Ve İnsan Otomobili Yarattı | Yürüyen Bant – İlya Ehrenburg Ağustos 28, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
Pierre Chardain montaj hattında çalışır. Arka suspansiyon yayını monte eder. Elinde yay kelepçesi vardır. Şasi hareket eder. Pierre Chardain’in bir dakika on iki saniyesi vardır. Kelepçeyi sıkıştırır. Gerektiği gibi çalışır. Ne de olsa üç çocuğu vardır. Saatte dört frank yetmiş beş santim ücret alır. Fazlasını ister. Yeni bir yatak almak istemektedir çünkü. Aydınlık bir apartman dairesinde oturmayı bile düşlemektedir. Oturduğu yerin pencereleri yüksek duvarlarla çevrili küçük bir avluya bakar. Dört yaşına gelen küçük kızı bir türlü yürümeye başlamamıştır. Çok şeyler düşler o. Kelepçeleri daha hızlı bağlamaya çabalar. On saniye, ya da yirmi saniye kazansa, kardır.
Şimdi artık bir yay kelepçesini takmak yalnızca elli beş saniye sürmektedir. Tamam, bunu başardı. Kesinlikle, tam tamına elli beş saniye. Şimdi, Pierre’in önünden saatte yetmiş şasi geçmektedir. Gene o aynı dört frank yetmiş beş santimi almaktadır. Yatak satın alamadı. Kızı hala yürümeyi öğrenemedi. Karamsar ve dalgındır eve giderken. Hep susar. Yürümeyi unutmuştur sanki. Bildiği tek şey, yayları kelepçelemek. Elli beş saniyede. Vaktinden beş yıl önce ölecek Pierre. Ama artık otomobiller, altı santim daha ucuza mal oluyor.

Jean Lebaque, Suresnes’de oturur. Conta yapar. İhtiyar bir anası, iki çocuğu vardır. Pierre gibi pek çok güzel düşü vardır onun da. Yüz contaya dört frank alır. Yaşamayı unutmuştur. Öfkeden kudurmuştur adeta. Dostlarıyla oturup zar atan, gülüp oynayan Jean Lebaque değildir o artık.Hayır. Bir Amerikan makinesidir. Yüz yirmi conta yerine iki yüz yirmi conta üretmeye başlar. Ailesine güzel şeyler alacaktır. Ama olmaz. Otomobil ucuzlamalıdır. Eğer Jean Lebaque contaları daha kısa zamanda üretiyorsa, parça ücreti değiştirilmelidir. Yüz parça başına dört frank alırken, şimdi iki frank seksen santim almaktadır. Ha gayret, daha hızlı çalışayım, dedi. İki yüz otuz contaya çıktı. Ama olmaz ki, bir Amerikan makinesi değil ki o. Tükendi Jean. Düştü. Doktor grip olduğunu söyledi. Kendisi bunun karamsarlık olduğunu biliyordu. Ne yaparsa yapsın, isterse canını çıkarsın, saptanan ücretten fazlasını alamayacaktı. Umut yoktu. Umulacak şey yoktu. Salt acele etmiş olmak için acele etmek zorundaydı, o kadar.
….
İşe yeni girmiş biri Pierre Chardin’e : ” Bu akşamki toplantıya geliyor musun? ” diye sordu.
Pierre başını iki yana salladı. Hayır, gelmiyordu. Yeni gelen daha bozulmamıştı. Hiçbir şey bilmiyordu daha. Kitaplara, tartışmalara, eğitim toplantılarına inanıyordu. Gençliğinde sessiz sakin çalışmıştı. Günde on saat çalıştı ama kimse dürtmedi onu, kimse koşturmadı. Gereçlerini ve demiri seviyordu. İşinden zevk alıyordu. Kendi kendisinin efendisiydi. O günlerde kitap okur, toplantılara giderdi. Emeğin zaferine, insanların kardeşliğine inanırdı. Ama baktı ki, kendi efendiliği beş para etmiyor! Freze tezgahı milimetrenin yüzde biri kadar hassas işliyordu. Artık Pierre makineyi değil, makine Pierre’i kullanıyordu. Şimdi yay kelepçesi takıyordu yalnızca. İnsanların kardeşliğini falan unutmuştu. Tek bir şey anlıyordu : Hiçbir şeyin değişmesi olası değildi. Yürüyen bant gidiyordu. Bunun karşısına hangi tartışmanın gücü çıkabilir ki? Gık dese tekmeyi yer. Atarlar onu. Bir başkasını, Afrikalı birini ya da bir çocuğu alırlar işe. Şu zincir kelepçelerini kim olsa yerine takar… Pierre toplantılara gitmiyor, yoldaşlarıyla görüşmüyor. Öteki insanlar neye yarar? Karşılıklı oturup susuşmaya mı?
