Kış Bilgisi – Murat Özyaşar | “Biri gelsin ve kurtarsın beni bu yezidi çemberinden” Eylül 3, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , add a comment
Mademki insan bir gecikmedir şu dünyada, kavuşmak fiilinin üstünde ancak ve ancak güzel atlar koşabilir. Madem, gitmekten başka gidecek yerim yok, düğmelerimi ilikleyip öylece çıkmalıyım karşıma. Paltomu da almalı, üşüyebilirim. Malum, mevsim kış. Zaten, aldığım bir gömlek ceza, uykularıma her gece giren annem, bana bir ömür kış biçmemiş miydi? Artık, kendimle karşılaşmanın vaktidir: Kuyulara tutulan aynalar gibi, karşı karşıya bırakılan iki ayna.
Kar ya da tuz
Takvimlere bakarak kışın geldiği mi anlaşılır?
İşte düpedüz kış. Kendime, kalbime dönmem için kış. Kim söylemiş dışarıda kar olmadığını? Dur hele, hemen sevinme öyle. Kar yağarken neden sevinilir, düşün bir. Eskilerin kar kuyuları varmış, kiraz mevsiminde hatırlamak için kışı. El mi kaldırdım? Duymadım. Daha yüksek sesle konuşsam…
Akşamsa akşam. Yalnızlıksa yalnızlık. Karsa kış. Durup yedi gün, kırk gece seyredilmez öyle. Öyleyse alnımı ellerime yaklaştırayım. Kaç zamandır ağrıyan alnıma kar suyu dökeyim. Tuza sızı olurmuş kar. Hem zaten, avlumuzdaki kuyuya eğilmiş; kendi yüzümü görmüş, kırılan yine ben olmuştum o kuyunun karşısında. Böylece kendimden bile saklayacağım, benden bana kalan bir sırrım vardı artık: Bütün yolculuklar çocukluğa varmak içindir.
Aya bakarak yürüdüm çok zaman. Yanımda nereye gittiğini bilmenin azabı. Tehlikeli bir şeydir çünkü, çocukluktan uzak durmak gerek.
Mademki insan bir gecikmedir şu dünyada, kavuşmak fiilinin üstünde ancak ve ancak güzel atlar koşabilir. Madem, gitmekten başka gidecek yerim yok, düğmelerimi ilikleyip öylece çıkmalıyım karşıma. Paltomu da almalı, üşüyebilirim. Malum, mevsim kış. Zaten, aldığım bir gömlek ceza, uykularıma her gece giren annem, bana bir ömür kış biçmemiş miydi? Artık, kendimle karşılaşmanın vaktidir: Kuyulara tutulan aynalar gibi, karşı karşıya bırakılan iki ayna.
Hem, zaten yaz kırkını doldurdu. Hem sağım solum kış. “Ben”den ben’e varmak için, eski defterlerimi –açık bıraktığım sayfaları– okumak için, geldiğim köprüleri onarmak için, önüm arkam hep kış!
Dünyanın en uzun gecesini takvimlere bakıp anlıyorlar. Sanki onlar ne anlıyorlar?
Uzundur, uzak kaldığım rüyalarıma artık varmalıyım. Yani ki; dudaklarıma uçuk olsun diye uyandığım rüyalara. Demek ben, kendime ancak mendil verebilirim. Mademki kalbime yolcuyum, biraz da tuz almalıyım galiba. Bunlar da ağırlık olsun diye kış taşları. Unutmamalı.
Ben böyle sanki nereye gidiyorum? Ayaklarım geri geri gidiyor. İşte, bir yokuş! Durup dinliyorum. Bir tas su içiyorum o kuyu başında. Bir kova suyu da önüme döküyorum. Yol mu benem, yolcu mu benem, biri gelsin ve kurtarsın beni bu yezidi çemberinden.
Bu yol uzun mu ne, uzağa daha çok var.
Beni köprülerden, ırmaklardan, dehlizlerden geçiren atımı, adak ağacının gövdesine bağladım. Ağacın toprağına da ben çöktüm. Önümde, üzerime üzerime tıssslayan bir ses…
Bi dakka, siz de kimsiniz, ama adınızı bilmiyorum.
Gözüm bir yerlerden ısırıyor.
Ah evet, yıllar önce öldürdüğüm anne yılan. Bu, en büyük oğlu olmalı. Demek gelip beni burada yakalayacaktı. Düğmelerimi iliklemeyi unutmuşum. Tıssslama uzadıkça uzuyor. Gözlerim büyüdükçe büyüyor. N’olur bu bir kış düşü olsun. Demek burada, bu uzayan yolda, kendimi en güçsüz hissettiğim anda yakalayacaktı. Evet evet, yılan ve kış! Bu nasıl böyle kin? Canınızın nasıl yandığının farkındayım.
Tamam, acınızı da anlıyorum. Ama bu böyle nasıl kin?
Çıkarıp gömleğimi veriyorum:
Unutmuştum.
Pişmanım.
Öyle sanmıştım.
Doğrudur, ihaneti de ben öğretmiştim sizlere.
Lütfen kuyuları hatırlatmayın. Kuyulara bakmaktan geldim ben buralara.
Benim de annem kış başıydı gittiğinde. Gül biriktirdiğim kimsemdi.
Bende de hâlâ kahır. Anlarsınız.
Bir zamanlar doğru sandığım, şimdiki pişmanlıklarıma dönmek için yoldayım. Sizden de biraz tuz var yanımda.
Oldu bi kere.
Sadece siz değilsiniz.
İnanın.
Alnımda birikmiş defterleri görmüyor musunuz?
Zaten kaç zamandır hep böyle kış: Bağışlayın!
Kışın hatırına, yüzü suyu hürmetine verin gitsin.
Günlerdir tövbe defteri tutuyorum yolda.
Ama n’olur!
Yo, hayır!
Lütfen uzak dur.
N’olur! Kalbime daha çok var.
Sanki n’olur ben de herkes olsam. Başımda uçuşan çaputlar, bu sürekli öten kar kuşları, alnıma çalışan rüzgâr, sayfa sayfa açılıyorum, neyi söyler? Sol omzumdaki melek iyi çalışıyor. Rüzgârı dinliyor sonra taşlıyorum. Şimdi öpüp başıma koyamadığım eli özlüyorum.
Az önce önümden geçen ben’mişim gibi bir şey. Seslendi: Artık git, o uzak kahrına var, dedi. Tuhaf şey doğrusu, insanı kendi adından birinin çağırması. Ellerim alnımda gittim çok zaman. Tanrım Tanrım, bu kaçıncı imtihan?
Cebimde kış taşları biriktiriyorum daha da uzağa gitmek için.
Nasıl hatırlamam? Üvey annesine kenger taşıyordu bir çocuk. Heybesi yırtık. Kengerlerin döküldüğünün farkında değil. Toplayıp toplayıp heybesi boş göndermiştim, o an hamur yoğuran üvey annesine. Rivayet edilir ve denir: Hamurlu eller şimdi ayda birer leke. O gün bu gündür ay, anne olmuş o yetim çocuğa. Ah, benim yüzümden, benim yüzümden.
Herkes dönermiş bir gün kendi uzağına.
Top patlatan biriydim her oyunda. Acemi ve gol yiyen. Mahallede maç yapılırken beni artık, kaleye bile almadıkları bir zamandı. Yeni taşınmıştı –adı Edip’ti– sırf topu olduğu için onu kaleye almışlardı. Böylelikle de takıma. Ertesi gün sahaya cam gömmüştüm: Tuzak ve fak. Beni sahanın kenarına bırakmışlardı. Ben de kalkıp maçı anlatmaya koyulmuştum. Herhangi bir adım yoktu. Lakabım çok: Topal, topaallll, mesela. Ahh, daha o zamanlar anlamalıydım ancak ve yalnızın kesinliğini, gitmekten başka gidecek yerimin olmadığını, ikinci hâlin imkânsızlığını.
Herkes dönermiş bir gün kendi suçuna…
Gideceğim en uzak takvimdi annem. Döndüğüm en uzak kış. Annem çok uzundu, uzun bir cümle kadar uzundu, git git bitmiyordu. Veda ve vefaydı bana. Bense ona kusur. Annem gölgesiz’di gibi bir şey ya da öyle sandımdı. Sanki çok küçükken kaybolmuş, gidip bir romana kahraman olmuş ya da gazetelere üçüncü sayfa haberi. Sonra sonra bulundu, gelip bana anne oldu. Sahi, sonra kar neden yağmıştı kaaar? Annemdi beni bu uzağa getiren. Hiç aklıma gelmezdi. Beni ta buralara kadar getirdi; alnımda bir defter birikti. Vah ettim, iki kış arasında buldum kendimi.
N’eyledim, ben bu uzağa uzak olayım için mi geldim?
Tuz ya da kar
Madem gelmiş bulundum, öyleyse döneyim.
Annem annemdi. Alnında ve ellerinde aşiret dövmesinin izi. Annem bana Allah’ı anlatırdı: La ilahe illallah. Türkçe bilmezdi. Utancımdı. Annem gelmesindi veli toplantısına. Öğretmenim onu görmesindi. Kara kavruktu. Altın dişleri vardı. Annem sanki siyahtı. Sınıfımızdaki öğretmen çocuğunun annesine hiç benzemezdi. Sanki ona niçin niçin benzemezdi? Tanrı yorgunken mi yaratmıştı onu, ne! Sanki annem niçin ölmezdi?
Niye geldim ki ben buraya?
Portakal kabuklarının küçük küçük doğrandığı, incelen boynuma boncuk boncuk, şifa olsun diye takıldığı zamanlardı. Hastaydım. Gövdem parça parçaydı. Annemin adını sayıklayacak yaşa mı gelmiştim, ne! Sonra annem beni alıp okutmaya götürmüştü de. Şeyh, bir mektup nasıl okunursa öyle okumuştu başıma. Et yemem gerekliymiş: ‘‘La havle vela kuvvete illa billah!’’ Oysa benim seneye de giyerim diye alınan pantolonum vardı. Ah, annem annem, tuzak ve fak kurmuştu kar kuşlarına. Daha etliydiler serçelerden. Alnıma isli lekeler çekildi. Solgun vücuduma da gümüş paralar kesildi. Şeyh sonra sonra, üzgün üzgün sözler söylediydi de annem koşup çaput astıydı dallara.
Şimdi kuyulara ayna tutan ben, dilimde biten bu kışla nereye kadar…
Daha ne olsundu! Onun geriye kalan tek erkeğiydim. Ayrılmama sebebiydim. Sarındığım yorganlar buzdu. Ağzımda kızarmış kar kuşu eti. Annemin anlattığı masallar da ısıtmazdı beni. Annem ayı göstererek üzerindeki lekeleri işaret etmişti: Henüz söz vardı, hepsi bir imaydı.
Şimdi kar her yağdığında yüzü kızaran ben, artık mecburum:
Dışarıda kar vardı. Sınıfta yaz!
Anneler büyük harflerle yazılır demişti öğretmen. Annenizin adını, defterinizin en baş sayfasının en baş satırına yazınız demişti sonra.
Öğretilen en büyük harflerle yazmıştım: GÜVERCİN.
Nasıl oldu da oldu. En arka sıradan değil de en ön sıradan: Bir parmak, havada!
– Örtmenim, örtmenim onun annesinin adı güvercin değil, KEVOK’tur. *
* Kürtçede “güvercin.”
Öykü: Murat Özyaşar -Ayna Çarpması
Toplam okunma (507) Bugün(507) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Franz Kafka: Çöktüm ve çok geçmeden paramparça oldum Eylül 2, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , add a comment
Katı ve soğuktum, bir köprüydüm, bir uçurum üzerinde uzanmış yatıyordum. Bir yakaya ayak uçlarım, öbür yakaya ellerim gömülmüştü; çatlayıp dökülen balçık toprağa sımsıkı geçirmiştim dişlerimi. Giysimin etekleri iki yanımda uçuşuyor, derinlerde o buz gibi suyuyla alabalıklı dere gürül gürül akıyordu.
Hiçbir turist yolunu şaşırıp da bu geçit vermez yücelere uğramıyordu, henüz haritalara geçirilmemişti köprü. Böylece uçurum üzerinde uzanmış yatıyor, bekliyordum; çaresiz bekliyordum.
Adam gelip bastonunun demir ucuyla şöyle bir yokladı beni, sonra yine bastonunun ucuyla giysimin eteklerini kaldırıp üzerimde düzeltti. Bastonunun ucunu çalı gibi saçlarıma daldırdı ve belki yabancı bakışlarını çevresinde gezdirip uzun süre öylece tuttu. ama derken -o anda dere tepe adamın peşinden seğirtiyordum düşümde- her iki ayağıyla sıçradığı gibi karnımın orta yerine gelip dikildi.
Müthiş bir acıyla korkudan donakaldım; kim olduğundan şuncacık haberim yoktu.
Bir çocuk mu?
Bir düş mü?
Bir eşkiya mı?
Canına kıymak isteyen biri mi?
Bir baştan çıkarıcı mı? bir yok edici mi?
Ve onu görmek için arkama döndüm. köprü arkasına dönüyor!
Henüz dönmem sona ermemişti ki; birden çökmeye başladım, çöktüm ve çok geçmeden paramparça oldum, doludizgin akan sularda şimdiye dek beni hep sessiz sakin süzüp durmuş çakılların şişlerine geçirildim.
Franz KAFKA
Köprü adlı kitabından bir bölüm
Batı’da Kafka’nın ne kadar büyük ve ne kadar özgün bir yazar olduğunu vurgulamak için anlatılan bir hikaye:
Tanrı Azrail’den Kafka adında bir adamı öldürüp kendine getirmesini ister. Azrail elindeki öldürülecekler listesinde küçük bir oynama yaparak Kafka’nın adını ilk sıraya alır ve canını almak için dünyaya iner. Prag’dan başlar aramaya ve tüm Avrupa’yı dolaşır, ama bulamaz. Tanrıya karşı mahcup olmak istemediğinden hiç ara vermeden devam eder yolculuğuna ve tüm mevsimlerde, tüm kentleri dolaşır… Tanrı’nın huzuruna çıktığında eli boştur. Tanrı Kafka’yı sorar kendisine, Azrail boyun büküp cevap verir, “Yok” der önce… “Sizin yarattığınız evrende Kafka adında bir adam yaşamıyor.” Tanrı öfkelenir bu sözün karşısında, belki de ilk defa istediği bir şey yerine gelmemiştir. Gür sesiyle bağırır Azrail’e “Git o zaman onu kendi yarattığı dünyada bul ve getir.”
Toplam okunma (6141) Bugün(33) Son okunma tarihi (03 September 2010)
İki alıntı bir öykü | “Ortasında cehennem olmayan kim var” Italo Calvino ve Vicdan Ağustos 30, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , add a comment
“biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. iki yolu var acı çekmemenin: birincisi pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. ikinci yol riskli: sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.” (Görünmez Kentler’in son sayfası)
“Günümüzde hoşgörüsüzlük, bildiğim çok sayıdaki olaydan bir sonuca varmam gerekirse, öteki söylemleri dışlayan belirli bir söylemin dayatılması şeklinde değil, daha çok, her tür söylemin reddi şeklinde, kendi içinde söylemin alaya alınması şeklinde kendini gösteriyor. Sonuçta, örtük olarak öngörülen, sessiz değil, iletişimsiz bir dünya olsa gerek: Kendini zaman zaman bireysel ve toplu saldırgan çıkışlar, zaman zaman gerilimdeki düşüşler aracılığıyla dile getiren bir dünya. Aslında sözün ciddi bir hastalığa tutulduğu, uzun bir süredir açıkça ortadaydı; sözgelimi, siyasal dilde bir yoksullaşma, anlamların silikleşmesi ve silinmesi olgusu yaşandı. Bugün sözün reddi, artık başkalarını dinlemek istememe, bence bir ölüm arzusunun göstergesidir. Dışarıdan hiçbir şeyin bize erişemeyeceği; öteki’nin, ulaştığımıza inandığımız tamamlanmamışlık halini sürekli olarak bozmak üzere araya girmediği durumu hedef edinmek, ölülerin durumunu kıskanmak demektir. Hoşgörüsüzlük, dışımızda olanın, içimizde olduğuna inandığımız şeye eşit olmasını, yani dünyanın cesetleşmesini dilemektir. Bazı durumlarda hoşgörüsüz kişi öldürücüdür; her durumda kendisi bir ölüdür.”
Vicdan – Italo Calvino (Hikaye)
Savaş çıktığında Luigi adında bir adam, gönüllü olarak gidip gidemeyeceğini sordu.
Herkes onu övdü. Luigi tüfek dağıtılan yere gitti, bir tane aldı ve dedi ki: “Şimdi gidip Alberto denen herifi öldüreceğim.”
Alberto kim diye sordular ona.
“Bir düşman,” dedi Alberto, “benim bir düşmanım.”
Ona belirli bir tür düşmanı öldürmesi gerektiğini, öyle istediği herkesi öldüremeyeceğini anlattılar.
“Ee?” dedi Luigi. “Siz beni salak mı sandınız? Bu Alberto tam sizin dediğiniz gibi biri, onlardan biri yani. Bütün o gruba karşı savaşa girdiğinizi duyduğumda şöyle düşündüm: ben de gideceğim, böylece Alberto’yu öldürebilirim. O yüzden geldim. Alberto’yu tanırım ben: sahtekarın biridir. Bana ihanet etti, neredeyse bir hiç uğruna, benim kendimi bir kadın yüzünden küçük düşürmeme yol açtı. Eski hikaye. Bana inanmıyorsanız size herşeyi anlatabilirim.”
