gözetim altında yaşayıp çalıştığı çok geniş bölgelerdi. Çalışmaları ve topluma yük olmamaları gerekli görülmüştü. Sağlıklı hiçbir insan aylak kalamazdı. Bugün bazıları bunu sert bulabilir, fakat kural buydu. 1940’ta böyle 53 çalışma kampı vardı.
Diğer yandan 425 çalışma kolonisi mevcuttu. Bunlar çalışma kamplarından çok daha küçük, daha serbest ve daha az gözetlenen birimlerdi. Daha hafif ceza alanlar ve daha önemsiz siyasi suçlar işleyenler buralara gönderilirdi. Fabrika ya da tarlalarda çalışır ve sivil halka iç içe yaşarlardı. Çoğu zaman maaşları diğer işçilerle aynı olurdu.
Özel açık alanlar genellikle kollektifleştirme sırasında mülksüzleştirilmiş kulaklar gibi sürgünlerin yer aldığı tarım alanlarıydı. Hafif siyasi suçlardan hüküm giyenler de cezalarını burada çekebilirdi.
15) 9 milyon değil 454.000
İkinci soru kaç politik, kaç adi hükümlü olduğuydu. Bu soru hapistekilerle birlikte çalışma kampları ve çalışma kolonilerinde bulunanları da kapsıyor (kolonilerde kısmi bir serbestliğin olduğu bilinse de). Aşağıdaki tablo American Historical Review dergisinde yayınlandı ve ceza sisteminin merkezi yönetime bağlandığı 1934’ten Stalin’in ölüm yılı olan 1953’e kadar geçen yirmi yılı kapsıyor.

Yukarıdaki tablodan bir dizi sonuç çıkarılabilir. Öncelikle, bu sayıları Robert Conquest’inkilerle kıyaslayabiliriz. Bu adam, örneğin 1939’da çalışma kamplarında 9 milyon siyasi hükümlü bulunduğunu ve ayrıca 3 milyonun da 1937-39 arasında hapishanelerde öldüğünü yazıyordu. Conquest’in burada sadece siyasi hükümlülerden bahsettiğini unutmayalım. Bunun yanında, siyasi hükümlülerden çok daha fazla adi hükümlü olmalıydı. Conquest’e göre 1950’de 12 milyon siyasi tutuklu vardı!
Gerçek ortaya çıkınca, Conquest’in sahtekârlığının boyutu ortaya çıkmış oldu. Söylediği sayılardan hiçbiri gerçeğe yaklaşmıyordu bile. 1939’de, kamp, hapishane ve kolonilerdekiler birlikte toplam 2 milyon hükümlü vardı. Conquest’in söylediği gibi 9 milyon değil, 454.000 siyasi hükümlü vardı. 1937-1939 arasında çalışma kamplarında ölenlerin sayısı 3 milyon değil 160.000’di. 1950’de çalışma kamplarında 12 milyon değil 578.000 siyasi hükümlü vardı! Unutmayalım ki bu Conquest halen antikomünist sağ propagandanın temel referanslarından birisidir ve sağcı sözde aydınlar arasında tanrısal bir konumdadır. Kamplarda 60 milyon kişinin öldüğünü söyleyen Soljenitsin’in sayıları hakkında ise yorum yapmaya bile gerek yok. Bu zırvaları ancak bir deli ortaya atabilir.
Bu dolandırıcıları bırakıp gulag istatistiklerinin somut analizine yoğunlaşalım. İlk soru, bu hükümlü sayısından hangi sonucun çıkarılacağıdır. Bu 2,5 milyon sayısı ne ifade eder? Hüküm giymiş her insan toplumun her yurttaşa tam bir yaşam sağlayacak kadar gelişmediğini gösteriyor. Bu açıdan, 2,5 milyon hükümlü toplumun bir eleştirisini temsil ediyor.
16) İç ve dış tehdit
Bu ceza sisteminin uygulandığı koşulları iyi açıklamak gerekir. Sovyetler Birliği feodalizmi yeni devirmişti, bu toplumsal mirasın bireylere etkisi toplumun sırtında bir yük durumundaydı. Çar yönetimi gibi geri bir sistemde işçiler aşırı yoksul bir yaşama mahkûmdu, insan yaşamının pek az bir değeri vardı. Hırsızlık ve şiddet, sınırsızca cezalandırılıyordu. Monarşiye karşı isyanlar çoğu zaman katliamlar, idamlar ve aşırı uzun hapis cezalarıyla bastırılıyordu. Toplumsal ilişkiler ve buna eşlik eden düşünce alışkanlıklarının evrimi için uzun bir zaman gerekmesi Sovyetler Birliğinin suçlulara karşı tutumunun gelişmesini etkiliyordu.
Dikkate alınması gereken diğer bir faktör, 30’lu yıllarda 160-170 milyon arası nüfusa sahip Sovyetler Birliği’nin, dış güçler tarafından ciddi olarak tehdit edilmesiydi. 30’lu yıllarda Avrupa’nın yaşadığı büyük politik değişikliklerin ardından Nazi Almanya’sının saldırısı tehdidi büyümüştü, Slav halkı için bir yok olma tehlikesi ortaya çıkmıştı. Batı bloğu da müdahale hırsıyla yanıyordu. Bu durumu Stalin 1931’de şu cümlelerle özetledi: “Sanayileşmiş ülkelerin 50 ile 100 yıl gerisindeyiz. Bu mesafeyi 10 yılda kapatmalıyız. Varlığımızı sürdürmemiz buna bağlıdır.” On yıl sonra, 22 Haziran 1941’de, Sovyetler Birliği, Nazi Almanya’sı ve müttefikleri tarafından işgal edildi.
Sovyet toplumu 1930 ile 1940 arasında büyük çaba harcadı, kaynakların çoğu da yaklaşan savaşa karşı savunmayı hazırlamaya harcandı. İşçiler zor şartlarda çalıştılar, bunu da kişisel çıkarlarını gözetmeden yaptılar. Günde 7 saate düşmüş olan çalışma süresi 1937’de uzadı, 1939’da fiilen her cumartesi normal bir çalışma gününe dönüştü. Bu zor dönemde, yaklaşık iki on yıl boyunca (30’lar ve 40’lar) toplumun üzerine çöken, 25 milyon insanın ölmesine ve ülkenin yarısının yanıp kül olmasına neden olan savaş ortamında, insanlar birbirlerine ne kadar yardım etmeye çalışırlarsa çalışsınlar suçlarda artış yaşandı.
Son derece zorlu koşullarda, Sovyetler Birliği en fazla 2,5 milyon hükümlüye sahip oldu, başka bir ifadeyle yetişkin nüfusun %2,4’ü kadar. Bu sayı hakkında ne düşünmeliyiz? Az mıdır, çok mu? Karşılaştıralım.
17) ABD’de daha fazla hükümlü var
Örnek olarak, -1996 yılında- 252 milyon nüfusu olan, dünyanın kaynaklarının %60’ını kullanan dünyanın en zengin ülkesi ABD’ye bakalım. Kaç mahkûm var? Ne bir savaş ne de ekonomik dengesini bozan toplumsal bir sarsıntı yaşamayan bu ülkenin durumu nedir?
Ağustos 1997’de gazetelerde yer alan kısa bir basın bildirisinde, FLT-AP basın ajansı (Associated Press) 1996 yılı için 5,5 milyon rakamı verilerek, ABD’de hiçbir zaman bu kadar çok hükümlü olmadığı belirtiliyordu. Bu 1995’e göre 200.000 kişilik bir artışı ifade ediyor ve ABD’de hükümlülerin yetişkin nüfusa oranı %2,8’e varıyor. Bu veriler incelemek isteyenler için ABD adalet bakanlığında mevcuttur (adalet istatistikleri bürosunun web sayfası: http://www.ojp.usdoj.gov/bjs). Bugün ABD’de hükümlü sayısı Sovyetler Birliğinde ulaştığı en yüksek rakamdan 3 milyon fazladır! Daha önemlisi, yetişkin nüfusun en fazla %2,4’ü hüküm giymişti, ABD’de bu oran %2,8’dir ve artmaktadır! Amerikan adalet bakanlığının 18 Ocak 1998 tarihli basın bildirisine göre, 1997 yılında hüküm giyenlerin sayısı bir önceki yıla göre 96 100 kişi artmıştı.
Sovyetler Birliği çalışma kamplarına gelince, tutukluluk koşullarının zor olduğu doğrudur, fakat ya bugün şiddetin, uyuşturucu trafiğinin, fuhuşun, cinsel saldırıların (her yıl hapishanelerde 290.000 tecavüz vakası) yayıldığı Amerikan hapishanelerinin durumu! Üstelik tüm tarihindeki refah seviyesinin doruğundan olan bir toplumda!
