Furuğ Feruhzad: tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir/ seni, kendinde tekrarlayarak Ocak 20, 2010
Posted by cafrande.org in : Kitap Kitaplık - Book Library, Şairler Şiirler - Poets Poetry , 1 comment so far
|
…
ben üşüyorum
ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım
sevgili, ey biricik sevgili, “o şarap meğer kaç yıllıkmış?”
bak burada
zaman nasıl da ağır
ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar
neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?
ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum
ben üşüyorum ve biliyorum
yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamlarından
birkaç damla kandan başka
hiçbir şey arda kalmayacak.
çizgileri bırakacağım
ve sınırlı geometrik biçimler arasından
enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım
ben çıplağım,çıplağım, çıplak
sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar kadar çıplak
ve tüm yaralarım benim aşktandır
aşktan, aşktan, aşktan.
ben bu başıboş adayı
okyanusun devriminden geçirmişim
ve dağ patlamasından.
ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi
en değersiz zerresinden güneş doğdu.
Yeniden Doğuş
tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir
seni, kendinde tekrarlayarak
çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek
ben bu ayette seni ah çektim, ah
ben bu ayette seni
ağaca ve suya ve ateşe aşıladım
yaşam belki
uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği
yaşam belki
bir urgandır, bir adamın daldan kendini astığı
yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur
yaşam belki, iki sevişme arası rehavetinde yakılan bir sigaradır
ya da birinin şaşkınca yoldan geçişi
şapkasını kaldırarak
başka bir yoldan geçene anlamsız gülümsemeyle “günaydın” diyen
yaşam belki de o tıkalı andır
benim bakışımın senin buğulu gözlerinde kendini paramparça yıktığı
ve bir duyumsama var bunda
benim ay ve karanlığın algısıyla birleştireceğim.
yalnızlık boyutlarındaki bir odada
aşk boyutlarındaki yüreğim
kendi mutluluğunun sade bahanelerini seyreder
saksıda çiçeklerin güzelim yok oluşunu
ve senin bahçemize diktiğin fidanı
ve bir pencere boyutlarında öten
kanarya ötüşlerini
ah…
budur benim payıma düşen
budur benim payıma düşen
benim payıma düşen
bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür
benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir
ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette
benim payıma düşen anılar bahçesinde hüzünlü bir gezintidir
ve “ellerini
seviyorum” diyen
sesin hüznünde ölmektir
ellerimi bahçeye dikiyorum
yeşereceğim,biliyorum,biliyorum,biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklar
küpeler takacağım kulaklarıma
ikiz iki kirazdan
ve tırnaklarımı papatya çiçeği yapraklarıyla süsleyeceğim
bir sokak var orada
aynı karışık saçları, ince boyunları ve sıska bacaklarıyla
küçük bir kızın masum gülüşlerini düşünüyorlar
bir gece rüzgarın bizi alıp götürdüğü.
bir sokak var benim yüreğimin
çocukluk mahallesinden çaldığı
zaman çizgisinde bir oylumun yolculuğu
ve bir oylumla gebe bırakmak bir zamanın kuru çizgisini
bilinçli bir simgenin oylumu
aynanın konukluğundan dönen
ve böylecedir
birisi ölür
ve birisi yaşar
hiçbir avcı,
çukura dökülen hor bir arkta inci avlamayacaktır
ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum
okyanusta yaşayan
ve yüreğini tahta bir kavalda
usul usul çalan
küçük hüzünlü bir peri
geceleri bir öpücükle ölen
ve sabahları bir öpücükle yeniden doğacak olan
Füruğ Ferruhzad
Füruğ’un Münih’ten babasına yazdığı bir mektuptan:
“… Benim en büyük derdim sizin beni tanımamış olmanızdır; hiçbir zaman da tanımak istemediniz ve belki de hâlâ siz benim hakkımda düşündüğünüzde, beni uçarı, aşk romanları ve Tahran Müsavvar dergisinin öykülerinden dolayı kafasında aptalca düşünceler oluşan bir kadın olarak biliyorsunuz. Keşke öyle olsaydım ve mutlu olabilseydim. İşte o zaman dünya küçücük bir odacık olurdu ve ben, dans partilerine gitmekle, güzel ve şık elbiseler giymekle, komşu kadınlarla çene çalmakla, kaynana ile dalaşmakla ve kısacası pis ve anlamsız binlerce işle yetinirdim ve daha büyük ve daha güzel bir dünyayı tanımazdım; bir ipekböceği gibi kendi kozalamın sınırlı ve karanlık dünyasında kıvranarak büyürdüm ve hayatımı sona getirirdim. Fakat ben böyle yaşayamazdım. Ben kendimi bildiğim andan beri, benim başkaldırım ve isyanım bu aptalca görünüş ile başlamıştır. Ben büyük olmak istiyordum ve istiyorum. Ben, bir gün doğup ve bir gün bu dünyadan çekip giden ve arkalarında bu geliş ve gidişlerinden herhangi bir iz bırakmayan yüz binlerce insan gibi yaşayamam. …”
İbrahim Golestan’a yazdığı mektuplardan bazı bölümler:
“… Varmak nedir bilmiyorum, ama kuşkusuz tüm varlığımın ona doğru aktığı bir maksat vardır.
Keşki ölseydim ve yeniden dirilebilseydim ve dünyanın başkalaştığını, dünyanın bu denli acımasız olmadığını, insanların bu her zamanki aşağılık ve kahpeliklerini unuttuklarını (…) ve kimsenin evlerinin etrafına duvar örmediklerini görseydim. Yaşamın gülünç alışkanlıklarına bağımlı olmak ve sınırlara ve duvarlara boyun eğmek doğaya aykırıdır.”
“… Benim kötülüklerim nelerdir, iyiliklerimi anlatmadaki utangaçlık ve güçsüzlükten başka ve göz gördüğünce duvar, duvar, duvar olan bu dünyadaki iyiliklerimin tutsaklığının ağlamalarından başka. Ve güneşin karneye bağlandığı, fırsat kıtlığının ve korkunun ve boğuntunun ve hakaretin olduğu bu dünyada.”
“… Hayret, ne kadar şaşılası bir dünyadır, benim kimseyle bir işim yok; işte benim bu zararsızlığım ve kendi kendimle olmalarım başkalarının merakına yol açıyor. İnsanlarla nasıl karşılaşmam gerektiğini bilmiyorum. Ben utangaç biriyim. Başkaları ile konuşmayı başlatmada çok zorluk çekiyorum, özellikle bana ilginç olmayan başkaları ile, neyse geçelim.”
“… National Gallery’de, Leonardo’dan bir tablo var, daha önceleri görmemiştim. Yani önceki Londra yolculuğumda. Müthiş bir şey! Her şey açık bir mavilikte çözülmüş. Eğilip namaz kılasım geldi. Din işte bu demek ve ben sadece aşk ve tapınsal övgü (sanat eseri ve güzellik karşısında duyulan huşû’yu kastediyor olmalı. PB) sırasında dinsel duygulara kapılırım.”
”Ne yaparsın hayat bu;hemde çok acımasız
Yakan ve Yıkan
‘onulmaz acılarlar taşlanan!’
ki bu aşktır beni
günahların ve çılgınlıkların ortasına atan…”
20.YY. Fars şiirinin en önemli şairidir Furuğ Ferruhzad. Tahran’da bir albayın ve yarı asil bir annenin kızı olarak 5 Ocak 1935 de doğdu. On altı yaşında İran’ın ünlü simalarından Pevez Şapur ile evlendi. Oğlu Kamiyar, 1953′te doğdu. 1954 de eşinden boşanmasının ardından bir daha oğlunu göremedi.
Şiirin yanı sıra sinema ve tiyatro ile de ilgilendi. Çeşitli gazetelerde editörlük yaptı.
On altı yaşında iken yayınladığı Esir adlı ilk şiir kitabının ardından 1956 da Duvar isimli ikinci şiir kitabını yayınladı.
Yirmi iki yaşında yazar ve yönetmen İbrahim Gülüstan’la tanıştı ve sinemaya başladı. Sinemada oyunculuk, senaristlik, kameramanlık, yönetmen yardımcılığı, dublaj, montaj ve yaratıcı film editörlüğü yaptı. 1962 yılında yaptığı bir belgesel filmi o yıl İtalya’da Belgesel Filimler Festivalinde birinciliği elde etti. 1963 yılında yaptığı “Kara Ev” filmi, Almanya’da düzenlenen Ober Havzen Film Festivalinde en iyi film ödülünü aldı. Bu filmin çekimleri için gittiği Tebriz Cüzamlılar Evi’nde tanıdığı küçük Hüseyin’i evlat edindi.
1962 yılında Unesco Ferruhzad hakkında bir belgesel film yayınladı. Aynı yıl Beernardo Bertolicci de İran’a gelerek Ferruhzad’la ilgili bir belgesel yaptı.
1964 yılında şiirinde dönüm noktası sayılan “Yeniden Doğuş” isimli kitabınu yayınladı
Henüz 33 yaşında iken bir trafik kazasında hayata veda etti. Ölümü ile yarım kalan “İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına” isimli şiir kitabı 1974′te yayınlandı.
Furuğ Ferruhzad’ın Yaşamından Kesitler
1934
Tahran’da dunyaya geldi.Babası Albay Muhammed ferruhzad,anesi Turan Veziri Tebar’dır.Babası;tutucu ve despottur.
1951
Lise son sınıfta (onaltı yaşında) Perviz Şapur’la evlenir.
1952
İlk kitabı ”Esir” yayımlanır.
1953
İran’in Ahvaz kentine yerleşir;oğlu Kamyar doğar.
1954
Şiddetli geçimsizlik sonucu eşinden ayrılır.Kanunlara göre oğlu babada kalır.”…1954′te boşanmalarından sonra hiçbir zaman oğlunu göremedi.Kanunlara göre evlat babanındı.Şapur,yasal ve fakat insanlık dışı hakkını Furuğ;’a karşı kullandı.”
”…seni istiyorum ve biliyorum
asla koynuma alamayacağım
sen o aydın ve pırıl pırıl gökyüzüsün
ben bu kafeste bir tutsağım…”
…”Varmak nedir bilmiyorum,ama kuşkusuz tüm varlığımın ona doğru aktığı bir maksat vardır.
Keşke ölseydim ve yeniden dirilseydim ve dünyanın başkalaştığını,dünyanın bu denli acımasız olmadığını,insanların bu herzamanki aşağılık ve kahpeliklerini unuttuklarını…ve kimsenin evlerinin etrafına duvar örmediklerini görseydim…”
1956
İtalya’ya gider,döndüğünde ”Hafız” ve ”Sadi”nin şiirlerini derinliğine inceler.
1957
”Duvar” adlı ikinci kitabı yayımlanır.
1959
Üçüncü kitabı ”İsyan” yayımlanır.Sinemayla ilgilenmeye başlar ve İngiltere’ye gider.
1960
İran’a geri döndüğünde artık şiirin yanı sıra sinema ve tiyatroyla uğraşmaya başlar.
1962
”Bir Ateş” adlı belgesel filmiyle italyada ”Belgesel Film Festivali’nde birincilik ödülü kazanır.
1963
Çektiği ”Kara Ev” adlı film,Alamyan’da ”Ober Havzen Film Festivali’nde en iyi film ödülünü alır.
1964
”Yeniden Doğuş” adlı eseri yayımlanır.
1965
Hayatı UNESCO ve Bernardo Bertolucci tarafından iki ayrı belgesel olarak çekilir.
14 Şubat 1967 yılında sütüdyoya giderken geçirdiği trafik kazası sonucu yaşamını yitirir.
”Soğuk Mevsmin Başlangıcına İnanalım” adlı eserini tamamlayamaz.
Toplam okunma (6772) Bugün(3) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Aşkın ve kavganın şairi; Adnan Yücel ve şiirleri “Sevdim bütün insanları insan yanlarını/ Sen de seveceksin” Ocak 12, 2010
Posted by cafrande.org in : Şairler Şiirler - Poets Poetry , 1 comment so far
|
ACIYA KURŞUN İŞLEMEZ
Sabrın çalkalanıp taştığı sulardadır
Çığlıklarla parçalanmış uykularda
Buruşturulup atılmış aşklarda
Ve çalınmış mutluluklardadır
Ses ile yürek
Büyük rüzgarların o yanık şarkısı
Hala yükselir içimizden dağılır
Coşkunun doruklarında sürer yankısı
İlk kurban adanırken bir nehire
Korkunun ilk nişanında başlamıştır
Gözyaşının ilk damlasından kalma
yaslı baharlarla gelmiştir bugüne
Kanla yazılan yasalarla
Açlığın otağ kurduğu sabahlara
Ve sonuçsuz kalan ahlarla gelmiştir
Acıya kurşun işlemez artık
ölüm bile bu acıyı cellat bilmiştir
Yok bundan böyle ter yarası
Zincir tusaklığı ve sabır
Kırbaç yalvartması sessizliğin
Can pazarı ve kahır yok
Her şey yaşanan şu gün gibi gerçek
Adımız halk olduğu günden beri
Bir direnç olmuştur bizde sevinçler
Şimdi acının her kuraklığında
Onlar
Yüreğimizin ovalarına çiselenirler
Boşuna değil bu ölürcesine sevmek
Ve ölürken bile yürümek
Boşuna değil
Hep yatağı olduk tarihin ırmağının
Yenilgilerle durulmanın
Zaferlerle köpürüp kabarmanın
Ama hiç bir zaman
Anası olamadık geçmişi doğurmanın
Yıdızlar ve sular tanıktır
aç ve kavruk bir memeden
Direnmeyi yudum yudum emen
Bir çocuk gibi öğrendik
Ve direndik
Ordular kurduk türkü renklerinden
Bütün ağıtları bir hücumda yendik
Acıya kurşun işlemez artık
Biz yaşamayı zulümsüz sevdik
SUSKUNUM SANA
Hangi şiire başlasam suskunum sana
Dağ göğsünde bir kaya diliyle suskun
Güneşte kavrulan bir kum tanesi
Çatlayan dudaklarım oluyor her gece
Yağmura suskun yaşamaya suskun
Haykırabilsem
Belki bir nehir köpürebilir sesimde
Silinebilir kuraklığın bütün izleri
Upuzun çöller vadileşebilir içimde
Hangi güzelliği özlesem suskunum sana
Yürek boşluğunda bir of kadar suskun
Özlüyorum seni masmavi
Koşuyorum sana bembeyaz
Ve kahroluyorum bir anda kapkara
Ah oluyorum
Of oluyorum
Ve susuyorum
Oysa haykırabilsem
Işık yumağı bir pınar olur soluğum
Hangi türküye uzansam suskunum sana
Ağıt ağıt, özlem özlem suskun
Tut ki vurulmuşum
Aşktan ve kandan bir damla olmuşum
Bir saçlarının rüzgarına
Bir de ağzının kıyılarına konmuşum
Hangi dalga silebilir beni senden
Hangi kasırga koparabilir
Ben saç tellerinde bir ezgi olmuşum
Coşkuların her şahlanışında
Sana deprem deprem susmuşum
Ve sana susmaktan inan ki yorulmuşum
Yeter olsun gözlerinde ışık fırtınası
Sözlerinde baskı yasası yeter
Hangi kavgayı özlesem suskunum sana
Zafer sabahlarında gece kadar
Bayram sabahlarında yas kadar suskun
Böyle güzelliklere de
Böyle suskunluklara da lanet olsun
Al bu suskunluğumu al artık
Al ki
Bütün gürültüler kahrolsun
ACININ RENGİ
..ey acılara tat veren güzellik
Yüreğimize hoşgeldin
Geldin de
Çiçekli dallara döndürdün öfkemizi
Artık ister dolu yağsın ömrümüze
İsterse kar
Biz ki bildikten sonra sevmeyi
Bütün sabahlar
Acı renginde olsa ne çıkar.