Tamam, dediler, boşver.
“İyi öyleyse,” dedi Luigi, “bana Alberto’nun nerede olduğunu söyleyin de gidip dövüşeyim.”
Bilmiyoruz dediler.
“Fark etmez,” dedi Luigi. “Bilen birini bulurum. Eninde sonunda onu yakalayacağım.”
Bunu yapamayacağını, nereye yollanırsa oraya gidip savaşması, orada kim varsa onu öldürmesi gerektiğini söylediler ona. Bu Alberto hakkında da hiçbir şey bilmiyorlardı.
“Bakın,” diye ısrar etti Luigi, “size hikayeyi anlatmam gerekecek. Çünkü bu adam gerçek bir sahtekar ve ona karşı savaş açmakla doğrusunu yapıyorsunuz.”
Ama öbürleri dinlemek istemiyordu.
Luigi laftan anlamıyordu: “Özür dilerim, sizin için şu ya da bu düşmanı öldürmem fark etmeyebilir, ama Alberto’yla ilgisi olmayan birisini öldürsem çok üzülürdüm.”
Diğerlerinin sabrı taştı. İçlerinden biri ona uzun bir konuşma yaptı ve savaşın ne olduğunu, nasıl istediğin belirli bir düşmanı gidip öldüremeyeceğini açıkladı.
Luigi omuz silkti. “Eğer öyleyse,” dedi, beni yok sayın.”
“Varsın ve de olacaksın,” diye bağırdılar.
“İleri marş, bir-ki, bir-ki!” Savaşa yolladılar Luigi’yi.
Luigi mutlu değildi. Rasgele adam öldürüyordu, Alberto’ya ya da ailesinden birine denk gelir diye. Öldürdüğü her düşman için ona bir madalya verdiler, ama Luigi yine mutlu değildi. “Alberto’yu öldürmezsem,” diye düşündü, “Bir sürü insanı boş yere öldürmüş olacağım.” Kendini kötü hissetti.
Bu sırada ona hala birbiri ardından madalyalar veriyorlardı, gümüş, altın, ne varsa.
Şöyle düşündü Luigi: “Bugün birkaçını öldürürüm, yarın birkaçını daha öldürürüm, sonuçta sayıları azalır ve bu sahtekarın sırası da elbet gelir.”
Ama Luigi Alberto’yu bulamadan düşman teslim oldu. Boş yere o kadar insanı öldürdüğü için kendini kötü hissediyordu, şimdi barış ilan edildiği için de bütün madalyalarını bir çantaya doldurdu ve düşman ülkede dolaşarak ölenlerin karılarına ve çocuklarına hepsini dağıttı.
Böyle dolaşırken Alberto’yla karşılaştı.
“İyi,” dedi, “geç olsun da güç olmasın,” ve Alberto’yu öldürdü.
İşte o zaman Luigi’yi tutukladılar, cinayetten yargıladılar ve astılar. Mahkemede vicdanının sesini dinlemiş olduğunu defalarca söylediyse de kimse ona dinlemedi.
Italo Calvino
15 ekim Küba’nın Santiago de las Vegas kentinde doğdu. Genç yaşta Küba’dan İtalya’ya göç etti. 2. dünya savaşının sonlarına doğru faşist Mussolini rejimi tarafından askere alındıysa da italyan ordusundan kaçarak Partizanlara katıldı. iki yıl süreyle İtalya Fransa sınırında işgalci Almanlara ve faşist yurttaşlarına karşı savaştı. (bkz: azınlık olmak) Ayrıca gazetecilik yapmış , İtalyan Komünist Partisi’nde bir süre aktif olarak çalışmıştır.
Kurmaca ve fantastik türde eserler veren İtalyan yazar, kurmaca yazarlığının yanı sıra, İtalya Komünist Parti üyeliği ve Einaudi Yayınevi’ndeki görevleriyle de tanındı. Gazetelerle çeşitli dergilerde yazılar yazdı. II. Dünya Savaşı sonrası İtalyan kültürünün en önemli adlarından biri oldu. Birçok edebiyat ödülü kazandı. 1960 yılında yayınlanan I Nostri Antenati (Atalarımız) adlı kitabında yer alan fantastik öyküleriyle uluslararası bir üne ulaştı. 1950’lerde fantezi ve alegoriye yöneldi. Yazdığı üç anlatı ününü pekiştirdi:
İkiye Bölünen Vikont, Ağaca Tüneyen Baron ve Var Olmayan Şövalye
Bilinç akışı yöntemiyle yazdığı ve evrenle insanların yaratılışını konu alan Kozmokomik Öyküler’den Marko Polo-Kubilay Han ilişkisi çerçevesinde arzu, bellek, yaşam, ölüm gibi temaları büyük bir incelik ve şiirsellikle işlediği “Görünmez Kentler”e; yazma ve okuma etkinliğini, okurun anlatı sanatıyla karmaşık ilişkisini ele aldığı “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu”dan, İtalyan masallarını derlediği ve kendisi açısından bir tür anlatıda ekonomiklik alıştırması olan “Fiabe Italiane”ye (İtalyan Masalları) birçok yapıtı içeren yazarlık yaşamının son ürünü “Amerika Dersleri”dir.
Toplam okunma (8106) Bugün(2) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Dostoyevski: Çünkü insan toplumunun ezelden beri, hürlükten çok yadırgadığı şey olmamıştır! Ağustos 29, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , add a comment
Milyarlık bir sürüyle baş edebildiğimiz için kudretimize, zekamıza hayranlık duyarak bizimle övünecekler. Akıllarını yitirecek derecede hiddetimizden korkarak çocuklar gibi sulu gözlü olacaklar; ama bir işaretimizle göz yaşlarından neşeye, gülmeye, temiz bir sevince ve mutluluk dolu çocuk şarkılarına geçecekler. Tabii çalıştıracağız onları, ama işten arta kalan zamanlarını çocuk oyunlarına benzeyen şarkılar, korolar ve masum rakslarla dolduracağız. Hatta günah işlemelerine de izin vereceğimiz için çocukça sevecekler bizi. İznimizle işlenen bütün günahların bağışlanacağını; onları sevdiğimiz için buna göz yumarak günahlarının cezasını üzerimize aldığımızı söyleyeceğiz. Alacağız da; onlar da Tanrıya karşı günahlarının sorumluluğunu yüklendiğimiz için velinimetleri gözüyle bakacak, tapacaklar bize…
Hapishanenin demir kapısı zifiri karanlığa açılıyor. İhtiyar Büyük Engizisyoncu, elinde meşale ile içeri giriyor, kapı ardından hemen kapanıyor. Yalnızdır. Eşikte durarak bir iki dakika mahpusun yüzünü dikkatle süzüyor. Sonra ağır ağır yaklaşıp meşaleyi masaya koyuyor.
- Demek sensin! sensin, öyle mi? Karşılık almayınca aceleyle.
- Cevap versene, bir şey söyle! diye ekliyor. Ama ne söyleyebilirsin, söyleyeceklerini zaten çok iyi biliyorum. Zaten bundan önce söylediklerine başka bir şey katmaya hakkın yok. Neden bize engel olmak istiyorsun? Bize engel olmak için geldiğini kendin de biliyorsun. Ama yarın ne olacağını biliyor musun? senin kim olduğunu bilmiyor, bilmek de istemiyorum. O musun, yoksa sadece O’nun benzeri misin
- Kim olursan ol, hemen yarın hüküm giydirip en azılı zındık olmak suçuyla yakacağım seni. Bugün ayaklarını öpen halk, yarın, bir göz işaretimle atılacağın ateşe odun taşımaya koşacak, bunu biliyor musun?…
Gerçekten O musun?…
Bakışını Mahpustan ayırmadan derin düşünceye daldı. Sonra gözlerini O’ndan ayırmadan,
- Evet, belki sen de biliyorsun bunları, diye ekledi.
- Hayır, bunu yapmaya hakkın yok, çünkü bu seferki açıklaman ilk gelişinde söylediklerine katılacak, bununla yeryüzünde bütün gücünle savunduğun insan hürlüğü tehlikeye düşecek. Söylediğin her yeni şey hürlüğe indirilmiş yeni bir darbe olacak, oysaki daha bin beş yüz yıl önce insanların iman hürlüğü senin için her şeyin üstündeydi. “Sizleri hürlüğe kavuşturmak isterdim,” diyen sen değil miydin?
İhtiyar dalgın bir gülümsemeyle, “Şimdi gördün bu hür insanları; diye ekledi. Sonra sert bakışını mahpusun yüzüne dikerek devam etti:
- Evet, yaptığımız iş bize pahalıya mal oldu ama senin adını kullanarak sonunu getirdik. On beş yüzyıldır bu hürlükle savaştık durduk ama bitti artık, kökünden hallettik. Buna inanmıyor musun? Bana sakin sakin bakıyor, kızmayı bile küçüklük sayıyorsun. Ama şunu bil ki, insanlar hür olduklarına şimdi her zamankinden çok daha eminler; oysaki özendikleri hürlüğü kendi elleriyle bize teslim ediyorlar. Bizim eserimiz bu. Sen bunu, böyle bir hürlüğü istemiyordun, değil mi?
- Çünkü, ancak şimdi, (engizisyonu kastederek) ilk defa olarak insan mutluluğunu düşünmek mümkün oldu. İnsanlar isyancıydı; isyancılar mutlu olabilirler mi?….
Seni uyarmaya çalıştılar; uyarma, öğüt eksik değildi ama dinlemedin, insanları mutluluğa götüren biricik yolu teptin. Bereket ki ayrılırken her şeyi bize bıraktın, bağlayıp çözmek hakkını bırakmaya söz verdin, bu hakkı geri almayı düşünemezsin artık. Şu halde ne diye bize engel olmaya geldin? Korkunç akıllı bir Ruh, yok etmeye ve yok olmaya kadir bir Ruh çölde seninle konuşmuş ¹ .
Kitaplarımıza göre , seni doğru yoldan çıkarmaya çalışmış. Aslı var mı bunun? Kabul etmediğin ve kitapların “doğru yoldan çıkarma” diye adlandırdığı o üç sorudan daha özlü ne olabilir? Aslında dünyayı kökünden sarsacak, gerçek mucize o gün, o üç kandırıcı sorunun sorulduğu gün olmuştu: mucize, bu soruların ortaya atılmasındaydı! Sadece bir deneme, bir varsayım olarak korkunç Ruhun sorduğu üç sorunun Kitabımızda tamamen silindiği, bunları yeniden kitaplara yazdırmak için tekrar çalışmak, hazırlıklar yapmak gerektiğini düşünelim ki, bu iş için dünyanın en akıllı, olgun insanlarıyla devlet ve kilise büyükleri, bilginler, filozoflar, şairler birleşmiştir.
Onlara verilen mesele de şu: Düşünüp üç soru bulun. Ama öyle sorular ki üç kelimeyle, üç cümleyle dünyanın ve insanların bütün geleceği deyimlenebilsin. Yeryüzünde zeka, akıl diye bildiğimiz ne varsa birleşerek kudretli Ruhun sana çölde sorduğu iç soruya kuvvet ve derinlik bakımından benzer bir şey sorabileceklerini düşünebilir misin? Yalnız bu soruların ortaya atılmasındaki mucize karşısında geçici değil, ölümsüz, mutlak bir zeka bulunduğunu gösteriyor.
İnsanlık bir bütün halinde derlenerek bütün geleceği topu topu üç soruya sığdırılıyor. Bu sorular insan tabiatının çözümlenmemiş ve tarihleşmiş çelişmelerinin üç şeklidir. Daha önce bunu anlamak mümkün değildi, geleceğimiz karanlıktı; ama şimdi, üzerinden on beş yüzyıl geçince görüyoruz ki bu üç soruda her şey o kadar önceden kararlaştırılmış, söylenmiş ve yerine gelmiş ki buna ne bir şey katılabilir ne de eksiltilebilir. Kimin haklı olduğuna karar vermek sana düşer: sen mi?, sana sorular soran mı?…
Birinci soruyu hatırla. Tam değilse bile, anlamı aşağı yukarı şöyleydi. “İnsanlar alemine gitmek istiyorsun ve eli boş gidiyorsun. Onlar basitlikleri ve doğuştan gelme savruklukları yüzünden bunu kavrayamayacak, hatta korkacaklar verdiğin sözden…
Çünkü insanoğlunun, insan toplumunun ezelden beri, hürlükten çok yadırgadığı şey olmamıştır! Şu çıplak, kızgın çöl taşlarını görüyor musun? Onları ekmek yap, insanlar minnetle, uysal bir sürü halinde hem peşinden koşacak hem nimetlerini geri alırsın diye korkudan titreyeceklerdir. Ama sen insanları hürlükten yoksun etmek istemedin, bu teklifi geri çevirdin; ekmek pahasına satın alınan itaatin değersiz olduğunu düşündün. “Yalnız ekmekle yaşanmaz”, diye karşılık verdin. Ama bir gün Toprak Ruhu, ölümlü dünyanın yeryüzünün ekmeği sebebiyle senin üstüne yürüyecek, dövüşüp seni yenecektir. İnsanlar da, “Bu hayvanın benzeri yok, bize gökten ateş indirdi!” diye bağırıp onun peşinden koşacaklar; biliyor musun bunu? Yüzyıllar geçecek, insanlar akıl ve bilim ağzıyla suçu ve tabii günahı da bir yana koyarak ayakta kalanın yalnız açlık olduğunu haykıracaklar; bunu da biliyor musun? Sana karşı isyan bayrağı çekip tapınağını yıkanlar o bayrağa, “Karınlarımızı doyur, sonra bizden erdem iste! “diye yazacaklar. Tapınağının yerini teni bir yapı, korkunç yeni bir Babil Kulesi alacak. Hoş o da öteki gibi yarıda kalacak ama yeni kulenin yapılmamasına meydan vermemek senin elindeydi
- hiç değilse insanlığı bin yıl uğraşıp didindikten sonra insanları bin yıllık ıstıraptan kurtarabilirdin.
Çünkü kuleyle bin yıl uğraşıp didindikten sonra insanlar nasıl olsa bize gelecekler. Bizi gene yer altı mağaralarımızda bulacaklar (çünkü tekrar tekrar baskı ve eziyet göreceğiz ) Bizi bulunca, ” Doyurun bizi, diye yalvaracaklar. Bize gökten ateş indirmeyi vadedenler sözlerini tutmadılar.” O zaman kulenin yapısını biz tamamlayacağız. Çünkü ancak onları doyuran yapacak bunu. Bu işi biz, hem senin adını yalandan kullanarak yapacağız. Biz olmasak bunlar kendilerini asla, asla doyuramazlar! İnsanlar hür kaldıkça dünyanın bütün bilgilerini ekmek sağlamaz onlara. Sonunda hürlüğü ayaklarımızın dibine sererek, “Köleliğe razıyız, tek doyurun bizi!” diyecekler. Hürlükle doyasıya dünya nimetinin bir arada olamayacağını anlayacaklar ve bunu aralarında paylaşmaya asla yanaşmayacaklar.
Ondan başka ahlaksız, değersiz isyancı oldukları içi asla hür olamayacaklarına kanaat getirecekler. Sen onlara gökteki nimeti vaat etmiştin, ama tekrar söylüyorum, zayıf, içi daima bozuk, ezelden asaletten yoksun insanoğulları gökteki nimetleri yeryüzündekine üstün tutar mı hiç? Binlerce, on binlerce kişi göğün ekmeği uğruna senin ardından gitse bile, ölümlü dünyanın nimetlerinden geçemeyen milyonlarca, milyonlarca insan ne olacak? Yoksa sence ancak büyük güçlü olan on binlerin değeri var da denizde kum misali çok aciz ama gene de seni sevenleri, ötekilere malzeme olarak mı bırakırsın? Yo, biz zayıf ve acizlerin değerini biliriz! Kusurludur, isyancıdırlar ama sonunda onlarda yola gelir. Bize hayran olacaklar, başlarına geçip onları ürküten hürlükten kurtarmaya razı olduğumuz için bize Tanrı gözüyle bakacaklardır; hür kalmaktan bu derece korkar bunlar!