18) Önemli bir faktör: Tıbbi malzeme eksikliği
Şimdi üçüncü soruya cevap verelim. Çalışma kamplarında kaç kişi öldü? Sayı her yıl değişmekte, fakat 1934’teki %5,2 oranının 1953’te %0,3’e düştüğü görülüyor. Çalışma kamplarındaki ölümlerin nedeni, toplumun tümünü de etkileyen, özellikle salgın hastalıklara karşı ihtiyaç duyulan genel tıbbi malzeme eksikliğiydi. Bu sorun çalışma kamplarıyla sınırlı değil, toplumun tümünü hatta dünyanın büyük kısmını etkiliyordu. Bu durum ancak, bulunuşu ve yaygın kullanımı İkinci Dünya savaşı sonrası gerçekleşen antibiyotikler sayesinde değişti. En kötü yıllar barbar nazilerin tüm Sovyet vatandaşlarına iğrenç koşullar dayattıkları savaş yıllarıydı. Bu 4 yıl boyunca, yarım milyondan fazla kişi çalışma kamplarında öldü, bu sayı incelediğimiz yirmi yıl içinde ölenlerin toplamının yarısına eşit. Ancak aynı sırada serbest insanların 25 milyonunun savaş nedeniyle öldüğünü hatırlayalım. 1950’de Sovyetler Birliği’nde koşullar düzeldiğinde ve antibiyotik kullanımı başladığında hapiste ölen hükümlü oranı %0,3’e düştü.
Dördüncü soruya geçelim. 1953 yılına kadar, özellikle de 1937-38 temizliği sırada kaç kişi idam edildi? Conquest Bolşeviklerin 1930-1953 arasında çalışma kamplarında 12 milyon hükümlüyü öldürdüğünü söylüyordu. Bunların bir milyonu da 1937-38 yıllarında öldürülmüş olacaktı. Soljenitsin çalışma kamplarında ölen on milyonlardan bahsediyordu, bunun da 3 milyonu sadece 1937-38 arasında öldürülmüştü. Sovyetler Birliğine karşı propaganda savaşı için bu sayılar imal edildi. Başka bir örnek, yazar Olga Shatunovskaya, 1937-38 temizliğinde 7 milyon kişinin öldüğünü söylüyor.
Sovyet arşivlerinden çıkan belgeler ise başka türlü konuşuyor. Şunu baştan belirtelim ki idam cezası alanların sayısı hakkında bilgiler farklı arşivlerde bulunuyordu ve araştırmacılar yaklaşık bir değere ulaşabilmek için verileri bir araya getirmek zorunda kaldılar, bu nedenle çift sayma ve gerçekte olandan daha büyük bir sayıya ulaşma riskini göze almak zorunda kaldılar. Yeltsin tarafından Sovyet arşivleriyle ilgilenme görevi verilen Dmitri Volgokonov’a göre, 1 Ekim 1936 ile 30 Eylül 1938 arasında askeri mahkemelerde 30.514 kişi idama mahkûm edilmişti. Şubat 1990’da basında yer alan bir KGB belgesinde ise, 1930’dan 1953’e kadar geçen 23 yıllık sürede karşı-devrimcilik suçundan 786.098 kişinin idama mahkûm olduğu yazıyordu. KGB’ye göre bu mahkûmiyetlerden 681.692’si 1937 ile 1938’de gerçekleşti. KGB’nin söylediğini kontrol etmek mümkün değil fakat bu bilgi güvenilir görünmüyor. Yalnız iki yıl içinde bu kadar çok kişinin idam edilmesi oldukça zor. 1990’ın Kapitalist yanlısı KGB’sinin sosyalist yanlısı eski KGB ile ilgili verdiği bilgilere inanılabilir mi? En azından, KGB’nin söz konusu 23 yılla ilgili kullandığı istatistiklerin kapitalist KGB’nin iddia ettiği gibi sadece karşı-devrimcilerin idamını mı yoksa hem karşı-devrimcileri hem de adi suçluları mı içerdiğini kontrol etmek gerekir. Arşivler idama mahkûm adi suçlularla karşı-devrimcilerin sayısının yaklaşık olarak eşit olduğu sonucuna götürüyor.
Buradan çıkarabileceğimiz sonuç, 1937-38 yıllarında idama mahkum olanların Batı propagandasında yer aldığı gibi milyonlara değil, yüz bine yakın olduğudur.
Tüm idam cezalarının uygulanmadığını da eklemek gerekir. Ölüm cezalarının büyük bölümü çalışma kampı cezasına çevrilmiştir. Adi suçlularla karşı-devrimciler arasında ayrım yapmak gerekir. İdama mahkûm olanların çoğu cinayet ya da hırsızlık gibi büyük suçlar işlemiştir. 60 yıl sonra, çoğu ülkede bu suçların aynı şekilde cezalandırıldığını görmekteyiz.
Hapis cezaları ne kadar sürüyordu? Hapis cezalarının uzunluğu Batı propagandasında en utanmaz söylentilere konu oldu. Genellikle Sovyetler Birliğinde insanın tüm yaşamını hapiste geçirdiği ve asla hapisten çıkamadığı söyleniyordu. Bu tamamen yanlıştır. Stalin döneminde hapse gidenlerin büyük çoğunluğu için hapis süresi en fazla beş yıldı. American Historical Review’de yer alan istatistikler bize gerçekleri gösteriyor. 1936 yılında Rusya Federasyonunda adi suçluların aldıkları cezalar: beş yıla kadar %82,4; beş ile on yıl arası %17,6. 1937 öncesi mümkün olan en yüksek ceza on yıldı. 1936 yılında sivil mahkemelerde mahkûm olan siyasi suçluların aldığı cezalar: beş yıla kadar %44,2; beş ile on yıl arası %50,7. En uzun cezaların çekildiği gulag çalışma kampları için 1940 yılına ait istatistikler beş yıla kadar olan cezaların %56,8; beş ile on yıl arası cezaların %42,2 olduğunu gösteriyor. On yıldan fazla ceza alanların oranı sadece %1’dir.
1939 için Sovyet mahkemelerinin istatistiklerine sahibiz. Ceza süreleri şöyledir: beş yıla kadar, %95,9; beş ile on yıl arası, %4; on yıldan fazla, %0,1. Görüldüğü gibi Sovyetler Birliğinde sonsuza kadar süren cezalar, Batı’da sosyalizmle savaşmak için yayılmış bir masaldır.
19) Sovyetler Birliği hakkında yalanlar
Kısaca tarihsel araştırmalardan bahsedelim. Rus tarihçiler tarafından yapılan araştırmalar kapitalist dünya üniversite ve okullarında elli yıldır anlatılandan baştan aşağı farklı bir gerçeklik sunuyor. Bu elli yıllık soğuk savaş boyunca her yeni kuşağa Sovyetler Birliği hakkında yalanlar aktarıldı ve bu yalanlar insanları oldukça etkiledi. Bu, Fransız ve Amerikan araştırmacıların raporlarında da görülebilir. Hükümlü ve ölü sayısını gösteren tablo ve sayılar bu uzmanlar arasında yoğun tartışma konusu olagelmiştir. Fakat dikkat edilmesi gereken, hüküm giyenlerin suçlarının hiç tartışılmadığıdır. Kapitalist propaganda Sovyet suçlularını hep masum kurbanlar olarak göstermiş, araştırmacılar da bu düşünceyi sorgulamadan benimsemiştir. Araştırmacılar istatistik incelemesini bırakıp yorumlamaya giriştiklerinde burjuva ideolojileri baskın çıkmış, çoğu zaman da şüpheli sonuçlara götürmüştür. Böylece Sovyet ceza sisteminin mahkûm ettikleri suçsuz oluverir. Fakat bunların çoğu hırsız, katil, tecavüzcü ve benzeridir. Böyle suçlular Avrupa ya da ABD’de olsalar basın tarafından asla masum sayılmazlardı. Fakat Sovyetler Birliğinde suç işledikleri için, durum değişiyor. Bir katil ya da sabıkalı bir tecavüzcüyü masum ilan etmek gerçekten garip bir durum. Sovyet adaleti incelenirken, en azından şiddet suçları incelenirken birazcık sağduyuya sahip olmak gerekir. Mahkûmiyetleri tartışırken olmasa bile, en azından mahkûmların kim olduğunu incelerken buna ihtiyaç var.
20) Kulaklar ve karşı-devrim
Karşı-devrimcilere gelince, bakalım onlar ne ile suçlanmış. Sorunun önemini gösteren iki örnek alalım: Birincisi 30’ların başında mahkûm edilen kulaklar, diğeri 1936-37’de mahkûm olan komplocu ve karşı-devrimciler.
Kulaklardan (zengin köylüler) bahseden raporlarda, 381.000 aile, yani 1,8 milyon kişinin sürüldüğü söyleniyor. Bunların küçük bir kısmı çalışma kamplarına ya da çalışma kolonilerine gönderilmiş. Peki bunlar neden mahkum olmuşlardı?