BİR YERALTI NEHRİNİ BEKLERKEN
Bir saz kadar mutlu
Ve hüzünlü başlıyoruz bütün günlere
Ve bir türkü kadar sıcak
Biliyoruz ki dağların göğsünü saracak
Ve yerinden oynatacak olan şafak
Onuru ışık diliyle
Karanlıkta koruyanlarla başlayacak
DÖRTLERİN GECESİ
Özlenen ateş yakılmıştı sonunda
Elden ele bütün dünyaya taşınmıştı
Kıvılcım dansıydı gözlerdeki sevinç
Kavga dağlarda bilinci kuşanmış
Zindanlarda dirence sarılmıştı
Ve haykıran dudaklar
Her ihanet vakti çöl çöl yarılmıştı
HANGİ GÜNÜN YÜZYILI
Sancısını yaşıyorsun kaç zamandır
Yeni bir güne sevinçle başlamanın
Yoluna ışık tutan sözcükler
Var mı o günün ışıltılı kanatlarında
Rüzgara dost olan soluklar var mı
Altını çize çize soruyorsun nedense
Ki hep aldatılmış olduğun kendine
Adın çoktan çocuğa çıkmış oysa
Çoktan anlaşılmaz olmuşsun
Şu güzel ömrünün tam ortasında
Kuşları sora sora düşen yapraklara
Ey çılgın
Kanadı kırık her kuşa
Kanat olmaktan yorulmuşsun
Bulutları çarpışa çarpışa yorgun
Bir gökyüzüdür artık gülüşün
İMGE DEDİM ADINA
Son çocukluk da bitmişti ömrümde
Düşlerim belki kış ölüsü belki yaz
Kırlara bahar yetmese de içimde
Yüreğim nar çatlamasıydı sana kadar
Dilimde sözcüklerin çelik direnci
Sesimde ölüm rengine inat aşklar
Mavilikler yasaklandı gökyüzünde
Özgürlüğü kuş kanatlarında bekledim
Doğduğum gün adına “imge” dedim
Sevdim bütün insanları insan yanlarını
Sen de seveceksin
Dallarına su yürümüş ağaçlara güleceksin
Kar yağsa da yaktığın ateşler üstüne
Ateşi yüreğinle körükleyeceksin
Kuş sesleri de ertelenebilir güne karşı
Çiy de düşebilir anıların üstüne
En güzel ezgileri nehir ağzı denizlerde
Hep kendi sesinle türküleyeceksin
Hüzün ağaçlarının sevinç açtığını
Adının sonsuz anlamında göreceksin
Sevdim soluğunu rüzgar kılan insanları
Soluğumu soluklarına kattım
Bir damla uğruna gökyüzünü omuzladım
Bir çocuk ölümleri ağlattı beni
Bir de türkülerde kalabalık ihanetler
Gülüp geçtim yalan iktidarlar görkemine
Aşk adına sesimi sürdüm namlulara
En büyük eylemleri söz eyledim
Doğduğun gün adına “imge” dedim
Sen elbette sen olacaksın biliyorum
Sesinde yirmibirinci yüzyılı dinliyorum
NE ZAMAN
Yine çığ basmış bütün yolları
Yolu yok haber sormanın
Selam iletmenin dostlara
Hep kavgayla sürecek gibi yaşam
Korkarım ki
Aşka zaman bulamadan gideceğiz
İçimizdeki sonsuz sevgileri
Acının tabutuyla toprağa vereceğiz
Kim bilir
Belki yürürken belki yatakta
Bir yürekte bin şiir götüreceğiz
Ne zaman tatlanacak bu yaşam
Uzun bir öpücük gibi dudaklardan
Sen söyle ne zaman
Yine sabır taşıyoruz evlere
Sabır ki doruklardan yüce
Her adımda
Gelecek türkülenirken ince ince
Apansız bir ölüm fırtınası
Bir kanlı yağmur
Yaşam yasımızı tutuyor sessizce
Bu sabır çatlayacak bilirsin
Sel olup taşacak çekilen acılar
Bir gün
Ya yeniden başalyacak o yağmur
Ya da dinecek bütün sancılar
Ne zaman söylenecek türkümüz
Her yerde ve hep bir ağızdan
Sen söyle ne zaman
RÜZGARSIZ UYANAMAM
Gün batarken ayrılırsak eğer
Gizlice bakışlarını doldur koynuma
Güneşsiz ayrılamam
Az sonra
Suyu kesilecek insan ırmağının
Yeminim var şafaklar adına
Yorgun yüreklere biraz umut
Biraz sevgi sunmadan duramam
Doğanın dudaklarında dolaşır ellerim
Yaşamın tenini okşarım bütün gece
Karanlıklara karşı biraz bilim
Biraz estetik
Şiirsiz uyuyamam
Sular çoktan ışıdı koynumda
Gel artık uyandır beni
Seher vakti dağıt saçlarını yüzüme
Rüzgarsız uyanamam
İstersen fırtınalar yarat soluğunla
Yorganı kaldırıp savur üstümden
Kendinle ört her yerimi
Gün doğarken sensizliğe dayanamam
Adnan Yücel
ADI KAYIP
Deniz yok olursa diyor bir çocuk
Balık kaybolursa
Ne derim benden sonraki çocuklara
İnsanlar kaybolurken gözaltılarda
Çöllerde boğulan nehirler
Ey çocuk
Nasıl varır okyanuslara
Adı karanfil ki suçu rengidir
Özgürlük dilinde bir imge
Tutsaklık dilinde bir söylencedir
Karanlıkta bir el koparır dalından
Artık ölüme varmış bir işkencedir
Orman yok olursa diyor bir çocuk
Ağaç kaybolursa
Ne derim benden sonraki çocuklara
İnsanlar kaybolurken gözaltılarda
Dalından koparılan tomurcuk
Ey çocuk
Nasıl meyvelenir sana ve diğer çocuklara
Adı narçiçeği ki suçu patlamak
Birdenbire güneşe haykırmak
Ve güneş diliyle kıpkızıl çoğalmak
Karanlıkta bir el koparır dalından
Adı kayıptır artık
Daha meyveye bile durmadan
Aç gözlerini o çığlıklaraı çocuk
Kayıp analarının gözlerine bak
O gözler ki karanfil kıvrımında nar çokluğu
Sevda denizlerinde oğul ve kız yokluğudur
Her biri bir depremdir yüreklerde
Her biri açlık içinde zulüm tokluğudur
Sen ki bir badem dalısın baharda
Yüzünde solgun bir yeşil akşamı
Dalıyor gözlerin bir çağın artıklarına
Kazılardan yeni çıkmış gibisin
Bakışlarında düş fosilleri
Güneşli bir yeşili özler gibisin
İnsanlar kaybedilirken ey çocuk
İnsanlık adına
Nasıl başlar bu yeşil ve mavi yolculuk
Hangi gemi kalkar bu ülke limanlarından
Hangi mavilikler karşılar seni
Kıyılar zincir olmuş bileklerde
Dalgalar yargısız infaz
Al kalemi eline ey çocuk
Yeşilin ve mavinin şiirini yeniden yaz
Adnan YÜCEL
KUŞ MİTİNGİ
Sonbahardan sonra ağaçlar
Hep duman açar Ankara’da
Saksılarda yeşil bir yalnızlık
Uzayıp gider ev tutsaklığında
Kış boyu rüzgârsız ve çiçeksiz
Ne gün kalır güneşin yüreğinde
Ne şafak ne sabah
Kar altında dilsiz ve sessiz
Bir tohum gibi bekler baharı
Taş üstünde topraksız çaresiz
Sonbahardan sonra Ankara’ya dair
Hep aynı sözler söylenir
Ama yağmur
Yine utanır yağarken
Kar yine yağmadan kirlenir
Sonbaharda sonra Ankara’da
Yalnızca kuşların isyanı vardır
Bakarsınız bir akşamüstü
Bütün ağaçlar kuş açmıştır
Ve gökyüzü meydanında
Kuş dilinde bir miting başlamıştır
Bir çığlıktır artık yaşanan
Sözcükler yetmez anlatmaya
Notalar fırçalar susar
Çünkü mitingden sonra kuşlar
Kırıp kanatlarını
Ankara’ya ölüm bırakırlar
Adnan YÜCEL
KIRDIN KALBİMİ CANKÖRÜĞÜM
Ne zaman yağmur yağsa
Bir buluşma yeri olurdun
İstanbul’da rüzgâr soluklara
Mavisi yasaklanmış deniz
Kızıl tufanı yaratmadan daha
Ne zaman yağmur yağsa
Tarihin şiir tanığı olurdun
Yağmurdan sonra
Toprak kokusu bakışlılara
Tam otuz yıl nasıl kıydım sana
Bin zehirli duman arasında
Islığınla besteledim hep
En pembe çocuk düşlerini
Pan’ın flütünden mi kalma
Babam’ın dilsiz kavalından mı
Hep rüzgârla bir tuttum seni
Hani yolu yakın
Aşkı sonsuz kılan rüzgârla bir
Ey can içre cankörüğüm
Hangi kentin temiz havası
Yetmez oldu ki soluğuna
Çıkardın kendini ölüm doruğuna
Ölmek kolay değil cankörüğüm
Kalbimde sevinç gözesi pınarlar
Kalbimde yaşamak aşkı çınarlar
Ve bir nice coşkular coşkular
Sende onlar gibi yaşayacaksın
Akıp ırmaklara karışacaksın
Sırılsıklam bütün sevişmeleri
Yine soluğunla kurutacaksın
Adnan YÜCEL
İMGE DEDİM ADINA
Son çocukluk da bitmişti ömrümde
Düşlerim belki kış ölüsü belki yaz
Kırlara bahar yetmese de içimde
Yüreğim nar çatlamasıydı sana kadar
Dilimde sözcüklerin çelik direnci
Sesimde ölüm rengine inat aşklar
Mavilikler yasaklandı gökyüzünde
Özgürlüğü kuş kanatlarında bekledim
Doğduğum gün adına “imge” dedim
Sevdim bütün insanları insan yanlarını
Sen de seveceksin
Dallarına su yürümüş ağaçlara güleceksin
Kar yağsa da yaktığın ateşler üstüne
Ateşi yüreğinle körükleyeceksin
Kuş sesleri de ertelenebilir güne karşı
Çiy de düşebilir anıların üstüne
En güzel ezgileri nehirağzı denizlerde
Hep kendi sesinle türküleyeceksin
Hüzün ağaçlarının sevinç açtığını
Adının sonsuz anlamında göreceksin
Sevdim soluğunu rüzgar kılan insanları
Soluğumu soluklarına kattım
Bir damla uğruna gökyüzünü omuzladım
Bir çocuk ölümleri ağlatti beni
Bir de türkülerde kalabalık ihanetler
Gülüp geçtim yalan iktidarlar görkemine
Aşk adına sesimi sürdüm namlulara
En büyük eylemleri söz eyledim
Doğduğun gün adına “imge” dedim
Sen elbette sen olacaksın biliyorum
Sesinde yirmibirinci yüzyılı dinliyorum
Adnan Yücel: Ögretim Üyesi, Yazar, Şair…
1953′te Elazığ’da doğdu. Orta ve lise öğrenimini Elazığ’da tamamladı. Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Ankara Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi bölümünden mezun oldu. Çağdaş Türk Edebiyatı’nda yüksek lisans eğitimi aldı. Ankara’da çeşitli liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı. Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Türk Dili Öğretim Görevlisi. ilk şiiri 1974′te Yeni Adımlar Dergisi’nde yayımlandı. Özgürlük için Direniş, Yapıt, Sesimiz, Petek, Sanat Edebiyat 81, Yeni Olgu, Dönem, Türkiye Yazıları, Somut, Söylem, Dönemeç, Yazko Edebiyat, Yaba, Evrensel Kültür, Öykü, Yeni Şiir, Sanat Emeği, Anadolu Ekini, Tavır ve Temmuz dergilerinde şiir ve yazılarıyla yayınlandı.
24 Temmuz 2002′de Adana’da yaşamını yitirdi.
Umut, direnç, emek ve sevda üzerine şiirler yazan Yücel, son dönem şiirimizin toplumcu, gercekçi şairlerinden biriydi. Eserleri: Kavgalara Söylenen Sevda (1979) Soframda Kaval Sesi (1982) Bir Özlem Bir Türkü (1983) Acıya Kurşun İşlemez (1985) Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek (1986) Rüzgârla Bir (1989) Ateşin ve Güneşin Çocukları (1991) Çukurova Çeşitlemesi (1993) Sular Tanıktır Aşkımıza (1998)
……….
<<Yeryüzü Aşkın Yüzü adlı şiirini oku
Toplam okunma (6432) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Bir şehre yazılmış yarın bir şarkının şiiri “Bekle bizi istanbul” Ocak 4, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Şairler Şiirler - Poets Poetry , 1 comment so far Salkım salkım tan yelleri estiğindeMavi patiskaları yırtan gemilerinle Uzaktan seni düşünürüm Istanbul Binbir direkli Halicinde akşam Adalarında bahar Süleymaniyende güneş Hey sen güzelsin kavgamizin şehri Ve uzaklardan seni düşündügüm bugünlerde Bakışlarimda akşam karanlığın Kulaklarimda sesin Istanbul Ve uzaklardan Ve uzaklardan seni düşündügüm bugünlerde Sen şimdi haramilerin elindesin Istanbul |
Vedat Türkali’nin “Birgün tek başına” adlı romanının 535. sayfasında yer alan kendi başına bir efsane olan romana özel bir anlam yükleyen bir şiir. Orijinal ismi ”İstanbul” olan şiir Onur Akın’ın içinde yer aldığı Grup Baran ve Edip Akbayram tarafından “Bekle bizi istanbul” adıyla söylendi. Bu şiirinin bir bölümü şarkı olarak bestelendiği için sadece bu kadar sanılan şarkının devamını veya şiirin tamamını aşağıdan okuyabilirsiniz.
Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünürüm Istanbul
Binbir direkli Halicinde akşam
Adalarında bahar
Süleymaniyende güneş
Hey sen güzelsin kavgamizin şehri
Ve uzaklardan seni düşündügüm bugünlerde
Bakışlarimda akşam karanlığın
Kulaklarimda sesin Istanbul
Ve uzaklardan
Ve uzaklardan seni düşündügüm bugünlerde
Sen şimdi haramilerin elindesin Istanbul
Plajlarinda karaborsacılar
Yağli gövdelerini kuma sermiştir.
Kürtajli genç kızlar cilve yapar karşılarinda
Balikpazarinda depoya kaçırılan fasulyanın
Meyvesini birlikte devşirirler
Sen şimdi haramilerin elindesin Istanbul
Et tereyağı şeker
Padişahin üç oğludur kenar mahallelerinde
Yumurta masaliyla büyütülür çocuklarin
Hürriyet yok
Ekmek yok
Hak yok
Kollarin ardindan baglandi
Kesildi yolbaşlarin
Haramilerin gayrisina yaşamak yok
Almiş dizginleri eline
Bir avuç vurguncu müteahhit toprak agasi
Onlarin kemik yalayan dostlari
Onlarin sazi cazi villasi doktoru dişçisi
Ve sen esnaf sen söyle sen memur sen entellektüel
Ve sen
Ve sen haktan bahseden Ortaköyün Cibalinin işçisi
Seni öldürürler
Seni sürerler
Buhranlar senin sirtindan geçiştirilir
Ipek şiltelerin istakozlarin
ve ahmak selameti için
Hakkinda idam hükümleri verilir
Haktan bahseden namuslu insanları
Yagmurlu bir mart akşami topladilar
Karanlik mahzenlerinde şehrin
Cellatlara gün dogdu
Kardeşlerin acisiyla yanan bir çift gözün vardir
Bir kalem yazın vardır
Dudaklarini yakan bir çift sözün vardır
Söylenmez…
Haramiler kesmiş sokak başlarini
Polisin kirbaci, celladin ipi, spikerin çenesi, baskı makinesi
Haramilerin elinde
Ve mahzenlerinde insanlar bekler
Gönüllerinde kavga gönüllerinde zafer
Bebeklerin hasreti içlerinde gömülü
Can yoldaşlar saklıdır mahzenlerinde
Boşuna çekilmedi bunca acilar Istanbul
Bulutlarin ardinda damla damla sesler
Gülen çehreleri ve cesaretleriyle
Arkadaşlar çikti karşima
Dindi şakalarimin agrisı
Bir kadin yoldaş tanirdim
Bir kardeş karısı
Hasta cigerlerini taşidigi çelimsiz kemikli omuzlari
Ve hüzünlü çehresiyle bebelerini seyrederdi
Cellatlara emir verildigi gün haramilerin sarayinda
Gebeliğin dokuzuncu ayinda
Aç kurtlarin varoşlara saldirdigi
Tipili bir gece yarisi
Sirtinda çok uzak bir köyden indirdi
Otuzbeş kiloluk sırrimızı
Zafer kanli zafer kipkirmizi
Boşuna çekilmedi bunca acilar Istanbul
Bekle bizi
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle
Parklarinla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla
Mavi denizlerine yaslanmış
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle
Ve bir kuruşa Yenihayat satan
Tophanenin karanlik sokaklarinda
Koyunkoyuna yatan
Kirli çocuklarinla bekle bizi
Bekle zafer şarkilariyla caddelerinden geçişimizi
Bekle dinamiti tarihin
Bekle yumruklarimiz
Haramilerin saltanitini yıksın
Bekle o günler gelsin Istanbul bekle
Sen bize layıksın
tipili bir gece yarısı/ sırtında çok uzak bir köyden indirdi/ otuzbeş kiloluk sırrımızı
zafer kanlı zafer kıpkırmızı”
Türkali’nin şiirin içinde otuz beş kiloluk sır diye andığı, illegal faaliyet gösteren TKP’nin bildiri ve yayınlarını bastıkları baskı makinesidir. Oldukça eski bir teksir makinesi gibi olan bu pedallı matbaa, ikinci dünya savaşı yıllarında partiyi aramakta olan bir grup gencin kendi girişmleri ile aldıkları, tamircilerden parça parça alınıp toplayıp tamir ettikleri, bir gazetede düzeltmen olarak çalışan arkadaşlarına gidip geldikçe hurufat kasasından harf aşırarak geliştirdikleri, eski bir daktilo ve mumlu kağıtlar ile baskı yapmaya çalıştıkları, aslında pek de işe yaramayan bir baskı makinesidir.