Karısının düşleri sönmemişti ama :
” Şansımız yaver giderse Vanves’e taşınırız… Orada hava temiz…”
Pierre susuyordu. Yanıt yok. Şansımız? Yay kelepçeleri yay kelepçeleri olarak kalacaktı. Saat ücretine beş metelik ekleseler, tereyağı fiyatları yükselecekti. Vanves’de temiz hava ha? Belki öyledir, temizdir belki. İyidir. Ama orayla fabrika arası bir saat çeker. Bir saat de dönüş… Oysa Pierre öyle yorgun ki. Garip bir yorgunluk bu. Ona sararsanız, bir çeki odun kırabilir ya da hiç soluk almadan yarım mil koşabilir. Bedensel biryorgunluk değildi bu. Kafası evet, kafası yorgundu. Çabuk! Banttaki otomobil gitmeden kelepçeyi tak!… Dostlarının adını, neye benzediklerini, yüzlerini unutmuştu artık. Karısının ona sorduğunu anlamadı. Elini şöyle dalgın ve üzgün sallayarak, ” çekil başımdan!” dedi.
Karısı zaman zaman sinemaya götürürdü onu. Kaskatı, duyarsız ve uykulu uykulu otururdu orda. Karanlıkta gözlerini güçlükle açık tutabilirdi. Bankerin şu küstah konuğuna neden öyle sırnaştığını anlayamıyordu bir türlü… Çevresinde, sigara dumanları ve titrek ışık çizgilerinin doldurduğu hava, öteki izleyicilerin, dingil taşıyan ya da civata sıkıştıran adamların belirsiz düşüncelerini taşıyordu. Eli ayağı kırık, kolu kanadı kopuk düşünceler… Kürekle ikiye bölünmüş solucanlar gibi kıvranan düşünceler. Düşünce bile değil bunlar, yarı unutulmuş imgelerden oluşan bir mekanik zincir… Bir mağara adamının düşleri bunlar, sağır ve dilsiz bir adamın gevelemeleri, tüm bunlar bir hesap makinesinin sayıklamaları, duvar kağıdı yerine, dudaklar yerine, ilaç yerine tabur tabur insan. Sinemada oturan sıradan izleyici gibi görünüyorlar. Bunların her biri, birer ikişer frank verip bilet almışlar. Sansürün görmelerine izin verdiği bir toplum melodramı izliyorlar. Bu sanattır, aşağı sınıfların kültürüdür bu, Paris’tir bu. “Dünya’nın ışığı” Paris. Düşünceler kıvranıyor, bacaklar uyuşmuş, gözler sedef sinema perdesine bakmaktan kamaşmış. Projektör titremekte. Bant irlemekte.
Ve birden bir gürültü kopuyor. Yüzlerce gırtlaktan çıkan gülme sesi bu. Kahkaha sesi. Valflardan çıkan gürültüye benziyor : “A- ha-ha-ha, O-ho- ho-ho!” Sinema gürültüye boğuldu… Perdede görülen şu : Küstah konuk dans ederken düştü. Paldır küldür düştü ve monoklonu ezdi. Şuna bakın! Nasıl da yapıştı yere! Bak bak, kalkamıyor, emekliyor yerde! Ha-ha ayağının üstüne basamıyor! Nasıl da burnunu siliyor! Ho- ho- hoh-ho! Mağara adamları bir dakika kadar pençelerini havaya kaldırıp homurdandılar. Can çekişen bir neşenin pırıltıları dolar gibi oldu gözlerine. Sonra ışıklar yandı ve Pierre’in gözleri donuklaştı.