Zengin Rus köylüleri, kulaklar, yoksul köylüleri yüzlerce yıl sınırsız bir baskı ve sömürü altında tuttular. 1927’de 120 milyon köylüden 110 milyonu yoksulken 10 milyon kulak refah içindeydi. Yoksul köylüler devrimden önce en sefil şartlarda yaşıyordu. Kulakların zenginliği yoksul köylülerin ucuz emeğine, ödedikleri vergiler ve rantlara dayanıyordu. Yoksul köylüler kolektif çiftliklerde birleşmeye başlayınca, kulakların temel gelir kaynağı da yok olmaya başladı. Fakat kulaklar yenilgiyi kabul etmek istemediler. Kıtlık yaratarak sömürülerini devam ettirmek istediler. Kulak silahlı çeteleri kolektif çiftliklere saldırdı, yoksul köylüleri ve parti üyelerini katletti, tarlaları ateşe verdi ve hayvanları öldürdü. Yoksul köylüleri açlık içinde bırakarak yoksulluğu ve kendi üstünlüklerini kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Sonrasında olaylar bu katillerin istediği gibi gelişmedi. Yoksul köylüler devrimin desteğine sahiptiler ve yenilen, hapsedilen, sürülen ve çalışma kampına alınan kulaklara baskın çıktılar.
10 milyon kulaktan 1,8 milyonu sürüldü ya da hüküm giydi. 120 milyon insanın katıldığı Sovyet kırlarında yaşanan bu kitlesel sınıf savaşında haksızlıklar yapılmış olabilir. Ama bunun için, daha iyi bir yaşam ve çocuklarına aç cahiller olarak kalmayacakları iyi bir hayat sunabilme mücadelesi veren yoksul ve ezilmişleri suçlayabilir miyiz? Onları yeteri kadar “medeni” olmamakla ya da acımasız olmakla gerçekten suçlayabilir miyiz? Yüzlerce yıl medeniyetten hiç faydalanmamış insanları medeni olmamakla kim suçlayabilir? Yoksul köylüleri sömüren kulaklar yıllar boyu medenice ya da merhametli mi davrandılar?
21) 1937 temizliği
Partide, orduda ve devlet aygıtında temizliği takip eden 1936-38 büyük duruşmalarında mahkum edilen karşı-devrimcilerle ilgili ikinci örneğimizin kökeni Rus devrim tarihine uzanıyor. Çara ve Rus burjuvazisine karşı zafere milyonlarca insan katılmış, bunlardan partiye katılan birçoğu ise bunu proletarya ve sosyalizm uğruna yapmamıştı. Fakat sınıf savaşının durumu nedeniyle çoğu kez yeni militanları test etme fırsatı bulunamamıştı. Kendilerine sosyalist diyen ve Bolşevik partisiyle çatışan kimileri bile sonradan Komünist Partiye kabul edildi. Bu yeni üyelerden bazıları, sınıf mücadelesini yürütme becerilerine göre Bolşevik Partisi, devlet ve silahlı kuvvetlerde önemli konumlara geldiler. Genç Sovyet devleti için zor bir dönemdi ve kadro eksikliği –hatta sırf okuryazar insanların azlığı- partiyi yeni kadroları kabul etmede daha az seçici davranmak zorunda bıraktı. Bu sorun nedeniyle zamanla partiyi iki kampa bölen bir çelişki doğdu- bir yanda sosyalist bir toplum kurmak için mücadeleyi ileri götürmek isteyenler, diğer yanda sosyalizmi inşa etmek için koşulların olgunlaşmadığını, bu nedenle sosyal-demokrasiyle yetinmek gerektiğini savunanlar. Bu fikirler, partiye 1917’de katılan ve zamanla önde gelen bazı Bolşeviklerin desteğini elde eden Troçki’den doğuyordu. İlk Bolşevik programa karşı birleşik muhalefet alternatif bir program ortaya attı ve 27 Aralık 1927’de oylamaya koyuldu. Bu oylamadan önce partide yıllar süren bir tartışma yaşandı ve hiçbir tartışmaya yer vermeyecek bir sonuç ortay çıktı. Muhalefet, 725.000 kayıtlı seçmenden 6.000’inin oyunu aldı, bu partinin %1’inden azının birleşik muhalefeti desteklediğini ifade ediyordu.
Oylamadan sonra muhalefet, Komünist Parti ve Merkez Komiteye karşı çalışmaya başladı. Komite bu bloğun belli başlı liderlerini partiden uzaklaştırmaya karar verdi. En önde gelen şahsiyet olan Troçki sınır dışı edildi. Ancak muhalefetin hikâyesi bununla bitmedi. Piyatakov, Radek, Preobrajenski ve Smirnov gibi troçkist yöneticilerin birçoğuyla birlikte Zinovyev, Kamanev ve Zvdekin özeleştiri verdiler. Hepsi partiye geri alındı, parti ve devlette konumlarına geri döndüler. Sonunda, muhalefetin yaptığı özeleştirinin gerçeğe uymadığı ortaya çıktı, çünkü Sovyetler Birliğinde sınıf savaşımının her şiddet kazanışında eski muhalefetin yöneticilerinin karşı-devrimci tarafa geçtiği görülüyordu. Bu muhaliflerin çoğu yeniden sürüldüler ve 1937-38 yıllarında durum tamamen netlik kazanmadan önce yeniden kabul edildiler.
22) Endüstriyel sabotaj
1934 Aralığında, partinin Leningrad il başkanı ve Merkez Komitesinin en önemli isimlerinden biri olan Kirov’un öldürülmesi, gizli bir örgütün varlığını ortaya çıkaran bir soruşturmaya yol açtı. Bu örgüt partiyi ve hükümeti şiddet yoluyla ele geçirmek için komplolar hazırlıyordu. Daha açıkçası, 1927’de kaybettikleri politik mücadeleyi, devlete karşı şiddet yöntemleriyle kazanmayı umuyorlardı. Temel olarak da endüstriyel sabotaj, terörizm ve yolsuzluktan yararlanıyorlardı. Muhalefetin yönlendiricisi Troçki bu eylemleri dışarıdan yönetiyordu. Endüstriyel sabotaj Sovyet devletine korkunç zararlar verdi, birçok makineyi tamiri imkânsız bir hale getirdi. Madenler ve fabrikalarda çok büyük üretim düşüşü yaşandı.
Sorunu 1934 yılında ilk ortaya koyanlardan biri, Sovyetler Birliği’yle başmühendis olarak çalışmak üzere sözleşme yapan yabancı uzmanlardan Amerikalı mühendis John Littlepage oldu. Littlepage 1928-1937 arası on yılını maden endüstrisinde, özellikle de altın madenlerinde çalışmakla geçirdi. 1939 tarihli Sibirya Altınının Peşinde adlı kitabında şunları yazdı: “Uzak durabildiğim sürece Rusya’daki politik oyunların inceliklerine hiç ilgi duymadım, fakat işim gereği Sovyet endüstrisinde ne olup bittiğini incelemek zorundaydım. Sonunda Stalin ve arkadaşlarının, en kötü düşmanlarının hiçbir şeyden memnun olmayan devrimci komünistler olduklarını anlamalarının oldukça uzun sürdüğüne kesin kanaat getirdim.”
Littlepage kişisel deneyiminin, hükümeti devirmek için endüstriyel sabotajı deneyen büyük bir komplonun var olduğunu ortaya koyan resmi açıklamalarla onaylandığını da yazdı. Daha 1931’de Ural ve Kazakistan bakır ve kurşun madenlerinde çalışırken sorunun varlığını hissetmişti. Bu madenler, ağır sanayi ikinci başkanı Piyatakov’un yönetimindeki büyük bir sanayi kompleksinin parçasıydı. Madenler hem üretim hem de çalışan işçilerin güvenliği açısından felaket bir durumdaydı. Littlepage sabotajın iyi örgütlendiği ve sanayi kompleksinin başından kaynaklandığı sonucuna vardı.
Littlepage’in kitabı Troçkist muhalefetin bu karşı-devrimci eylemler için gerekli parayı nereden bulduğunu da anlatıyor. Gizli muhalefetin çoğu üyesi yabancı fabrikalara verilen makine siparişlerinde konumlarını kullanarak, ödenen ücrete göre çok kalitesiz makinelerin alınmasını sağladılar. Yabancı üreticiler fiyat farkını Troçki’nin örgütüne veriyor, Troçki ve Sovyetler Birliği’ndeki komplodaki suç ortakları bu fabrikalara sipariş vermeye devam ediyorlardı.
23) Hırsızlık ve yolsuzluk
Bu iş Littlepage tarafından 1931 ilkbaharında madenlere asansör almak üzere bulunduğu Berlin’de fark edildi. Piyatakov tarafından yönetilen Sovyet heyetinde Littlepage asansörlerin kalitesini kontrol edecek ve alımı onaylayacak uzman olarak bulunuyordu. İşe yaramaz kalitesiz asansörlerle ilgili bir sahtekârlık tespit etti, fakat bunu Piyatakov’a ve diğer heyet üyelerine ilettiğinde soğuk bir şekilde karşılandı, sanki bu olayı gizlemek istiyorlar hatta bu alımları onaylaması için ısrar ediyorlardı. Littlepage bunu kabul etmedi. Önce bunun basit bir yolsuzluk meselesi olduğunu ve heyet üyelerinin asansörleri satan şirketten rüşvet aldığını düşündü. Fakat büyük 1937 duruşmaları sırasında Piyatakov troçkist blokla bağlantısı olduğunu açıklayınca, Berlin’de şahit olduğu bu olayın basit bir rüşvet meselesi olmadığını anladı. Elde edilen para Sovyetler Birliği’nde bulunan gizli muhalefetin sabotaj, terörizm, yolsuzluk ve propagandayı içeren faaliyetlerini finanse etmede kullanılıyordu.