Biz de senin sözünle, senin adına hüküm sürdüğümüzü söyleyeceğiz. Yani tekrar aldatacağız onları, çünkü seni bir daha yanımıza yaklaştırmayacağız. Yalan söylemek zorunda olduğumuz için ıstırap duyacağız. İşte sana çölde sorulan birinci sorunun anlamı ve her şeye üstün tuttuğun hürlük uğruna çiğnediğin şey buydu. Oysaki bu soruda dünyanın en büyük sırrı gizliydi. Yeryüzü nimetlerini kabul etmekle gerek tek tek, gerekse toplu olarak bütün insanların ezeli bir derdini halletmiş olurdun. Başı boş kaldıkça hemen tapınacağı bir mabut bulmak insanoğlunun en büyük kaygısıdır. Ama önünde dize gelecekleri mabudun değerinin su katılmadık cinsten olmasını da yüzde yüz isterler, mabudun büyüklüğünü herkes kabul etmiş olmalı…
Çünkü bu zavallı yaratıkların tasası yalnız senin-benim için tapınacağımız bir varlık bulmak değil, herkesin ve ille hep birlikte, imanla, baş tacı edecekleri birini bulmaktır. İşte bu ortaklaşa tapınma ihtiyacı hem tek tek hem toplu olarak bütün insanların ta ilk yüzyıllardan beri başlıca ıstırap konusu olmuştur. Toplu tapınma yüzünden birbirlerinin kanına girerlerdi. Kendilerine bir takım tanrılar icat ederler, birbirlerine ” Tanrılarınızdan vazgeçin, bizimkileri kabul edin; yoksa sizi de tanrılarınızı da yok ederiz! “diye haber salarlardı. Bu kıyamete kadar böylece sürüp gidecektir. Dünyadaki tanrıları tüketince bu sefer de putlara tapınmaya başlayacaklardır. İnsan tabiatının bu temel sırrını biliyordun, bilmemene imkan yoktu, ama insanların sana kayıtsız şartsız tapınmasını sağlayacak biricik gerçeği bu dünyanın nimetlerini temsil eden bayrağı, göklerin ekmeği uğruna reddettin. Daha sonra yaptıkların da caba…
Bunlar da hep hürriyet uğrunaydı. Dedim ya sana, zavallı bir yaratık olan insanoğlunun baş derdi, kendilerine doğuştan bağışlanan hürriyetten sıyrılıp bunu bir an önce başkalarına devredebilmektir. Hürlüklerini, vicdanlarını huzura kavuşturana pekala teslim edebilirler. Ekmek senin elinde emin bir zafer bayrağı olurdu, vereceğin ekmek uğruna insanlar önünde eğilirdi.
Gerçekten, ekmek kaygısından daha önemli bir dava düşünülemez. Yalnız bir başkası ekmek verdiğin kişinin vicdanını çelerse, o zaman bu kimse uzattığın ekmeğe sırt çevirip vicdanını çelenin peşinden gidecektir; bunda sen haklıydın. Zira, insanların var olmasının sırrı yalnız yaşamakta değil, yaşamalarının nedenindedir. Ne için yaşadığını kesin olarak bilmeden insan yaşamayı kabul etmez, hatta dünya nimetlerine boğulsa bile kendini yok etme yoluna gider. Bu böyleyken ne oldu: sen insanların hürriyetlerini ellerinden alacak terde bunu daha da arttırdın. İnsanların iyiyle kötüyü diledikleri gibi seçmek hakkına pek değer vermediklerini; rahatı, hatta ölümü tercih ettiklerini unuttun mu? İnsan için vicdan hürriyeti kadar çekici ama o kadar da azap verici şey yoktur.
Oysaki sen vicdan huzuruna güvenilir bir temel sağlayacak yerde – en olmayacak, kararsız, karanlık, insan gücünün üstünde birtakım şeyler peşine düştün. Bununla insanları sevmezmiş gibi hareket ettin. Hem de kim yaptı bunu – hayatını onların yoluna vermek için dünyaya gelen sen! İnsan hürlüğünü ele geçirecek yerde arttırdın, insanların iç alemine sonsuzluğa kadar sürecek çeşitli ıstıraplar kattın. Hiçbir baskının etkisinde kalmamış insan sevgisini arzuluyordun, seni içten severek çekici kuvvetine bağlanarak, kendiliklerinde, peşinden gelmelerini istedin. Eski, sert kanunlardan insan artık hürlükle, gözlerinde yalnız senin hayalinle kendi başına karar verecekti.
Fakat seçme hürlüğü gibi ağır bir yük altında ezilenlerin, senin hayalini de verdiğin gerçeği de iteleyip, hatta seni bile inkara varacaklarını düşünmedin mi hiç? Sonunda gerçeğin sende olmadığını söyleyeceklerdir; böyle olmasa çeşitli kaygılar ve çözümsüz problemler bırakarak onların endişelenip üzülmesine sebep olmazdın. Böylece sen kendin krallığının temelini sarstın, bunda hiç kimseye suç bulma.
Halbuki sana teklif edilen bu muydu? Sana baş kaldıran güçsüz isyancıların vicdanlarını, hem de kendi mutlulukları için ebediyen bağlayan, etki altında tutan üç kuvvet var: mucize, sır ve otorite. sen üçünü de teptin. Korkunç muzır akıl ruhu seni mabedin kulesine çıkarıp, gerçek Tanrı Oğlu olup olmadığını öğrenmek isterken, ” Kendini aşağı at, diyordu. Zira, Kitaplarda, meleklerin O’nun yere düşmesine vakit bırakmadan kollarına alarak göğe çıkaracakları yazılıydı.
Böylece Tanrı Oğlu olup olmadığını öğrenir ve tanrı Babana olan inancını ispat edersin.” Ama sen bu teklifi kabul etmedin, kanmadın, kendini aşağı atmadın. Şüphesiz, bu, bir Tanrıya yakışır, gururlu, ihtişamlı bir hareketti. Ama insanlar, bu zayıf ruhlu, kendi arasında kaynaşıp duran sürü Tanrı değildi ki! Kendini aşağı atmak için bir adım atar gibi olsaydın, kıpırdansaydın azıcık, Tanrıya karşı gelmiş olurdun. O’na olan imanını kaybederdin, sonunda, kurtarmaya geldiğin toprağa düşerek ölürdün. seni iğfal etmeye uğraşan muzır akıllı Ruhun da istediği olurdu. Ama tekrar söylüyorum: Sana benzeyen kaç kişi çıkar? İnsanların böyle bir kötü çağrıya karşı koyabilecek güçte olduğuna bir an olsun inanabildin mi? Hayatın korkunç anlarında, iç alemin en önemli, acı problemleri karşısında sadece kalpten gelen kararlarla yetinilir mi?
Evet. sen, kahramanlığının kitaplarda kalacağını, zamanın ve yeryüzünün en uzak sınırlarına yayılacağını biliyordun. Senin peşinden giden insanların Tanrıya bağlı oldukları için mucizeye ihtiyaçları kalmayacağını umdun. Ama insanın mucizeyi inkar eder etmez peşinden Tanrıyı da inkar etmeye kalkacağını bilemedin; oysaki bu böyledir, çünkü insan Tanrıdan çok mucize arar.üstelik mucizesiz duramayacağı için bu sefer kendisi bir takım yeni mucizeler yaratmaya kalkar. Üfürükçüler, büyücü, kocakarılar önünde dize gelir.
Yüz kere asi, dinsiz veya din sapığı olsa da yapar bunu. Halk, ” Çarmıhtan inersen sen olduğuna iman getiririz!” diye haykırışıp, seni alaya alırken çarmıhtan inmedin. İnsanların imanını mucizeye bağlamak istemedin; hür, açık bir inanç peşindeydi. Kuvvet korkusundan ezilmiş kölelerin yaltaklanıcı hayranlığını değil, hür, içten gelme sevgiyi bekliyordun sen. Ama bunda bile insanlara hak ettiklerinden daha büyük değer vermiştin: yaratılıştan isyancı oldukları halde sadece köledir onlar.
Bak ve hükmünü ver. Onbeş yüzyıl geçti; git gör onları. Şu kendine kadar yücelttiklerinin halini gör! Yemin ederim – insan, onu bildiğinden çok daha zayıf, basit bir yaratıktır. senin yaptığını yapabilir mi, elinden gelir mi? Ona bu kadar değer vermekle, hiç acımazmış gibi gücünün üstünde çaba istedin ondan. Bunu sen, insanları canından fazla seven sen yaptın! Daha az değer verseydin, onlardan isteklerin de daha az olurdu, görev yükünü hafifletmekle sevgin onlara daha yakınlaşırdı. İnsanoğlu zayıf ve alçaktır. Varsın her yerde bize karşı baş kaldırıp isyanlarıyla övünsün. Çocukçadır, okul çocuklarının böbürlenmesine benzer bu…
Ççıngar çıkarıp öğretmenlerini sınıftan atan çocuklara benzerler: taşkınlığın sonunda nasıl olsa hesap vereceklerdir. Bunlar da tapınakları yıkarak dünyayı kana boğacaklar, sonunda, akılsız çocuklar ne derece yetersiz birer isyancı olduklarını, hiçbir sonuç elde edemeyeceklerini anlayacaklardır. Ahmakça göz yaşları dökerek, halkedenin onları asi olarak alay için yaptığını da kabul edecekler. Bunu acı bir umutsuzlukla söyleyecekler; sözleri Tanrıya küfür olduğu için bahtsızlıkları bir kat daha artacak.
Gerçekten, insan tabiatının kutsallığı küfre hiç tahammülü yoktur, ergeç kendi kendini bu yüzden cezalandırır. Görüyorsun ya, insanların bugünkü kaderi sadece huzursuzluk, endişe ve bedbahtlıktan örülmüş. Hem de bunlar, hürriyetleri uğruna senin çektiklerinden sonra oluyor! Büyük Peygamberin hayalleri rumuzlu tasvirler ² arasında ölümden sonra ilk dirilmeyi gören tanıkların sözü ediliyor; her kabileden on ikişer kişiymiş. Bu kadar çok olduklarına göre, onlar da insan üstü, tanrılar gibi yaratıklar olsa gerek.
Mademki onlar da senin çektiğini çektiler, yıllarca kupkuru çölde, çekirgeyle, nebat kökleriyle beslenerek yaşadılar, sen de bu hürlük, bağımsız sevgi çocuklarıyla, senin adına yaptıkları olağanüstü fedakarlılarıyla şüphesiz, övünebilirsin. Ama şunu unutma ki, onlar topu topu birkaç bin kişi ve adeta tanrısal insanlardı. Ya geri kalanlar?….
Ayrıca; öteki, zayıf insanlar güçlü olanların çektiklerini çekmedilerse suçlu mu sayılacaklar? Zayıf bir ruh, tabiatın imkan verdiğinden daha ağır bir yükü kaldıramıyorsa ne yapsın? Senin yalnız seçme kimseler, sadece onlar için geldiğin doğru muydu? Doğruysa bu, bizim anlayamadığımız bir sırrı kabul etmek gerekiyordu. Sırrı kabul edince de insanlara serbestçe kararının, ne sevginin önemi olmadığını, gerekirse vicdanın sesini körleterek itaat edecekleri sırrın ne olduğunu öğrettik onlara. Böyle yaptık işte.
Senin eserine başka şekil vererek temelini mucize, sır ve otoriteye dayandırdık. İnsanlar bir sürü örnekte görüldüğüne göre, yüreklerinden onlara azap vermekten başka işe yaramayan yükün kalkmasına sevindiler, rahat nefes alabildiler. Böyle yapmakta, bunları öğretmekte haklı değil miydik, söyle. İnsanların aczini kabul ederek, yaratılış zaaflarını, hatta günahlarını hoşgörürlükle karşılayarak yüklerini hafifletmekle onlara sevgimizi göstermedik mi? Şimdi buraya gelip bize ne diye engel olmak istiyorsun? Derin, içli bakışını üzerime dikmiş neden yanık yanık seyrediyorsun beni? Hadi darıl bana, senin sevgini istemiyorum, çünkü ben de sevmiyorum seni. Bunu ne diye saklayayım? Kiminle konuştuğumu bilmiyor muyum sanki?…
Sende sana söyleyeceklerimi biliyorsun, bunu gözlerinden okuyorum. Sırrımızı nasıl saklarım senden? Ama bunu ille ağzımdan duymak istiyorsan – hay hay, dinle! Hem çoktandır, sekiz yüzyıldır seni bırakıp O’ndan yana olduk. Tam sekiz yüzyıl önce sana dünyanın bütün krallıklarını göstermiş, bağışlamak istemişti; bu nimetleri nefretle teptin. Biz aldık onları. Roma ile Sezar kılıcını O’nun elinden kabul edince kendimizi yeryüzünün tek hakanı ilan ettik. Gerçi eserimizi henüz tamamlayamadık ama suç kimde? Evet , eserimizin başlangıcındayız, ama başladık ya!…
Tamamlanmasına daha çok var, toprak ana çok çekecek daha, gene de biz gayemize ulaşacağız; dünyanın hakimi olacak, sonra da bütün insanların mutluluğunu düşüneceğiz. Oysaki sen Sezar kılıcını daha o zaman alabilirdin. Niçin teptin o son bağışı?…
Kudretli Ruhun sonuncu öğüdünü kabul etseydin insanları yeryüzünde bütün aradıklarına kavuştururdun. Onlara tapınacak, vicdanlarına bekçilik edecek hepsini ahenkli, barışsever karıncalar gibi, birbirine bağlı bir kütle halinde getirecek bir varlık sağlamış olacaktın. İnsanların üçüncü ve son evrensel birleşme ihtiyacıdır. Öteden beri yeryüzünde toplu olarak yaşama çabası içindeydiler. Tarihleri büyük olan birçok millet gelip geçti. Ama hepsi büyüklükleri ölçüsünde bahtsız oldular.
Çünkü insanların evrensel birleşme ihtiyacını diğer milletler arasında en çok onlar duydular. Bütün dünyayı elde etmek isteğiyle yeryüzünden kasırga gibi gelip geçen Timur, Cengiz Han gibi büyük fatihler belki de bilmeden hep insanların o yenilmez evrensel birleşme ihtiyacına cevap vermişlerdi. sen de Sezar hükümranlığını eline alarak evrensel bir krallık kurar, dünyayı huzura kavuştururdun, çünkü insanlara vicdanlarını ve ekmeklerini elinde tutanlardan başka kim hükmedebilir? Böylece Sezar kılıcı bizim elimize geçti; sonra da seni reddederek ötekinin peşinden gittik. Ama akıl serbestliği, ilim ve yamyamlık hengamesinin ardının alınmasına daha yüzyıllar var…
Zira bizi hesaba katmadan Babil Kulesini yükseltmeye başlayan insanın son yapacağı yamyamlıktır. O zaman karşımızda yerlerde sürünerek ayaklarımızı yalayan, kanlı göz yaşları döken bir hayvan göreceğiz. Hayvanın sırtına binerek, üzerinde ” Sır ” yazılı kupayı havaya kaldıracağız. İşte insanlar ancak o zaman huzura, mutluluğa kavuşacaklar. sen seçtiklerinle övünebilirsin ama topu topu bir tek sınıfa sahip olduğunu unutma! Oysaki biz herkesin derdine deva bulacağız. Öte yandan seçtiğin, seçilmeye layık, güçlü kimselerden çoğu beklemekten yoruldular; ruhlarının, kalplerinin bütün güç ve ateşini başka alanlara verdiler. Sonunda sana isyan bayrağı açacakları yüzde yüz…
Bu bayrağı onlara sen kendi elinle verdin. Oysaki bizde herkes mutlu olacak, bağışladığın hürlük havasında her yerde yaptıkları gibi ne isyan edecek ne birbirlerine kıyacaklar. Evet, ancak hürlüklerini ellerimize teslim ederek gösterdiğimiz yoldan gidince tam manasıyla hür olacaklarına inandıracağız onları. Peki, haklı mıyız yoksa yalan mı söylüyoruz? Verdiğin hürlüğün onları nasıl bir köleliğe, şaşkınlığa götürdüğünü hatırlayınca haklı olduğumuza inanacaklar. Hürlük, fikir serbestliği ve ilim onları öyle içinden çıkılmaz bir hale sokacak, öyle akıl ermez sırlarla karşı karşıya kalacaklardı ki, isyancı ve haşin olanlar kendi kendilerini yok edecek; gene asi ama güçsüz olan başkaları birbirlerine kıyacaklardı.
Sağ kalan üçüncüler, aciz ve bahtsızlar, ayağımıza gelip ” Evet, haklısınız; diyecekler. O’nun sırrı yalnız sizin elinizde; size döndük, bizi kendimizden koruyun! É ekmeği elimizden alırken, şüphesiz, bunun kendi el emekleri olduğunu, bizim mucize falan yaratmadan, taşları ekmek yapmadan sadece onlardan aldığımızı gen onlara dağıttığımızı görecekler. Ama sevinçleri yüzde yüz ekmeğe kavuşmalarından çok bunu elimizden almalarından doğacak.
Çünkü bundan önce ellerindeki ekmek taş haline gelirken, bize sığındıktan sonra taşların olduğunu hatırlarında tutacaklar. Kayıtsız şartsız itaat etmenin gerçek değerini çok, çok iyi anlayacaklar! Ama bunu anlayana kadar insanlar bedbahtlıktan kurtulamayacaklar. Bunun da en büyük nedeni kim, söylesene! Sürüyü kim parçalayıp bilinmez yollara sürdü? Ama sürü gene toparlanıp uslanacak, hem de son olarak artık. O zaman biz onlara, yaratılışlarına göre, yani zayıf yaratıkların kaldırabileceği sakin, kendi halinde bir mutluluk bağışlayacağız. Gururdan vazgeçireceğiz onları. sen, paye vermekle gururu öğrettin onlara. Aciz, güçsüz çocuklar olduklarını ama en tatlı mutluluğun da çocuk mutluluğu olduğunu ispat edeceğiz.