…
Pierre eve giderken ağzını açmadı. Karısı bir şeyler söylemeye çabalıyordu :
” İlginç bir filmdi. O siyah saçlı herifin ne mal olduğunu ta başında anlamıştım. Ya sen, sen anlamadın mı?”
Pierre yanıt vermedi. Karısı bütün gün çalışmıştı : Çamaşır yıkamış, kömür taşımış, yerleri ovmuştu sabahtan beri. Sırtı ağrıyordu. Omuzları tutmuyordu. Her yanı ağrıyordu. Ama o bantın başında durmuş değildi. Siyah saçlı adamlardan söz edebilirdi. Ancak Pierre, ağzını açmadı. Suskun suskun soyundu. Yatağa uzandı. Gene suskun. Bir şeyler düşünüyor. Ama ne? Siyah saçlı adam mı aklına geldi? Bir otomobil? Ya da ölüm? Yok, hayır, yastığının yanı başında, duvar kağıdı üzerindeki lekeyi düşünüyor Pierre, şu leke, ağzında piposu bulunan bir insan başına benziyordu! Hayret! Ve de iğrenç! İşte, duman tütmeye başladı pipodan!… Uzun uzun baktı bu lekeye, uzun uzun düşündü.
Sonra :
” Şuraya bir şeyler asmak gerek…” dedi karısına.
Karısı çorap yamıyordu hala. Pierre apaçık, ama boş gözlerle elektirik ampülüne bakıyordu. Gözünü kırpmadı bir süre. Soğuk ışık içinde akıyordu sanki. Kafası karıştı: Pipolu kafa, kara saçlı adam, onun tökezleyipdüşüşü – gülünç, çabuk, çabuk, kelepçeyi tak!… Pierre’in sağ eli alışkın bir hareketle kalktı, sol eli kımıltısız duruyordu. Pierre uykuya daldı. Battaniyenin üzerindeki el, kafası yeni kesilmiş tavuk gibi sıçrıyordu ikide bir. Soluğu, gördüğü karabasana ayak uyduruyordu.
Karısı Pierre’e baktı. Ne bitkin, bezgin ve solgun görünüyordu zavallı! Şu fabrikayı Allah kahretsin! Karısı sessizce, ama gerçekten sessizce göğüs geçirdi. Pierre uyuyordu ya, onun için… Uyuyordu Pierre, amma parmakları belli belirsiz oynuyordu. Yay kelepçelerini takıyor olmalıydı. Sabaha dek, akşama dek, ölüme dek sürecekti bu.
İlya Ehrenburg
Kaynak:Ve İnsan Otomobili Yarattı *
Yayına Hazırlayan: Sevim AYIK
*Ve İnsan Otomobili YarattıIlya Ehrenburg; Çeviren: Şemsa YeğinPayel Yayınları;İstanbul, 2000, 13.5 x 19.5 cm, 203 sayfa, Türkçe.
Yirminci yüzyılın tarihi, insanlığa unutulmaz acılar yaşatan iki yıkıcı ve utanç verici savaşın dışında, birçok bilimsel ve teknik buluşlarla birlikte, insanoğlunu duygusal ve hatta fiziksel olarak yok etme eğilimi gösteren otomobilin de tarihidir.Yüzyılın başında toplumsal yaşama katılan otomobil, büyük bir buluş olarak sunuldu. İnsanlar artık rahatça istedikleri yere ulaşabilecekti. Zengin evlerin önünde atlı arabalar yerine bir tutku haline gelen otomobiller bekleyecekti.
Toplu taşıma araçları yalnız yoksullar için çalışacak soylularla burjuvalarsa özel arabalar içinde seyahat edeceklerdi. Kapitalizm çok karlı bir tüketim alanı daha bulmuştu. İlerde belki de herkesin bir otomobili olabilirdi. Yüzyıl bu hızla başladı ve daha çok yoksullaştı, yaralandı ya da öldü.
Şimdilerde ‘Trafik Canavarı’ dediğimiz ve sanki toplumların genel kültür düzeylerinin dışında bir canlıymış gibi yol kenarlarına resimlerini astığımız ‘Canavar’ gittikçe büyümekte ve çok daha fazla ölümlere neden olmaktadır.