Böylece ortaya çıktı ki Batı burjuva basınının çok sevdiği Zinovyev, Kamanev, Piyatakov, Radek, Tomski, Buharin ve diğerleri Sovyet halkı ve parti tarafından kendilerine emanet edilen mevkileri, devletin parasını çalmak ve bu parayı sabotajlar düzenleyip Sovyet sosyalist toplumuna karşı savaşacak sosyalizmin düşmanlarıyla işbirliği yapmakta kullanıyorlardı.
24) Bir darbe planı
Hırsızlık, sabotaj ve yolsuzluk kendi başlarına ciddi suçlardı ama muhaliflerin eylemleri daha da ileri gitti. Komünist Parti Merkez Komitesi’nin en önemli üyelerinin katledilmesiyle başlayan, tüm Sovyet yöneticilerinin ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir darbe komplosu hazırlandı. Darbenin askeri işleri Mareşal Tuhaçevski tarafından yönetilen bir grup general tarafında yönetiliyordu.
Kendisi de troçkist olan, hem Stalin hem Sovyetler Birliğine karşı birçok kitabın yazarı Isaac Deutscher’e göre, darbe Kremlin’e ve Moskova, Leningrad gibi büyük şehirlerin en önemli karargâhlarına yönelik bir askeri operasyonla başlayacaktı. Gene Deutscher’e göre, komplo Tuhaçevskiyle birlikte ordu politik komiseri Gamarnik, Leningrad komutanı General Yakir, Moskova askeri akademisi komutanı General Uboreviç ve bir süvari komutanı olan General Primakov tarafından yönetiliyordu.
Mareşal Tuhaçevski eski çar ordusunda bir subayken devrimden sonra Kızıl orduya katılmıştı. 1930’da, subayların %10’u (yaklaşık 4.500 kişi) eski çar subaylarındandı. Birçoğu burjuva görüşlerini değiştirmemişler ve harekete geçmek için fırsat kolluyorlardı. Bu fırsat muhalefetin darbe hazırlamasıyla ortaya çıktı.
Bolşevikler güçlüydü, ama sivil ve askeri komplocular daha güçlü hale gelmek için büyük çaba harcadılar. 1938’de kamuya açık yargılanmasında Buharin’in yaptığı itiraflara göre, troçkist muhalefetle Nazi Almanyası arasında karşı-devrimci darbe başarılı olursa Ukrayna’yı kapsayan geniş toprakların Almanya’ya bırakılmasını içeren bir anlaşma yapıldı. Darbeyi destekleme karşılığında Nazi Almanyası’nın payı bu olacaktı. Buharin anlaşmadan, bu konuda Troçki’den direktif alan Radek aracılığıyla haberdar olmuştu. Sosyalist devleti yönetmek ve savunmak için yüksek sorumluluk verilen bu komplocular sosyalizmi yıkmaya çalışıyordu. Her şeyden önce, bu olanların Nazi tehlikesinin zaman geçtikçe büyüdüğü ve Nazi ordularının Avrupa’yı tehdit etmeye, Sovyetler Birliği’ni de işgal etmeye hazırlandığı 30’lu yıllarda olduğu akılda tutulmalıdır. Komplocular kamuya açık bir yargılamanın sonucunda vatana ihanet suçundan ölüme mahkûm edildiler. Sabotaj, terörizm, yolsuzluk ve cinayetten, ülkenin bir kısmını Nazilere hediye etmekten suçlu bulunanlar başka bir şey bekleyemezdi. Bunlara masum kurbanlar olarak demek, gerçekten abartı olur.
25) Daha fazla yalan
Batı propagandasının Robert Conquest aracılığıyla Kızılordu temizliği üzerine ne yalanlar uydurduğuna bakmak ilginç olur. Conquest Büyük Terör adlı kitabında, 1937’de Kızılordu’da 70.000 subay ve komiser bulunduğunu, bunların yarısının (15.000 subay ve 20.000 komiser) siyasi polis tarafından tutuklanıp idam edildiğini ya da ömür boyu çalışma kamplarına gönderildiğini yazdı. Kitapta yer alan diğer şeyler gibi bu iddianın da gerçekle bir ilgisi yoktu. Tarihçi Roger Reese, Kızılordu ve Büyük Temizlik adlı kitabında ordu içindeki 1937-38 temizliğinin gerçek boyutunu gösterdi. Kızılordu ve hava kuvvetleri subay ve siyasi komiserlerinin sayısı 1937 yılında 144.300 iken 1939’da 282.300’e yükselmişti. 1937-38 temizliklerinde 34.300 subay ve siyasi komiser atıldı. Bununla birlikte 1940’ta bu kişilerin 11.596’u geri alındı ve mevkilerine döndü. Demek ki 1937-38 temizliklerinde 22.705 subay ve siyasi komiser atıldı (yaklaşık 13.000’i subay, 4.700 havacı subay ve 5.000 siyasi komiser), Conquest’in söylediği gibi tüm subay ve siyasi komiserlerin yarısı değil %7,7’si. Elimizdeki tarihsel verilere göre bu %7,7’den bir kısmı ihanetten hüküm giymiş fakat büyük çoğunluğu sivil hayata dönmüştür.
Son bir soru. 1937-38 büyük duruşmaları bize ne anlatıyor? Örnek olarak, gizli muhalefette çalışan en üst düzey parti görevlisi Buharin’in duruşmasını ele alalım. Yargılamanın tamamına katılan dönemin ABD Moskova büyükelçisi ünlü hukukçu Joseph Davies, Buharin’in tüm duruşmalar süresince serbestçe konuştuğunu ve kendini savunabildiğini ifade etmişti. Davies, Washington’a yazdığı mektupta, duruşmalara katıldıktan sonra sanığın suçlu olduğuna inandığını, diğer diplomatların da aynı şekilde, ciddi bir komplonun açığa çıkarıldığını düşündüğünü yazmıştı.
26) Tarihten öğrenelim
Üzerine binlerce yalancı makale ve kitap yazılan, olayları çarpıtan yüzlerce film çekilen Stalin dönemi Sovyet ceza sistemi tartışmasından önemli dersler çıkartılabilir. Olgular bir kez daha burjuva basınında sosyalizm hakkında yayınlanan söylentilerin büyük çoğunluğunun yanlış olduğunu ortaya çıkarmıştır. Sağcılar, basın, radyo ve televizyon sayesinde hayatımızı yönetebilir, kafa karıştırabilir, doğruyu çarpıtabilir ve birçok insanın bu yalanlara inanmasını sağlayabilir. Sağcıların yaydığı her hikâye tersi kanıtlanana kadar yanlış sayılmalıdır. Tedbirli davranmak için sayısız neden var. Rus araştırma raporlarında yanlışlıkları tamamen açığa vurulmasına rağmen sağcılar son elli yıldır söylenen yalanları aynen yeniden üretiyor. Sağ tarihsel mirasını devam ettiriyor: aynı yalanı doğru kabul edilene kadar defalarca tekrarlama. Batıda Rus araştırma raporları yayınlanınca, çeşitli ülkelerde, bu araştırmalara gölge düşürmek ve eski yalanları yeni doğrularmış gibi halka sunmak için bir sürü kitap yazıldı. Bunlar baştan sona komünizm ve sosyalizmle ilgili yalanlarla dolu iyi pazarlanan kitaplardır.
Sağcı yalanlar bugünkü komünistlerle mücadele edebilmek için tekrarlanıyor. İşçilerin kapitalizm ve neo-liberalizme alternatif bulamamaları için tekrarlanıyorlar. Bunlar geleceğe dair bir hedefi, sosyalist toplumu, gösterebilecek tek grup olan komünistlere karşı kirli savaşın bir parçasıdır. Eski yalanlarla dolu yeni kitapların basılmasının nedeni budur.
Tüm bunlar, sosyalist bakış açısına sahip herkese yeni bir görev yüklüyor. Komünist gazeteleri burjuvazinin yalanlarına karşı savaşan işçi sınıfının gerçek gazeteleri haline getirme sorumluluğunu üstlenmeliyiz! Bu şüphesiz bugünün sınıf savaşında önemli bir görevdir ve yakın gelecekte yeniden ortaya çıkacaktır.