Bu baskı makinesi’nin yeniden inşaa sürecine giren partinin en değerli şeyi haline geldiği için, 1944 yılındaki ileri gençler birliği tutuklamaları sonrasında ele geçmemesi gerekmektedir. Ve bir kadın yoldaş, hasta bedenine, hamileliğine aldırmaksızın bu değerli emaneti gizlenmesi uygun görülen yere götürüp teslim eder.
Partinin gizli matbaası olarak da anılan baskı makinesi 1944′deki tutuklamanın ardından 1946′da TSP ve TSEKP tutuklamalarını da atlatacak, polisin eline ancak 1951 tevkifatı sırasında geçmiştir.
Toplam okunma (4329) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Özge Dirik: Kafalarınızı kumdan çıkarıp namlularınıza karanfil sokun Ocak 2, 2010
Posted by cafrande.org in : Şairler Şiirler - Poets Poetry , add a comment
V a s i y e t“ki en kötüsüdür,ölümden sonra da istemek.” Benden firar eden dünyadan, son isteklerimi taşırken bana, dikkat et; aynı olmasın torbanın rengi, ayağına giydiğin galoşlarla. Şu bizim yan odada, Kürt kaşlı kız çok inledi dün gece, boştu yatağı, bugün iyileşmiş, tahliyesi olmuş, inandıramadılar bana. Bir uçlu sakla da göğsüne, teninin kokusu olsun izmaritinde. Bu yalnızlığı biz yaratmadık, bilakis tütünü bile dost eyledik kendimize. Ya sen, ellerini yıkıyorsun bana her gelişinde, benimle aynı gün ölecek olan alyansında, bir sabun parçası, ne demekse. Yarın belki de son kez, ziyaret saatini özleyeceğim yine, yemek yiyeceğim,tadını tuzunu alıp, öyle veriyorlar yemeği, mercimeğin içindeki böceğin bile hesaplı kalorisi. Giydiğin eteğin yırtmacı ilk defa dokunuyor bana, beni yolcu eden akciğer kediye atsan yemezgeç kalmayacak randevusuna. Gidince çürümeyeceğini bilsem, ellerimizi değiştirelim derdim. Ellerimin ellerinde verdiği güzel ve uzun mola, ayrılık Allah’ın emri, ölüm olmasa… |
29.03.2002
Özge DİRİK
Kuzey Yıldızı edebiyat Dergisi Sayı:5
İkigen
işaret parmağınızdaki
intihar eğilimli çirkin yüzük
zehir almaya geldi dün, bana.
hiç dokunmadan anlattım
aşk;
takip mesafesini koruyamayanlara
tanrının verdiği ceza.
kadehimden dudaklarınızı çekseydiniz
mantarımı içine düşürmezdim
dünyanızın.
hiçbir göz yörüngesine yetmez.
ne sidik, ne polis
yağmur söktü afişlerimizi
tabağımıza yemek
midemize esaret koydular.
vücudunuzda,
siyahı marifet sanan benleriniz
çikolata damlalarına dönüşebilir bu gece
yastığınızdaki rimel lekesini
zor yazılmış bir mektuba sayarım,
gidince.
4 Ocak 2003
kafalarınızı kumdan çıkarıp
namlularınıza karanfil sokun
tek ayağıyla sek sek oynayan Asyalı çocuğun kırmayın umudunu.
Ç o r a k
Karınca kararıyla uyuşan bedenim,
iğnelenmeye amade, uyanılası bir kâbus.
Yeni yılla beraber harlayan şöminem,
noel annenin tükürüğüyle söndü yine.
Varsın, hayra yorsun ellerin ellerimi.
Ki onlar, çoğalamayan iki eştiler önce.
İkileşemediler,
iki leştiler ya da sıvışamadılar dünyaya.
Bir gün daha bekleyebilseydik,
yıllanacaktı güneşe yatan şarabımız.
Uçmamam için kanatlarının arasına aldığında,
güven de acı verdi bana.
Kısır bir arıyım işte,
üçgen üçgen yapıyorum peteklerimi.
Birbirini tanımayan iki elementtik biz.
İlkel bir kimyaperestin kötü kokan ellerinde,
-bakır ile kalay diyelim-
gittikçe tunçlaştı kilitlerimiz.
Şimdi pençelerini körlenmesin diye içeri çeken senin,
gençliği parmaklarına emanet yaşarken,
ilk ve tek kavga etmişliğin kalemsiz,
salıncağa işeyen bir öteki mahalle çocuğuylaydı.
Bense hayalerime kaldığım yerden devam ediyorum,
başka kuşların yuvalarında.
Özge Dirik
Varlık / Mart 2002
________________________________________
Yaşasaydı Türk şiirinin anıt isimleri arasında yer almasına kesin gözüyle bakılan Özge Dirik,1978′de dünyaya geldi. ODTÜ İktisat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra özel bankalarda çalıştı. Dirik, kısa süren yaşamını 27 Ağustos 2004 gecesi, onuncu kattaki evinden kendini boşluğa bırakarak sonlandırdı.
Özge Dirik’in şiirlerini ‘Hayat Susunca Konuştu Ölüm’ adı altında yayına hazırlayan Didem Görkay, genç şairin çalışmalarında, buruk geçen bir çocukluktan kaynaklanan hüznün, yalnızlığın ve intihar temasının öne çıktığını söylüyor. Görkay, ‘Gömdüler beni, öldürdükleri gibi özenle’ dizelerinin sahibi Özge Dirik, bir eli babasındayken diğer eli üşüyen ve zamanla o üşüten çocukluğundan yirmi yaş düşlerine geçen değerli bir şairdi. İntiharlarına hep bir cinayet süsü aradı şiirlerinde. Yaşasaydı, Türkiye’nin sayılı şairleri arasında yerini alacağından kimsenin şüphesi yok. Ama o, hayatı hep hüzzam makamında, kalabalıklar içindeki ıssız adasında yaşamayı tercih etti ve hayat yolculuğunu erken bir yaşta noktaladı. Ona olan borcumuzu, bu kitabı yayımlayarak bir nebze de olsa ödemeye çalıştığımıza inanıyorum. Vasiyeti üzerine, kitabın bir nüshası, Özge’nin Turgutlu’daki mezarına gömülecek. En büyük düşünün gerçek olduğunu bir şekilde hissedeceğine eminim.’
Özge Dirik: ve gömdüler beni, öldürdükleri gibi özenle>>
Toplam okunma (7133) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Orhan Veli’den Can Yücel’e, Cahit Sıtkı Tarancı’dan Edip Cansever’e bir çok şairin aşık olduğu Kadın; Nahid Firatlı Aralık 18, 2009
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Öteki Tarih, Şairler Şiirler - Poets Poetry , 2comments“Gelelim sonuncuya.
Hiçbirine baglanmadim
Ona baglandığım kadar.
Sade kadın değil, insan.
Ne kibarlik budalası,
Ne malda mülkte gözü var.
Hür olsak der,
Esit olsak der.
Insanlari sevmesini bilir
Yasamayi sevdigi kadar”
Dedesinin köşkünde özgür bir ortamda büyüyen Fıratlı, ilk ve ortaokulu Kandilli’de okudu. Erenköy Kız Lisesi’ni bitiren ‘Nahidhanım’, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nnden mezun oldu. Öğretmen açığı yüzünden Ankara Kız Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak başladığı öğretmenlik hayatı, sürgün edildiği Edirne Lisesi ve Haydarpaşa Lisesi’nde devam etti. İlk kocası Halil Vedat Fıratlı’dan ayrılan Nahid Fıratlı daha sonra Arif Damar’la evlendi. İlk eşinin soyadını kullanan Fıratlı, 2002 yılında 93 yaşında yaşama veda etmişti.
Cemal Süreya’nın ‘Cumhuriyet döneminin küçük burjuva duyarlılığının anası’ olarak tanımladığı Nahit Fıratlı’nın 93 yıllık yaşamına pek çok şairle yaşadığı aşkı sığdırmış.
Kendisi ile yapılan son söyleşide ; sevgililerinden en çok Orhan Veli’den söz ediyor. “Fevkalade bir insandı. Onun kadar nazik ve terbiyeli birini görmedim” diye anlatıyor Veli’yi…
Edebiyat öğretmenliğine başladığından beri arkadaşlarıyla meyhanelerden çıkmayan Fıratlı hayatına birçok aşkı sığdırmış. Can Yücel, Sabahattin Ali, Edip Cansever, Necip Fazıl Kısakürek, Cahit Sıtkı Tarancı. Aşklarını yazılarına, dizelerine dökmüşler. Bacağındaki bene bile şiir yazmış Can Yücel. Ama o hayatında tek bir kişiyi sevmiş. Kendi tabiriyle “Cebi delikti ama insandı” dediği Orhan Veli’yi. İstanbul’da Rus lokantasında buluşurlarmış Orhan Veli’yle. Hayatına giren âşıklardan Melih Cevdet’i çok kaprisli bulan Fıratlı, Sabahattin Ali’nin ise çok zarif biri olduğunu söylüyor. Ali’nin aşkını anlattığı kırmızı kadife kaplı kitabı ise maddi durumunun bozukluğu yüzünden Sakıp Sabancı’ya satılmış.
Edirne’den eşi Halil Vedat Fıratlı’nın yanına dönmek üzereyken trafik kazası geçiren Orhan Veli’nin hastanede yattığı haberini alınca kocasına, “Kusura bakma Vedat. Orhan bu haldeyken senin yanına gelemem” demiş.
Ailesinin Veli’yi o dönem yalnız bıraktığını belirten Fıratlı, Orhan Veli’nin ‘Bir Garip Orhan Veli’ şiirini de ailesinin ilgisizliğinden yazdığını söylüyor.
Cumhuriyet Hanı’nda;
Ne güzel bir geceydi!
Sabaha karşı yağmur yağdı.
Güneş doğdu, ufuk kana boyandı;
Çorbam geldi, sıcak sıcak;
Kamyon geldi kapımıza dayandı.
Karnım tok,
Sırtım pek;
Ver elini Edirne şehri.
Keşan isimli bu şiirinden anladığımıza göre Orhan Veli Edirne’ye giderdi. Ne için mi? Bunu Sabahattin Eyuboğlu’nun, ölümünün ardından Mahmut Dikerdem’e yazdığı mektupta görebiliriz:
“Orhan’ı şimdi İstanbul’da arayıp da bulamamak mümkün mü Mahmut? Sahiden hiçbir yerde bulunmaz mı dersin? Lambo’da? Balık Pazarında? Öyleyse Sarıyer’e gitmiştir… Yahut Edirne’ye, Nahit Hanım’a…”
Aynada başka güzelsin,
Yatakta başka;
Aldırma söz olur diye;
Tak takıştır,
Sür sürüştür;
İnadına gel,
Piyasa vakti,
Mahallebiciye.
Söz olurmuş,
Olsun;
Dostum değil misin?
Söz şiirinde lafı geçen Piyasa Vakti’nin özel bir anlamı olduğunu söyleyebilirim. Edirne’li bir dostum, akşam üzeri kızlı erkekli grupların, süslenerek, şehrin bir sokağında gezintiye çıktıklarını ve buna da Piyasa Vakti dendiğini söylemişti. O zaman buradaki kişi için de “Nahit Hanım’dır” diyebiliriz…
Ankara Kız Lisesi ve Haydarpaşa Erkek Lisesi’nin yanı sıra Edirne Lisesi’nde de edebiyat öğretmenliği yapan Nahit Hanım; kendisiyle yapılan röportajlarda “Beni bilen bilir, Nahit Hanım dersin yeter” diyebilen ‘Cumhuriyet gibi kadın’dır. Samet Ağaoğlu’nun anılarındaki ‘Rönesans gibi kadın’ sözlerini Cemal Süreya bu şekilde değiştirir: “Bin dokuz yüz yirmi üç gibi kadın da diyebiliriz. Ya da Cumhuriyet gibi kadın.”
Özel hayatından çok bahsetmemiz gerekmese de bir kaç söz söylemeden edemeyiz; İlk eşi Halil Vedat Fıratlı, Yahya Kemal’in öğrencisidir, Orhan Veli de ilk eşinin.
Orhan Veli ile bir vapurda tanışır Nahit Hanım. Bir sonbahar sabahı, güzel havalarda, Boğaziçi vapurunda… Bir süre sonra iki defter verir Orhan Veli O’na. El yazılarıyla yazılmış şiirlerinin olduğu iki defter, “Ölürsem bunları bastırır mısın Nahit Hanım?” diyerek verilmiş iki defter…
Hem bu defterlerde hem de kendisine gönderilmiş yüzlerce mektupta Orhan Veli’nin anılarının kokusu durmaktadır. Yeri geldikçe bir bir açıklar bu anıları Nahit Hanım. İşte Hayat Böyle Zaten şiiri üzerine, ortaya çıkardığı bir fotoğrafla yaptığı açıklama: “Annemin köpeği Çinçon ve benim kedim Maviş”
Bu evin bir köpeği vardı;
Kıvır kıvırdı, adı Çinçon’du, öldü.
Bir de kedisi vardı: Maviş,
Kayboldu.
Evin kızı gelin oldu,
Küçük Bey sınıfı geçti.
Daha böyle acı, tatlı
Neler oldu bir yıl içinde!
Oldu ya, olanların hepsi böyle…
Hayat böyle zaten!..
Nahit Hanım, 1980 yılında Orhan Veli ile ilgili sözcüklerine kanat takar ve Zeynep Oral’ın kulağına uçurur onları:
“O’nu tek kelimeyle anlatmaya çalışsam, hüzünlüydü derim. Hüzünlüydü.. Mahzundu.. Neden? Bence… Tabii başkasına, başkalarına göre başka türlü olabilir. Ama bana soruyorsunuz. Onun için bana göre, benim düşündüğümü söylemek zorundayım. Yapısından geliyordu bu hüzün… Her şeyi ama, her şeyi içine atmasından… Fiziğinden… Öfkesini bile içine atardı. Sıkıntılarını da… Hüzünlüydü. Ve sessizliğe gömülürdü. Konuşmazdı. Sıkıldığında, üzüldüğünde konuşmazdı. ‘Şimdi gelirim’ der, kalkar gider, ya yarım saat sonra, ya üç gün sonra gelirdi… Örneğin, Mahzun Durmak şiiri, O’nun tavrına çok uygun bir şiirdir.”