Yazdığı romanlarla 2 kez Stalin Ödülü alan Ehrenburg, bu belgesel romanıyla daha işin başında otomobillerin insan yaşamına neler getirip götürdüğünü çok vazgeçilmez bir tutku haline getirildiğini anlatırken aynı zamanda yükselmekte olan 20. yüzyıl kapitalizminin de kendini nasıl sağlamlaştırdığını, üretimlerin insanların mutluluğu için değil, daha fazla kar elde etmek için yapıldığını, sınıflar arası uçurumun daha da derinleştiğini çok geniş bir toplumsal fresk çizerek göstermektedir.Ve İnsan Otomobili Yarattı, yalnızca bir buluşun değil, insan ruhunu gittikçe kemiren, insanı kendi doğallığından uzaklaştırarak mutsuzluğun başlıca temeli haline gelen mülkiyet tutkusunun da acımasız romanıdır. (Arka Kapak)
Toplam okunma (9057) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Aşk, utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır | Aşk Üstüne – Michael De MONTAIGNE Ağustos 18, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Kitap Kitaplık - Book Library , 1 comment so far
Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir, gibi geliyor bana. Venüs’ün bize verdiği şey sonunda bir boşalma hazzı değil mi? Tıpkı doğanın başka taraflarımızın boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates’e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzın insana verdiği o acayip gıdıklama, Zenon’u, Kratippos’u düşürdüğü o delice, budalaca, saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip kendinden geçme? Hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş dolaş edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye insan hazzın son kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor?
Bunlara bakınca, Platon’un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum. Böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanlarıbirleştirmek istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.
Oyun arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin karşısında, önü açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. Biz de pekala hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz. İşte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri, Platon’un bütün felsefesini ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve, insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır. Başka her yerde az çok nazik olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir? Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de uyumada anladığını söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder. Onu sadece mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.
Doğa bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da bizi bırakır, onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız, perhizi sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha büyük hayvanlık mı olur? Türlü ulusların dinlerinde vardıkları, kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel arzunun kötülenmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş, bir bakıma insan denilen bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya… İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş meydanlar ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına geldiğini söyler.
Bazı uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. Bir bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada: Çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zerafetine, güzelliğine çok zarar verirmiş. Bu bayan iştahı olduğu zaman herkesten kaçarmış. Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine katlanamaz. Karnını doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir iştir. Türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış. Bu softalar demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar iyileşeceklerini sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor. Hayatlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar da var. Sağlık, sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belalı hallerdir. Değil yalnız birçok tarikatlar, birçok uluslar var ki doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. Güneşe lanet edip karanlıklara tapanlar bile var. Biz insanlar kendimizi kötülemeye gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o her şeyi bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av kendi kendimizdir.
O miseri! quorum guadia crimen habent. (Gallus)
Ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.
Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! O kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor? Doğanın seni zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın da mı başka işler çıkarıyorsun kendine? Sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir yerde değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı acayip, uygunsuz yasalara uymaya çabala. Üstelik bu yasalar ne kadar özel, dar, dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde arıtıyor senin. Mahalle papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı sıkıya bağlanırsın; tanrının, doğanın emirleri umurunda değildir. Bak, bir düşün bunlar üzerinde: Bütün yaşamın böyle geçiyor. (Kitap 3, bölüm 5)
DENEMELER
Michael De MONTAIGNE
Türkçesi: Sabahattin EYUBOĞLU
Cem Yayınevi 29. Basım 1997 Sf. 49-52
Toplam okunma (1188) Bugün(2) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar – Arthur Schopenhauer Ağustos 14, 2010
Posted by cafrande.org in : Kitap Kitaplık - Book Library , 1 comment so far
En değersiz gurur, milli gururdur. Bu, onunla gurur duyandaki bireysel özelliklerin yoksunluğunu ele verir. Çünkü insan neden milyonlarca insanlarla paylaştığı bir özelliğe tutunma gereği duyarbilirki başka türlü? Dikkate değer kişisel niteliklere sahip olan, sürekli göz önünde bulundurduğu ülkesinin hatalarını açıkça görebilecektir. Ama dünyada gurur duyabilecek hiç bir şeyi olmayan her zavallı aptal gurur duyabilmek için son çare olarak ait olduğu ülkesi ile gurur duyar. Şükür ki yüz tane ahmak bir araya gelse bir tane akıllı adam etmez.