Mario Sousa
1998
*)İsveç KPML(r) üyesi
Toplam okunma (116) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Varoluşçuluk Ve Ölüm | Ölüm Anksiyetesi ve Psikopatolojik Gelişimi Ağustos 10, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Psikoloji - Philosophy, Genel Kültür - General Culture , add a comment
Ölüm, insanın bildiği ve bildiği için de başa çıkmak için sürekli savunma mekanizmaları geliştirdiği en büyük hayal kırıklıklarından biridir.
Yalom da ölüm anksiyetelerini ve onunla başa çıkmak için yaratılmış savunma mekanizmalarını incelemiştir. Ölümle başa çıkmanın öncelikli yöntemlerinden biri “kültür” kavramının oluşturulmasıdır. Heidegger’in metinlerinde sürekli dile getirdiği ve “yaşamın saçmalığının” unutulmasının önemli silahlarından biri olarak görülür kültür. Kültür kavramı ve ölüm karşısındaki anlamı “kalıcılığın fabrikası olarak kültür” bölümünde daha ayrıntılı bir şekilde anlatılacaktır. Bu bölüm, daha çok bireysel olarak ölümle başa çıkma yöntemlerini ve oluşturulan savunma mekanizmalarını konu alır.
Yalom’a göre olağandışı stres ya da mevcut savunma mekanizmalarının yetersizliği nedeniyle hastalık adı verilen bölgeye giren birey, ölümle baş etmekteki evrensel tarzların yetersizliğini görerek aşırı savunma şekilleri göstermeye yönelir. Çoğu kez korkuyla başa çıkmanın beceriksiz şekilleri olan bu savunma manevraları, mevcut klinik tabloyu oluşturur. [Yalom, 1999, 180-185]
Psikopatoloji, yapısı gereği etkin olmayan bir savunma şeklidir.2 Bir çok varoluşçu kuramcı, ölüm anksiyetesi üzerine düşünmüştür. Mesela Kierkegaard, hemen yanda bekleyen korku, harap olma ve yok olmanın algılanmasından kaçmak için insanın kendisini sınırladığını ve küçülttüğünü söylemiştir. [Kierkegaard, 1973, sf.70]
Yalom’a göre, başlangıçta çocuğun ölümün farkında oluşuyla baş etme tarzı inkâra dayanır. Bu inkâr sisteminin iki önemli siperi, insanın ya kişisel dokunulmazlığı olduğuna ya da nihai koruyucu tarafından sonsuza kadar korunacağına dair inancıdır.
Bu iki inanç da çok güçlüdür. Çünkü iki kaynaktan destek alırlar: erken hayat şartlarından ve ölümsüzlük sistemlerini ve kişisel, gözleyen bir Tanrı’nın varlığını içeren kültürel olarak kabul edilmiş mitlerden. [Yalom, 1999, sf. 180-188]
Yalom, hastalarında incelediği kadarıyla ölüme karşı iki temel savunma yöntemi bulur; ilk olarak kendi özel oluşuna ve kişisel dokunulmazlığına derinden inanmak; ikincisi ise nihai kurtarıcının varlığına inanmaktır. Bu iki tarz aslında birbirine taban tabana zıttır ve hiçbir şekilde kişiye özel olmamalarına rağmen, yararlı bir diyalektik oluştururlar. [Yalom, 1999, sf. 192]
Ölümle başa çıkma yöntemlerinden bir diğeri de, inkâr etme yöntemidir ki, bu çağlar boyunca tercih edilen yegâne metottur. Karşılaşana kadar insan, ölümlü olduğuna inanmaz ve hatta insan ölünceye kadar öleceğini inkâr ederek yaşar ki, hayat yaşamaya dair bir anlama sahip olsun. Tolstoy, özel olduğumuza dair inancımızı Ivan Ilyich’in ağzından çok başarılı bir şekilde anlatır:
“Caius bir insandır, insanlar ölümlüdür, o halde Caius da ölümlüdür,” Caius’a uygulandığında hep doğru gibi görünüyordu, ama kendisine uygulandığında kesinlikle hep doğru gibi görünmüyordu. Caius’un ölümlü olması tamamen doğruydu, ama o Caius değildi, genel bir insan değildi o, diğerlerinden oldukça, oldukça ayrı bir yaratık. O bir zamanlar küçük Vanya olmuştu, annesi, babası, Mitya ve Voldoya ile, oyuncakları, arabacısı ve dadısı ve daha sonra da Katenka’yla çocukluğun, delikanlılığın ve gençliğin bütün o neşeleri, üzüntüleri ve keyiflerini yaşamıştı. Caius, Vanya’nın çok sevdiği çizgili deri topun kokusu hakkında ne bilirdi ki? Caius annesinin elini öyle öpmüş müydü hiç, elbisesinin ipeği onun için de böyle hışırdamış mıydı? Okuldaki pasta kötü olunca o da kendisi gibi isyan çıkarmış mıydı? Caius öyle aşık olmuş muydu? Caius kendisi gibi oturumlara başkanlık etmiş miydi? Caius gerçekte ölümlüydü ve onun ölmesi doğruydu; ama benim, bütün o düşüncelerim ve duygularımla küçük Vanya’nın, Ivan Ilyich’in ölümü, tamamen farklı bir konu. Ben ölemem. Bu korkunç olurdu.”
İşte Ivan Ilyich de inkâr etme yoluna başvurmuş ve kendisinin özel olduğunu düşünmüştür. Ölüm anksiyetesiyle başa çıkmanın en kolay ve belki de en sağlam yoludur inkâr etme. Bu inkâr aslında öyle bir şeydir ki, bilinç düzeyinde gerçekleşmez. Çünkü kimse bilinçli olarak ölümü inkâr etmez ama tüm hayatın anlamının ardında, aslında bilinç dışında ölümün inkâr edilmesi vardır. Ivan Ilyich gibi, ölümü başkalarının yaşadığına, bizim hiç yaşamayacağımıza inanırız.
Yalom’a göre inkâr, hayat tehdidiyle bağlantılı olan anksiyeteyle başa çıkma çabasıdır. Fakat aynı zamanda kişinin kendi dokunulmazlığına olan derin inancın da bir işlevidir. İnsanın hayatı boyunca varsayıma dayanan dünyasının yeniden yapılanması için, birçok psikolojik çalışmanın yapılması gerektiğini savunur Yalom. Çünkü savuma bir kez çöktü mü, insan öleceği gerçeğini bir kez kavradı mı, garip bir şekilde aldatıldığını hissedebilir. [Yalom, 1999, sf. 196]
Tolstoy’un da hikâyesinde değindiği üzere insanların kendilerinin özel olduğuna inanması, daha çok “uyum”a yönelik bir davranıştır. Bizim doğadan çıkmamıza ve eşlik eden sıkıntı durumuna katlanmamıza izin verir. Yalom için birey, yalıtım içindedir. Küçüklüğümüzün ve dış dünyanın dehşetinin, anne babalarımızın yetersizliklerinin, yaratılmışlığımızın, bizi doğaya bağlayan bedensel işlevimizin farkında olmak ve hepsinden önemlisi ölümün farkında olmak.
Doğanın yasalarından bağışık olma inancımız, bir çok davranışımızın altında yatan nedendir. Kişisel yok olma tehdidinin etkisi altında kalmaksızın tehlikeyle karşılaşma cesaretimizi arttırır. Yalom için, insanın güce ulaşması ölüm korkusunu da hafifletir. Çünkü insanın özel olduğuna dair inancı güçlenir. İlerlemek, başarılı olmak, maddi zenginliğe kavuşmak, geride ölmez eserler bırakmak, ölümle ilgili soruları gizler ve onunla baş etme yolları haline gelirler.
Kalıcılığın Fabrikası Olarak Kültür
Ölüm endişesi insana özgü evrensel bir özelliktir; aslında özellikle de insan varoluşunun tamamlayıcı bir özelliğidir. Ama ölüm endişesi neyle ilgili bir endişedir? Ölümümüzün bizi neden yoksun bırakacağından korkarız?
Hayata en büyük anlamını veren olgunun ölüm olduğunu, ölüm bilgisinin insan beynini ve algısını ne oranda etkilediği ilk bölümde anlatıldı. Bu bölümde ölümle başa çıkma yollarından biri olarak görülen “kültür ve ölümsüzlük vaadi” üzerine tartışılacak.
Bauman’a göre yalnızca insana özgü başka bir nitelik olan kültür, başlangıcından bu yana bir tür bastırma aracıdır. Bauman, kültürün sadece ölümün bir sonucu olduğunu söylemez. Ona göre kültür, aşkınlık ile ilgilidir; “İşlerlik kazandırılacak kültürün yaratıcı imgeleminden önce saptanmış ve bulunmuş olanın ötesine geçmekle ilgilidir; kültür yaşamın kendi başına şiddetli ölçüde özlediği kalıcılığın ve kalımlılığın peşindedir.” Bu noktada “kalıcılık” kavramı, kültürün yegâne amacı olmasa da, önemli bir noktasıdır ve bu kitapta de kültürün kalıcılık üzerinden ölümlülük ile bağlantısı önem kazanmaktadır.