Sevdiğim insanlara
Kızabilirdim,
Eğer sevmek bana
Mahzun durmayı
Öğretmeseydi.
Konuşma sırasında iki defterini de ortaya çıkarır Nahit Hanım ve bir yandan konuşulurken, bir yandan defterlere göz atılır. Zeynep Oral’ın gözünden kaçmayan ayrıntılar vardır ikinci defterde: “Orhan Veli’nin savaşla, Hitler’le ilgili şiirleri de bu defterde. Kiminin yanına kendisi gamalı haçlar çizmiş.” Nahit Hanım ise o sırada anlattığı diğer detaylar, martıların kanat vuruşlarında çıkan sesler gibidir:
“Bu şiirleri ve yine bu defterde, yanına, ‘ölümümden sonra neşelenmek için’ diye not düştüğü liedleri, hayattayken yayımlamak istemedi. Ölümünden sonra ben verdim yayımlamaya. Daha sonraki şiirlerinde de göreceğimiz gibi, Orhan toplumsal gelişimi, değişimi gördü, izledi, bu değişimle birlikte kendi de değişti… Nitekim Garip’ten sonraki değişimlerin ipuçlarını bu şiirlerde de görüyoruz…”
Kendisine bir keresinde, bir avuç bilye hediye ettiğini unutamayan Nahit Hanım, bunun çocuk gibi olan mizacından kaynaklandığını bilir. Neşesini ise hiç kaybetmezdi: “Ne severdi yürüyüşe çıkmayı. Ne çok yürürdük birlikte. Ama Melih Cevdet’le Çubuk Barajı’nda geçirdiği trafik kazasından sonra daha az sever oldu yürümeyi. ‘Vazgeç Nahit Hanım, yürümeyelim, gel şu salaş kahvede oturalım’ derdi. Bedensel bir yorgunluk duyuyordu hep… At yarışlarına da gitmek büyük eğlenceydi bizim için. Ve hep kaybederdik. Bir gün Veliefendi’den yürüyerek yorgun argın Aksaray’a dönüyoruz. ‘Ne güzel Nahit Hanım, yine kazandık değil mi’ dedi. ‘A, a ne kazanması. Kazandıysak ne diye yürüyerek bu yolu tepiyoruz. Bütün paramızı verdik’ dedim. Gülerdik birlikte…”
Mektuplarda sık sık adı geçen kelime ‘parasızlık’tır.
“Vaziyetim berbat. Mesela bu mektubu postayla gönderemeyeceğim herhalde. Bugün Dora’yı arayacağım. O yarın sabah Ankara’ya gidiyor, onunla göndermeye çalışacağım. Vaziyetimin kötülüğüne bir misal daha vereyim: Burada fena halde yağmurlar başladı. Tam bir kış havası. Buna rağmen benim değil pardesüm, ceketim bile yok. Yağmur altında dün gömlekle dolaştım. Üşüdüğümden çok, utanıyorum…”
Utancın, üşümeyi bastırdığı bu insan, Garip’in ilk basımını imzaladığı Nahit Hanım’a ithafen şunları da yazar kitabın ilk sayfasına: “İmzanın üstüne gelecek yazıyı, üç beş satıra sığdırmak imkansız. Onları ayrı ciltler halinde takdim ederim.”
Orhan Veli’nin ölümüne sinirlenir Nahit Hanım ve “Pisi pisine öldü!” diyerek öfkesini kusar, yanlış tedavi edenlere… Ve kısa süren sessizliğin ardından, içindeki öfke kuşları göçer, yerlerine keder kuşları gelir. Bu arada aynı kelimeler dilinden bir kez daha dökülür ama, bu sefer sesi yumuşamış ve fısıltıya bürünmüştür: “pisi pisine!”
Konuyu değiştirmek ister Zeynep Oral, doğal olarak ve “Peki Nahit Hanım, siz… sizin etkiniz…” Devamını getirmesine fırsat bırakmadan Kelime Cumhuriyeti’ndeki sözcükleri devralır, Cumhuriyet gibi olan bu kadın:
“Hayır, benim etkim, metkim olmadı… Ben olmasam, başkası olurdu. Şiir yazacağı vardı ve yazdı. Hayatta en çok istediği şey şiir yazmaktı, yazdı. Benim hiçbir etkim, rolüm falan olmadı.”
Söylediklerine inanmasını ister gibi bir hali olduğunu söylüyor Zeynep Oral, “ben de söylediklerine inandım ya da inanmış gibi göründüm…” sözleriyle bitirdiği cümlesinde.
Herkes, Orhan Veli’nin yarım kalmış halinin bulunduğu Aşk Resmigeçidi şiirindeki ’sonuncu’ aşkın Nahit Hanım olduğu konusunda hem fikir. Ama bu yazıyı onun yerine, Nahit Hanım’a ithafen yazılmış başka şiirleri de olan Can Yücel’in Dostum Şair Necati Başladı Madem Anlatmaya, Kırıldı Bu Sansür, Ben De Konuşmaya Başlayabilirim Nihayet ismini verdiği şiiri ile bitireceğiz:
Nahit Hanım ki, şimdi bir Eski Ahit
İlk eşi, Haliç Vedat, menfi olamazdı ki zait
Babamsa o Balkan Harbi’nden müdevver nikahlarında şahit
Üçü de mülazım-ı evvel, sonra mülazım-ı sani
Asıl paşalığı ama Nahit Hanım’ın İkinci Dünya Harbi’ne ait
Nahit Hanım yıktığı Osmanlı İmparatorluğu’na karşı
Yenişehir’deki 50 metre karelik kira katında
Olanca insanlığıyla kurmuş yeni bir saltanat
Dizinin altındaki o kara ben kadar güzel bir Ben, Sevgiden
Bakardım geçtikçe Zafer Meydanı’nın ordan
O ikinci kattaki pencereye değil, zafere
Aşkla kurulmuştu sanki dünyanın en meridiyenindeki o daire
Ben de ondan-bundan değil. Nahit Hanım’la Orhan Veli’den
Başladım şiire ve sevişmeye
Sırf Orhan’ın başlattığı o Aşk Resmi Geçit’i
Yarım kalmasın diye…
Toplam okunma (7935) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Ahmed Arif Şiirleri; Bir ufka vardık ki artık/ Yalnız değiliz sevgilim Aralık 12, 2009
Posted by cafrande.org in : Şairler Şiirler - Poets Poetry , 1 comment so farAhmed Arif’in şiirlerini kendi sesinden dinlemek için burayı tıklayınız
Doğdun,
Üç gün aç tuttuk
Üç gün meme vermedik sana
Adiloş Bebem,
Hasta düşmeyesin diye,
Töremiz böyle diye,
Saldır şimdi memeye,
Saldır da büyü…
Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü…
Bu, namustur
Künyemize kazınmış,
Bu da sabır,
Ağulardan süzülmüş.
Sarıl bunlara
Sarıl da büyü.
ANADOLU
Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?
Utanırım,
Utanırım fukaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak…
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?
Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne Iskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım…
Görüyor musun ?
Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu’yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri…
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda…
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa’da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun ?
Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne – üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.
Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?
OTUZÜÇ KURŞUN
1.
Bu dağ Mengene dağıdır
Tanyeri atanda Van’da
Bu dağ Nemrut yavrusudur
Tanyeri atanda Nemruda karşı
Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur
Bir yanın seccade Acem mülküdür
Doruklarda buzulların salkımı
Firari güvercinler su başlarında
Ve karaca sürüsü,
Keklik takımı…
Yiğitlik inkar gelinmez
Tek’e – tek doğüşte yenilmediler
Bin yıllardan bu yana, bura uşağı
Gel haberi nerden verek
Turna sürüsü değil bu
Gökte yıldız burcu değil
Otuzüç kurşunlu yürek
Otuzüç kan pınarı
Akmaz,
Göl olmuş bu dağda…
2.
Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı
Sırtı alacakır
Karnı sütbeyaz
Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı
Yüreği ağzında öyle zavallı
Tövbeye getirir insanı
Tenhaydı, tenhaydı vakitler
Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı
Baktı otuzüçten biri
Karnında açlığın ağır boşluğu
Saç, sakal bir karış
Yakasında bit,
Baktı kolları vurulu,
Cehennem yürekli bir yiğit,
Bir garip tavşana,
Bir gerilere.
Düştü nazlı filintası aklına,
Yastığı altında küsmüş,
Düştü, Harran ovasından getirdiği tay
Perçemi mavi boncuklu,
Alnında akıtma
Üç topuğu ak,
Eşkini hovarda, kıvrak,
Doru, seglavi kısrağı.
Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!
Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı,
Böyle arkasında bir soğuk namlu
Bulunmayaydı,
Sığınabilirdi yüceltilere…
Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,
Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı,
Yanan cıgaranın külünü,
Güneşlerde çatal kıvılcımlanan
Engereğin dilini,
Ilk atımda uçuran
Usta elleri…
Bu gözler, bir kere bile faka basmadı
Çığ bekleyen boğazların kıyametini
Karlı, yumuşacık hıyanetini
Uçurumların,
Önceden bilen gözleri…
Çaresiz
Vurulacaktı,
Buyruk kesindi,
Gayrı gözlerini kör sürüngenler
Yüreğini leş kuşları yesindi…
3.
Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun…
Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız
Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…
4.
Ölüm buyruğunu uyguladılar,
Mavi dağ dumanını
ve uyur-uyanık seher yelini
Kanlara buladılar.
Sonra oracıkta tüfek çattılar
Koynumuzu usul-usul yoklayıp
Aradılar.
Didik-didik ettiler
Kirmanşah dokuması al kuşağımı
Tespihimi, tabakamı alıp gittiler
Hepsi de armağandı Acemelinden…
Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
Fıkaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayrı eşkiyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına…
Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…
5.
Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm,
Karnımda sözüm var
Haldan bilene.
Babam gözlerini verdi Urfa önünde
Üç de kardaşını
Üç nazlı selvi,
Ömrüne doymamış üç dağ parçası.
Burçlardan, tepelerden, minarelerden
Kirve, hısım, dağların çocukları
Fransız Kuşatmasına karşı koyanda
Bıyıkları yeni terlemiş daha
Benim küçük dayım Nazif
Yakışıklı,
Hafif,
İyi süvari
Vurun kardaş demiş
Namus günüdür
Ve şaha kaldırmış atını.
Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…
HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM
Seni anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.
Ard- arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana…
Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara.
Akan yıldıza.
Bir kibrit çöpüne varana.
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamdan,
Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni…
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini…
AKŞAM ERKEN İNER
Akşam erken iner mahpusaneye.
Ejderha olsan kar etmez.
Ne kavgada ustalığın,
Ne de çatal yürek civan oluşun.
Kar etmez, inceden içine dolan,
Alıp götüren hasrete.
Akşam erken iner mahpusaneye.
İner, yedi kol demiri,
Yedi kapıya.
Birden, ağlamaklı olur bahçe.
Karşıda, duvar dibinde,
Üç dal gece sefası,
Üç kök hercai menekşe…
Aynı korkunç sevdadadır
Gökte bulut, dalda kaysı.
Başlar koymağa hapislik.
Karanlık can sıkıntısı…
“Kürdün Gelini”ni söyler maltada biri,
Bense volta’dayım ranza dibinde
Ve hep olmayacak şeyler kurarım,
Gülünç, acemi, çocuksu…
Vurulsam kaybolsam derim,
Çırılçıplak, bir kavgada,
Erkekçe olsun isterim,
Dostluk da, düşmanlık da.
Hiçbiri olmaz halbuki,
Geçer süngüler namluya.
Başlar gece devriyesi jandarmaların…
Hırsla çakarım kibriti,
İlk nefeste yarılanır cıgaram,
Bir duman, kendimi öldüresiye.
Biliyorum, “sen de mi?” diyeceksin,
Ama akşam erken iniyor mahpusaneye.
Ve dışarda delikanlı bir bahar,
Seviyorum seni,
Çıldırasıya
AY KARANLIK
Maviye/Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine/Rüzgarda asi,
Körsem/Senden gayrısına yoksam
Bozuksam/Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık…
Itten aç/Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille/Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N’olur gel,
Ay karanlık…
Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş
Etme gel,
Ay karanlık…
BİR AKŞAMÜSTÜDÜR
Bir akşamüstüdür şarabî
Bahçeler ve dağlar üzre hükümran;
Tam dünyayı dolaşmak saatindesin.
Ay ışığı su içer birazdan.
Kızarmış kalçalarını çanlar
Alabildiğine vurur.
Sen çocuk tulumunda
Matbaa mürekkebi
Rüsva olmuş ellerinin emeği,
Manşetlerde kilometre kilometre yalan
Sallanır durur.
Bir akşamüstüdür katil, muhteşem
Alıp götürmüşler dost dediğini
Almış rüzgârlar içini,
Ümide benzer, sevdaya benzer…
Soğuk bir namludur kör ve pusuda
Ense kökünde zulüm,
Ve sermiş cânım sofrasını dört başı mâmur
Burnun dibine hürriyet.
Seviyorum mümkün değil;
Aranızda kurşun, yasak bölge var
Sen genç, sevdan ölünecek kadar güzel
Kanunu yapanlar ihtiyar.
BU ZİNDAN, BU KIRGIN, BU CAN PAZARI
Gördüler
Yedi cihan,
İn, cin Kaf dağının ardındakiler,
Kıtlık da kıran da olsa
Gördüler analar neler doğurur
Aman aman hey…
Dünyalar vardır elvan,
Bir su damlasında, bir kıl ucunda,
Meyvalar vardır, meyvalar,
Ağacı, omcası yok,
Sana vurgun, sana dost.
Beride Kabil’in murdar baltası
Ve kan değirmenleri,
Kader kahpesi.
Beride borazancıları o puşt ölümün,
Hazır ırzını vermeğe
Yiğitler vuruldukça.
Timsah kısmı çünkü yavrusunu yer
Akarsu duruldukça.
Cadı, yalan hamurunu dağ – dağ yoğurur
Aman aman hey
Bu zindan, bu kırgın, bu can pazarı,
Macera değil.
Yaşamak, sade “yaşamak”
Yosun, solucan harcıdır.
Öyle açar ki murat.
Susuz, güneşsiz de kalsa, koparılsa da
Şavkı, bulut güllerinden daha bir suna,
Daha bir burcu – burcudur.
Bu zindan, bu kırgın, bu can pazarı
Macera değil
Sardığım toprağımın altın sabrıdır.
O sert, erkek hüznüdür lahza başında
Cıgara değil.
Ve sevgilim uykusunda bağrır
Aman aman hey…
Meltemin bir tadı, ustura ağzı
Biri, kız memesi, tılsım,
Yağmurun bir damlası süzülmüş küfür,
Bir damlası, aşk.
Senin uykuların hayın,
Düşlerin kardeş.
Duyar mısın, anlayıp sızlar mısın ki?
Gece, samanyollarında rüzgar çıkıncaya dek,
Mısralarım kardeş – kardeş çağırır
Aman Aman hey…
Serabın bir sonu vardır,
Ufkun, sıradağın sonu.
Uçarın, kaçarın bir sonu vardır
Senin sonun yok.
Mandaların, kavakların pazarı olur,
Senin pazarın olamaz.
Sensiz nar çatlamaz, bebek gııı demez.
Beni böyle şair, divane etmez,
Kızımın çatal göğsü.
Senin yüzün suyu hürmetinedir
Buğdalara, cevizlere yürüyen
Kara toprağın ak südü…
Bir bilsen kimlere tasa, kedersin,
Anlar mısın, şaşırıp ağlar mısın ki?
Bir bilsen kardeşlerim ne can çocuklar
Ve bilsen nasıl vurur beni bu duvar.
Akşam – akşam, kara sevdam ağarır
Aman, aman hey…
DİYARBEKİR KALESİNDEN NOTLAR VE ADILOŞ BEBE
1.
Varamaz elim
Ayvasına, narına can dayanamazken,
Kırar boynumu yürürüm.