- Dikensiz gül yoktur ama gülsüz pek çok diken vardır.
- Soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi donmamak için hep birlikte ısınmak üzere bir araya toplanır. Ama kısa süre sonra oklarının birbirleri üzerindeki etkilerini görüp yeniden ayrılırlar. Isınma gereksinimi onları bir kez daha bir araya getirdiğinde okları yine kendilerine engel olur ve iki kötü arasında gidip gelirler, ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar. Bunun gibi, insanların hayatlarının boşluğundan ve tekdüzeliğinden kaynaklanan toplum gereksinimi onları bir araya getirir, ama nahoş ve tiksinti verici özellikleri onları bir kez daha birbirinden ayırır.
- Gençliğin bakış açısından bakıldığında hayat sonsuz derecede uzun bir yolculuktur: yaşlılıktan bakınca çok kısa bir geçmişe benzer. Gemiyle uzaklaştığınızda kıyıdaki nesneler daha küçük, tanınması ve ayırt edilmesi daha zor hale gelirler, aynı şekilde olaylar ve etkinliklerle dolu geçmiş yıllarınızı da tanıyamazsınız.
- Aldığımız her nefes bizi sürekli etkisi altında olduğumuz ölüme doğru çeker… Nihai olarak zafer ölümün olacaktır, çünkü doğumla birlikte ölüm zaten bizim kaderimiz olmuştur ve avını yutmadan önce onunla yalnızca kısa bir süre için oynar. Bununla birlikte, hayatımıza olabildiğince uzun bir süre için büyük bir ilgi ve özenle devam ederiz, tıpkı sonunda patlayacağından emin olsak da, olabildiğince uzun ve büyük bir sabun köpüğü üflememiz gibi. 28.12.2007
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung
-Üç türlü aristokrasi vardır; birincisi yaş ve kıdem; ikincisi servet; üçüncüsü akıl ve bilgidir. En şereflisi sonuncusudur.
- Mantıkla beslenmeyen şey mantıkla yönetilemez.
- Acı çekenler ile acı çektirenler aynıdır.
-Dünyanın en yoksul insanı, paradan başka hiç bir şeyi olmayandır.
-Birbirlerini en çok teshir edenler, birbirlerini en çok itmam edenlerdir.(Tamamlayanlardır.)
-Tüm istekler ihtiyaçtan, dolayısıyla yoksunluktan, dolayısıyla ıstıraptan doğar.
-Gelişimimiz için bir aynaya ihtiyacımız vardır.
-Her çocuk bir bakıma bir dahi ve her dahi bir bakıma bir çocuktur.
-Tüm sınırlamalar kişiyi mutlu kılar. Görme, etki ve temas alanımız ne denli dar ise o denli mutlu oluruz; ne denli geniş ise o denli sıklıkta kendimizi azap içinde ya da ürkütülmüş duyumsarız. Çünkü bu alanla birlikte kaygılar, istekler, ürkünç şeyler de çoğalır ve büyür…
-İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.
-Dünyanın özü kötüdür. Yapılması gereken en iyi şey yaşam istencini reddetmektir.
-Yıkmak düzeltmekten, yalan söylemek ispatlamaktan daha kolaydır.
-Herkes kendinde eksik olanı sever.
-Beraberinde getirdikleri umutlar ve korkularla akın akın gelen arzulara teslim olduğumuz sürece… kalıcı mutluluğa ya da huzura hiçbir zaman kavuşamayız.
-Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar.Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: “bunca mutsuzluğu ve bu üzüntüyü ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?
-Doğa, insan türünü ikiye bölerken çizgiyi ortadan çekmemiştir.
-Kim ne derse desin, mutlu insanın en mutlu anı, uykuya daldığı andır ve mutsuz bir insanın en mutsuz anı, uykudan uyandığı andır. İnsan hayatı, bir tür hata olmalı.
- Para deniz suyuna benzer, ne kadar çok içersen o kadar çok ona susarsın. (Das Geld gleicht dem Seewasser. Je mehr davon getrunken wird, desto durstiger wird man.)