O zaman pısırıklaşıp, tıpkı korku içinde ana tavuğun kanatları altına üşüşen civcivler gibi bize sokulacaklar. Milyarlık bir sürüyle baş edebildiğimiz için kudretimize, zekamıza hayranlık duyarak bizimle övünecekler. Akıllarını yitirecek derecede hiddetimizden korkarak çocuklar veya kadınlar gibi sulu gözlü olacaklar; ama bir işaretimizle göz yaşlarından neşeye, gülmeye, temiz bir sevince ve mutluluk dolu çocuk şarkılarına geçecekler. Tabii çalıştıracağız onları, ama işten arta kalan zamanlarını çocuk oyunlarına benzeyen şarkılar, korolar ve masum rakslarla dolduracağız. Hatta günah işlemelerine de izin vereceğimiz için çocukça sevecekler bizi. İznimizle işlenen bütün günahların bağışlanacağını; onları sevdiğimiz için buna göz yumarak günahlarının cezasını üzerimize aldığımızı söyleyeceğiz. Alacağız da; onlar da Tanrıya karşı günahlarının sorumluluğunu yüklendiğimiz için velinimetleri gözüyle bakacak, tapacaklar bize…
Bizden gizli hiçbir şeyleri olmayacak; karılarıyla, metresleriyle yaşamaya, çocuk yapıp yapmamalarına hep bize gösterdikleri itaate göre ya izin verecek, ya da yasak edeceğiz. Sözümüze seve seve, candan gönülden uyacaklardır. En koyu vicdan sırlarını, her şeyi, her şeyi bize taşıyacaklar, biz de hepsine yol göstereceğiz. Kararlarımızı sevinçle kabul edecekler, çünkü bu şekil onları bugünkü şahsi serbest karar verme azabından kurtaracak. Böylece başlarında onları idare eden birkaç yüz bin kinin dışında kalan milyonlarca insan mutlu olacak. Yalnız sırların koruyucusu bizler bedbaht olacağız. Yeni doğmuş milyarlık mutlu bir kuşağın yanında iyilikle kötülüğü bilmek uğursuzluğuna uğramış yüz bin bahtsız bulunacak.
Bu yüz bin senin uğruna sessizce, belirsizce sönüp gidecek, üstelik öbür dünyada da kaderleri sadece ölüm olacak. Biz, iyiliklerini düşünerek sırlarımızı saklamaya devam edeceğiz. Gökte alacakları ölümsüz mükafatlardan söz açarak avutacağız onları. Ama ölümün ötesinde bir şey varsa bile bunun onlar gibiler için olmadığını elbette biliyoruz! Bazı söylenti ve kehanetlere göre, sen yeryüzüne bir daha gelip zaferler kazanacaksın. Başı dik, gücü yerinde müritlerinle birlikte gelecekmişsin. O zaman, onlar yalnız kendilerini selamete çıkardılar, biz hepsini kurtardık; diyeceğiz. Söylentilere göre, hayvana binmiş, ellerinde Sırrı tutan zaniyeyi isyan eden acizler alaşağı edip erguvan örtülerini parçalayacaklar, mekruh gövdesini çıplatacaklarmış ² …
O zaman ben milyarlarca mutlu, günah bilmez kulu göstereceğim sana. Saadetleri uğruna günahlarını kabullenen biziz. senin karşına çıkarak, “Elinden gelirse, cesaretin varsa suçlandır bizi! Diyeceğiz. Bil ki, ben de çölde kaldım, çekirgelerle, bitki kökleriyle beslendim, insanlara bağışladığın hürlüğü ben de kutsadım, ben de ” sayı doldurmak için” güçlü yakınlarının saflarına katılmaya hazırlanıyordum. Ama sonunda ayrıldım, deliliğe hizmet etmek istemedim. Döndüm ve senin eserini düzelten kütleye katıldım.
Gururlu olanlardan ayrılarak mutluluklarını sağlamak için alçak gönüllülerin yanlarına döndüm. Sana söylediklerimin hepsi gerçekleşecek ve hükümranlığımız kurulacaktır. Tekrar ediyorum, bu sürünün bize nasıl itaat ettiğini – yarından tezi yok – göreceksin. İşlerimizi karıştırmaya geldiğin için yakacağım seni, onlar da ilk işaretimle ocağı beslemeye koşacaklar. Evet, yakılmayı en çok hak eden biri varsa, o da sendin. Yarın yakacağız seni. Dixi ³
Büyük Engizisyoncu
Dipnotlar:
1- İncil’e göre İsa vaftizinden sonra çölde kırk gün kırk gece oruç tutup ibadet etmiş. Açlık hissettiği bir anda Şeytan gelip ona ” Tanrı oğlu isen, buradaki taşları ekmek haline getir, karnını doyur; demiş. İsa, ” Kitaplarda – Yalnız ekmekle yaşanmaz yazılıdır; cevabını vermiş. Bunun üzerine Şeytan İsa’yı kutsal şehre götürüp bir kilisenin en yüksek kulesine çıkarmış. ” Tanrı oğlu isen, kendini aşağı at, demiş. Çünkü Kitaplar, böyle bir şey olunca meleklerin kollarını uzatarak seni tutacaklarını yazıyor. İsa, ” Tanrımı denemeye kalkışma” sözleriyle Şeytanın ikinci iğvasını da reddetmiş. Şeytan da bu defa onu yüksek bir dağa götürmüş. Yukardan, aşağıya serilmiş dünyayı göstererek ” Bana Secde edersen hepsi senin olur! ” demiş. İsa, ancak Tanrının önünde secde edildiğini söyleyerek Şeytana onu rahat bırakmasını emretmiş, ibadetine devam etmiş.
2- İohanna’nın Apokalyps’i
3- Latince: ” Sözüm bitti” anlamına gelir.
Toplam okunma (20586) Bugün(2) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Öykü | Çift Kâğıt – Murat Özyaşar | “Ne olursan ol gel, ama geldiğin gibi gitme!” Ağustos 26, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , add a comment
“Biri gelsin ve kurtarsın beni bu yezidi çemberinden, demişsin bir öykünde” dedi. Demişsem demişim, bir şey mi oldu, dedin. “Geldim işte” dedi. Daha bir sıkı sokuldu koluna. Dirseğinle yokladın belini, silahı var mı diye. Öbür tarafında olabilir diye düşündün. Korkağın tekiydin. “Ne o, yoklama mı çekiyorsun bize” dedi. Bir şey diyemedin. Bir-sıfır. Ayık görünmüyordu o da. Gecenin kaçıydı, bilmiyordun. Ben söyleyeyim sana, gecenin tam üçüydü. Sokak lambalarının aydınlattığı kadarıyla gördün. Geniş mi geniş bir yüzü vardı. Solgun. Alnında bir ben. Hafif sakal. Sabah karşılaşsan bununla, yüzünün sadece gözlerinden oluştuğunu düşünürdün. Öyleyse hoş geldin, dedin ona. Tebessüm etti.
Kırk yıllık içici gibi asıldın cıgaraya.
Onu dinliyor, bu kez sana ne anlatacak diye merakla bekliyor, kafandakiler dağılsın istiyordun. Olmadı. Yine ve yeni sorulara boğuldun. Sonunda buradasın, tam karşımda. Bunu bana bile sorma, sen miydin o, yoksa bir başkası da mı vardı, anlatamam. Israr etme. Tamam. Tamam. Anlatacağım hepsini, her şeyi… Sokakta kendinle nasıl karşılaştığını, birer birer anlatacağım sana. Sabret ve dinle.
– Muallak Sokak’ta Buran var, bizim Çiftkafa. Görsen tanırsın, mal onun malı. Allah şahit, bunca zamandır yazılıyorum ona, görmedim daha bi yamuğunu. Eee, bunca yılın biletçisi ne de olsa, dedi.
Abi bi çiftli daha yapalım mı, ne dersin, dedin. Kafana göre dedi, yapmışken yapalım bi zurna. İki Samsun daha patlattın. Sen patlatır patlatmaz, o iki kâğıt daha çıkardı cüzdanından. Çarşaf diyordu buna o. Diliyle ıslattı. Bıyığı sararmıştı, dudakları şişkin. Bir öpüşten yeni uyanmış gibiydi dudakları. Dişleriyle ezdi kâğıtların kenarını. Bekliyor, seyrediyordun sadece. Kenarları ezilmiş kâğıtlar iyice yapışsın diye birbirine, üst üste, sağ dizine koydu sonra. Dirseğini de üstüne. Götürüp getirdi. Getirip götürdü sağ dirseğini. Sıcak bir öpüşmeden sevişmeye uzanan yol gibi. Sonra da parmaklarının arasına alıp usulca sardı. Çocuğunu okşar gibi, sever gibi yeniden, usul usul sardı cıgarayı. Derken sana uzattı. Beklemiyordun.
– Al yak, dedi.
Sen de olur mu abi dedin, Sezar’ın hakkı Sezar’a. Bunca emek verdin, sen yak, dedin haddini bilerek. Racona uymuştu. Senin de eksik kalır yanın yoktu.
Öyle bir duman aldı ki, boğulacak sandın. Sıra yine sendeydi. Soğumasını bekledin. Zaten soğuyasın diye oradan, uzun zamandır gitmiyordun oraya. Söz vermiştin kendi kendine. Daha doğrusu Mehlika’ya. Bir anlık tövbe işte! Tekke aynı tekke, diye geçirdin içinden. Karşılama aynı karşılama. İçeri girer girmez “Ooo seni gören hacı oluyor,” diye buyruldun masaya. Çerçevede süslü bir yazı asmışlardı duvara, gözün ona takıldı uzun uzun: “Yalandır Dünya Yalancıdır İnsan” Bu yoktu eskiden. Eskisini kaldırmışlardı: “Ne olursan ol gel, ama geldiğin gibi gitme!”
Konuşacak bir şeyler bulamayınca, çevrene bakındın: masa, koltuklar, camı parçalanmış televizyon, duvar boyunca sıralanmış kitaplar, kadife koltukların yumuşaklığı, duvarın eflatun rengi, onun elindeki kehribar tespih… Hepsi ve her şey aynıydı. Her şey yerli yerinde. Koltukların yeri bile değiştirilmemiş. Hâlâ Seyfettin Sucu çalıyordu teypte: “Dam üstüne çul serer leyli de yâr loylu da yâr, bilmem yâr kimi sever…” haliyle aklına düştü. Tekrarbetekrar. Buğulu gözlerle dalınca uzaklara o, kasedi değiştirdi birden. Doğruydu tahminin. Daha güzel olunca kafalar, Kazancı Bedih söylemeye başladı bu kez: “Beni candan usandırdı cefadan yâr usanmaz mı…” İçtikçe batıyor, battıkça buğulanıyordunuz.
Yalnız o ara, Hikmet Abi’nin ölümüne çok üzüldün. Karşındaki de kahrolmakla kalmadı, hayata küstü sanki. Boncuk boncuk gözyaşlarını içine akıttı. Ardından damardan ve insanı duman eden bir şarkıya eşlik etti: “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın…” duman ve damar bir hayli etkilemişti ki onu, derinden bir of çekti, ulan felek bu ne ayak, dedi. Demişken diyelim dediniz. Andıkça analım. Hikmet Abi ki kuş beslerdi bu dünyada, dedin. Dövüş horozu yetiştirirdi. Neydi o, bi duman almayagörsün ya da içli bir şarkı kulağına dolmasın, gözleri baygın baygın bakar, altın dişleri birdenbire parlar, olur olmaz söylerdi: “Küçücük tren kocaman ray/ Vay anam vay!” O uğultulu ses kulaklarındaydı hâlâ. Rivayet miydi, hakikat miydi bilmiyordun, ama onun dillerden dillere dolaşan hikâyesi, duyduğun en esaslı aşk hikâyesiydi. Sevdiği kadın evlenince başkasıyla, gerdek gecesi öldürmüş ağyarını. O gün bugün hep burada, asılmış her gece. Kuru üzüm, bal ve bademle beslemiş kuş ve horozlarını bu arada. Kendi gerdek gecesi öldürüleceğinden mi korkmuş ne, evlenmemiş bir daha. Allah ruhunu şad etsin, dedin. Toprağı bol olsun, dedi. O toprağa iki damla gözyaşı akıttı sonra.
Ortalık iyice duman altıydı. Olur olmaz neşeye boğuluyor, gerekli gereksiz kahkahalar savuruyordunuz ortalığa. Sıra sendeydi. Bu ortamın tek şaşmazı, sıranın kimde olduğuydu. Derinden bir duman aldın. Aklında Mehlika. Duvarlarda, yanı başında, pencereden uğrun uğrun içeri giren ay ışığında, her yerde, her tarafta Mehlika. Ah!
Şimdi değil, çıkınca arayacağım onu, dedin. Sana bi çift lafım var, seviyorum seni, başka seçeneğim yok, diyecektin.
– Ne o, daldın gene, dedi.
– Yok bir şeyim, dedin.
– Sevda mı yoksa…
Başını usulca önüne eğdin.
“Belli belli, hem de karasından” dedi. Elini omzuna koydu, bir dostluk belirtisi, hafifçe gülümsedi. İnsan hangi durumda olursa olsun, bir çift göz kendisine baksın istiyor diye düşündün. Zihnin Mehlika’ya ait anılarla dolup taşarken, bu anılar kalbinde ince bir sızı olup donuyordu. Üşüyordun. Durmadan üşüyordun. Utanmasan ellerini hohlayıp, hüngür hüngür ağlayacaktın. Olmadı. Onu da başaramadın. Yapsaydın rahatlayacak, bugün bu durumda olmayacak, her şeyi hatırlıyor olacaktın. Sen amansız ağrılarının dinmesini beklerken, “Şu mahkemelik olan yetmişliklerin hikâyesini biliyor musun” diye sordu sana. Başını yok anlamında sağa sola çevirdin. Onun gözlerine baktın –iyice kaymış– hadi anlat, ne duruyorsun, der gibi. Başladı anlatmaya, senin yüreğine dokuna dokuna.
Dedi: “Yetmiş yaşlarında bir kadın kocasını vermiş mahkemeye. Boşanmak için. Duyan duymayan herkes merak içinde. Bu yaştaki bir kadın niçin boşanmak ister ki kocasından? Ölümün eşiğindeymişler zaten. Herkes herkese kulak olmuş. Olay bi anda ülkenin gündemine oturmuş. Bütün gözler bu olayda. Mahkeme salonu hıncahınç doluymuş da çıt çıkmıyormuş oradan. Yalnız gazetecilerin flaşları patlıyormuş, çat çat çat diye. Neyse, iğne atsan yere düşmez yerde, kadın kalkmış ayağa ve başlamış anlatmaya. Hâkim Bey Evladım demiş, ben bu adamla daha on sekizimde evlendim. O zamanlar deli divaneyiz birbirimize. Eksik olmasın bunca yıldır bi hatasını da görmedim. Yalnız biz evlendikten birkaç yıl sonra anladık ki, bizim çocuğumuz olmuyor, olmayacakmış. Kusur kimde diye sormadık, incitmek istemedik birbirimizi. Nefes alıp dinlenmiş de bir süre, yutkuna yutkuna devam etmiş sonra. Neyse demiş, başınızı fazla ağrıtmayayım, sonra nasıl olduysa eşim eve bir gün bir çiçekle geldi. Gayet güzel bir çiçekle. Nasıl sevindim anlatamam. Madem bizim çocuğumuz olmuyor, bu çiçek bizim çocuğumuz olsun, dedi. Bu çiçeğe çocuğumuzmuş gibi bakalım. Ama şunu da eklemeyi unutmadı. Bu çiçeğe her gece en az bir kez su verilmesi gerekiyor. Kabul mü? Kabul. Ben boynumda her gece bir sızı, geceleri erken uyur, yorgun düşerdim. Eşim de bunca yıldır her gece on ikiden sonra uyandırdı beni ve çiçeğe su vermeye gönderdi. Derken çiçeğimiz büyüdü büyüdü, bahçede kocaman bir yer kapladı. Ama ben, her nedense geçen gün fark ettim ki, hep ben su verdim bu çiçeğe. Yaz demedim, kış demedim, boran fırtına demedim, su vermeye indim bahçeye. Bir gün olsun gidip su vermedi çiçeğe. Oysa bu çiçek ikimizin çiçeği, bu çocuk ikimizin çocuğuydu. Ben çiçeğimi de çocuğumu da alıp boşanmak istiyorum Hâkim Bey Evladım, demiş. Dayanamamış, hıçkıra hıçkıra ağlamış o ara.
Salondakiler adamın bu bencil davranışı karşısında boğmak istemişler onu, ama mahkeme salonu olduğundan kimse kıpırdayamamış bile yerinden. Hâkim bile tarafsız olması gerekirken Beyamca demiş, anlat bakalım hele. Hep bu zavallı kadıncağızı gönderdin, bir gün olsun gidip su veremez miydin çiçeğe?