Kurdun, kuşun bileceği hal değil,
Sormayın hiç
Laaaaal…
Kara ferman çıkadursun yollara,
Yarin bahçesi tarumar,
Kan eder perçem
Olancası bir tutam can,
Kadasına, belasına sunduğum,
Ben öleydim loooy…
Elim boş,
Ayağım pusu.
Bir ben bileceğim oysa
Ne afat sevdim.
Bir de ağzı var dili yok
Diyarbekir Kalesi…
2.
Açar,
Kan kırmızı yediverenler
Ve kar yağar bir yandan,
Savrulur Karacadağ,
Savrulur zozan…
Bak, bıyığım buz tuttu,
Üşüyorum da
Zemheri de uzadıkça uzadı,
Seni, baharmışın gibi düşünüyorum,
Seni, Diyarbekir gibi,
Nelere, nelere baskın gelmez ki
Seni düşünmenin tadı…
3.
Hamravat suyu dondu,
Diclede dört parmak buz,
Biz kuyudan işliyoruz kaba – kacağa,
Çayı kardan demliyoruz.
Anam sır gibi saklar siyatiğini,
“Yel” der, “Baharın geçer”.
Bacım, ikicanlı, ağır,
Güzel kızdır, bilirsin.
İlki bu, bir yandan saklı utanır
Ve bir yandan korkar
Ölürüm deyi.
Bir can daha çoğalacağız bu kış.
Bebeğim, neremde saklayım seni?
Hoş gelir,
Safa gelir,
Ahmet Arif’in yeğeni…
4.
Doğdun,
Üç gün aç tuttuk
Üç gün meme vermedik sana
Adiloş Bebem,
Hasta düşmeyesin diye,
Töremiz böyle diye,
Saldır şimdi memeye,
Saldır da büyü…
Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü…
Bu, namustur
Künyemize kazınmış,
Bu da sabır,
Ağulardan süzülmüş.
Sarıl bunlara
Sarıl da büyü.
HABERİN VAR MI TAŞ DUVAR?
Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğrunda ölümlere gidip geldiğim
Zulamdaki mahzun resim.
Görüşmecim yeşil soğan göndermiş
Karanfil kokuyor cigaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin..
HANİ KURŞUN SIKSAN GEÇMEZ GECEDEN
Yiğit harmanları, yığınaklar,
Kurulmuş çetin dağlarında vatanların.
Dize getirilmiş haydutlar,
Hayınlar, amana gelmiş,
Yetim hakkı sorulmuş,
Hesap görülmüş.
Demdir bu…
Demdir,
Derya dibinde yangınlar,
Kan kesmiş ovalar üstünde Mayıs…
Uçmuş, bir kuştüyü hafifliğinde,
Çelik kadavrası korugan’ların.
Ölünmüş, canım,ölünmüş
Murad alınmış…
Gelgelelim,
Beter, bize kısmetmiş.
Ölüm, böyle altı okka koymaz adama,
Susmak ve beklemek, müthiş
Genciz, namlu gibi,
Ve çatal yürek,
Barışa, bayrama hasret
Uykulara, derin, kaygısız, rahat,
Otuziki dişimizle gülmeğe,
Doyasıya sevişmeğe,yemeğe…
Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri,
Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret
Ve asıl biz biliriz kederi.
İçim, bir suskunsa tekin mi ola?
O Malta bıçağı,kınsız,uyanık,
Ve genç bir mısradır
Filinta endam…
Neden, neden alnındaki yıkkınlık,
Bakışlarındaki öldüren buğu?
Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri…
Nasıl da almış aklımı,
Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdan,
Dost, düşman söz eder kendi kavlince,
Kınanmak, yiğit başına.
Bu, ne ayıp, ne de yasak,
Öylece bir gerçek, kendi halinde,
Belki, yaşamama sebep…
Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık…
Ve zehir – zıkkım cıgaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık…
YALNIZ DEĞİLİZ
Bir ufka vardık ki artık
Yalnız değiliz sevgilim.
Gerçi gece uzun,
Gece karanlık
Ama bütün korkulardan uzak.
Bir sevdadır böylesine yaşamak,
Tek başına
Ölüme bir soluk kala,
Tek başına
Zindanda yatarken bile,
Asla yalnız kalmamak.
Şafakları ben balığa çıkarım
Akan akmayan sularda
Benim, bütün tezgahlarda paydosa giden
Bir bahar akşamı dünyada.
Ben dört duvar arasında değilim
Pirinçte, pamukta ve tütündeyim,
Karacadağ, Çukurova ve Cibalide.
Zehirli kör yılanları
Ve sıtmasıyla
Gün yirmidört saat insan avında
Karacadağda çeltikler.
Bir kız çocuğunun gözyaşı gibi
- Ayak bileklerinde bir dizi boncuk,
Sol omzunda nazarlık,
Dağ başında unutulmuş üşümüş,
Minicik bir aşiret kızının -
Damla-damla, berrak olur pirinci.
Kamyonlarla, katır kervanlarıyla
Beyler sofrasına gider…
Çukurovam,
Kundağımız, kefen bezimiz
Kanı esmer, yüzü ak.
Sıcağında sabır taşları çatlar,
Çatlamaz ırgadın yüreği.
Dilerse buluttan ak,
Köpükten yumuşak verir pamuğu.
Külhan, kavgacıdır delikanlısı,
Ünlü mahpusanelerinde Anadolumun
En çok Çukurovalılar mahpustur,
Dostuna yarasını gösterir gibi,
Bir salkım söğüde su verir gibi,
Öyle içten
Öyle derin,
Türkü söylemek, küfretmek,
Çukurova yiğidine mahsustur…
Tütünü bilir misin?
“Kız saçı” demiş zeybekler,
Su içmez her damardan,
Yerini kolay beğenmez,
Üşür
Naz eder,
Darılır
Iki parmak arasında kıyılmış,
Bir parçası var kalbimin
İncecik, ak kağıtlara sarılır,
Dar vakit yanar da verir kendini.
Dostun susan dudağına…
Sokaklardan,
Kıyılardan,
Gök mavisinden,
Ekmeğinden,
Canevinden ayrı düşmeye
Yani bütün hasretlerin kahrına
Ve zehrine çaresiz kalmaların,
İlk nefesi Hızır gibi yetişir
Cibalide sarılan cıgaranın…
Tütün işçileri yoksul,
Tütün işçileri yorgun,
Ama yiğit
Pırıl – pırıl namuslu.
Namı gitmiş deryaların ardına
Vatanımın bir umudu..
Toplam okunma (3682) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Pablo Neruda ve şiirleri “Seni sevdiğimi göreceksin sevmediğim zaman” Aralık 9, 2009
Posted by cafrande.org in : Şairler Şiirler - Poets Poetry , add a commentGüzde Unutulmuş
Saat yedi buçuğuydu güzün
Ve ben bekliyordum
Kimi beklediğim önemli degil.
Günler, saatler, dakikalar
Bıktılar benle olmaktan
Çekip gittiler azar azar
Kaldım ortada, tek başıma
Kala kala kumla kaldım
Günlerin kumuyla, suyla
Bir haftanın artıklarıyla kaldım
Vurulmuş ve hüzünlü
Ne var, dediler bana Paris’in yaprakları
Kimi bekliyorsun?
Kaç kez burun kıvırdılar bana
Önce ışık, çekip giden
Sonra kediler, köpekler, jandarmalar
Kalakaldım tek başıma
Yalnız bir at gibi
Otların üstünde ne gece, ne gündüz
Sadece kışın tuzu
Öyle kimsesiz kaldım ki
Öyle bomboş
Yapraklar ağladılar bana
Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi
Düştüler son yapraklar
Ne önceleri, ne de sonra
Hiç böyle yalnız kalmamıştım
Bu kadar
Ve kimi beklerken olmuştu
Hiç mi hiç hatırlamam.
Saçma ama bu böyle
Bir çırpıda oldu bunlar
Apansız bir yalnızlık
Belirip yolda kaybolan
Ve ansızın kendi gölgesi gibi
Sonsuz bayrağına doğru koşan.
Çekip gittim, durmadım
Bu çılgın sokağın kıyısından
Usul usul, basarak ayak uçlarıma
Sanki geceden kaçıyor gibiydim
Ya da karanlık, kükreyen taşlardan
Bu anlattıklarım hiçbir şey değil
Ama başıma geldi bütün bunlar
Birini beklerken, bilmediğim
Bir zamanlar.
PABLO NERUDA
(Çeviren : Hilmi Yavuz)
Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Şöyle diyebilirim: “Gece yıldızlardaydı
Ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler”
Gökte gece yelinin söylediği türküler
Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Hem sevdim, hem sevildim, ya da o böyle söyler
Bu gece gibi miydi kucağıma aldığım
Öptüm onu öptüm de üstümde sonsuz gökler
Hem sevdim, hem sevildim, ya da ben böyle derim
Sevmeden durulmayan iri, durgun bakışlı gözler
Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Duymak yitirdiğimi, ah daha neler neler
Geceyi duymak, onsuz daha ulu geceyi
Çimenlere düşen çiy yazdığım bu dizeler
Sevgim onu alakoymaya yetmediyse ne çıkar
Ve o benimle değil, yıldızlıdır geceler
Yürek zor katlanıyor onu yitirmelere
Uzaklarda birinin söylediği türküler
Bakışlarım kovalar onu tellim her yerde
Bakışlar sanki onu bana getirecekler
Böyle gecelerdeydi ağaçlar beyaz olur
Artık ne ben öyleyim ne de eski geceler
Sesim arar rüzgârı ona ulaşmak için
Şimdi sevmiyorum ya, eskidendi sevmeler
Şimdi kimbilir kimin benim olduğu gibi
Sesi, aydınlık teni, sonsuz uzayan gözler
Sevmiyorum doğrudur, yürek bu hâlâ sever
Sevmek kısa sürdüyse unutmak uzun sürer
Bu gece gibi miydi kollanma almıştım
Yüreğimde bir burgu ah onu yitirmeler
Budur bana verdiği acıların en sonu
Sondur bu onun için yazacağım dizeler
(çeviri:Hilmi Yavuz)
Yol
Bir gün bile uzak olma gün uzun
Gün uzun anlatamayacağım kadar
Trenler bir yerlerde uyuduğunda
İnsanlar garlarda nasıl beklerse, öyle beklerim seni
Bir saat bile gitme gidersen uykusuzluk
Damla damla birikir o saatte
ve bir evi arayan bütün duman
Yitik yüreğimi öldürmeye gelir belki de
Kırılmasın kumun üstünde görüntün
Göz kapakların bensiz uçmasın
Bir dakika bile gitme sevdiğim
Bir an
Bile uzaklaşsan
Dünyayı dolaşırım yalvarmak için sana
Ya dön ya da bırak öleyim diye
Buğdayın Türküsü
Halkım ben, parmakla sayılmayan
Sesimde pırıl pırıl bir güç var
Karanlıkta boy atmaya
Sessizliği aşmaya yarayan
Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne
Güzelim kırmızı elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de
Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde.
(çeviri: Hilmi Yavuz)
Tembeller
Hangi akla uydular, hangi akla
Ne geçti ellerine üstelik
Ay’a uzay gemileri atmakla?
Bulurlar mı umduklarını sanki
Güzelim göklerin canına okumakla
Oysa olgun çağında üzümlerin
Toprağın karnında can bulur şarabın kanı
Denizlerle sıradağlar arasında
Şili’de şimdi kirazlar oynaşır
Esmer, gizemli kızlar türkü çığırır
Bir akarsu yalazlanır gitarlarda
Yaratır buğdayın mucizesini
Güneş, kapılara bir dokunmakla
İlk yudumu al’dır şarabın
Tatlıdır alyanak bir çocuk kadar
İkincisi güçlü yapar adamı
Gemici türkülerince güçlü yapar
Üçüncüsü bir kırmızı zümrüttür
Hem ateş, hem gelincik birarada
Evimin hem toprağı, hem denizi var
Kocaman kocaman gözleri kadınımın
İri yaban fındıklarını andıran.
Gece inince, deniz usulca
Giyinir yeşiller, beyazlar
Ayışığı köpüklere vurur da
Deniz yeşili kızlar gibi düş kurar
Evrenin böylesi nerde var?
(çeviri: Hilmi Yavuz)
Yanıtlayalım
bana soracaksınız: leylaklar nerde diye?
nerde gelinciklerle kaplı fizik ötesi?
eleklerden elenmiş sözcüklerin yağmuru,
boşluklar ve kuşlar yağmuru nerde?
söyleyeyim, nerde:
madrid’in bir mahallesinde kalırdım
çanlarla ve çalar saatlerle,
ağaçlarla birlikte.
görünürdü, ordan uzaktan
kastilya’nın çökük yüzü
kocaman deri bir okyanus gibi!
çiçeklerin eviydi
evimin adı. fışkırırdı
sardunyalar her yandan;
evim güzel bir evdi
köpekler vardı, çocuklar vardı.
anımsar mısın, raoul?
anımsar mısın raphael?
anımsar mısın, federico?
federico, şimdi toprakta uyuyan sen
anımsar mısın balkonlu evimi,
nasıl da boğazlardı orda haziran güneşi
ağzındaki çiçekleri.
kardeşim, kardeşim!
her şey
kızgın seslerdi yalnızca, eşyaların tuzuydu
çırpınan ekmek yığınlarıydı;
argüelles mahallesinde otururdum,
mahallemde pazarlar kurulurdu,
bir de heykeli vardı
solgun bir hokkaya benzerdi
yuvarlanırdı kaşıklarda yağ,
ayakların ellerin derin gürültüsü
doldururdu sokakları.
metreler, litreler, yaşamın derin özü.
ve balıklar küme küme balıklar
ve çatılar
ve içinde yorgun bir okun
dikildiği soğuk güneş,
insanı deli eden o ince fildişi patateslerin,
denize dek yuvarlanıp uzanan
çalkantılı domateslerin dalgaları.
derken bir sabah
her şey alev aldı birden
bir sabah, korlar
yalayıp yutarak insanları
çıktı topraktan,
o günden beri ateş
o günden beri barut
ve o günden beri kan.
haydutlar uçaklarıyla, magriplilerle
haydutlar yüzükleriyle ve düşeslerle,
haydutlar kara keşişleriyle ve dualarla
indiler gökten yere öldürmeye çocukları.
koştu çocuk kanı gibi
sokaklarda çocukların kanı.
çakallar ki çakallar bile ürkerdi onlardan
taşlar ki deve dikeni ısırırsa tükürürdü
yılanlar ki yılanlar bile iğrenirdi onlardan!
gördüm ispanya’nın kanı ayaklanmıştı
boğmak için onları
gururun ve bıçağın dalgaları altında.
generaller
hainler:
şu ölmüş evime bir bakın
yaralı ispanya’ya bir bakın.
ama her ölmüş evden, çiçek yerine
çıkıyor kızgın bir maden,
ama ispanya’nın her yarasından
çıkıyor bir ispanya daha,
ama her ölü çocuktan
bir tüfek çıkıyor bakan
ama her cinayetten
bir gün yüreğinizde gerçek yerini
bulacak mermiler çıkıyor.
soruyorsunuz, niye
şiirlerim düşten ve yapraklardan
yurdumun büyük yanardağlarından
söz etmiyor diye?
gelin görün sokaklardaki kanı,
gelin görün
sokaklardaki kanı,
gelin görün sokaklardaki
kanı!

Ricardo Neftali Reyes yada Pablo Neruda, 12 Temmuz 1904′te Şili’de doğdu. Babası Jose del Carmen Reyes Morales bir demiryolu görevlisiydi. Annesi Rosa Neftali Reyes Basoalto Opazo ise ilkokul öğretmeniydi ve evlendikten on bir ay sonra veremden öldü.
Babası, ertesi yıl Temuco kentine yerleşip yeniden evlendi. İkinci annesi, Neruda’nın “hiçbir zaman üvey anne demeye dilinin varmadığı” Trinidad Candia Marverde idi. Pablo okula başladı. Çekingen bir öğrenciydi.
1917-20 arasında ilk yazılarını, ilk şiirlerini denedi. Bunlara Ncftali Reyes olarak imza attı. Sonunda, sevdiği bir Çek yazarının soyadını kendi adına ekleyerek Pablo Neru-da imzasını kullanmaya başladı. Ertesi yıl Santiago kentine, Maruri sokağındaki bir öğrenci yurduna yerleşip Fransızca dersleri almaya başladı. O günler açlıklarla geçen günlerdi ama ara vermeden şiirler yazdı ve bunlardan biri, Bayram şarkısı, bir yarışmada birinci seçildi.