“Ölüm (daha doğrusu ölümlülüğün farkındalığı) kültürel yaratıcılığın başlıca koşuludur. Kalıcılığı göreve, yüce bir göreve dönüştürür ve öylece kültürü; yani kalıcılığın o devasa ve durmak bilmeyen fabrikasını oluşturur.” [Bauman, 1992, 50]
Kültürün Ölümsüzlük Vaadi
Sadece kültür değil, medeniyetin oluşumu için de ölüm kavramının önemli bir rolü olduğunu görürüz. İnsanların hayvanlardan farklı olarak hayatlarını sürdürmesi, toplum haline gelmeleri ve bir arada yaşayarak medeniyet oluşturmaları tamamıyla kültürel süreçlerin bir sonucudur. Bu kitapta, kültürün, medeniyetin ve hatta toplumun oluşmasının en önemli nedenlerinden birinin insanının varoluş aşamasında ölüm bilgisine sahip olması olduğu savunulmaktadır. Yani, insanların ölümden biraz daha uzaklaşmak için bir arada yaşadıkları, hayvanları birlikte avladıkları ve işbirliği yaparak onları öldürmek isteyen doğa karşısında savunmaya geçtiği düşünülmektedir.
Bauman, Heidegger’in düşüncelerini incelerken, insanın hayatı boyunca yaptığı bir çok etkinliğin ölüm bilgisini bir kenara atmak, onu bastırmak, ona meydan okumak amaçlı olduğu sonucuna varır. Bauman, “zamanımızın çoğunu alan şeylerin (başka bir deyişle, hayvansal gereksinimlerimizi karşıladıktan sonra zaman kalırsa yaptığımız şeylerin), yaşamda en önemli ve değerli şeyler olduğunu düşünmemiz üzerine bize öğretilenlerin, metabolizmamız yavaş yavaş durma noktasına ilerlerken, bir sonraki gün hiç durması gerekmez,” der. Ona göre, tüm bu etkinliklerin sürmesini sağlamak; durmasını, ‘bizimle birlikte mezara girmesini’ engellemek, kültürün bizim sorumluluğumuza verdiği görevdir. Kültürün aşırıya kaçması her gün bizim bireysel yetersizliklerimiz olarak geri döner. Ölüm geldiğinde, işimizi bitirmeden, görevimizi tamamlayamadan acımasızca bizi yarıda kesecektir. Şimdiden, henüz sağken ve ölüm uzak ve soyut bir olasılık olarak kalıyorken, ölüm hakkında bu denli endişe duymamızın nedeni budur.
Bauman, soyağaçlarının yaratılmasının bile ölüme kültür aracılığıyla meydan okuma olduğunu söyler. “Sonunda rakiplere karşı güvenli olduğunu ya da artık daha fazla büyümesine gerek olmadığını hiçbir zaman söyleyemeyeceğimiz işler kurarız. Para kazanırız ve ne kadar para kazanırsak, o ölçüde daha çok para kazanmaya zorlanırız. Duygularımızı ve çabalarımızı, şimdi ve gelecekte yazgısını izlemeyi dilediğimiz ve hiç bitmeyen başarı zincirleri olması umuduyla yardım etmeyi istediğimiz kurumlara ve gruplara adarız. Koleksiyonculuk yaparız, bunu yaparken koleksiyonumuzun hiçbir zaman eksiksiz olmayacağını ve bitmeyeceğini, eksikliğinin, getirdiği en heyecan verici tatmin duygusu olduğunu gayet iyi biliriz.”
Bilgi elde etmeye, tüketmeye, yeni bilgi eklemeye karşı bir tutku geliştiririz; ama her yeni keşif yalnızca daha öğrenilecek ne çok şey olduğunu gösterir. Sıkı sıkıya sarıldığımız görev ne olursa olsun, aynı can sıkıcı niteliğe sahip gibidir: Biyolojik yaşamlarımızın çok uzağında bir yere yapışıp kalır. Durumu biraz daha kötüye götürürsek, yaşamımıza “tam bir hoşnutluk” katan görevlerin bu rahatsız edici özelliği iyileştirilemez.
Sonuçta, tam olarak bu özelliklerinden dolayı söz konusu görevler, yaşamdan zevk almamıza, yaşamı yine de son derece eğlenceli kılmak için sınırlarımızı zorlamamıza olanak tanır ve yaşamımıza bir anlam katma yetkinliğine sahiptir. Şu ya da bu nedenle, kültürün sundukları, niteliğinin birazını ya da tümünü kaybeder ya da bu niteliği kaybetmese bile geçerli önerilen olmaktan çıkarsa, yaşam anlamını yitirir ve ölüm, en baştan kendisinin neden olduğu acı ve mutsuzluğu giderek tek çare haline gelir. Kültür insanı cezbedemez ve kandıramaz duruma geldiğinde, Durkheim’ın “ümitsizlikten doğan intiharı” söz konusu olur.
Bauman kültürün iki görevi olduğunu söyler. Bunlardan ilki hayatta kalma ile ilgilidir- ölüm anını geriye çekme, yaşam süresini uzatma, yaşam beklentisini ve böylece yaşamın hoşnutluğu kapasitesini artırma; ölümü bir ilgi konusu, önemli bir olay haline getirme- ölüm olgusunu dünyevi, sıradan, doğal düzeyinden yukarı çıkarma; ölümü doğrudan ya da dolaylı yoldan zorlaştırma. Kültürün diğer etkinliği ise bu bölümün ana başlığını açıklamaktadır. Kültürün bu ölümsüzlük etkinliği, ölümden daha uzun süre hayatta kalmak, ölüm anına son söz hakkını vermemek, böylece ölümün uğursuz ve korkutucu önemini bir ölçüde azaltmaktır. “O öldü ama eseri yaşıyor.” “Onu sonsuza dek hatırlayacağız.” Ayrı gibi gözükse de iki etkinlik birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Görünüşe göre, hayatta kalışla ilgili herhangi bir güvensizlik durumu söz konusu değilse, ölümsüzlük hayal bile edilemez. Ama, öte yandan, “yaşamın genişleme” olasılığını doğuran şey, belirli insan davranışları ve becerileri karşısındaki yaşamı aşan ve ölümsüz değerin kültür tarafından onaylanan görevidir.
Bauman, araştırmalarında biraz daha ileriye giderek ölümlülük yoksa, tarih, insanlık ve kültür de yoktur sonucuna şöyle varır: “Ölümlülük acısı insanları Tanrı’ya benzetir. Yaşamı sürdürmekle bu denli meşgul olmamızın nedeni ölmek zorunda olduğumuzu bilmemizdir. Geçmişi korumamızın ve geleceği yaratmamızın nedeni ölümlülüğün farkında olmamızdır. Ölümlülük en başından itibaren bizimdir; ama ölümsüzlük bizim kendimizin oluşturması gereken bir şeydir. Ölümsüzlük yalnızca ölümün yokluğu değildir; ölüme karşı koymak ve onu yadsımaktır. Yalnızca ölüm, karşı koyulması gereken o amansız gerçeklik var olduğu için anlamlıdır. Ölümlülük olmadan ölümsüzlük de olmaz. Ölümlülük yoksa, tarih, kültür – insanlık-da yoktur. Olanağı ölümlülük yaratmıştır: Bunun dışındaki her şey ölümlü olduklarının farkında olan insanlar tarafından yaratılmıştır. Şansı ölümlülük tanımıştır; insana özgü yaşam biçimi, bu şansın var olmasının ve kullanılmış olmasının sonucudur.”
Sonuç olarak Bauman, kültürün varoluşunu insanların ölümlü olmalarına bağlamaktadır. Bu anlamda Bauman, kültürün tanımını şöyle yapar: “Kültür, insanların farkında oldukları şeyi unutturmaya yönelik incelikli, karşı-anımsatıcı teknik bir aygıttır. Yiyip bitirici unutma gereksinimi olmasaydı, kültür gereksiz olurdu; aşılması gereken hiçbir şey olmasaydı, aşma da olmazdı.”
Hanna Arendt de ölümlülük üzerine akıl yormuş ve Bauman gibi kültürün kökeninde ölümlülüğün büyük bir payı olduğu sonucunda varmıştır. Arendt, kültür ve ölümlülük-ölümsüzlük ilişkilerini mitoloji ve eski Yunan filozofları üzerinden açıklar. Arendt’e göre ölümlülerin görevi ve gizil büyüklükleri, var olmalarını hak ettirecek, bu sonsuzluk içinde hiç olmazsa bir ölçüde kendilerini evlerinde duyumsayacakları bir şeyler ortaya koyabilme yeteneklerinde yatar. Ölümlülerin, kendileri dışında her şeyin ölümsüz olduğunu düşündüğü bir kozmosta Arendt’in “insanların ürettikleri” diye bahsettiği aslında kültürün bir diğer tanımına da denk düşer. Eğer insanın yapıp ettiği ve ürettiği her şey kültürün bir parçasıysa, Arendt’e göre de ölümsüzlüğe uzanan yol da yalnızca kültürden geçer.