Beyamca elinde bastonu, kamburlaşmış sırtı, ağarmış saçları, öbür elinde kasketiyle zorla kalkmış ayağa. Hâkim Bey Evladım demiş, hanımımın anlattıklarının hepsi doğrudur. Doğrudur hepsi. Ben demiş, askerliğimi reisicumhurun bahçıvanı olarak yaptım. Hangi çiçek su ister, hangisi güneş, hangisi ne kadar gübre, ben çok iyi bilirim, demiş. Aslında getirdiğim o çiçeğin ne suya ne de güneşe ihtiyacı vardı. Böyle deyince beyamca, salonda bir gürültüdür kopmuş. Hâkim de sinirlenmiş tabii, susturuvermiş salondakileri. Beyamca hafif öksürdükten sonra, teker teker anlatmaya başlamış tekrar. Birer birer, canım canım anlatmış. Bunca yıldır eşimle birlikteyim, bir gün olsun ayrı kalmadık birbirimizden. Buraya bile birlikte geldik, demiş. Kimisi etkilenmiş bu cümleden, kendini tutamayıp ağlayanlar bile olmuş. Bunca yılın sırrını açıklayacağım için de bir hayli üzgünüm, demiş. Beyamca öksürmüş tekrar. Hâkim Bey Evladım demiş, bu söyleyeceğimi eşim de ilk defa burada öğrenecek, demiş. Biz doktor doktor, kapı kapı dolaşırken, anlaşıldı ki eşimin boynunda bi tutulma var. Bu tutulma da yorgunluk ve sürekli uykuya yol açıyor. Geceleri en az bir kez bu boyun hareket ettirilmezse eşin ölecek, dediler. Ben de düşündüm taşındım ve bu çiçeği almaya karar verdim. Geceleri on ikiye kadar da uyumadım. Çoğu zaman kıyamadım da, boynu ve ölümü geldikçe aklıma uyandırdım onu o tatlı, nazlı uykusundan. Çiçeğe su vermeye eğilince boynu da hareket eder diye düşündüm. Ben de yaz demeden, kış demeden, boran fırtına demeden, eşimin bahçeye gidip gelişini aşkla seyrettim pencereden, demiş.”
Sen sus pus, ağzın açık dinlerken onu, bu hikâyeyi Mehlika’ya mutlaka anlatmalıyım, diye düşündün. Sen düşünedururken:
– Ben severim kelimeleri, bilirsin, dedi sana.
– Bilirim, dedin. Onun için buradayım zaten.
– Aşkla seyrettim pencereden demiş ya beyamca, pencere ne demektir, bilir misin diye sordu sana.
– Bilmiyorum, dedin.
– Bak, dedi. Pencere, penc ve re kelimelerinden oluşuyor. “Penc”, şu tavladaki sayı, yani beş demek. “Re” ise yol demektir. Burayı, şu dört duvarı düşün. Hangi tarafa gitsen yol yok, kapalı. Pencere de bu dört duvarın arasında açılan beşinci yoldur, unutma, dedi.
Biz de sanırız ki, bu içtiğimiz meret bize pencere oluyor. Zaten Leyla olmuşuz, Mecnun olmuşuz aşktan, bu meret de bizi kör ediyor, kör, dedi sana.
İki Samsun daha patlattın. Teypte bu kez Neşet Ertaş: “Hata benim günah benim suç benim…” Sen aklında Mehlika, ona söyleyeceklerini hesaplarken, iki gün iki gece susmuşsunuz gibi, söze başladı tekrar.
– Memo var, bilirsin. Tufacı. Gündüzden Doğan’la gözlerine kestirmişler bi mini marketi. Geceleyin kıracaklar asmayı. Ama önce bi teşhis, iş bittikten sonra nereden kaçarız diye. Kafalarına koyunca bunu, başlamışlar tabii gündüzden çekmeye. Vur dumana gel imana! Kafaları zilzurna. Sonra Doğan ben gelmiyorum demiş, başka geceye kalsın. Memo’nun inadı inat. Oğlum Memo sen o kafayla kalk, tek başına indir asmayı, içeri gir. Sonra da o dumanlı kafayla, yerde bi gazete parçası gör, üzerinde çıplak kadın resmi. Çıplak dediğim de sadece memesi dışarıda. Yüzü bile seçilemiyor. Memo bu, dayanır mı! Orada asılmış malafata. Yüklenmiş otuz bire. Bilmem kaç posta. Sonra da o kafa, o yorgunluk, hangi vücut dayanır buna! Memo oracıkta sızıvermiş. Sabahına da enselemişler tabii. Görüşe gitmiş Doğan, biraz para indirmek için. Görüşte Memo dayanamamış, kusmuş Doğan’a bunları.
Bu kez de neşe ve keyif içindeydiniz. Kahkahalarınızdan sonra derin bir sessizlik kaplayınca ortalığı, niye otuz bir diyorlar, biliyor musun, dedi. Niye otuz iki değil, otuz beş değil, otuz bir? Sen bilmiyorum, dedin. Utandın.
– Demek hiç merak etmedin, dedi.
Biraz da güç almak için olacak, kül tablasına uzandın.
– Bak şimdi ettim, dedin.
– Hoşuma gider kelimeler ve kelime oyunları, dedi tekrar.
– Bilirim bilirim, dedin.
Arapçada ebced hesabı vardır. Yani her harfin, her kelimenin bir rakam karşılığı var. “El” kelimesinin de rakamsal karşılığı otuz birdir, anladın mı, dedi. Yanlış anlamayasın, bu söyleyeceğimi de kelime oyunu sanma. Yoksa, senden bir şüphem yok, dedi. Yüzün kızardı. Kafan o biçim, saat gibiydi. Çokça sustunuz. Birbirinizin gözüne bakamadınız. Suskunluğu bozmak istercesine, neymiş kelime oyunu olmayan, dedin. Gözlerini gözlerine dikerek, şakır şakır öten tespihin tanelerini elinde gezdirirken,
– Peki, bu içtiğimiz meretin kelime anlamı nedir, diye sordu.
– Bilmiyorum, onu da bilmiyorum, dedin.
Bu da Arapça sırrın çoğulu demektir. Yani sırlar. Anladın mı, beyamca gibi sırrını açıklamak zorunda kalma. Burada ne gördüysen, ne duyduysan, neler hissettiysen unut, unut gitsin! Sır ifşa edilmez. Burada olup biten burada kalır. Anladın mı, dedi. Kızarmış yüzünü gizleyemedin.
– Haydi, cıgaraya son bir defa vur da öldür onu, dedi.
Zıvanayı yakan kor, parmaklarını da yakmasın diye usulca tuttun cıgarayı. Ağzına götürüyordun ki, cıgaranın ateşi yere düştü.
– Vay be, dedi. Bi cıgarayı bile öldüremedin. Bak dayanamadı, intihar etti.
Artık kalkmış gidiyordun, bi dahaki gelişinde unutma da sana şahmaranın hikâyesini anlatayım, dedi. Beniâdemin ihanetinin hikâyesini…
Tekkeden çıktın. Kafan bir hayli duman. Aklında çocukluğun, babanın tütün ve alkol kokan azarlamaları, annenin dinmez haykırışı, kuyulardan kuyu beğenişin, aksayan ayağın, sen yürürken topallayan, lal olan dünya, aklında boynunu sıkan, paramparça geçmişin… Aslında uzun hikâyen, bunları, bütün bunları biliyorsun zaten. Ondan iki saat öncesine kadar harmandın. Kırmıştı işte kafanı. Ulan Mehlika, bana varsan ölür müydün acından, diye söylendin. Eve gidecektin. Bi taksiye binsem, annesinin başlık parasını isteyecek, diye vazgeçtin. Yol uzun, adımların kısaydı. Sekiz çiziyordun kaldırımlarda. Dünya dar mı dardı. Yekten koluna girdi biri. Girdi mi gerçekten! Sanrıların tuzağına düştün yeniden. Ürperdin. Cüzdanını yokladın. Ayrılırken bi plaka vermişti sana, sonrası için. Ayılmak istedin, ayılamadın.
Yüzüne baktın kolundakinin, çıkaramadın. Aynen sana benzeyen bir yüz. Kolay değildi sana benzeyen bir başka yüzle dolaşmak.
“Biri gelsin ve kurtarsın beni bu yezidi çemberinden, demişsin bir öykünde” dedi. Demişsem demişim, bir şey mi oldu, dedin. “Geldim işte” dedi. Daha bir sıkı sokuldu koluna. Dirseğinle yokladın belini, silahı var mı diye. Öbür tarafında olabilir diye düşündün. Korkağın tekiydin. “Ne o, yoklama mı çekiyorsun bize” dedi. Bir şey diyemedin. Bir-sıfır. Ayık görünmüyordu o da. Gecenin kaçıydı, bilmiyordun. Ben söyleyeyim sana, gecenin tam üçüydü. Sokak lambalarının aydınlattığı kadarıyla gördün. Geniş mi geniş bir yüzü vardı. Solgun. Alnında bir ben. Hafif sakal. Sabah karşılaşsan bununla, yüzünün sadece gözlerinden oluştuğunu düşünürdün. Öyleyse hoş geldin, dedin ona. Tebessüm etti. Bir-sıfır öndeyken durumu berabermiş gibi göstermek gibi bir şeydi bu tebessüm. Oldu mu sana iki-sıfır. Çıkarıp sigara verdi. Samsun 216. Yaktınız birer tane. Sanki seneler geçti, yol bitmiyordu. Nereye gidiyordunuz, onu da bilmiyordun. “Tekkede Bahar’ı bilir misin?” diye sordu. İyi bilirim, dedin. Şaşırdın. “Oku o zaman” dedi. Ben okumam, sen oku, dedin. Elini kolundan çekip, gökyüzüne seslenir gibi, haykıra haykıra okudu.
Duaya açılmış gibi duran ellerini indirip, cebine koydun sonra. Bu eller, senin ellerindi. Ses senin sesin. Haykırış senin haykırışın. Sokakta karşılaştığın mı, o da senin ta kendindi. Sonrası mı? Sonra, ikiz bir hayalet gibi dolaştınız sokaklarda. Birbirine yapıştırılan bir çift kâğıt gibi. Ayrılırken:
– Bazı sözleri söylemek, yapmaktan zordur, dedin.
Murat Özyaşar -Ayna Çarpması
Toplam okunma (3157) Bugün(7) Son okunma tarihi (02 September 2010)
En güzel şiirlerinden seslendirilmiş şarkılar – Nazım Hikmet Şarkıları Belgeseli Ağustos 21, 2010
Posted by cafrande.org in : Belgesel izle - Documentary, Edebiyat - Literature, Sesli Şiirler - Poetry Listen , add a comment
Nazım Hikmet’in şiiri, çok sesli bir şiirdi. Değişik dönemlerde yazdığı şiirlerinde, tarihin ve toplumların değişik kesimlerinden insanların yaşantılarını dile getirmişti. Daha sonra bu şiirlerden yola çıkarak ona müzik boyutu kazandıran sanatçılar, Nazım’ın ses zenginliğini daha da yaygınlaştırdılar. Onun şiirllerini okurken nasıl onun özlemlerini paylaşıyorsak, bu ezgileri dinlerken de hep bir ağızdan bu şarkılara katılma isteğini duyuyoruz. Böylece ortak bir düşe, ortak bir ezgiye dönüşüyor “Nazım Hikmet Şarkıları”.
Toplam okunma (9576) Bugün(3) Son okunma tarihi (03 September 2010)
“Yalnızca anlaşılır olanı anlamayanlar, çok az şey anlıyor demektir.”* Didaktik Edebiyat ve Diyalektik Ağustos 21, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , add a comment
Diğer sanat dallarında verilen ürünler gibi, edebiyat ürünü de başlı başına bir tavır alıştır. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren edebiyatın, bireysel ve toplumsal gelişmede önemli rol oynadığını ve toplumsal çatışmaları belli bir “müdahalecilik”le yansıttığını görüyoruz. Burada kastettiğim edebiyat “yazılı edebiyat”tır. Burjuvazinin, sınıf mücadelesinde yazılı edebiyata verdiği büyük önem yadsınamaz.(1) Toplumsal hayatı yazılı hale getirme çabasında olan burjuva ideolojisi edebiyatın, çağın ruhunu yansıtan, buna uygun içerik ve biçime en kısa sürede ulaşabilen özelliğini çok iyi anlamış, ayrıca, bu duruma büyük ölçüde katkıda da bulunmuştur. Edebiyat, diğer sanat dallarını da doğrudan etkileye bilen bir türdür.
Tiyatro, radyo oyunu ve sinema sanatının çıkış noktası edebi metinlerdir. Bu özellik, edebiyatın ilkel maddesinin söz olmasından ileri gelmektedir.(2) Sanat faaliyeti, edebiyat ürünü olarak insanlar arasındaki iletişime ve bilgilenmeye (bu amaçlara yönelik diğer araçlardan) daha üst düzeyde yardımcı olur. Dilin bir ifade ve biçim verme aracı olarak edebiyatta kullanılması, hayatın zorunlu kıldığı bu ihtiyaçların karşılanmasını kolaylaştırdığı gibi, düşünme yeteneğinin ve yaratıcılığın gelişmesine de önemli katkılar sağlar. Bu açıdan, bir edebiyat ürününü anlamak, yorumlamak, eleştirmek, diğer sanat dallarında yaratılan ürünleri değerlendirmekten daha farklı bir çalışmadır. Edebiyat sanatının iletişim ve bilgilendirme alanındaki bu gücü, onun estetik potansiyelini arttırmaktadır.
Edebiyatın diğer sanat dalları karşısında zayıf kaldığı noktalar da vardır. Ancak, bir edebiyat ürünü birinci planda okunarak algılandığı için, hayal gücünü harekete geçirir; bu, düşünceyi dinamik kılan bir faaliyettir. Buna edebiyatın ilkel maddesinin söz olması durumu da eklenirse, onun, düşünce faaliyetiyle ne kadar yakın ilişkisi olduğu anlaşılır. Toplumsal çatışmalar sürecinde düşünceye karşı olan baskılar, öncellikle edebiyat ürünlerine yöneliktir. Ne var ki, bu durumda da edebiyat açısından çare tükenmiş değildir. Edebiyatın zora karşı gösterdiği tepki ve bu tepkinin sonucu ortaya çıkan imkânlar, uygarlık tarihi açısından büyük değer taşıyan belgelerdir. işte didaktik edebiyat da böyle bir tepkinin sonucu olmuştur.
Geleneksel anlamda edebiyat, lirik, epik, ve dramatik olarak üç ayrı türler bütününü içermektedir. Oysa edebiyatın günümüze kadar elde ettiği imkânlar düşünüldüğünde, artık bu bütünler arasında eskisi gibi kesin bir ayırım yapmak yanlış olur. Böyle bir ayrıma kalkışmak, anakronik düşünmek demektir. Türler bütünleri arasındaki sınırların keskinliğini kaybetmeye başlaması, insanın estetik bilincinin geliştiğinin bir işaretidir.
Didaktik edebiyat, lirikle epik arasındaki sınırların akışkanlık kazandığı bir gelişme sürecinin ürünüdür. Bu günkü burjuva ideolojisi, didaktik edebiyatın sanat olmadığı ileri sürmektedir.(3) Oysa, öncelikle Orta Çağ’da -yâni burjuvazinin bir sınıf olarak iktidara geçme mücadelesi verdiği dönemde- bunun tersi düşünülüyordu. Yine bugün burjuvazi, didaktik edebiyatın kaynağının hemen her toplumda belli bir kültür aşamasında olduğu görüşünü savunmaktadır.(4) Söz konusu aşama, bilimin henüz kendi başına bir toplumsal faaliyet alanı olmadığı ve sanat faaliyeti ile birlikte yürütüldüğü dönemdir. Ancak, bu durum, didaktik edebiyatın doğuşuna bir kaynak olarak gösterilemez. Kendine özgü işleviyle didaktik edebiyat, toplumsal çatışmanın sınıflar düzeyinde olmaya başladığı çağlardan kaynaklanmaktadır. Öğretici hedefle sanata özgü biçim kaygısının dengede olduğu ve didaktik edebiyatın estetik faaliyet içinde ağırlık kazandığı dönem, Avrupa’da 18. yüzyılda olmuştur.