İLK KİTABINI 19 YAŞINDA KENDİ YAYINLADI
1923′te babasının armağan ettiği saati ve elindeki üç beş parça ev eşyasını satarak, bunların geliriyle ilk şiir kitabı Crepusculario’yu (Akşam Alacası) çıkarttı. Ardından, 1925 yıllarında, kendini büsbütün edebiyata verdi. Üç kitabı, “Sonsuz İnsanın Girişimi”, “Anillos” ve “Yerleşik Adam ve Umudu”nu yazdı.
1927′de, Burma’nın başkenti Rangoon’da konsolos oldu. Ünlü şiir kitabı “Yeryüzü Konutu”nu yazdı. Genç bir Burma kızıyla fırtınalı bir aşk yaşadı. Kız İngilizler gibi giyinirdi ve dışarıdaki adı da Josie Bliss’di. Ama evdeyken, o giysileri de, o adı da soyunur, göz kamaştırıcı bir yerli kılığına bürünürdü.
1928′de Kolombo’da, 1930′da Batavia’da konsolos oldu. Java’da genç bir Hollandalı kızla evlendi. İki yıl sonra Şili’ye döndü. “El Hondero Entusiasta” ile “Residencia en la Tierra” yayımlandı. Buenos Aires’de konsolosluk yaptı. Orada, Güney Amerika gezisine çıkan Federico Garcia Lorca ile karşılaştı. Pen Club’de, Nikaragualı ünlü ozan Ruhen Dario ile birlikte bir konuşma yaptı.
1935′de Madrid konsolosu oldu. Rafael Alberti ile dostluk kurdu. “Residencia en la Tierra” Madrid’de yayımlandı. “Caballo Verde Para la Poesia – Şiirin Yeşil Atı” adlı dergiyi kurdu. Delia del Carril ile evlendi.
İLK SİYASİ ŞİİRİ İSPANYA İÇ SAVAŞINA TEPKİ
1936 ve İspanya iç savaşı. Lorca Granada yakınındaki Visnar’da kurşunlanınca Neruda ilk büyük siyasi şiirini yazdı: “Ölmüş Savaşçıların Analarına Şarkı”. Neru-da’nın konsolosluk görevine son verildi. O da Paris’e yerleşerek “Dünya Ozanları İspanya Halkını Savunuyor” dergisini yayımlamaya başladı.
1940′da Meksiko başkonsolosu oldu. Orada, Meksika ve Amerika sanatının büyük ustaları Orozko, Rivera, Siqueiros ve Meksika kültürünün diğer öncüleriyle, izlerini ve yansımalarını Evrensel Şarkı’da gördüğümüz dostluklar kurdu.
1945′de, Şili’nin Kuzey kesiminden, maden ocaklarının bulunduğu Trapaca ve Antofagasta illerinden senatör seçildi. Seçim kampanyası sırasında, uğradığı her yerde “Kuzeye Merhaba” adlı şiirini okudu. Devrimci Şili Partisi’ne girdi. Yeni Cumhurbaşkanı Gabriel Gonzales’in, kendini iktidara getiren devrimci güçlere cephe alışı Neruda’yı da etkiledi. Neruda, ona karşı, binlerce insanın okuması için mektup yazdı. Vatana ihanetle suçlandı. Kendini senato önünde savundu ve “Suçluyorum” nutkunu okudu. Mahkemeler tutuklanmasına karar verdi.
DÜNYA BARIŞSEVERLER KONGRESİ BAŞKANI
1949′da And dağlarını at üstünde aşarak yurdundan ayrıldı. Yanında kitabının taslakları vardı. Başlangıçta “Şili’ye Şarkı” adını taşıyan bu çalışmaya, gitgide genişleyerek evrensel boyutlu bir içerik kazanması üzerine, “Evrensel Şarkı” adını verdi Neruda.
Aynı yıl Paris’de toplanan “Dünya Barışseverler Kongresi”ne başkan seçildi. Doğu Avrupa ülkelerine gitti, Rusya, Polonya ve Macaristan’ı gezdi. “Evrensel Şarkı” 1950′de Meksika’da basıldı. Şili’de de kaçak bir baskı yapıldı. Asya ve Avrupa gezilerine çıktı. Picasso’yla birlikte “Dünya Barış Ödülü”nü kazandı.
1952′de Capri’de “Üzümler ve Rüzgâr” adlı yapıtına başladı. “Kaptanın Dizeleri” adlı yapıtı da, Milano’da, imzasız olarak yayımlandı. O yıl, hakkındaki kovuşturma kararının kaldırılması üzerine, anavatanına döndü.
1954′de “Temel Övgüler” yayımlandı. 1956′da yeniden Şili’ye döndü. “Yeni Temel Övgüler”i yazdı. 1958′de “Taşkın Dalga”yı yazdı. 1959′da “Deniz Yolculukları ve Dönüşler”i yazdı. 1964′de zengin bir yaşam öyküsünün şiirlerle anlatıldığı “Kara Ada Defteri” adlı yapıtı yayımlandı. 1965′te, Shakespeare çevirilerinden ötürü, Oxford Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Onur Doktorluğu’nu aldı.
1966′da “Kumda Bir Ev”, 1967′de “Barkarol” ve ” Murieta’nın Yükselişi ve Ölümü” adlı yapıtları yayımlandı. 1970′de Salvador Allende için seçim kampanyasına katıldı. “Yanan Kılıç” ve “Gök Taşları” adlı yapıtları yayımlandı.
1971 DE NOBEL EDEBIYAT ÖDÜLÜ’NÜ ALDI
1971′de Salvador Allende’nin Cumhurbaşkanlığındaki Şili’nin Paris Büyükelçisi oldu. 21 Ekim’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı.
1972′de “Verimsiz Coğrafya” adlı yapıtını yazdı. Anılarını yazmaya başladı. Fransa elçiliğinden ayrıldı. Bir hastalık geçirdi ve Şili’ye döndü. Kasım ayında, Santiago Ulus Stadı’nda düzenlenen coşkun “Pablo Neruda’ya Saygı” gösterisi gerçekleştirildi.
1973′de Parlamento seçimleri için kampanyaya katıldı. Şili’deki iç savaşın önlenmesinde çaba göstermeleri için Latin Amerika ve Avrupa aydınlarına çağrıda bulundu. 11-20 Eylül: Şili’de askerî darbe oldu. Salvador Allende öldürüldü. Neruda’nın Valparaiso’daki ve Santiago’daki evleri yağmalandı. 23 Eylül’de: Neruda hayata veda etti.
YAŞAMIŞ OLAN EN BÜYÜK DÜNYA OZANLARINDAN
Neruda yaşamış olan en büyük dünya ozanlarından birisidir. Onun aşk şiirleri dünyanın neredeyse tüm ülkelerinde okunmakta ve halen çevirileri yayımlanmaktadır. “Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı” isimli kitabı onun adını en çok duyuran kitabıdır ve daha 1961′de bu kitap Buenos Aires’teki Losada yayınevinde milyonuncu baskıyı yapmıştır. Şimdilerde bu sayı iki milyona yakındır.
Bir gün genç bir posta dağıtıcısı kapısını çaldığı Pablo Neruda’ya hayranlıkla bakarak “Ah ben de ozan olmak isterdim” der. Ünlü şair mizah dolu bir karşılık verir: “Yavrucuğum Şili’de herkes ozandır zaten. Postacılığı sürdürmen daha ilginç. Hiç değilse çok yol yürür ve şişmanlamazsın. Şili’deki tüm ozanlar davul gibi.”
Postacı ve şair arasındaki konuşma şöyle gelişir:
-Demek istiyorum ki, ozan olsaydım söylemek istediğim her şeyi söyleyebilirdim.
-Ne söylemek istiyorsun peki?
-İşte asıl sorun bu ya, ozan olmadığım için söyleyemiyorum.
Neruda, genç postacıya sahili izleyerek körfeze gitmesini ve yol boyunca denizi gözlemleyerek metaforlar üretmesini önerir. Metaforun ne demek olduğunu soran postacıya örnek olsun diye de, bir şiirini okur:
Dizelerden etkilenen postacının “Sizin sözcüklerinizle sallanan bir gemi gibi hissettim kendimi” sözü üzerine gülümser Neruda: “İşte bir metafor yaptın…”
Ve böylelikle güzel bir dostluk başlar Şilili şair Pablo Neruda ile postacı Mario Jimenez arasında.
AŞK AĞIR HASTALIK SAYILMAZ, ÇARESI VAR
Bir gün, Mario, aşık olduğunu açıklar. Neruda, “Ağır hastalık sayılmaz, çaresi var” diyerek kızın adını sorar. Postacı âşık olduğu kızın adını söyleyince İtalyan şair Dante’yi anımsar… Neruda: “Beatrice…” (Dante’nin büyük aşkının adı da Beatrice’dir, Beatrice Portineri.)
Postacı Mario, sevgilisini anlatırken Neruda’ya partisi tarafından Şili Cumhurbaşkanlığı’na aday gösterildiği haberi gelir. Cumhurbaşkanlığı’na Allende seçilince kazanmaya niyeti olmayan şair memnunluk içinde yeniden köyüne döner.
1971 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Neruda, daha sonra Paris’e Büyükelçi olarak gönderilir. Şair ile postacı arasındaki dostluk asla kopmaz. Sürekli olarak mektup yazan Neruda, postacı dostuna ses kayıt cihazı göndererek şunları ister: “Denizi özlüyorum. Kuşları özlüyorum. Bana evimin seslerini gönder. Bahçeye gir ve çanları çal. İlk önce rüzgârın hareketiyle sallanan küçük çanların ince seslerini kaydet, sonra büyük çanın ipini beş altı kez çek. Kayalıklarda yürü Mario, dalgaların patlayışını kaydet.”
Mario Jimenez şair dostunun “metafor”a ihtiyaç duyduğunu çok iyi anlayarak isteğini yerine getirir.
Pablo Neruda evine döndüğünde oldukça hastadır. Ama, kısa bir süre sonra çok sevdiği ülkesinde büyük bir düş kırıklığı yaşar. Dikta rejiminin askerleri şairin evini abluka altına alırlar. Ama, Mario, şairin kapısını çalmayı başarır. Neruda, yıllar önce kendisine şair olmak istediğini söyleyen postacı dostunu görünce tutamaz gözyaşlarını. Beatrice ile evlenmiş, bir de oğlan babası olmuştur Mario.
Neruda hasta yatağından kalkıp pencereden denizi görmek ister ama Mario, “Serin bir rüzgâr esiyor” diyerek karşı çıkar. Neruda’nın yanıtı muhteşemdir: “Ne gizlemek istiyorsun benden? Belki de pencereyi açtığımda deniz artık orada, aşağıda olmayacak. Onu da mı götürdüler?”
Son anlarında hastaneye kaldırılan Neruda’nın Şili’deki tüm ozanlarınkine benzeyen “davul gibi” bedenini uğurlayanlar arasında sadık dostu Mario Jimenez de vardır.
Eserleri
* Crepusculario (Alacakaranlık Kitabı), 1923
* Veinte poemas de amor y una canción desesperada (Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı), 1924
* Tentativa del hombre infinito. – Santiago : Nascimento, 1926
* Anillos / Pablo Neruda, Tomás Lago. – Santiago : Nascimento, 1926
* El habitante y su esperanza. – Santiago : Nascimento, 1926
* El hondero entusiasta. – Santiago : Empresa Letras, 1933
* Residencia en la tierra : 1925-1931. – Santiago : Nascimento, 1933
* Residencia en la tierra : 1925-1935. – Enl. ed. – Madrid : Cruz & Raya, 1935 . – 2 vol.
* España en el corazón. – Santiago : Ercilla, 1937
* Las furias y las penas. – Santiago : Nascimento, 1939
* Canto general de Chile : Fragmentos. – Mexico City : Privately published, 1943
* Tercera residencia : 1935-1945. – Buenos Aires : Losada, 1947
* Alturas de Macchu Picchu. – Santiago : Librería Neira, 1947
* Canto general. – Mexico City : Talleres Gráficos de la Nación, 1950
* Los versos del capitán. – Napol : Naples: L’Arte Tipografica, 1952
* Las uvas y el viento. – Santiago : Nascimento, 1954
* Odas elementales. – Buenos Aires : Losada, 1954
* Nuevas odas elementales. – Buenos Aires : Losada, 1956
* Obras completas. – Buenos Aires : Losada, 1957. – Enl. ed. 1962, 2 vol. – Enl. ed. 1967. – Enl. ed. 1973, 3 vol.
* Tercer libro de las odas. – Buenos Aires : Losada, 1957
* Estravagario. – Buenos Aires : Losada, 1958
* Navegaciones y regresos. – Buenos Aires : Losada, 1959
* Cien sonetos de amor. – Santiago : Editorial Universitaria, 1959 (100 Aşk Sonesi)
* Canción de gesta. – Havana : Casa de las Américas, 1960
* Las piedras de Chile. – Buenos Aires : Losada, 1961
* Cantos ceremoniales. – Buenos Aires : Losada, 1961
* Plenos poderes. – Buenos Aires Losada, 1962
* Memorial de Isla Negra. – Buenos Aires : Losada, 1964. – 5 vol.
* Arte de pájaros. – Santiago : Sociedad de Amigos del Arte Contemporáneo, 1966
* Una casa en la arena. – Barcelona : Lumen, 1966
* Fulgor y muerte de Joaquín Murieta : bandido chileno injusticiado en California el *23 de julio de 1853. – Santiago : Zig-Zag, 1967
* La barcarola. – Buenos Aires : Losada, 1967
* Las manos del día. – Buenos Aires : Losada, 1968
* Fin de mundo. – Santiago : Sociedad de Arte Contemporáneo, 1969
* Aún. – Santiago : Nascimento, 1969
* Maremoto. – Santiago : Sociedad de Arte Contemporáneo de Santiago, 1970
* La espada encendida. – Buenos Aires : Losada, 1970
* Las piedras del cie. – Buenos Aires : Losada, 1970
* Geografía infructuosa. – Buenos Aires : Losada, 1972
* Incitación al nixonicidio y alabanza de la revolución chilena. – Buenos Aires : Losada, 1973
* La rosa separada. – Buenos Aires : Losada, 1973
* El mar y las campanas. – Buenos Aires : Losada, 1973
* Jardín de invierno. – Buenos Aires : Losada, 1974
* 2000. – Buenos Aires : Losada, 1974
* El corazón amarillo. – Buenos Aires : Losada, 1974
* Libro de las preguntas. – Buenos Aires : Losada, 1974 (Sorular Kitabı)
* Elegía. – Buenos Aires : Losada, 1974
* Defectos escogidos. – Buenos Aires : Losada, 1974
* Confieso que he vivido. – Barcelona : Seix Barral, 1974 (Yaşadığımı İtiraf Ediyorum)
* Cartas a Laura. – Madrid : Ediciones Cultura Hispánica del Centro Iberoamericano de Cooperación, 1978
* Para nacer he nacido. – Barcelona : Seix Barral, 1978
* El río invisible : poesía y prosa de juventud. – Barcelona : Seix Barral, 1980
* Cuadernos de Temuco : 1919-1920 / edición y prólogo de Víctor Farías. – Buenos Aires : Seix Barral, 1996
* Yo acuso : discursos parlamentarios (1945-1948) / edición a cargo de Leonidas Aguirre Silva. – Bogotá : *Editorial Oveja Negra, 2002
Toplam okunma (4423) Bugün(4) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Sen kimin yetimisin, Kimi bekliyorsun durduğun yerde? [Rüzgarın Yırtık Yeri - Metin Altıok] Kasım 15, 2009
Posted by cafrande.org in : Şairler Şiirler - Poets Poetry , add a comment
|
Artık tutunacak kimsen kalmadı,
Nasıl biliyorsan öyle düğümle zamanı.
Bütün ölümleri gör,
Birini evlat edin kendine.
Oysa sen, boş bir kabın taş darası.