“Ölümsüz edimlerde bulunma kapasiteleri ve arkalarında silinmez izler bırakma yetenekleri ile insanlar, bireysel olarak ölümlü olmalarına rağmen kendilerini ölümsüz kılabilir, ilahi bir doğadan olduklarını gösterebilir, kanıtlayabilirlerdi. İnsan ile hayvan arasındaki ayrım, bir tür olarak insanın kendi içinden kurulur; yalnızca en iyi olan, sürekli olarak en iyi olmak olduğunu kanıtlayan ve ‘ölümsüz bir anı, fani işlere yeğleyendir gerçek anlamda insan; doğanın onlara vereceği zevklerle yetinenler hayvanlar gibi yaşar ve ölürler.”
Sonuç olarak ölümlülüğün; insanlığın, kültürün, medeniyetin ve hatta toplumun oluşmasında temel bir görevi olduğu düşüncesi ortaya çıkar. Bu noktada, yapay zekânın ölüm algısının henüz var olmaması, ölümün kodlanamaması, onun insanlık gibi kültürel bir yapı içerisine giremeyeceği düşüncesini de destekler ve onu insansı zekâ olmanın dışında bir amaca taşır. Peki tüm bunların ışığında kültür ölümsüzlük vaadini nasıl sunmaktadır? Her şeyden önce felsefede ölümsüzlüğün tanımını yapmak yerinde olacaktır:
Ölümsüzlük
“Yaşamın hiç sona ermeyen sürekli varoluşu, ölümden sonra söz konusu olan kişisel hayat.”
Hayatın ölümden sonra da devam etmesi durumu, ölümden sonra da var olacağımıza duyulan inanç olarak ölümsüzlük, ölümün biz insanlar için son durak olmadığı, fakat yeni bir seyahatin başlangıcı olduğu görüşünü; ruhun ya da insan kişiliğinin, ölümden sonra belli bir biçimde var olduğunu, var olmaya devam ettiğini öne süren öğretiyi tanımlar .
Beden ve ruh gibi iki öğeden meydana gelen insan varlığının özsel bileşeninin ruh olduğunu, ölüm geldiğinde, ölenin yalnızca beden olduğunu öne süren bir inanç ya da anlayış çerçevesi içinde ifadesini bulan ölümsüzlük, ikiye ayrılır. Bunlardan birincisi ruhun, beden öldükten sonra var olmaya devam etmesinden oluşan “zamansal ölümsüzlük”tür. Buna karşın ikincisi, ruhun, bedenin ölümünden sonra, zaman dışı bir varlık statüsü kazanıp, daha yüksek bir düzeyde var olmasından oluşan “ebediyete göçüş”tür.
Ölümsüzlüğü temellendirmek için metafizik, ahlaki ve bilimsel ya da ampirik kanıtlar getirilmiştir. Metafizik kanıtlar, ölümsüzlüğü ruhun kendi yapısından, yani onun basitliğinden ve bedenden bağımsızlığından ileri geldiğini dile getirir. Aynı çerçeve içinde, ruhun ezeli ebedi doğrulara ilişkin bilgisinin, onun ölümsüzlüğü için bir kanıt oluşturduğuna işaret edilmiştir. Birtakım filozoflar ise, ruhun bedenden bağımsız, kendinden-kaim bir töz olduğunu, onun özünü yaratıcıdan aldığını ve ruhun basit, yüce, yetkin ve ölümsüz olduğunu dile getirmişlerdir.
Ruhun ölümsüzlüğü için getirilen ahlaki kanıtlar ise, dünyada iyi ve kötü insanların bulunduğunu; dürüst davranmak, adil olmak için her türlü zorluğu, sıkıntıyı göze alan ahlaklı insanlar yanında, değer bilincinden yoksun kötü insanların da varolduğunu; ölümle her şeyin mutlak bir sona ulaşması durumunda, adaletli ile adaletsiz arasında hiçbir fark kalmayacağını; bundan dolayı, ölümsüzlüğün iyi ve ahlaklı bir yaşamın ödülü olarak söz konusu olduğunu ifade eder.
Ölümsüzlükle ilgili ampirik ya da bilimsel kanıtlar ise, telepati, ruh çağırma, içe doğma, gözle görünür bir kaynak olmamasına rağmen sesler duyma, gelecekten haber verme ve parapsikoloji ile ilgili verilerden hareket eder. Bununla birlikte, son zamanlarda hem bedenli bir ölümsüzlük öğretisine, hem de bireysel ruhun ölümsüzlüğü öğretisine karşı çıkılmış ve ölümsüzlüğün yalnızca Tanrı’ya özgü olduğu öne sürülmüştür.
Ölümsüzlük denilince çoğu zaman aklımıza ya dini açıdan öteki dünya inancına bağlı bir ebedi yaşam düşüncesi ya da film dünyasının yarattığı ölümsüz karakterler gelir aklımıza.
Fakat bizim asıl ilgilendiğimiz, varoluşçuluk düşüncesi altında bir ölümsüzlük düşüncesidir. İnsanların ölümsüzlük fikrini nasıl algıladıkları, ölümsüzlüğün ölüm karşısında bir zafer olup olmadığı, ölümsüzlük uğruna gelişen teknoloji bu kitabın ilgilendiği noktalardır. Bu bölümde ise kültürün ölüm karşısında bir ölümsüzlük vaadi sunup sunmadığı önem kazanmaktadır.
Arendt, Yunan mitolojisinde “ölümsüzlük” düşüncesini şöyle açıklar: Ölümsüzlük, zaman içinde kaim olmaktır; bu yeryüzü üzerinde ve bu dünya içinde, Yunanlılar’ın anlayışına göre doğaya ve Olimpos’un tanrılarına tanınmış, fani olmayan hayattır. Sürekli yinelenerek gelen doğa yaşamı ile tanrıların yaşlanmayan ve bitmeyen hayatlarının oluşturduğu bu fonun önünde duran fani (ölümlü) insanlar, ölümsüz ama ebedi olmayan evrenin yegâne ölümlüleri, tanrıların ölümsüz hayatlarıyla, ama ebedi bir tanrının hükmünden yoksun, yüz yüze geldiler.
Yunanlılar’ın ölümsüzlüğe duyduğu ilgi, ölümlü insanların bireysel hayatlarını tamamen kuşatmış olan ölümsüz bir doğa ve ölümsüz tanrılarla ilgili deneyimlerinden ileri gelmekteydi. Her şeyin ölümsüz olduğu bir kozmosa kakılmış, gömülmüş olan ölümlülük hali, insani varoluşun ayırıcı özelliği olmuştur. İnsanlar ölümlüdürler, varlıktaki yegâne ölümlü şeydirler; çünkü hayvanlardan farklı olarak mevcudiyetleri, ölümsüzlükleri sadece döllenme yoluyla garantilenmiş bir türün fertleri olmalarına dayanmaz. İnsanların ölümlülüğü, doğumdan ölüme anlaşılır bir hayat hikâyesi olan bireysel bir yaşamın, biyolojik hayatın bir neticesi olmasında yatar. Bu bireysel yaşamı diğer bütün şeylerden ayıran, tam söylersek biyolojik yaşamın dairesel hareketini içinden kesen doğrusal bir hareket çizgisidir.
İnsan, ölümlü olması ve bu bilginin farkında olan bir canlı olması nedeniyle, ölüme karşı koymak için “kültür”ü alet eder. Kültür kalımlıdır ve toplumlar var olduğu sürece hep var olacaktır. İnsan da, kendi ölümünü kültür içerisinde ebedi bir yaşama ulaşarak yenmeye çalışır; yani kültür sayesinde ölümsüzlüğe kavuşmayı hedefler ve bir anlamda başarır da.
Bauman, kalımlı şeylerin tüketilmeye uygun olmadığını söyler. Ona göre bunların gösteri ya da salt temsili, simgesel eğlence dışında bir amaçla kullanılmaları, yok olmaları olarak algılanır ve başka nesnelerin yok edilmesindekinin tersine suç kabul edilir. Kalımlı maddeler sonsuza dek dayanır. Dolayısıyla bunlar aslında, şeylerin ölümsüz olabileceği ölçüde ölümsüzdür; ölümsüzlüğü temsil eder. 27
Tarih Yazımı ve Ölümsüzlük
Ölümle başa çıkma yollarından biri olarak kültür kavramını öne çıkardıktan sonra, bir sonraki aşama elbette ki “insanın yapıp ettikleri”nin kaydını tutanlar, tarih yazanlar ve yazdıranlar üzerine olacaktır. Ölümsüzlüğe uzanan en önemli yol, tarih içerisinde bir yere sahip olmakla başlar. Ölümsüz olmak için kahramanlıklar yapılır veya sanat eserleri yaratılır. Ölümsüzlük için Sokrates zehir içer, ölümsüzlük için imparatorluklar yıkılır yerlerine yenileri doğar. Bir anlamda tarih ölümsüzlerin hikâyelerini anlatır. Fakat kimler yazar tarihi ya da kimler yapar?