Didaktik edebiyatı, türleri içinde üçe ayırabiliriz: 1. Gnomik (özdeyiş) biçimler. 2. Parabolik (mesel) biçimler, 3. Satirik (hiciv) biçimler. Aforizma, epigram (iğneleme) deneme, bilmece…vs. gnomik biçimleri oluşturur. Parabolik biçimlere, fabl (öykünce), Parabol (mesel) …vs. ve satirik biçimlere de, satir (hiciv, taşlama), parodi, travesti (gülünçleme) girer.(5). Didaktik edebiyatın özelliği ve adı geçen türleri epik, lirik ve dramatik unsurlardan yararlanması, bu tür metinlerde biçimin içerik karşısında ikinci plana düşmesine neden olur. Bir lirik tür olan balad da, içerik ve biçim olanakları açısından, lirik, epik ve dramatik unsurlardan yararlanması, bu tür metinlerde biçimin içerik karşısında ikinci plana düşmesine neden olur. Bir lirik tür olan balad da içerik ve biçim olanakları açısından, lirik, epik ve dramatik unsurlardan yararlanması bakımından didaktik edebiyat içinde kabuledilebilir. Tarihi bilgi ile güncellik sorununu gözönünde tutarak, burada yalnızca fabl, satir ve balad türlerini ele almakla yetineceğim
Fabl, kelime olarak Latince kökenli olup (fabula) anlatı anlamını taşır. Malzemesini, daha çok pratik hayatın karmaşıklığından sorunlarından sağlamıştır. Fablın ana fikri, karşılaştırma ve benzetme yoluyla aktarılmış ve daha çok hayvanlar dünyasından örnekler kullanılmıştır. Didaktik edebiyatın genel özelliği olan hem öğretme hem de eğlendirme yanı dolayısıyla ikili bir doğası vardır. Frigya’lı köle Ezop ve Lafontaine, fabl türünden ayrı düşünülmeyen iki addır. Ezop’un gerçekten yaşadığı konusunda şüpheler vardır. Onun, köleci toplum düzeninde Yunan halkının yaratıcılığının bir ürünü olduğu da ileri sürülmüştür Ancak, her iki durumda da değişmeyen bir nokta vardır : Ezop gerçek ya da hayal ürünü bir kişilik olarak) kayalardan atılarak susturulmuştur. Hayvanların konuşturarak böylece metinle arasına mesafe (distance) koyarak düzeni eleştiren Ezop fablları, bu türün toplumsal çatışmalar içinde bir taraf tutma aracı olduğunu göstermektedir. Ezop, hayvanları kullanmasına rağmen, zamanın egemenleri tarafından cezalandırılmaktan kurtulmamıştır. Aydınlanma Çağı’nda fablın yeniden önem kazanması, öncelikle La Fontaine’in tanınmasıyla olmuştur. Lessing, fabl türünün insanların tutkularına değil, bilgisine hitabettiği görüşündedir. (6) Fablda hayvanların dile gelmesi, yazarının güvenliğini sağlamak amacından başka, bilginin, tukuların etkisi altında kalmaması gerektiği içindir. Bu durum, aynı zamanda, fabl türünün işlevi açısından vazgeçilmez olan yabancılaştırma ilkesine uymaktadır:
Bir tilki peşindekilerden kurtulmak için, kendini bir duvarın üstüne atar. Sağ salim diğer tarafa inebilmek için, yakındaki dikenli çalıya tutunur. Aşağıya inmiştir, ama dikenler kendisini acı verecek kadar yaralamıştır.”Yazıklar olsun”, diye bağırır tilki, “zarar vermeden yardım edemeyenlere”. (7)
Satir, bir tür kavramı olarak, satyr (Yun.) kelimesinden olmayıp, satura (Lat.) kelimesinden gelmektedir. Kelime olarak anlamı, Latince’de tok verimli karşılığındadır. Satir, Roma toplumunun ürünüdür. Sanat düzeyine erişmeden önce daha çok rakibi eleştirmek, alaya almak amacıyla kullanılıyordu. Daha sonra,özellikle Lucilius ve Horaz’la ortaya çıkan ürünler, satirin belli bir estetik bilinç düzeyi ile yazılmakta olduğunu gösterdi. Reformasyon yıllarında ve onu izleyen çağlarda satir, burjuvazinin elinde önemli bir sanat silahı durumuna geldi. Aydınlanma Çağında aydınlar arasında akılcı davranışın belirleyici olması nedeniyle toplumsal eleştiri satir yoluyla yapılıyordu. Lessing ve Voltaire satir türünün var olan toplumsal ilişkileri gülünç yapmak, feodalizmin baskısına karşı koymak onun için gülünçlüğünü göstermek amacıyla kullanıldığını görüyoruz. 19. yüzyılın ortalarına doğru satir türü çok daha belirgin politik -toplumsal bir içerik kazanmıştır. Böylelikle toplumsal çelişkilerin ortaya çıkarılması ve eleştirilmesi, gerek biçim gerekse içerik açısından daha üst düzeylerde yapılabilmiştir.
Satir yazarı, metinle kendisi arasında bir mesafe koymaz, bu anlamda açıkça taraf tutar. Ne var ki bu tavır, zaman ve içinde yaşanılan koşullara göre değişik biçimde belirir. Tabii ki bu noktada yazarın ifade gücü, üslup özellikleri, bir başka değişle bireysel yaratıcılığı da etkileyici rol oynar. Bütün bu nedenlerden dolayı, satiri kendi başına bir tür olarak almak yerine, biçim içerik dengesinin içerik lehine bozulduğu bir üslûp sorunu olarak görmek doğrudur. Satir, lirik, epik ve dramatik olarak üç ayrı türler bütünü içinde görünmüştür; anekdottan romana, hikayeden komediye kadar çok çeşitli biçimlerle ortaya çıkmıştır. Bu bağlam içinde satirin edebiyatın tüm biçim imkanlarından yararlanma yoluna gittiğini söyleyebilirim. Bunun anlamı, satirin hemen bütün toplumsal kesimlere, her koşul altında, dilin çeşitli imkanlarını kullanarak ulaşabilmesidir. Dolayısıyla çıkış noktası olan toplumsal çatışmalara çoğu kez doğrudan işaret etmesi (hatta, yazılı dilde hemen hiç rastlanmayan küfürlere bile yer vermesi ) nedeniyle hangi biçimde olursa olsun, satir toplumda büyük ilgi görür. Bu ilgi iki ayrı yandadır: Bir yandan satirin savunuculuğunu yaptığı, Toplumda çoğunluğa sahip yönetilen kesiminden (ki, bu kesim var olandan memmun olmadığı için, değişiklikten yanadır; değişikliği ve böylece kendi görüşlerini temsil eden satiri benimser ); öte yandan da, satirin saldırısını yönelttiği, toplumda azınlık olan yönetici kesiminden ( ki , bu kesim değişiklikten yana olmadığı için ve saldırının somut hedefi olması nedeniyle satire ilgi duyar) gelir. Nitelik olarak birbirinin karşıtı olan bu iki ayrı ilgi arasında birbirini belirleyen bir bağ vardır. Satire çeşitli toplum kesimlerinden kaynaklanan yakın ilginin bir başka nedeni de, onun, karşı çıktığı bir reel -toplumsal duruma alternatif göstermesidir. Candide, bu konuda güzel bir örnektir. 1759 yılında yazdığı bu eserinde Voltaire, dünyaya metafizik gözle bakan insanı eleştirmekte, hayatın bir çelişikler bütünü olduğunu, rastlantıların büyük rol oynadığını ve dünyada ilizyona yer olmadığını anlatmaya çalışmaktadır. “Voltaire’nin kozmik satiri hayatın heyecanı ile alay etmiyor… gerçekliğe hizmet amacıyla düzeltmek istediği sabitleştirilmiş, geleneksel olarak güzele boyanmış bir bakış açısına karşı yöneliyor.”(8)
Heinrich Heine’nin 1844 yılında yazdığı Almanya, Bir Kış Masalı adlı eseri de dünya da tanınmış satir örneklerindedir. Heine, 27 bölümden oluşan bu uzun şiirinde Almanya’daki feodal düzeni eleştirmektedir. Daha ileri demokratik koşullara sahip olan Fransa’yı örnek alan yazar, toplumsal kurtuluşu burjuva cumhuriyetinin kuruluşunda görmektedir. Adı geçen eserinden aktarılan aşağıdaki bölümlerde, Heine, Fransa’dan kendi ülkesine girerken yaşadıklarını anlatıyor:
Aylardan hüzünlü kasımdı,
Günler bulutlu,
Rüzgar koparırken ağaçlardan yaprakları
Yola çıktım Almanya’ya doğru.
……….
Kokladılar herşeyi, karıştırdılar
Gömlekleri, mendilleri, pantolonları;
Dantelâ arıyorlardı ve mücevherat,
Bir de yasak kitapları.
Sizler delisiniz, bavulu arıyorsunuz!
Bulamayacaksınız birşey orada!
Benimle dolaşan kaçak eşya,
Hepsi burada kafamda.
………….
Yanımda duran bir yolcunun
Dediğine göre karşındaki
Prusya Birliği’ymiş,
O büyük gümrük zinciri.
……………..
“Gümrük Birliği” -devam etti -
“Bizim millet yapacak
Ve parçalanmış Vatanı
Birliğe kavuşturacak.
O sağlayacak bize dış birliği,
Hani o maddi olanın;
Birliğin manevisini de sansür verecek,
Gerçekten ideal olanı -
…………(9)
Türk Dil Kurumu, baladı “1-(XII. ve XIII. yüzyıla kadar) Dans şarkısı. 2- Uyak öyküsü, uyak türü ve dize sayısı bakımından birbirinin aynı üç bent ve bir sunu ile başlayan yarım bentten oluşan eski bir Fransız koşuk biçimi. 3- Koşuk biçimin de bir tür masal.” (10) olarak tanıtıyor. Bu tanıtma, belli ki, geniş bir araştırma yapılmadan ve yalnızca Roman (Latin) baladı gözönüne alınarak kararlaştırılmış. Oysa bir Germen – Alman baladı var ki, Roman baladıdan çok daha çeşitli biçimleri içermektedir. Bu bağlam içinde baladı, 1. kahramanlık şarkısı, 2. halk baladı ve 3. sanat değerine kavuşmuş balad olarak üçe ayırabiliriz. Bu türle ilgili biçim ve içerik sorunlarına el atarak onların değişik görünümlerinin özeliklerini incelemek, burada gereksiz bir ayrıntı olacaktır. Bu nedenle burada yalnızca Brecht’in tanınan bir baladına, Ulm’lu Terzi (Ulm 1592 ) başlıklı anlatı – şiirine değineceğim.
Ama önce kısa bir açıklama :
Baladın en kısa tanımı küçük kapsamlı manzum epik olarak yapılabilirse de hayli eksik kalır. Her şeyden önce balad, lirik ve epik unsurların yanı sıra, dramatik unsurlardan da yararlanır. Hatta monolog ve diyalog, bu şiir türünde gerilimin en üst düzeyde olduğu yerde kullanılır. Balad günlük hayat içinde yepyeni şeyler öğrenen, çatışmanın içinde bulunan ve böylece yeni değerlere varabilen insanı anlatır. Bu yanıyla balad, didaktik edebiyata yaklaşır. 20. Yüzyılda balad zamanının akımına uyarak politik bir anlam da kazanmıştır. Brecht’in baladına (şiir her ne kadar diyalektiği anlatıyorsa da ) bu açıdan bakmak doğru olur.
Ulum’lu terzi’de anlatılan konu 1592 yılında Ulm’da bir terzinin yaptığı uçma denemesidir. Vücudunda kanatlar takıp kilisenin damına çıkan terzinin ne yapacağını halk merakla beklemektedir. Ancak piskopos, insanın kuş olmadığını ve dolayısıyla uçamayacağını söyleyerek bu denemeye ilgi göstermez. Kendini boşluğa bırakan terzi, meydana düşer ve parçalanır. Piskopos, kendisinin olacakları bildiğini ve haklı çıktığını söyler. Terzinin girişimi feodalizmin egemenliğini kaybetmediği bir dönemde tanrıya karşı çıkmakla eş anlama gelmektedir. Ayrıca, kilisenin o zamana kadar sürmüş olan oteritesini yaralamaya yöneliktir. Baladın sonuna bakarsak, kilisenin bu olaydan herhangi bir yara almadan çıktığı düşünebiliriz. Çünkü henüz yeterince bilgi ve beceriye sahip olmayan insan, o güne kadar geçerli olan yasaların egemenliğinden kendini kurtaramamıştır. Ne var ki 16.yüzyılda bir hayâl olan, 20. yüzyılda gerçekleşmiştir. Bu bir diyalektik bir süreçtir. Brecht bu süreci dolaylı olarak anlatıyor ve sentezi okura bırakıyor. Terzinin tezi o gün için yanlıştır, piskoposun tezi ise, yine o gün için doğrudur. Oysa bugün, bu tezlerin doğruluğu ve yanlışlığı yer değiştirmiştir. Şimdi düşünülemeyen pek çok şey, gelecekte “reel” duruma gelecektir. Brecht’in baladında öne sürdüğü bu görüşü yalnızca bir düşünme yöntemi olarak almak, şiire haksızlık etmek demektir. Yazar, toplumların diyalektik gelişmesinin altını çizerek bugünün, yarın artık bugün kalmayacağını vurguluyor ve politik -toplumsal değişiminin engellenemez oluşuna işaret ediyor.
Estetik duygu, estetik haz, insanın fiziksel varlığının ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü, onlar, bizzat gerçekliğin nesnel özeliklerinin ve niteliklerinin yansımasıdır. Yani, estetik duygu, insanın doğal “tür özelliği”dir. (11) Bu nokta da öznenin yaratıcı faaliyeti hesaba katılmalıdır. Bu faaliyetle estetik biliç üretici faaliyete dönüşmektedir. Bu dönüşüm şu tezi doğruluyor: estetik bilincin ve estetik faaliyetin doğası ve işlevleri, insanı insan yapan pratik faaliyetle, yani çalışmayla açıklanabilir. Bu çalışmanın en önemli özelliği, belli bir amaca yönelik olmasıdır. “Bu amaç, gelecekte ki faaliyetin ideal modelidir.”(12) insanın amaçlarıyla nesnel dünya arasında olan ilişki, birbirini karşılıklı olarak etkiler ve diyalektiktir (bir numaralı diyalektik ilişki). Çünkü, amaçlar, nesnel dünyanın ürünüdür. Ama, amaçlardan söz edebilmek için nesnel dünyanın varlığı vazgeçilmez koşuldur. İnsanla nesnel gerçeklik arasında olan karmaşık ilişkiler sistemi içinde estetik ilişkinin özel bir yeri vardır. Estetik faaliyeti zorlayan, insanın hayatıdır. Tek başına yaşayan insanın (varsayalım estetik bilince sahip olması ve estetik faaliyet içinde bulunması mümkün değildir. “Tarihi materyalizm ‘estetik olanı’ daha genel bütünler olan ‘faaliyet’ ve ‘toplumsal bilinç’ karşısında bir türler bütünü olarak görür.”(13)
Yukarda sayılan özelliklerinden dolayı edebiyatın “estetik olan”ın yaratılmasında, gelişmesinde, bireysel ve toplumsal faaliyeti geliştirmesinde belirleyici bir rolü vardır; ve bu rol kalıcıdır. Örnek olarak verilen edebiyat türlerinin gösterdiği gibi, toplumsal faaliyetin ve gelişmenin dıştan engellenmesi girişimine tepki olarak daha yoğun bir estetik faaliyet doğmaktadır; estetik bilinç daha bir üst düzeyde toplumsal nitelik kazanmaktadır. Bu da ister istemez didaktik edebiyatı gündeme getirmektedir. Çünkü estetik faaliyet ile bilincin kendilerini bu yönde dışa vurmaları için uygun ve gerekli koşullar, baskının olduğu ortamda nesnel olarak hazırdır. Didaktik edebiyat, bireyler arasındaki toplumsal iletişimi nitelik ve nicelik açısından geliştirir, değiştirir. Didaktik edebiyat kendini doğuran toplumsal koşularının ortadan kalkmasına çalışır, onların süratle değişmesini amaçlar. Bu durumda bir başka diyalektik ilişki ortaya çıkmaktadır (iki numaralı diyalektik ilişki). İki numaralı diyalektik ilişki, yukarda belirttiğim bir numaralı diyalektik ilişkinin sonucu olduğundan, aynı zamanda onu doğrulamaktadır da. Diyalektiği edebiyat sanatında uygulayan Brecht’in didaktik edebiyat türüne önem vermesini, bu iki diyalektik ilişki ile açıklayabiliriz.
Sargut Şölçün
Didaktik Edebiyat ve Dialektik
“Tarih Bilinci ve Edebiyat Bilimi” adlı Çalışmasından
*Marie von Ebner -Eschenbach
Toplam okunma (6597) Bugün(2) Son okunma tarihi (02 September 2010)
F. Kafka: Neden uyanıksın? Birinin uyumaması gerekiyor işte. Birinin olması lazım Ağustos 20, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , add a comment Gömülmek geceye. Bazan düşüncelere dalmak için baş eğilir ya, işte öyle,düpedüz gömülmüş olmak geceye. Çepeçevre insanlar uyumaktadır. Ufak bir oyunculuk, masum bir kendini aldatış, sanki evlerde uyumaktadırlar, sağlam yataklarda, sağlam çatılar altında, döşekler üzerinde boylu boyunca uzanmış ya da büzülmüş, çarşaflar içinde, yorganlar altında, gerçekte biraraya gelmişlerdir, o bir vakitler ve sonraları olduğu gibi çöl bir yerde, açıkta bir konak, sayılamıyacak kadar insanlar, bir önder, bir kavim, soğuk bir gök altında, soğuk topraklar üzerinde, önce ayakta, şimdi savrulmuş yerlere, alınırlar kollar üzerine bastırılmış, yüzler yere doğru, sakin soluyarak. Ve sen uyanık durursun, nöbetçilerden birisin, yanıbaşındaki çalı çırpı yığınından yanan bir odun parçasını sallıyarak sana en yakınını bulursun. Neden uyanıksın? Birinin uyumaması gerekiyor işte. Birinin olması lazım. |
Birliklerimiz en sonunda güney kapısından kente girmeyi başardı. Benim grubum kent dışında, yarı kavrulmuş kiraz ağaçları arasında bir bahçede kamp kurmuş, emirleri bekliyordu. Ama güney kapısından trompetlerin çınlayışını işitince artık kimse bizi tutamazdı.Elimize gelen ilk silahı kaparak,düzensiz bir halde, her birimiz kolunu arkadaşına dolayarak, savaş çığlığımız ”Kahire! Kahire!” diye haykırarak,uzun sıralar halinde bataklıkların arasından şehre doğru hızla yürüdük.