Yine de denkleştirip gidiyorsun hayatı.
Tuzağa yem, hançere bağ oluyorsun.
Zehire katıyorlar seni, şair ne duruyorsun
Gemilere bin, trenlere atla.
Kimsenin umursamadığı, hiçbir işe yaramayan
Kaldır şu gereksiz tanıklığı ortadan.
.
Ne kadar tıkasan kulaklarını,
Duymamaya çalışsan
Göğsünde bir titreşimdir konuşmaları.
Görmesen seslerden anlıyorsun.
Kazdıkları çukuru, ördükleri duvarı.
Çakılısın buzdan çivilerle
Boynu bükük bir haçın üstünde.
Yerde buluyorsun kendini her sabah,
Yeniden gerilmek üzere,
Saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı
Daha ne bekliyorsun durduğun yerde?
.
Katmerli yalanı gördün, yalınkat gerçeği,
Bilicinin ürpererek söylediği
Sevgi gereksinimlerini gördün kimilerinin,
Tırnaklarını denemek için
Yılanın deri değiştirmesini,
Gülüşün kurdunu, sineğini gözün;
Yüreğinde bir ağaç gürültüyle devrilirken,
Aksayarak yürüyen umudun arkasından
Gülün kanayan hüznünü gördün.
.
İşte tanıksın ölümün pazarlık ettiğine
Toptan ve perakende,
Pantolon ütüsünün keskinliğine,
Bozulup bütünlenmesine paranın,
Mevsimsiz bir çocuğun kekre yüzüne,
Yabancı işçiliğine martının
Deniz olmayan bir uzak ülkede,
Daha binlerce, binlerce şeye.
Yaz bunları ve imzala sana yetecekse.
.
Bana delik deşik bir yürekle
Pası küflü, çürümeyi söyle.
Yangın yerlerinin katran gözyaşlarını,
Bana göçüğün kırık kemiklerini,
Sancısını suyun, rüzgarın yırtık yerini
Ve bunlardan payına düşeni söyle.
Ne kadarı kaldı babandan,
Sen ne ekledin üstüne,
Acının sana getirdiği ürem ne?
Şair bana mutluluktan söz etme,
Beyaz baston kullanan bir dille.
.
İşte tanıksın daha nelere?
Testi gömüyorlar göğsüne eskisin diye,
Keçe gibi kimi zaman, parlatmak için
Bakır kaplara sürüyorlar seni
Şair hiçbir tansık bekleme,
Dolaş yıkıntılar, çöplükler içinde,
Sen ey gülünç ve deli mesih;
Ölmeyi bilmediğine göre,
Saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı
Pelteleşmiş yapışkan haçını
Islık çalarak sokaklarda sürükle.
.
Metin Altıok
Toplam okunma (4026) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Ömer Berdibek şiirleri: uzun hikâyelerin kahır yolcuları/ şimdi herkes kendi seferinde yorgun Kasım 8, 2009
Posted by cafrande.org in : Şairler Şiirler - Poets Poetry , add a commentEvvel- Ömer Berdibek
|
kuru otlara dokunan
haylaz esintilerle
bir daha yürüyebilirim.
kutsanan ruhuma
gülüşler eklenirken
beni bir sedir dalında
unutan alaca ile
nakışlanan ufku
lanetleyen rüzgarlarda
sonsuz bir ölüme ihanet sayıldığımda
evvelce durulsun su.
(Zan adlı kitabından, sayfa 16-17, 2007)
1977 Bingöl doğumlu olan şair, Azerbaycan İnşaat Mühendisleri Üniversitesi, İnşaat mühendisliği bölümden mezun oldu. Şiirleri Varlık, Yolcu, Berfin Bahar, Güney Sanat, Şiiri Özlüyorum, Bir Nokta, Pitoresk ve Merdiven şiir dergilerinde yayımlandı.
İlk şiir kitabı “Ankebut”, Mayıs yayınları tarafından düzenlenen Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü 2004 Jüri Özel Ödülü”ne değer görüldü. “Zan” adlı ikinci şiir kitabı 2007 yılında çıktı.
Barış Kişin: Berdibek, Doğu’nun kendine özgü içtenliği ve mistisizmi ile dikkat çekiyor. Bir tarafta şüphe edilemeyen gerçeğe dayalı doğrular bir taraftan kuşku ve kaygıdan beslenen sırlı sözler. İç içe beraber aynı kitapta, aynı sayfada, bazen aynı dizede yer alıyor.
Zaman zaman dile düşen dualardan kalma kelimeler sızıyor söze. Onun için gündelik hayatın içinde “öteki”nin tarafındadır dili.
Şüpheyi şiire yediren imgelere, akıp giden zamanın lafı edilmeyen Doğu’dan söz ediyor. Bütün gizemiyle göğü yere indiren düşlerin dibinde yol alıyor. Şiirinde bazen kapalı bir kutu, çıkışsız bir söz, dönülmesi gereken bir yol oluyor yaşam, herkes kendi yerine ölüyor. Bazen mil çekilmiş gözlerle bir yap boz tahtasının başındadır insan, kalbi kanlı tezgahlarda öğütülen.
Ankebut
ankebut sûresindeki saklı adamların
sesini duyardım her gece.
yüzümü döktüğüm kuyulardan çektiğimde
her gece yıldızlar üşüşürdü üstüme.
asil bir öyküyü imleyen zühreyle
züleyha’nın kalbindeki adam, her gece
bir yıldız aşırırdı uykularımdan.
eğri demirin paslı masumiyetinde
gözlerimi içime sakladım her gece
yağız atlıların kılıçlarına boynu takılan
tavus kuşunun imanıyla. bunu
cellâtların düşlerine dahi fısıldamadım
yalnız her gece, engerek sesiyle gelen
kâbil’in suçunu fısıldadım kalbime.
her gece ansızın uyanan çirkin yüzüm
harem cariyelerinin mahçup şehvetiyle
ürkek ürkek anlatırdı kendini.
taş aynalara saklarken yüzümü
eyüb’ün cüzamla sınanan elleri
beni bir dağ ceylanına aşklandıran
naçar ürperişlerimle ayırmalısın
mecnunun zavallı kelamlarından. bunu
kalbimin rahvan sesiyle fısıldadım
allaha. kendimi kendimden kovduğumdan beri
su sesinde gül yaralıyorum. ve
şarkıları çağırıyorum ölümlerime
her gece gladyatör direnmelerinden
isa’nın ellerine ve ayaklarına benzeyen
hazin kelimler devşirirken
leyla’nın efsunlu yüzüne çarpan dudaklarımla
beni af edin sokaklara yayılan mayıs işçileri
deli dudaklarını dişleyen kutsal fahişeler
kalbimi mühürleyen esmer akşamlarda.
ey esmer akşamlar akan ve yalan
simli yıldızlarına söyle de gitsinler
yoksa o hilkat garibelerinin lacivert yüzü
şu irinli soluklarımla boğulacak.
hallacın yaralı dili inkâra yaslananda
bendim. öyleyse kindar göğsümü parçala, esrik
gözlerime dokunarak boz bu ılgıt sihri
çöl ikliminden kalan susuzluğumla acıyan
yerlerimi bir hurma dalıyla serinlet ya da
bırak gölgesine yaslandığım yapraklar
saklı yerimdeki esmer akşamlarda
mülteci bir asayla iki yana düşsün.
Cafer Yurtsever: Gözü kapalı, rast gele seçilip alçak sesle, hatta mümkünse mırıldanarak okunabilecek şiirler yazmış Ömer Berdibek. Şiirini beğendirmek için değil, okunur kılmak için titiz davrandığı seçtiği sözcüklerden anlaşılıyor. Her şiirin “haddini aşan” dizelerle örülmüş olması şairin yaşını gizleme, kendisini kırkında, ellisinde gösterme çabası değil de genç şairin daha ilk kitabında ne kadar olgunlaştığını gösteriyor.
siyah kuyu
güneşin yüzümdeki kırık izleriyle
kuyulara zeytin düşürdüm
sarmaşık hoyratlığıyla
sevişirken duvar diplerinde
su sesiyle çekildim kireç tozuna
ve kalbimde irinli yaralar çoğaltan
gecenin siyah yanağına
acıyı bağışladım.
sonra bir ışık;
kirli beyaz gülümserken, kent;
yüzünü yüzüme sürdü. sustum
menekşeli kâhinlerin ve gözleri
buğulu büyücülerin savaşlarından
arta kalan kırık bir aynada
yüzüm çatlamış
alnım horlanıyordu.
eylüle söyledim
suya yazılanları, müteşabih ayetleri
ve yaşamışlığı suya söylemiştim
çölü ve güneşi sonra
sırtımı bozguna uğratan o törpüyü
söyledim söyledim de duymadım
midyelerin ve salyangozların sağır kelimelerini
kovdum hecelerden muzbit harfleri
sonra kutsi ayetlerden kovuldu herkes
herkes günahını kendi kalbine sakladı
eylüle söyledim sararan yaprakları
ansızın ölmeyi
eylüle söyledim.
dilim ağuluydu, şarapla yundum
azizlerin inzivalarını. yaralı kelamlarda
düşlerimin sızılarını dillendirmeyi
ne güneşe dinletebildim ne suya ve çöl;
kendimi sana sürdüm yaranı sağaltmaya
çocukluk düşümden gelen gül
dinlemedin huysuz şarkılarımı
eylüle söyledim akrepli zamanları
ansızın ölmeyi
eylüle söyledim.
çürümeye direnen kar şarkılarıyla, aşağıda;
hazirandı. pullu bir alabalık! mevsiminde
suya okuyordu ninnilerini, hikâyesini
hikâye ettim bütün dillere
kendimde denedim yenilmeyi
kendimden bir fersah uzak
dillerden yine kendime döndüm
kalp yolunda yorgun köpüklerden
döndüm de tütün yaprağında ruhumu
eylüle söyledim gidilen yolu
ansızın ölmeyi
eylüle söyledim
iki yanımda ağaçlar uzuyordu
ihtiyar gövdelerine saklanmış sırlara
kapısına zerdali kökü bıraktığım anneme
uzak tutarken yolumu. beni terk etti
o çakır kedili ev. kırgın kırgın
eylüle söyledim buğulu yalnızlıkları
ansızın ölmeyi
eylüle söyledim
su yolundan dönen toyluğum
asil bir acıya kuşandı. ardımda;
o kısa boylu dağın yamacındaki
uzun hikâyelerin kahır yolcuları
şimdi herkes kendi seferinde yorgun
kefaretsiz ömürlerde yaşamaktan
yeminli dilleriyle kovgun
seferilerden bir ben dönmedim
bunu da eylüle söyledim
her şeyi ve herkesi
ansızın ölmekle
eylüle söyledim.
Orhan Kahyaoğlu: Ömer Berdibek’ in Zan’ı haftalar önce üzerinde durduğumuz, ‘Doğu Şiiri’ ve şairleri ailesi içinde düşünülebilen kitaplardan biri. Ekseni; kent kültürü ve bu kültürün ürettiği kozmopolit duyarlılıklara yaslansa da, doğuya has duygusal alışverişleri ve çatışkıları içinde barındıran bir acıyı, hüznü haber veriyor. Zan da bu geniş özelliğin yanında, şairin kendine has dilsel, sözcüksel arayışlarının, doğunun yarattığı, yaşattığı, dinsel veya ruhani sembol ve göndermelerin izlerine rastlanıyor. Ancak, bu kitapta, dünyanın neresinde yaşıyorsa yaşasın, münzevi olarak var olmayı seçen bir şairin şiirleri ile tanışıyor okur. Berdibek’ in iki yıl önce yayımlanan ilk kitabı Ankebut’da da hissedildiği gibi.
gölge
tenin kendini bir aşkın ceplerine sığdıran
ellerime dokundu, kardelenler solarken ruhumda
ölü yüzleri öpüyordum uzak dağlarda
onlara okuyordum şarkılarını sonsuzluğun
yolu tunçtan olmalıydı
her kapının anahtarı elmastan…
derken
içime dökülen çöl yalnızlığında
kendimden gizledim suretimi
ışıldayan günden
ah ölesiye korkuyorum gölgemden
büyür ve yutar diye düşlerimi
güneşe bensizliğimi bırakıyorum.
kül ve gümüş
kutsal kelimelerle örtüyorum yüzümü
irisin maviden aldığı intikam
akşamları koynumda ölünce
mavi kuşlar gelip suya şarkılar söylediler
beri yanda savaşın mağlup çocukları
içime intihar yarası taşıyordular
elimde kalan çingene çocukların
yaralı öpücüklerini sürdüm yıldızlara
kırıldı yüzümün bir parçası. kırıldı
mürit gülüşünü aşktan sakınan nilüfer
hey gidi yabani düşler
kısrak bir atın heyecanından
kopardım tenha yerlerimi
şimdi külün ve gümüşün sevişmesidir zaman
portakal dalından, incir çekirdeğinden
kalbimin yaralarıdır beni koynuna ısıtan
zakkum azabından baktım sana
alnında müstehcen çillerle
tanrının günah dediği sırdın
eksilen yerlerim acımazken
içime taşınan intihar yarasında
kanlı begonyalar öldü
yabancı ve uzak sesimle seslendim
şimdi külün ve gümüşün sevişmesidir zaman.
yağmur düşleri
saçları ıslanıyor akşamların
bense tutturmuşum bir nakarat
habire yüreğimi geri sarıyorum
özlediğim ilk öpüşüm
ıslak dudaklarımda yangın
gibi
tutuşurken gece
ölünmeli
huysuz özleminle taşlanmalı ki
yüreğim
örselensin bu türkü
bozuk bir dişli
gibi
habire gıcırdasın ölüm.
kıyamet çölü
o tenha
patika yollardan
üşüyen mavi tomurcukların
esintisiyle
çingene çiçekçilerin
ölümleri gelir usulca.
beyaz örtü altında kalan
kaçak tütünle
dudaklarımın çatlamışlığında
ağıtlar
kavruk kelamların esrarıyla
anlatınca kendi şarkılarını
sarısabırsız
mahzun bir ışık halesiyle
yol alır yaz serinliğini
zemheri vaktine ayartır
sarı solucan kahrıyla.
siyahlar kuşanan aşkı muhabbet
patırtılarla uyandırır günü
gözleri buğusuz
esrarlı aynaların gücü ardında
cevher yangını mahpus.
papatyalar misali
gül kokusundan nazlı dul
buyur, keşfedilmemiş yerlerime
seni sımsıcak tutayım.
yıldız falcısını ve buyruğunu
en rutubetli zamanlarda
ıslak su damlalarıyla sığdırmalı
kırağı iklimiyle tamam vakte
çünkü yârin kemali erişmektir
ve rüyaların diliyle destanlardan
akşamları okuyup
kendini lanetleyen bilge
gelirsen ölümle bilinirim
boş kovanlardaki matemle
çiçekçi arılarda.
vaktinden önce kopar yazgı
sımsıkı kenetlenen dualarla
sığınır ücra renklerime
ömürse;
boyanmayan desen gibi
çırılçıplak kalan duvarda
sıvasız durur akşama.
daha dün tesadüfen sevdim seni
sallanır gibi zaman
uzayan şarkılar
çetrefil dizelerle
kıyamet çölünden geldim
su, ekmek ve aşk ile
sedyede taşınmaya hazır
bir hınzır yürek acısı
esareti kıran zincirin kılıcıyla
ayrı düşmüş kırlangıçlar.
tan doğuran yalnızlık
düşer çıngırak seslerinden
sonra uzak
kurtlar ile kuşlar
tüfekler
ve ses keser sesi
bilinen buymuş
sendeler ceylan
kırık ayağında domdom
pansumansız ölür
rüzgârın uğultusunda
mağara inleyişiyle.
kaos yaratan aşk
gül getirir
puslu sabahların eşiğine
yalanlı düşlerin
erdemleriyle
kınanmış bir varoluş
bulduğu üç gün
gün günden geçer
sirensiz
ışıksız.