-Merhamet ahlakın temelidir. (Das Mitleid ist die Grundlage der Moral)
-Yazgı kartları karıştırır, biz de oynarız. (Das Schicksal mischt die Karten, und wir spielen)
-Kütüphaneler insanlığın tek güvenilir ve kalıcı olan belleğidir. (Bibliotheken sind allein das sichere und bleibende Gedächtnis des menschlichen Geschlechts)
-Kendi çıkarımız hükmü tamamıyla yanlış kılar. (Der eigene Vorteil verfälscht das Urteil vollständig)
İnsan tabi ki istediğini yapabilir, ama istediğini isteyemez. (Der Mensch kann wohl tun was er will, aber er kann nicht wollen was er will)
-Değişim değişmeyen tek şeydir.
-İyimserlik dinlerde olduğu gibi felsefede de gerçeklerin yerini almış temel bir yanılgıdır. (Aber Optimismus ist, in den Religionen, wie in der Philosophie, ein Grundirrtum, der aller Wahrheit den Weg vertritt)
-Kalbin gerçek, derin barışı ve tüm ruhun huzuru sadece yalnızlıkta bulunur. (Der wahre, tiefe Friede des Herzens und die vollkommene Gemütsruhe sind allein in der Einsamkeit zu finden)
-Kendi tecrübenin avantajı büsbütün kesinliğe sahip olmandır. (Die eigene Erfahrung hat den Vorteil völliger Gewissheit)
-Hayatın ilk elli yılı metin, geri kalanı yorumdur. (Die ersten fünfzig Jahre des Lebens sind Text, der Rest ist Kommentar)
-Zeki bir insan yalnızlıkta, düşünceleri ve hayal gücüyle mükemmel bir eğlenceye sahiptir. (Ein geistreicher Mensch hat in gänzlicher Einsamkeit an seinen eigenen Gedanken und Phantasien vortreffliche Unterhaltung)
-Yanlış bir görüşü geri almak onu savunmaktan daha çok kişilik gerektirir. (Eine falsche Ansicht zu widerrufen erfordert mehr Charakter, als sie zu verteidigen.)
-Sayfaların arasında gözyaşları, ağlama, dişlerin birbirine çarpması ve karşılıklı katletmenin korkunç gümbürtüsü olmayan felsefe, felsefe değildir. (Eine Philosophie, in der man zwischen den Seiten nicht die Tränen, das Heulen und Zähneklappern und das furchtbare Getöse des gegenseitigen allgemeinen Mordens hört, ist keine Philosophie)
-Tarih hep aynıdır, yalnız hep farklı. (Geschichte ist immer dasselbe, nur immer anders. )
-Dili bir kelime daha fakir kılmak, bir ulusun düşüncesini bir kavramdan yoksun kılmak demektir. (Aber die Sprache um ein Wort ärmer machen heißt das Denken der Nation um einen Begriff ärmer machen)
-Sağlık her şey değildir, ama sağlık olmadan her şey bir hiç. (Gesundheit ist nicht alles, aber ohne Gesundheit ist alles nichts)
-Evlenmek, haklarını ikiye bölmek ve görevlerini ikiye katlamak demektir. (Heiraten heißt seine Rechte halbieren und seine Pflichten verdoppeln)
-Vefat etme ihtimali için burada itiraf ediyorum ki, Alman ulusunu taşkın aptallığı yüzünden küçümsüyorum ve ona ait olmaktan utanıyorum. (Ich lege hier für den Fall meines Todes das Bekenntnis ab, dass ich die deutsche Nation wegen ihrer überschwänglichen Dummheit verachte und mich schäme, ihr anzugehören)
-Bilincimiz ruhun sadece yüzeyi, ki yerkürenin sadece yüzeyini bildiğimiz gibi onun da içini değil, sadece kabuğunu biliyoruz. (Das Bewußtseyn ist die bloße Oberfläche unseres Geistes, von welchem, wie vom Erdkörper, wir nicht das Innere, sondern nur die Schaale kennen.
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung, Zweiter Band, Zum ersten Buch, zweite Hälfte, Kapitel 14 )
-Her mesele kabul edilene kadar üç aşamadan geçer: İlkinde gülünç duruma düşürülür. İkincisinde ona karşı mücadele edilir. Üçüncüsünde tabii sayılır.