Güney kapısına vardığımızda, sadece cesetler ve sarı bir dumanla karşılaştık, duman topraktan tütüyor ve her tarafı sarıyordu. Ancak biz geride kalmak istemiyorduk, şimdiye kadar savaştan etkilenmemiş dar ara sokaklara daldık hemen. İlk evin kapısı balta darbelerimle yarılıp parçalandı, holden içeri öylesine çılgınca girdik ki, ilk anda kargaşa içinde çevremizde dönüp durduk. Yaşlı bir adam uzun boş koridorlardan bize doğru geldi. Tuhaf yaşlı bir adamdı-kanatları vardı. Geniş, açılmış kanatlarının uçları adamın boyundan daha uzundu.”Kanatları var!” diye haykırdım yanımdaki arkadaşa ve biz öndekiler, arkadan iteleyenlerden fırsat bulduğumuz kadar, geriledik. ”Şaşırdınız mı?” dedi yaşlı adam. ”Burada hepimizin kanatları var, ama hiçbirimize bir yararı dokunmadı ve eğer onları koparıp atabilseydik, bunu yapardık. ”Neden uçup gitmediniz?”diye sordum.
”Kentimizden uçup gitmek mi? Evimizi terk etmek mi? Ölmüşlerimizi ve tanrılarımızı terk edip gitmek öyle mi?”
Franz Kafka
‘Mavi Oktav Defterleri’nden iki alıntı
Toplam okunma (3438) Bugün(1) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Aşk, utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır | Aşk Üstüne – Michael De MONTAIGNE Ağustos 18, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Kitap Kitaplık - Book Library , 1 comment so far
Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir, gibi geliyor bana. Venüs’ün bize verdiği şey sonunda bir boşalma hazzı değil mi? Tıpkı doğanın başka taraflarımızın boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates’e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzın insana verdiği o acayip gıdıklama, Zenon’u, Kratippos’u düşürdüğü o delice, budalaca, saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip kendinden geçme? Hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş dolaş edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye insan hazzın son kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor?
Bunlara bakınca, Platon’un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum. Böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanlarıbirleştirmek istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.
Oyun arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin karşısında, önü açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. Biz de pekala hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz. İşte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri, Platon’un bütün felsefesini ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve, insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır. Başka her yerde az çok nazik olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir? Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de uyumada anladığını söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder. Onu sadece mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.
Doğa bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da bizi bırakır, onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız, perhizi sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha büyük hayvanlık mı olur? Türlü ulusların dinlerinde vardıkları, kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel arzunun kötülenmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş, bir bakıma insan denilen bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya… İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş meydanlar ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına geldiğini söyler.
Bazı uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. Bir bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada: Çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zerafetine, güzelliğine çok zarar verirmiş. Bu bayan iştahı olduğu zaman herkesten kaçarmış. Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine katlanamaz. Karnını doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir iştir. Türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış. Bu softalar demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar iyileşeceklerini sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor. Hayatlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar da var. Sağlık, sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belalı hallerdir. Değil yalnız birçok tarikatlar, birçok uluslar var ki doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. Güneşe lanet edip karanlıklara tapanlar bile var. Biz insanlar kendimizi kötülemeye gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o her şeyi bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av kendi kendimizdir.
O miseri! quorum guadia crimen habent. (Gallus)
Ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.
Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! O kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor? Doğanın seni zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın da mı başka işler çıkarıyorsun kendine? Sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir yerde değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı acayip, uygunsuz yasalara uymaya çabala. Üstelik bu yasalar ne kadar özel, dar, dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde arıtıyor senin. Mahalle papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı sıkıya bağlanırsın; tanrının, doğanın emirleri umurunda değildir. Bak, bir düşün bunlar üzerinde: Bütün yaşamın böyle geçiyor. (Kitap 3, bölüm 5)
DENEMELER
Michael De MONTAIGNE
Türkçesi: Sabahattin EYUBOĞLU
Cem Yayınevi 29. Basım 1997 Sf. 49-52
Toplam okunma (1188) Bugün(2) Son okunma tarihi (03 September 2010)
İlya Ehrenburg’un Hayatında ve Hatıralarında ‘Karmaşık Bir Kişilik’; Vladimir Mayakovski Ağustos 12, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Kültür Sanat - Cultural Arts, Öteki Tarih , add a comment
Beni Mayakovski ile kimin tanıştırdığını hatırlamıyorum. İlkin bir kahvede oturduk, sinemadan söz ettik. Sonra beni alıp, Petrovka yakınlarında, Saltikov sokağındaki San – Remo adlı, möbleli pansiyonuna götürdü. Bundan kısa bir süre önce <…>adlı kitabını okumuştum. Onu tıpatıp, hayalimde canlandırdığım gibi buldum: Kah mahzun, kah sert bakışlı, kalın sesli, geniş çeneli, iri yarı, sallapati, her an döğüşmeye hazır, atletle şair, Tanrıya dua ederek başaşağı yürüyen ortaçağ hokkabazı ile, barışmaz İkon savaşçısı karışımı bir adam.
Pansiyona giderken, Mayakovski, François Villon’un, Darağacını beklerken yazdığı kitabeyi mırıldanıyordu:
Ne yazık ki, caniyi ölüm bekliyor,
Bu poponun kaç kilo geldiğini
Yakında boynun anlıyacak.
Odasına girer girmez : <<Şimdi size bir şiir okuyacağım>> dedi. Ben bir sandalyeye oturdum o ayakta duruyordu. Kısa bir süre önce bitirmiş olduğu <…>adlı şiirini okudu. Oda küçüktü. Benden başka kimse de yoktu. Ama o, tıpkı Tiyatro Meydanında bir kalabalığa şiir okuyormuş gibi şiirini okudu. İğrenç duvar kağıtlarına bakıyor ve gülümsüyordum. Gerçekten de çizme konçları harp çalgıları oluvermişti.
Mayakovski beni şaşırtmıştı : Şiirle ihtilal, alt üst olmuş Moskova caddeleriyle <…> in herzamanki müşterilerinin hayal ettiği yeni sanat, onda sarmaş dolaş olmuştu. Hatta doğru yolu bulmamda bana yardımı dokunabileceği kanısına bile kapıldım. Ama, başka türlü oldu : Mayakovski benim için şiirde de, yüzyılın yaşamında da büyük bir olaydı. Ama, doğrudan doğruya üzerimde hiçbir etkisi olmadı. Hem bana yakın, aynı zamanda benden alabildiğine uzak kalmakta devam etti.
Bu belki dehanın bir özelliği idi, belki de Mayakovski’nin karakterinin bir özelliği. Mayakovski, şairlerin <<çeşitli>>olmaları gerektiğini söylerdi. Kendisi <>, <> ve <<İnkilapçı sanat cephesi – Ref>> gibi edebiyat kuruluşlarının yaratıcısı idi. Bir çoklarını çekmek, birleştirmek istiyordu. Ama çevresinde yalnız müridleriyle, kimi zaman izinden yürüyenler vardı. Moskova yakınlarındaki bir yazlıkta güneşle nasıl konuştuğunu anlatmıştı. Kendisi, çevresinde uydular dolaşan bir güneşti.
Onunla 1918 ve 1920 yıllarında Moskova’da ; 1922 yılında Berlin’de, Paris’te, Moskova’da, sonra yine Paris’ta görüşmüştüm. Kendisiyle son defa 1929 yılında, yani ölümünden bir yıl önce görüştüm. Kimi görüşmelerimiz şöyle ayaküstü, kimi görüşmelerimiz de uzunca olmuştu.
Mayakovski’yi nasıl anladığımı anlatmak isterim. Bu anlayışımın bir yanlı, öznel (sübjektif) olacağını biliyorum. Ama, bir çağdaşın tanıklığı başka türlü olabilir mi ?. Çok çeşitli, kimi zman çelişmeli hikayelerden bir adamın portresini çizmek daha kolaydır. Felaket şu ki, çeşitli efsanelerin korkunç bir yıkıcısı olan Mayakovski, anlatılamyacak bir hızla bir efsane kahramanı oluverdi. Sanki onun için, aslında olduğu gibi olmamak bir alın yazısı idi. Görgü tanıklarının anılarında anlattıkları gaddarca şakalar var ; okul kitaplarının sayfaları var. Nihayet heykel var. Çocuklar <>şiirinden parçalar ezberliyor. Troleybüste ev kadını telaşlı telaşlı soruyor : <> Böyle bir kişiden söz etmek zor.
Mayakovski, bin dokuz yüz otuz (1) yılı ortalarına kadar şiddetli tartışmaların konusu olan bir kişi idi. Sovyet yazarlarının birinci kogresinde, biri onun adını söyleyince, kimileridelicealkışlardı, kimileri de susardı. Ben o zamanlar <<İzvestiya>> gazetesinde şunu yazmıştım : <> Bir yıl sonra Mayakovski’yi gerçekten de putlaştırmağa başlayacaklarına herkesten az ben inanıyordum. Cenazesinde bulunmadım.Dostları, tabutunun ona çok kısa geldiğini söylediler. Bana öyle geliyor ki, ölümünden sonraki şöhreti de Mayakovski’ye çok kısa ve en önemlisi çok dar gelmiştir.
Ben herşeyden önce insandan söz etmek istiyordum. O asla <> değildi. Güçlü iradesiyle, zaman zaman çelişmeli duygular yumağiyle, büyük, karmaşık bir kişi idi.
Anna Zegers’in romanlarından biri <<Ölüler Genç Kalır>> adını taşır. Hemen her zaman, daha sonraki izlenimlerimiz, ilk izlenimlerimizi gölgeler. Ben bu kitabımda genç Aleksey Tolstoy’u anlatmağa çalıştım. Karşılaştığım ilk yazarlardan biri o idi. Ama, onu düşünürken, sık sık, hep son yıllarda gördüğüm, bilinen haliyle : gürültülü kahkahalariyle, yorgun gözleriyle, şişman vücudiyle gözlerimin önüne geliyordu. İşte Mayakovski’nin yanı başındaki Fadeyev’in resmine bakıyorum. Genç, hülyalı, yumuşak bakışlı bir delikanlı. Fadeyev’i bu haliyle hatırlamak bana çok zor geliyor : Hep iradeli, kimi zaman soğuk bakışlar görüyorum. Mayakovski ise hafızamda genç olarak kaldı.
Mayakovski, ömrünün sonuna kadar, ilk gençliğinin kimi çizgilerin, daha doğrusu kimi alışkanlıklarını korudu. Eleştirmeciler onun <> üzerinde durmağı sevmezler. Oysa, onun ilk şiirleri bilinmeden, şiirleri anlaşılamaz. Ama ben şimdi şiirden değil, insandan söz ediyorum. Hiç şüphe yok ki Mayakovski yalnız sarı gömleğinden değil, gençlik çağlarında yazdığı fütürist bildirilerinin dövizlerinden de çabuk vaz geçti. Bununla birlikte, <> nın ona aşıladığı o ruh, yazılı sorulara cevap verirken alay etmek gibi haller, onda yine kaldı.
1917 – 1918 yılı kışında <<Şairler Kahvesi>> ni hatırlıyorum. Kahve, Nastasyinki sokağında bulunuyordu. Burası, kendine özgü bir yerdi. Duvarlar, müşterilere çok tuhaf gelen acayip birtakım tablolarla ve bunlardan az tuhaf olmayan birtakım yazılarla süslü idi.
<<Çocukların nasıl öldüğünü seyretmeği severim.>>
Mayakovski’nin inkilaptan önce yazdığı ilk şiirlerinden birinin bu mısraı, <<şairler kahvesi>>ne gelenleri şoke etmek için duvara yazılmıştı. <<Şairler Kahvesi,>> <> ye hiç benzemiyordu. Burada kimse sanattan söz etmez, tartışmaz, acı çekmezdi. Aktörlerle seyirciler bulunurdu. Kahvenin müşterileri, o zamanın deyimile <> karaborsacılar, edebiyatçılar ve kendilerine eğlence arayan orta halktı. Mayakovski’nin onları eğlendirebileceği şüpheli idi : çünkü onun şiirlerinden çoğunuanlamıyorlardı. Ama, bu tuhaf şiirlerle Tverskaya caddesinde solaşmakta olan deniz erleri arasında sıkı bir ilinti bulunduğunu hissediyorlardı. Mayakovski’nin burjuvalar üzerine yazdığı, sonunda ananas bulunan şarkıyı herkes anlıyordu. Nastasyinski sokağında ananas yoktu, ama, bayağı domuz eti, birçoklarının boğazında takılıp kalıyordu. Müşterileri başka şeyler eğlendiriyordu. Mesela, sahneye, iyice pudralanmış olarak, elinde saplı gözlükle, David Burlük çıkar ve :
<< Gebe erkekleri severim>>
diye okurdu. Goltsşmit de halkı canlandırırdı. Afişlerde ondan <> günün birinde Tiyatro Meydanına kendi heykelini dikmeğe karar verdi. Heykel alçıdandı, pek de öyle büyük değildi, hiçbir fütürist yanı da yoktu. Goltsşimit, çırçıplak duruyordu. Gelip geçenler buna fena halde sinirleniyorlar, ama bu esrarlı anıta dokunmak cesaretini gösteremiyorlardı. Sonunda heykeli yine de kırdılar.
Bütün bunlar uzak bir geçmiş oldu. İki yıl önce Moskova’ya Amerikalı turistler geldi : David Burlük ve kerısı. Burlük Amerika’da resim yapıyor, iyi para kazanıyordu. Saygıdeğer, aklı başında bir kişi olmuştu. Ne saplı gözlük, ne de <> kalmıştı. Şimdi bana fütürizm, eski Yunanistan’dan daha eski görünüyor. Ama, çok erken ölen Mayakovski için fütürizm canlı değilse bile yakın olarak kalmıştı.
<<Şairler Kahvesi>> ne Lunaçarski’nin (1*)de geldiği bir geceyi hatırlıyorum. Alçak gönüllülükle arka iskemlelerden birine oturmuş, dinliyordu. Mayakovski, onun da kalkıp bir konuşma yapmasını teklif etti. Lunaçarski istemedi. Mayakovski : <<Şiirlerim için bana söylediklerinizi burada tekrarlayınız!>> diye diretti. Lunaçarski konuşmak zorunda kaldı : Mayakovski’nin yeteneklerini övdü, ama fütürizmi yerdi ve kişi oğlunun biraz alçak gönüllü olması gerektiğinden söz etti. Bunun üzerine Mayakovski, çok yakında şurada, <<Şairler kahvesi>>nde heykeli dikileceğini söyledi. Mayakovski, yalnız birkaç metre yanılmıştı. Gerçekten de heykel, Nastasyinski sokağından biraz ötede dikilmişti.
Alçak gönüllülükten uzaklık ? Kendine güven ? Mayakovski’nin çağdaşlarından çoğu, sık sık bu çeşit sorunlar ortaya atmışlardır. Mesela, Mayakovski, şairlik çalışmalarının on ikinci yıl dönümünü kutladı. Bir çok sefer de kendisine en büyük şair dedi. Bunun, kendisi sağ iken kabulünü istedi. Bu, o çağ ile, Balmont’un yakındığı <
>ların devrilmesi ile, her yola başvurarak dikkati sanata çekmek isteği ile bağlı idi.
<<Çocukların nasıl öldüğünü seyretmeği severim.>>
Oysa Mayakovski, bir atın kırbaçlanmasını görmeğe katlanamazdı. Birgün tanıdıklarımdan biri, kahvede çakı ile parmağını kesmişti. Mayakovski hemen başını çevirdi. Kendine güveni ?.. evet, hiç şüphe yok ki o, kendisini eleştirenlere çok sert cevaplar verir, edebiyat alanındaki rakiplerine hakaret ederdi. Şöyle bir karşılıklı konuşmayı hatırlıyorum : Puslada şunlar yazılı idi : <<Şiirleriniz insanı ısıtmıyor, heyecanlandırmıyor (dalgalandırmıyor), sarmıyor.>>Mayakovski’nin karşılığı da şu oluyor : << Ben soba değilim, ben deniz değilim, ben çorap değilim.>> Bunu herkes biliyor. Ama ben bir başka şey biliyorum.
Paris’te <> kahvesinde düzenlenen bir Mayakovski gecesini hatırlıyorum. Ogece L.N. Seyfulina da vardı 1927 yılı baharı idi. Salonda bulunanlardan biri : <<Şimdi de eski şiirlerinizden birini okuyunuz!>> diye bağırdı. Mayakovski, her zamanki gibi alay etti. Şiir gecesi sona erdiği zaman, Saint – Michel bulvarı yakınlarındaki gece lokallerinden birine gittik . Aramızda Mayakovski, Seyfulina, E.Ü.Triolet ve daha başkaları da bulunuyordu. Müzik vardı. Birileri dans etti. Mayakovski, kah şiir gecesinde bulunan şair Grigori İvanov’un taklidini yaparak şaka ediyor, kah asık bir suratla çevresini süzerek uzun süre hiç konuşmadan, kafeste bir arslan gibi oturuyordu. Ertesi sabah erken erken ona uğramam için sözleştik. Her zaman kaldığı <> otelinin küçücük odasında yatak hiç bozulmamıştı. Mayakovski o gece yatağına girmemişti. Asık bir suratla beni krşıladı, selam bile vermeden hemen sordu :<> Onun hiçbir zaman kendine güveni yoktu, kesin olarak yerleşmiş yapmacık tavırlar onu aldatıyordu. Bana öyle geliyor ki bu tavırları, onun karakterinden çok aklının eseri idi. Ona yaraşan romantizm idi. Ama, o, romantizmden utanıyor, kendisini çekip koparıyordu : << Deniz karşısında kim filozofluk etmez?>> ( Yaşamı üzerine olan acı düşüncelerden sonra) ve hemen arkasından alaycı <> şiiri geliyor. <<Şiir nasıl yapılır>> makalesinde herşey mantığa uygun ve kolaydır. Aslında ise Mayakovski, her zaman yaratıcılıkla bağlı olan acıları çok iyi biliyordu. Önceden hazırlanmış (ısmarlama) kafiyelerden uzun uzun söz ederdi : Onda, <<Önceden hazırlanmış,>> söylemesini sevmediği, başka şeyler de vardı : İç üzüntüleri. Ölümünden önceki bir şiirinde <> yazmıştı. Bu, birçok seferler alay ettiği romantizme verilmiş bir haraçtı. Aslında onun yaşamı şiire çarparak parçalanmıştı. Kendinden sonra gelecek kuşaklara seslenirken, çağdaşlarına söylemek istemediği şeyleri söylemişti :
Ama ben
Kendimi,
Kendi öz şarkımın
gırtlağına basarak
tutuyorum.