şehrin kenar sokaklarına düşen
palmiyeler, bölüşülen şarapla
damağa sunulan sevgilinin ışığı
perdesiz camlarda evler üryan
alnıma dökülen aklarla
serpilen hayat ve savrulan
çiçek tozuyla beton altında
çatlayan ejderin çatal ağzı
ve şehrin koynunda dev uyur
arada şair ölür
bekâretiyle kalan mısralar
kırılgan ve nazif.
dağ tırmanan karınca
acıtır yolu, kavuşmak
faslıyla uzayan menzili
ve ellerinde üç gün getirir
mahşer sokaklarından dileklerini
yorgunluk devşirme günlerinden
ıslak ve rutubetsiz kalsın diye
taşralı bir ağaca asılan mendille.
Toplam okunma (4765) Bugün(0) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Ahmet Hamdi Tampınar (1901-1962) Şiirleri Ekim 29, 2009
Posted by cafrande.org in : Şairler Şiirler - Poets Poetry , 1 comment so far
Karışan saatler içinde hâtırana
Bazı sabahlarla ikindiler yan yana,
Değişik gülleri sanki tek bir baharın;
Bâkir hülyasıyla beyaz ve ürkek yarın,
O sükût bahçesi, ufkunda kuş yerine
Hasret kanat çırpar düşünen ellerine…
Hep aynı nağmede çılgın dolaşan yaylar,
Bir yıldız kervanı gibi haftalar, aylar
Hep aynı hayalin peşinde bu yolculuk,
Hep gül yangını ve bahar sıtması ufuk…
Tenha bir ucunda gecenin bir sır gibi
Fısıldanan adın kardeş, dost ve sevgili,
Durgun havuzların süsü ten rengi çiçek
Bir mevsim cümbüşü içinde süzülerek
Ömrün gecesinde ve kader rüzgarında
Bir ürperme olur çıplak omuzlarında..
HATIRLAMA
Sen akşamlar kadar büyülü, sıcak,
Rüyalarım kadar sade, güzeldin,
Başbaşa uzandık günlerce ıslak
Çimenlerine yaz bahçelerinin.
Ömrün gecesinde sükun, aydınlık
Boşanan bir seldi avuçlarından,
Bir masal meyvası gibi paylaştık
Mehtabı kırılmış dal uçlarından.
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmış akışında,
Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.
Başım sükûtu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen;
İçim muradıma ermiş
Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.
Her Şey Yerli Yerinde
Her şey yerli yerinde; havuz başında servi
Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan,
Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan,
Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi
Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak,
Serpilen aydınlıkta dalların arasından
Büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyor zaman
Sessizlik dökülüyor bir yerde yaprak yaprak.
Biliyorum gölgede senin uyuduğunu
Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin
Hazların aleminde yumulmuş kirpiklerin
Yüzünde bir tebessüm bu ağır öğle sonu.
Belki rüyalarındır bu taze açmış güller,
Bu yumuşak aydınlık dalların tepesinde,
Bitmeyen aşk türküsü kumruların sesinde,
Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner.
Her şey yerli yerinde; bir dolap uzaklarda
Azapta bir ruh gibi gıcırdıyor durmadan,
Bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan
Kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgarda.
Karışan Saatler İçinde
Karışan saatler içinde hâtırana
Bazı sabahlarla ikindiler yan yana,
Değişik gülleri sanki tek bir baharın;
Bâkir hülyasıyla beyaz ve ürkek yarın,
O sükût bahçesi, ufkunda kuş yerine
Hasret kanat çırpar düşünen ellerine…
Hep aynı nağmede çılgın dolaşan yaylar,
Bir yıldız kervanı gibi haftalar, aylar
Hep aynı hayalin peşinde bu yolculuk,
Hep gül yangını ve bahar sıtması ufuk…
Tenha bir ucunda gecenin bir sır gibi
Fısıldanan adın kardeş, dost ve sevgili,
Durgun havuzların süsü ten rengi çiçek
Bir mevsim cümbüşü içinde süzülerek
Ömrün gecesinde ve kader rüzgârında
Bir ürperme olur çıplak omuzlarında…
Kış Bahçesi’nden
Ne güzeldi o kış bahçesinde
Güllerin çok derinlerde çalışan uykusu
Sana bir bahar hazırlamak için.
Dallar, filizler, eski masal dilberleri gibi
Hüzne ve hülyaya gömülmüş
Doğmamış çocuklara
Ninni söylüyorlardı sanki…
Ana rahmi gibi sıcak ve yüklü idi hava
İyi mayalanmış hamur gibi
Gizli nabızlarla atıyordu toprak
Hatırlama
Sen akşamlar kadar büyülü, sıcak
Rüyaların kadar sade, güzeldin,
Başbaşa uzandık günlerce ıslak
Çimenlerinde yaz bahçelerinin.
Ömrün gecesinde sükun, aydınlık
Boşanan bir seldi avuçlarından
Bir masal meyvası gibi paylaştık
Mehtabı kırılmış dal uçlarından
Yağmur
Uyu! Gözlerinde renksiz bir perde,
Bir parça uzaklaş kederlerinden.
Bir ruh gülümsüyor gibi derinden,
Mehtabın ördüğü saatler nerde?
Varsın bahçelerde rüzgar gezinsin,
Yağmur ince ince toprağa sinsin,
Bir başka alemden gelmiş gibisin,
Dalmış gözlerinle pencerelerde.
BURSA`DA ZAMAN
Bursa`da bir eski cami avlusu,
Mermer sadirvanda sakirdiyan su.
Orhan zamanindan kalma bir duvar…
Onunla bir yasta ihtiyar cinar,
Eliyor dört yana sakin bir günü;
Bir rüyadan artakalmanin hüzünü
Icinde, gülüyor bana derinden,
Sanki bir hatira serinliginden,
Ovanin yesili, gögün mavisi,
Ve mimarilerin en ilahisi…
Bir zafer müjdesi burda her isim,
Yekpare bir anda gün, saat, mevsim,
Yasiyor sihrini gecmis zamanin,
Hala bu taslarda gülen rüyanin,
Güvercin bakisli sessizlik bile
Cinliyor bu gecmis zaman vehmiyle.
Gümüslü bir fecrin zafer aynasi,
Muradiye, sabrin aci mehvasi,
Ömrümün timsali beyaz nilüfer,
Türbeler, camiler, eski bahceler.
Sanli menkibesi binlerce erin,
Sesi arsa cikan hengamelerin
Nakleder yadini gelen gecene…
Bu hayalde uyur Bursa her gece:
Her sabah onunla uyanir, güler
Gümüs aydinlikta serviler güller
Serin hulyasiyle cesmelerinin;
Basindayim sanki bir mucizenin
Su sesi ve kanat sakirtisindan,
Billur bir avize Bursa`da zaman.
Yesli türbesini gezdik dün aksam;
Duyduk bir müsiki gibi zamandan.
Cinilere sinmis Kur`an sesini;
Fetih günlerinin saf nes`esini,
Aydinlanir gördüm tebessümünle…
Isterdim bu eski yerde seninle
Bas-basa uyumak son uykumuzu
Bu sükün icinde… Ve ufkumuzu,
Cepcevre kaplasin bu ziya, bu renk,
Havayi doldursun uhrevi ahenk.
Bir ilah uykusu olur elbette
Ölüm bu tilsimli ebediyette,
Belki de rüyasi eski cedlerin,
Beyaz bahcesinde su seslerinin.
YAGMUR
Uyu! gözlerinde renksiz bir perde,
Bir parca uzaklas kederlerinden
Bir ruh gülümsüyor gibi derinden.
Meh-tabin ördügü saatler nerde?
Yarsin bahcelerde rüzgar gezinsin,
Yagmur ince ince topraga sinsin,
Bir baska alemden gelmis gibisin,
Dalmis gözlerinle pencerelerde.
BIR GÜN ICADIYE`DE
Bir gün Icadiye`de veya Sultantepe`de,
Bir beste kanatlanir, birden oldugun yerde
Bir kainat acilir, genis, sonsuz, büyülü,
Bu günün rüzgarinda yikanan mazi gülü
Dagilir yaprak yaprak hayalindeki suya
Bir baska gözle bakarsin ömür denen uykuya.
Belki en hulyalisi duydugun masallarin
O safak saltanati korularda dallarin
Her ufku tek basina bekleyen eski camlar
Bir sir gibi ömründen sizdirilmis aksamlar,
Ardicla kestanenin her yillik macerasi
Harap mezarliklarda ölülerin duasi
Gelir ve tekrar dogar ölmüs sandigin aska
Anlarsin ölüm yoktur gecen zamandan baska.
——————————————————————————–
ESIK
Bu yekpare akis, durgun, derinden…
Her aynada yalniz kendi görünen
Bu yüz ve sifasiz yüzü esyanin
Kendi cevherinde mahpus bir anin
Dagittigi dünya hep yaprak yaprak,
Dalgin, unutulmus sesleri uzak
Bir uykudan bana tekrar dönenler,
Icimde, disimda hep ayni cember.
Bin elmas parilti oyun ve halka
Kücük ve hic degismez dalgalarla
Bende bana mechul aksamlar yoklar.
Gülen ve gömülen gölge ufuklar
Acayip davetlerin rüzgarinda
Her lahza yine kendi sularinda…
Uzakta, aya cok yakin bir yerede,
Cilgin ve muhtesem harabelerde,
Büyük sukutlarin firtinasi var.
Mermer duvarlarda kirilmis sazlar,
Cok genc ucusunda ve hangi hasin
Yildiza gülerek carptigi icin
Alninda bir siyah nokta geceden
Kovulanlar isik bahcelerinden,
Bu ciplak, ümisiz ve saf duada.
Ve bir kadin beyaz, sakin büyülü
Gögsünde kaniyan bir zaman gülü
Mahzun bakislarla dinler derinde
Olup olmamanin esiklerinde
Garip telasini binlerce fecrin
Ocaginda nezir güvercinlerin
Hülyam o kivilcim ve kül yagmuru
Cirpinir bu beyaz mahsere dogru.
Ey hic sasmayan göz, büyük büyük atmaca
Gölgesi günesin üstünde ucan
Disi kuyrugunda ebedi yilan,
Ve üstüste rüya.
Bir ses yavasca,
Bir ses, bin uykudan mahmur ve zengin
Zümrüt usaresi maviliklerin
Sularin üstünde arar kendini
Yoklar, ömrün bütün sahillerini
Cizgiler silinir, ufuk bir beyaz
Cin Kasesi olur, toprak, yosun, saz
Hep birden tutusur, narin kemerler
Alevden sütunlar, altin mücevher,
Ah bu cilgin yagma.. Orman catirdar
Ve ciplak aynasi ufkun tekrarlar
Büyük masalini aydinliklarin
El ele bir oyun bugün ve yarin
Bütün pinarlara kostum cevap yok
Tekrar bana döndü her attigim ok
Her ciglik önümde tutustu yandi
Tahtayi kurt oydu, tas yosunlandi,
Yabani otlarla örtülü duvar…
Ilhamli cehresi hilkatin sular
Kac kere degisti önümde böyle,
Birbiri ardinca gün ve mevsimle…
Ve kac kere bahar güldü derinde
Güllerin kanayan bekaretinde
Taze gülüsüyle topragin suyun…
Tilsimli kadehi her susuzlugun
Ey safakdan, sirdan, arzudan hayal
Yildizlarin bize ördügü masal
Kac kere yarattim tenhada seni
Beyaz kollarini, sicak buseni…
Bakisin, gülüsün nes`en ve hüznün
Ay altinda bir gül nagmesi yüzün…
Evet cok bekledim, kac kere hazan,
Dinc atlar kosturdu bos ufuklardan
Yeleler alevli, agiz köpüklü,
Bulutlar bir kanli hiddetle yüklü
Gectikce batiya dogru önümden
Zalim ümitlerle ürperirdim ben,
Duyardim uzlette her an bir yeni
Alemin yikilip devrildigini
Cilgin mahserinde ses ve renklerin…
Benden sor sirrini mesafelerin
Benden sor benden dinle aksami…
Rabbim bu sonsuzluk ve onun tadi…
Bir ses yavasca der, birak yalvarsin,
Hayat bu kapida.. ne cikar varsin,
Nakislar gülmesin beyaz tasinda
Ölüme benzeyen bu sonsuslugun
Caglayan hayaller yeter basinda…
Bir fikir, bir sekil dalinda olgun
Agir sallanan hazan meyvasi,
Gurbet, mendillerin cirpinan yasi,
Yüzler ki bir uzak müjdeye benzer,
Her türlü isiga kapanmis gözler,
Her sey, hepsi gülen, susan, kamasan
Rengiyle toplanir bende bu aksam
Rüzgarla tarümar, mevsimle sarhos
Gelir ta kalbimde dügümlenir…
Bos ve ümitsizdir aksamin hüznü
Bu tenha cesmede bir an yüzünü
seyredenler altin sazlar icinde
Ruh muammasinin ürperisinde
Kaybolmus sanirlar kendilerini…
Birak bu tesadüf bahcelerini…
Hakikat, cok uzak, karanlik, derin
Bir dille konusur, büyük köklerin
Toprakla ezelden karismis dili,
Geceyle ölümdür asil sevgili
Bu ikiz aynada toplanir yollar
Karanlik yaratir, ölüm tamamlar.
Kacalim seninle biz de geceye
Ölümün kardesi saf düsünceye…
Yeter büyüsüne aldandigimiz
Günesin..biraz da yalnizligimiz
Kendi aynasinda gülsün, gerinsin
Güvercin topuklu sükut gezinsin.
Ahmet Hamdi Tanpınar
1901 İstanbul doğumlu. Babasının işi gereği, ilkokuldan liseye kadar Andolu’nun çeşitli şehirlerinde sürdürdü eğitmini.Baytar mektebini bırakarak girdiği İstanbul Darülfünun Edebiyat bölümününden 1923′de mezun olduktan sonra Erzurum, Konya ve Ankara’da edebiyat öğretmenliği yaptı. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde dersler veren Tanpınar, İÜ Edebiyat Bölümü Tanzimat Edebiyatı kürsüsünde proesörlüğe seçildi. 1942-1946 yılları arasında Maraş milletvekili olduktan sonra yeniden eğitim hizmetine döndü, 1949 yılında İÜ Edebiyat Bölümü Yeni Türk Edebiyatı profesörlüğüne getirildi. 1962 yılında kalp rahatsızlığı sonucu ölen Ahmet Hamdi, çok sayıda şiir, hikaye, roman ve deneme yazmıştı.
1949 tarihinde basılan “Huzur”, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın en tanınmış romanıdır.
ESERLERİ :
Hikaye kitapları: Abdullah Efendinin Rüyaları (1943), Yaz Yağmuru (1955), Hikayeler (1983).
Romanları: Huzur (1949), Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1962), Sahnenin Dışındakiler (1973), Mahur Beste (1975), Aydaki Kadın (1987).
Denemeleri: Beş Şehir (1946), Yahya Kemal (1961), Edebiyat Üzerine Makaleler (1969), Yaşadığım Gibi (1970). Monografi:XIX. Asır Türk Edebiyat Tarihi (1949). “Ahmet Hamdi Tanpınar’ ın Mektupları”nı da Zeynep Kerman derledi (1974; genişletilmiş ikinci basım, 1992).
Toplam okunma (3835) Bugün(2) Son okunma tarihi (09 February 2010)
çizgileri bırakacağım
Salkım salkım tan yelleri estiğinde



Tim Rayborn; Doğu Müzikleri Üzerine Çalışan Bir Batılı ve Seçilmiş Eserleri
Sinema Yazarlarına Göre 2009′un En İyi filmi IRA Açlık Grevini konu alan “Hunger” (online izle)
Kendini Anlatan Bir Masalcı: Oğuz Atay
Aydoğan Topal “Heyyamo” albümüyle cafrande.org’ta
Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy ve sanata bakışı
Felsefecilerin Önyargıları Üstüne – Friedrich Nietzsche
Nevajin – Enstrümantal Kürt Müziği/ Kurdish Instrumental Folk Music – Ararat, Munzur, Karacadağ Ezgileri
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar’ın eşi CIA ajanı mı??
“Bir ufka vardık ki artık/ Yalnız değiliz sevgilim” Tekel işçilerinin haklı mücadelesine selam olsun
Ömer Faruk Tekbilek sevilen şarkılarıyla cafrande.org’ta