Orijinali:Jedes Problem durchläuft bis zu seiner Anerkennung drei Stufen: In der ersten wird es lächerlich gemacht. In der zweiten bekämpft, in der dritten gilt es als selbstverständlich.
-Her halk diğer halkları kötüler ve hepsi de haklı. (Jedes Volk verhöhnt andere Volker, und jedes hat Recht.)
-Her aptal çocuk bir böceği ezebilir. Ama dünyanın bütün profesörleri bir böcek yaratamaz.
Orijinali:Jeder dumme Junge kann einen Käfer zertreten. Aber alle Professoren der Welt können keinen herstellen.
-Şöhret edinilmeli, fakat onurun sadece kaybolmamasına dikkat etmek yetecektir.
- İnsanları tanıdığımdan beri hayvanları severim. (Seit ich die Menschen kenne, liebe ich die Tiere.)
- Başkalarının fikirlerine aşırı derecede önem vermek, herkeste var olan bir manyaklık. (Viel zuviel Wert auf die Meinung anderer zu legen ist ein allgemein herrschender Irrwahn)
-Çok insan kafaları olmadığı için kafayı bozmuyor. (Viele verlieren den Verstand deshalb nicht, weil sie keinen haben.)
- İnsanların kader dedikleri çoğu zaman sadece kendi kendilerine yaptıkları aptal oyunlar.
Orijinali:Was die Leute gemeiniglich als Schicksal nennen, sind meistens nur ihre eigenen dummen Streiche.
- Hakikat, onu arzu etmeyenin boğazına sarılan bir fahişe değildir. Hatta o kadar çekingen bir güzeldir ki, onun için herşeyini feda etmiş olan bile onun lütufundan emin olamaz.
Orijinali:Die Wahrheit ist keine Hure, die sich Denen an den Hals wirft, welche ihrer nicht begehren: vielmehr ist sie eine so spröde Schöne, daß selbst wer ihr Alles opfert noch nicht ihrer Gunst gewiß seyn darf. Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung, Vorreder zur zweiten Auflage
-Doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır. O da mutlu olmak için burada olduğumuzu sandığımızdır. Orijinali:Es gibt nur einen angeborenen Irrthum, und das ist der, daß wir dasind, um glücklich zu seyn. Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung, Zweiter Band, Zum vierten Buch, Kapitel 49
- Kant’ın öğretisini ve Kant’tan beri Platon’u anlayayıp kavrasalardı, birinin terimlerini etrafta savuracaklarına ve diğerinin biçemini taklit edeceklerine bu iki büyük ustanın öğretileri üzerinde vefali ve ciddi bir bicimde düşünselerdi; bu iki bilgenin nasıl birbirini tuttuğunu ve iki öğretinin salt anlamı ve amaçladıkları nokta aynı olduğunu anlamaları gecikmezdi. Orijinali:Hätte man jemals Kants Lehre, hätte man seit Kant den Platon eigentlich verstanden und gefaßt, hätte man treu und ernst dem innern Sinn und Gehalt der Lehren beider großer Meister nachgedacht, statt mit den Kunstausdrücken des einen ums sich zu werfen und den Stil des andern zu parodieren; es hätte nicht fehlen können, daß man längst gefunden hätte, wie sehr die beiden großen Weisen übereinstimmen und die reine Bedeutung, der Zielpunkt beider Lehren, durchaus derselbe ist.
- Gençliğin güzelliği olmasa bile çekicidir; ihtiyar güzellik çekici değildir. Orijinali:Jugend ohne Schönheit hat immer noch Reiz; Schönheit ohne Jugend keinen. Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung, Zweiter Band, Zum vierten Buch, Kapitel 44
- Bana yapılan haksızlık bana hiç bir şekilde ona haksızlık yapma hakkını vermez. orijinali:Unrecht, das mir Jemand zufügt, befugt mich keineswegs ihm Unrecht zuzufügen.
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung, Viertes Buch, § 62
- Çoğu hakikat sadece kimsenin sorunu ele alacak ve üstüne gidecek cesareti bulamamasından dolayı ortaya çıkmıyor. Orijinali:Viele Wahrheiten bleiben bloß deshalb unentdeckt, weil Keiner Muth hat, das Problem ins Auge zu fassen und darauf los zu gehen. Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung, Zweiter Band, zweite Hälfte, Kapitel 15
-Birisi hayatı boyunca büyük bir çocuk gibi kalmayıp ciddi, makul ve mantıklı bir adam olursa, dünyanın çok işe yarar ve adamakıllı bir vatandaşı olabilir ama dahi olamaz artık.