Çok sağlam yapılı, sağlıklı, neşeli görünürdü. Oysa zaman zaman çekilmeyecek kadar asık suratlı olurdu. Üstelik hastalık derecesinde evhamlı idi : Cebinde her zaman bir sabunluk taşırdı. Nedense, vücutce beğenmediği bir kişinin elini sıkmak zorunda kalınca, hemen koşar, ellerini dikkatle yıkardı. Paris kahvelerinde sıcak kahveyi, buzlu içkiler için kullanılan kamışla içerdi. Bunu ağzı yanmasın diye değil, dudakları fincana değmesin diye yapardı. Kör inançlarla alay eder, ama her zaman, fala bakmağa, yazı mı tura mı, tek mi, çift mi oynamağa bayılırdı. Paris kahvelerinde otomatik ruletler vardı. Kırmızı, yeşil ya da sarı renge beş su koyardın. Kazanırsan, içtiğin kahvenin, ya da biranın parasını ödemek için bir jeton düşerdi. Mayakovski saatlerce bu otomatik – ruletlerin başında vakit geçirirdi. Paris’ten giderken Elza Yuryevna’ya yüzlerce jeton bıraktı. Onun için önemli olanı jetonlar değil, hangi rengin kazanacağını tahmin etmekti. Tabancasının topuzunda da bir mermi bırakmıştı – tek ya da çift..
Viktor Şklovski’nin kitabında şu satırları okudum : << Mayakovski Avrupa’ya gitti. Orada bir kadınvardı, bir aşk olabilirdi. Bana anlattıklarına göre, bunlar öylesine birbirlerine yaraşıyorlarmış ki, kahvedekiler onları görünce anlayışla gülümsüyorlarmış. >> Geçenlerde Mayakovski’nin, Şklovski’nin sözünü ettiği T.A.Yakovleva’ya ithaf edilmiş bir şiiri yayımlandı. Bende de, Mayakovski’nin, Tata’ (T.A.Yakovleva) ya armağan ettiği, ama onun gereksiz diye attığı <> (1**) piyesinin el yazması var.Hayır, onun gibi uzun boylu, güzel olmsına rağmen Yakovleva, Mayakovski’ye benzemiyordu. Mayakovski’nin haklı olarak <> diye adlandırdığı şeyden söz etmeyeceğim. Ben (Şairin yaşamında asla en önemli bir yer tutmayan) bu olaydan, yalnız, yaşayan Mayakovski’nin, tunçtan heykeline hiç de benzemediğini göstermek için söz ettim.
Mayakovski on sekiz yaşında iken bir resim okuluna girdi. Resim sanatçısı olmak istiyordu. Dünyanın tablo halindeki hayalini şiirde de korudu. Onun tipleri uydurma değil, görgüye dayanıyordu. Resmi severdi, onu duyardı. Resim santçılarının ortamını da severdi. Dünyayı duymaktan çok görürdü. ( Kulağına bir filin bastığını şaka yollu söylerdi.)
Mayakovski üzerine, yurt dışında yazılmış bazı makaleler okumak fırsatını buldum. Bu makalelerin yazarları, inkilabın Mayakovski’yi mahvettiğini ispata çalışıyorlardı. Büyük saçmalar uydurmak zordur : İnkilap olmasaydı Mayakovski olmazdı. 1918 yılında, haklı olarak bana <> demişti. Olup bitenleri anlamam için bana iki yıl gerekmişti. Mayakovski ise inkilabı hemen kavramış ve kabul etmişti. Sosyalist toplum kuruluşu onu yalnız çekmemiş, yutmuştu.
Onunla inkilap arasında hiçbir zaman bir anlaşmazlık olmamıştır. Bu, sosyalizmle mücadele hiç bir şeyden iğrenmeyen kişilerin uydurmasıdır. Mayakovski’nin dramı, ihtilalle şiir arasında bir uyuşmazlıkta değil, Lef (Sol sanat cephesi) cilerin sanata olan davranışlarındadır.
Mayakovski, Frenand Léger’i severdi. Sanatın toplumdaki rolünü anlamada, aralarında ortaklaşa birşeyler vardı. Léger, makinelerle, şehircilikle ilgilenir, günlük yaşamda sanat ister, müzelere gitmezdi. Kendi tablolarını çizerdi ve benim görüşüme göre, bizim Van Gogh’a, ya da Picasso’ya olan sevgimizi asla baltalamayan, ama herhalde yeni zamanla bağlı, güzel dekoratif bir resim meydana getirdi. Mayakovski uzun yıllar süresince yalnız bildirilerinde yada makalelerinde şiirle savaşmadı. Şiirle şiiri yok etmek istedi. <> de <> <> <> bir seslenişiyle sanatın idam kararı yayımlandı. Resim sanatçılarına tablolar yerine, makine, tekstil, ev eşyası estetiğiyle uğraşmaları, rejisörlere halk bayramları ve gösteriler meydana getirmeleri, şairlere ise, şiiri bırakıp gazeteler, afişler, reklamlar için yazı hazırlamaları öğütlendi.
Şiirden ayrılmak kolay olmadı. Mayakovski güçlü ve cesur bir kişi idi. Zaman zaman yine de programından ayrıldı. 1923 yılında <> henüz daha şiiri inkar ederken, Mayakovski << onun üzerine>> şiirini yazdı. Yakınları bile bunu anlamadı. Mayakovski’nin müttefikleri de, edebiyattaki düşmanları da esere saldırdılar. Ama, Mayakovski bu eseriyle Rus şiirini zenginleştirdi.
Zamanla, Mayakovski’nin eski sanatı inkar edişi zayıfladı. 1928 yılı sonlarında <> Mayakovski’nin, herkesin içinde <> dediğini yazdı. Bir kez daha hatırlatayım : Mayakovski genç öldü. Yaşadı, düşündü, duydu, ama planlı olarak yazmadı – herşeyden önce bir şairdi. Ülkemizin elektirikleşmesi, henüz bir tasarı halinde olduğu sıralarda, karanlık Tiyatro Meydanında karla örtülü lambaların soluk yandığı o uzak yıllarda, Amerika’nın yeni endüstriyel güzelliğinden nasıl bir hayranlıkla söz ettiğini hatırlıyorum. Amerika’dan döndüğü sıralarda ona rastlamıştım. Evet, elbet Brookleyn köprüsü güzeldi, orada pek çok makine vardı. Ama,yine orada, ne yabanilikler, ne insanlığa aykırışeyler vardı! Küfrediyor, Normandiya’da küçücük bahçeleri görünce ne kadar sevindiğini anlatıyordu. <> in proramından, her evi eskinin bir kırıntısı olan Paris’in inkarı da, çok yeni sanayi Amerika’sının övgüsü de çıkıyordu. Ama Mayakovski Amerika’ya lanet ediyor ve duygulu görünmekten utanmadan Paris’e olan sevgisini ilan ediyordu. Bu çelişme nereden geliyordu? Evet, <>, birkaç yıl yaşayan bir dergi idi. Mayakovski, ise büyük bir şairdi. Şiirlerinde Puşkin’in hayranlariyle, Louvre’un ziyaretçileriyle alay ediyordu, oysa, <>in kıtalarına, eski resme hayranlık duyuyordu.
Ekim ihtilalinin, tarihin akışını değiştirdiğini hemen anlamıştı, ama, geleceğin ayrıntılarını şarta bağlı olarak : tuval üzerinde değilafiş üzerinde görüyordu.
Mayakovski yalnız şu ya da bu eleştirmeci ile, duygulu romanların yazarlariyle değil, kendi kendisiyle de savaşıyordu. Bir şiirinde şöyle yazmıştı :
Yurdumun beni anlamasını istiyorum,
Ama anlamazlarsa -
elden ne gelir?
Kendi yurdumda
Bir kenara çekilirim
Eğri yağmur tanelerinin
Geçişi gibi.
Aşırı derecede duygulu bulduğu için bu satırları çizmişti. Ama yurdu onu anladı, onun çıkarıp attığı çok güzel şiirleri de anladı. Mayakovski’nin niçin canına kıydığı sorunu üzerinde çok durulmuştur. Kah, edebiyat çalışmalriyle ilgili serginin başarısızlığa uğramasından, kah Rapp’cıların ( Rusya Proleter Yazarları Birliği) saldırılarından, kah gönül işinden söz edilmiştir. Tahminlerde bulunmak hoşuma gitmez : bildiğim bir kişinin hayatına, bir romanın planına girdikleri gibi, giremem. Yalnız bir şey söylemek isterim : insanlar şairin aşırı derecede duygulu olduğunu sık sık unutuyorlar.. zaten o bundan ötürü şairdir. Mayakovski kendisine <<Öküz,>> şiirlerine de <> derdi. Toplantılardan birinde de, derisinin, hiçbir kurşunun işlemediği << Fil derisi>> olduğunu söylemişti. Gerçekte ise o, şu bildiğimiz basbayağı insan derisinden yoksun olarak yaşıyordu.
Hıristiyan efsanelerine göre İsa’ya iman eden bir puta tapan, Tanrı ve Tanrıçaların heykellerini kırmağa başlamış. Heykeller çok güzelmiş, ama bizim mürit, içindeki güzellik duygusunu da yanmaği başarmış. Mayakovski yalnız geçmişin güzelliğini değil, kendisini de mahvediyordu. Onun yiğitçe davranışının büyüklüğü bundadır, onun trajedisinin anahtarı da bundadır.
Petersburg’da Andrey Levinson adlı bir edebiyatçı vardı. Bale uzmanı olarak sayılırdı. 1918 yılında <>Dergisinde Mayakovski’ya karşı bir taşlama yayımladı. O zamanlar, hem birçok sanatçı, hem Lunaçarski kendisine karşılık vermişlerdi. Andrey Levinson Paris’e gitti. Mayakovski’nin trajik ölüm haberi gelince, <> gazetesinde iğrenç bir iftira yazısı yayımladı. Gazeteye gönderilmek üzere, birkaç Fransız yazarı ile birlikte, hoşnutsuzluğumuzu belirten bir mektup hazırladık.
Mektubun altında, her eğilimden kalburüstü Fransız yazarlarının imzası vardı. Mektubu imzalamaktan kaçınan hiçbir yazar hatırlamıyorum. Mektubu, gazetenin yazı işleri müdürü Maurice Martin du Gard’a götürdüm. ( Bu, hiç tanınmayan ve büyük yazar Roger Martin du Gard’a hiç benzemeyen bir edebiyatçı idi.) Yazı işleri Müdürü, çok sert yazılmışolan mektubu büyük bir serinkanlılıkla okudu ve : << Küçük bir değişiklik yapmanızı rica edeceğim>> dedi. Kendisine, yazdığımız mektubun asla yumuşatılamayacağı karşılığını verdim. << Ben zaten sizden bunu rica etmiyorum, dedi. Mektuptaki : << edebi gazetenin böyle birşey …>> cümlesine iki kelimecik eklemenizi rica ediyorum : <> Tokat yemeğe razı oluyordu,ama suratının büyük olduğunu, belirtmemizi rica ediyordu. Herhalde Mayakovski bunun için güzel birşey yazardı.
Mayakovski’nin dünyada olağanüstü bir alınyazısı var. Daha geçenlerde Kara Afrika’nın yazarları bana ondan söz ettiler. Demek ki Mayakvski’nin adı oralara kadar gitmişti. O dünyayı dolaşıyor, hiç şüphe yok ki bir şiirin başka bir dile çevrilmesi zorluklarla doludur. Hem Mayakovski’nin, geleceğin şiir biçimi dediği biçimin birçok yanları, geçmişin şiir biçimi oldu artık. Ama, bir insan ve bir şair olarak o hala gençtir. Ne Aragon, ne Pablo Neruda, ne Eluard, ne de Nezval, hiçbir zaman << Mayakovski’nin etkisi altında>> şir yazmamışlardır. Ama bunların hepsi de birçok şeylerini Mayakovski’ye borçludurlar. Mayakovski onlara yeni biçimde şiir yazmayı değil, ama seçmek cesaretini öğretti.
Mayakovski’nin bana, birçok şeyleri anlamada yardımı dokunabilirdi., demiştim. Geceleyin yaptığımız bir konuşmamızı hatırlıyorum. Bu, 1918 yılı şubatında, ya da martında olmuştu. Birlikte <<Şairler Kahvesi>>nden çıkmıştık. Mayakovski bana, Paris üzerine, Picasso üzerine, Apollinaire üzerine sorular soruyordu. Sonra, Pugaçev üzerine yazdığım şiirleri beğendiğini söyledi : << Sevinmeniz gerekirdi, siz ise sızlanıyorsunuz… Hiç de iyi değil!>> dedi. Düşüncelerini seve seve kabul ettim : << Tabii iyi değil >> dedim. Politik bakımdan o haklı idi, ben bunu pek çabuk anladım. Ama, biz her zaman ayrı ayrı düşünüyor, ayrı ayrı duyuyorduk. 1922 yılında <> yu bağandiğini bana söyledi : << Siz birçok şeyleri başkalarından çok daha iyi anlamışsınız!>> dedi. Ben güldüm : <> diye cevap verdim. Biz sık sık birbirimize rastlardık ama, bir kere olsun buluşmadık.
Mayakovski üzerine düşündüm ve düşünüyorum. Kimi zaman onunla tartışıyorum ama, her zaman onun şairce yiğitliklerine hayranlık duyuyorum. Heykeline bakmıyorum, heykeli yerinde duruyor, ama Mayakovski yürüyor, <<önceden hazırlanmış>> yeni kafiyelerle değil, yeni düşüncelerle, yeni duygularla, hem Moskova’nın yeni mahallelerinde, hem eski Paris’te, hem gezegenimizin her yerinde yürüyor.
Kaynak: İlya Erenburg Hatıraları Altın Kitaplar Yayınevi 1968 Hasan Ali Ediz
Yayına hazırlayan: Sevim Ayık
(1)Mayakovski, 14 Nisan 1930 tarihinde, odasında tabanca ile kendisini öldürmüştür.
(1*)Devrin Milli Eğitim Bakanlarından, yazarlarından ve çok kültürlü kişilerinden biri.
(1**)<> Mayakovski’nin bir piyesidir.
Toplam okunma (21472) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Gömülmek geceye. Bazan düşüncelere dalmak için baş eğilir ya, işte öyle,düpedüz gömülmüş olmak geceye. Çepeçevre insanlar uyumaktadır. Ufak bir oyunculuk, masum bir kendini aldatış, sanki evlerde uyumaktadırlar, sağlam yataklarda, sağlam çatılar altında, döşekler üzerinde boylu boyunca uzanmış ya da büzülmüş, çarşaflar içinde, yorganlar altında, gerçekte biraraya gelmişlerdir, o bir vakitler ve sonraları olduğu gibi çöl bir yerde, açıkta bir konak, sayılamıyacak kadar insanlar, bir önder, bir kavim, soğuk bir gök altında, soğuk topraklar üzerinde, önce ayakta, şimdi savrulmuş yerlere, alınırlar kollar üzerine bastırılmış, yüzler yere doğru, sakin soluyarak. Ve sen uyanık durursun, nöbetçilerden birisin, yanıbaşındaki çalı çırpı yığınından yanan bir odun parçasını sallıyarak sana en yakınını bulursun. Neden uyanıksın? Birinin uyumaması gerekiyor işte. Birinin olması lazım.
Bir saz şairi olarak Aşık Veysel – Enver Gökçe
Makedonya akustik etnik müzik grubu Baklava, “Kalemar” adlı albümüyle cafrande.org’ta
Abidin Dino hayatı, sanatı ve online resim sergisiyle cafrande.org’ta
Aynur Doğan ve yeni albümü “Rewend/ Göçebe” (2010) cafrande.org’ta
12 bölümden oluşan BBC Siyasi Düşünce Tarihi’ni Cafrande.org’ta sesli dinleyin
Ve İnsan Otomobili Yarattı | Yürüyen Bant – İlya Ehrenburg
Başarılı bir besteci ve multi – enstrümantalist; Yann Tiersen ve eserleri
KPSSzedeler… Oy badem bıyığını yidiim gel bakim sen yamacıma! – Serdar Türkmen