Bauman, “Ölümsüz olan nedir ve kimdir, ne yapmalıdır?” sorusunun yanıtını şöyle verir: “Ölümsüzlük çabası için bir araç olarak önem kazanması amacıyla eski çağdan kalma yapıtların öncelikle kutsallaştırılması gerekir. Prensleri, komutanları, başbakanları ölümsüz olduklarına inandırmak için, tarih öncelikle hanedanlıklara, savaşlara ve yasalara göre yazılmak zorundadır. Gelecekteki ölümsüzlük bugünün kayıtlarından çıkıp gelişecektir. Geleceğin ölümsüzleri önce bugünün arşivlerini ele geçirmelidir.”
Bugün toplum, nitelikleri kalımlı ya da kalımsız olarak onaylamaktadır. Bauman, insanın ölümden sonraki varlığını henüz hayattayken bilme gereksinimi duyduğunu belirtir. Bu gereksinim için çağdaşlarının verdiği güvenceye sahip olmak ister. Güvenceler ancak iki temel türden birinin otoritesiyle desteklendiği zaman bu özellikleri taşır. Bu toplum tarafından geleceği gören ya da genellikle tarihin nasıl işlediğini bilen uzmanlar olarak adlandırılan kaynakların verdiği söz de olabilir.
Bauman tarihi “ölümden sonra yaşamın gerçekleştiği yer” olarak tanımlar. Her savaş komutanı ya da başbakan tarih yazar. Bugün bir çok başbakanda olduğunun tersine, bir başbakan örneğin hükümetin en uzun süre hizmet veren başı olur ya da özellikle büyük bolluğun ya da korkunç ekonomik çöküntünün olduğu dönemlerde başkanlık yaparsa, tarihe daha etkileyici biçimde geçmeyi umabilir. Farklı bir biçimde, ama aynı kurallara göre tarih, futbolcular, tenis oyuncuları, pop şarkıcıları, katiller, ressamlar, şarap üreticileri, mucitler, film yıldızları, bilim adamları tarafından da yazılır.
Bu, tarih yazımı için öncelikle etkinliğin kendisine kalımlı bir anlam ve tarihte bir yer verilmesi gerekir. Bundan sonra ölümsüzlüğü güçlendirmek için etkinliğin belirli bir mükemmelliğe ulaşması zorunludur. Böylece olimpiyatlar ya da rekor kırma kurumları ölümsüzler unvanını bağışlayan kurumlar olurlar.
Sadece kişiler değil, düşünceler de ölümsüzleşir. Marx, yönetici sınıfın fikirlerinin, yönetici fikirler olduğunu söyler. “Yöneticilerin yaşam öyküleri tarih olur. Tarihe, yapabilirlerse, istatistik bağlamda giren sıradan ölümlülerin yaşamlarının tersine onlar, dikkatlice kaydedilmeye, hakkında çalışılmaya, yazılmaya ve düşünülmeye, yorumlanmaya, yeniden yorumlanmaya değer görüleceklerdir.” Bu noktada, tarih içerisinde ölümsüz olarak var olmanın da bir hiyerarşisi söz konusudur. “Bir zaman kullanılıp tüketildikten sonra gözden kaybolan ve belki de sonsuza dek belirsizliğin biçimsizliğine ayrışan birçok kalımsız nesneden kurtulacaklardır.”
Şövalyeler, kişisel kahramanlıkları için birbirleriyle yarışırlar. Ama Bauman’a göre gelecek kuşakların ölümsüz belleğinde yer edinme şansı onların elinde değildir. Onların bireysel eylemleriyle ölümsüzlükleri arasındaki bağa tek başına değil, toplu olarak ulaşılabilir. Hatta, tarih savaşçı sınıfın fikirlerini egemen fikirler olarak kabul ettiği sürece, söz konusu bağ kopmayacaktır.
Pascal, yalnızca yaşam savaşı vermeyen, günlük ekmeğini kazanmak için ter dökmeyen, çocuklarını yetiştirmek için uğraşmayan insanların ölüm ve ölümsüzlük üzerine uzun uzun düşünmeye eğilimli olduklarını gözlemlemiştir. Dolayısıyla, geleceğin ölümsüzleri, boş zamanı olan sınıfın üyeleridir. Ölümsüzlük umudu dünyevi ayrıcalığın ardından gelir ve bu ayrıcalığa bağlıdır. Ayrıcalık sürdürülmezse, ölümsüzlük umudu da korunamaz.
Bauman, sanat eserlerine ölümsüzlüğü veren zanaatkârlar ve tarihi yazanlar arasında şöyle bir bağ kurar: Yazıcı da ölümlü yaşamlara ölümsüzlük dağıtır, olayları ve eylemleri unutulmaz ve anımsanan geleneklerin kalıcı özellikleriyle donatır.
Tarih içerisine insan bedeniyle girilemez; bu imkânsızdır. Düşünürler ölümsüz değildir ama düşüncelerini ölümsüz kılabilirler. Dolayısıyla düşünceleri ölümsüz yapan metindir ve kalımsızı kalımlıya dönüştüren de metin yazarlarıdır.
Tabii ki tarih yazımı da zaman içerisinde bir çok değişikliğe uğramıştır. Önceden ölümsüzlük sadece yöneticilerin elindeyken bugün yöneticiler meydan okumayla karşı karşıyadır. Ölümsüzlüklerini doğrulatmak için kanıt göstermek zorundadırlar. Tarih yazımı modeli çağlar boyunca değişime uğramıştır. Bauman’a göre modern çağı dolduran ulusal ayrıcalık elde etme mücadelesi, ayrıcalığa sahip tarih anlatma hakkını da elde etme mücadelesidir. Yani tarih yazmak için mücadeleler, savaşlar, kahramanlıklar yapılır ve egemenlik kimin elindeyse tarihi o yazar.Tarihi anlatma hakkını elde etmek için savaşılan isteğin şiddeti, grubun geçmişteki varoluşunun uzunluğu ve ağırlığının, grubun gelecekte hayatta kalmasını garanti etmek, başka bir deyişle her zaman ölümsüzlük konusunda grubun ayrıcalığını korumak üzere kullanılan kaynaklar arasında oynadığı çok önemli rolden türemiştir.
İşte oluşturulan bu model sürekli olarak farklı çağlarda ama benzer şekillerde yinelenip durur. Hatta Bauman, artık bir yeri ele geçirenlerin ele geçirdikleri grupların kimliğini yok etme ve kendi baskıcı hükümdarlıklarını zorla uygulayarak onu daha kalıcı kılma girişimlerinin, kural gereği, en ivedi ve inatla ardından koşulan bir önlem olarak alt edilen grupların tarihsel anlatılarını yasak koymayı da kapsadığı bir dönemin varlığından söz eder. Böylece yenilen gruplar ayartma ya da tehdit yoluyla tarihlerini unutmaya, unutmasalar bile ondan utanmaya ve böylece ulu orta söz etmekten kaçınmaya zorlanırlar.
Kısacası güç dengesindeki her değişiklikte tarih anlatımı yeniden başlatır ve sürdürür. Ama tarihin güçlüler tarafından yazıldığı anlayışı 21.yy’da da varlığını sürdürmektedir.
Varoluşçuluk Ve Ölüm – Elif Acar
Toplam okunma (15942) Bugün(1) Son okunma tarihi (02 September 2010)

İstanbul’a yüzlerce şaheser mimarlık örnekleri kazandıran Kirkor Balyan ve kardeşleri, 1847 yılında Selimiye Kışlası’nı inşa ederken, bir gün bu kışla Ermenilerin de içinde olduğu insanlara işkence amacıyla kullanılacağını bilseydi, acaba yine bu yapıyı inşa eder miydi? Ya da 1854 yılında modern hemşireciliğin anası sayılan Florance Nathingale bu yapı içerisinde yaralı askerleri tedaviye gelip, insanlara sağlık sunarken, bu yapının bir gün insanlara zindan olacağını hiç düşündü mü? Sanmıyorum…
Bir saz şairi olarak Aşık Veysel – Enver Gökçe
Makedonya akustik etnik müzik grubu Baklava, “Kalemar” adlı albümüyle cafrande.org’ta
İki alıntı bir öykü | “Ortasında cehennem olmayan kim var” Italo Calvino ve Vicdan
Abidin Dino hayatı, sanatı ve online resim sergisiyle cafrande.org’ta
Aynur Doğan ve yeni albümü “Rewend/ Göçebe” (2010) cafrande.org’ta
12 bölümden oluşan BBC Siyasi Düşünce Tarihi’ni Cafrande.org’ta sesli dinleyin
Ve İnsan Otomobili Yarattı | Yürüyen Bant – İlya Ehrenburg
Başarılı bir besteci ve multi – enstrümantalist; Yann Tiersen ve eserleri
KPSSzedeler… Oy badem bıyığını yidiim gel bakim sen yamacıma! – Serdar Türkmen