Orijinali:Wer nicht zeitlebens gewissermaaßen ein großes Kind bleibt, sondern ein ernsthafter, nüchterner, durch gesetzter und vernünftiger Mann wird, kann ein sehr nützlicher und tüchtiger Bürger dieser Welt seyn; nur nimmermehr ein Genie.
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung, Zweiter Band, Zum dritten Buch, Kapitel 31
- Dinler ateşböcekleri gibidir: Parlayabilmek için karanlığa gereksinim duyarlar. Tüm dinlerin koşulu yaygın olan belirli bir derecede cehalettir. Ki sadece bu havada yaşayabilirler ancak.
Orijinali:Religionen sind wie die Leuchtwürmer: sie bedürfen der Dunkelheit um zu leuchten. Ein gewisser Grad allgemeiner Unwissenheit ist die Bedingung aller Religionen, ist das Element, in welchem allein sie leben können.
- Büyük hayat düşünün öznesinin BIR olduğunu ve görüngülerin tüm çeşitliliğinin zamana ve mekana bağlı olduğunu kendimize hatırlatırsak, o devasa düsünceye olan korkumuz azalacaktır. Hepsi kocaman bir rüya ve onu her bir yaratık görür: Ama hayatındaki bütün karakterler de onunla birlike o rüyayı görür.
Orijinali:Auch wird unsere Scheu vor jenem kolossalen Gedanken sich mindern, wenn wir uns erinnern, dass das Subjekt des großen Lebenstraumes in gewissem Sinne nur Eines ist […] und dass alle Vielheit der Erscheinungen durch Raum und Zeit bedingt ist. Es ist ein großer Traum, den jenes Eine Wesen träumt: aber so, dass alle seine Personen ihn mitträumen.
- Bir insanın kendine ait olan, onu yalnızlığa giderken eşlik eden ve kimsenin ona verip ve kimsenin ondan alamayacağı ŞEY: Bu, sahip olduğu her şeyden veya onun başkasının gözünde ne olduğundan çok daha esaslıdır.
Orijinali:Was einer für sich selbst hat, was ihn in die Einsamkeit begleitet, und keiner ihm geben und nehmen kann: dies ist viel wesentlicher als alles, was er besitzt, oder was er in den Augen andrer ist.
- Dünya, 15 yaşından küçük çocuklara din dersi vermeyecek kadar dürüst olursa, belki o zaman ona umut besleyebiliriz.
Orijinali:Wenn die Welt erst ehrlich genug sein wird, um Kindern vor dem 15. Jahr keinen Religionsunterricht zu erteilen, dann wird etwas von ihr zu hoffen sein.
- Hayvanlara karşı acımasız olan, iyi bir insan olamaz.
Orijinali:Wer gegen Tiere grausam ist, kann kein guter Mensch sein.
- Akıllı olan, sohbet sırasında ne hakkında konuştuğundan ziyade kiminle konuştuğunu düşünerek hareket edecektir. Bunu yaptığı takdirde sonradan pişman olacağı hiçbir şey söylemeyeceğinden emindir.
Orijinali:Wer klug ist, wird im Gespräch weniger an das denken, worüber er spricht, als an den, mit dem er spricht. Sobald er dies tut, ist er sicher, nichts zu sagen, das er nachher bereut.
- Nasıl gemide giderken ilerlememiz kıyıdaki nesnelerin geri çekilmesiyle, dolayısıyla da küçülmesiyle kendini belli ediyorsa, ihtiyarlamamız da büyük yaşlardaki insanların bize genç görünmeleriyle kendini belli eder.
Orijinali:Wie man auf einem Schiffe befindlich, sein Vorwärtskommen nur am Zurückweichen und demnach Kleinerwerden der Gegenstände auf dem Ufer bemerkt, so wird man sein Alt- und Älterwerden daran inne, dass Leute von immer höheren Jahren einem jung vorkommen.
- En tesadüfü bile uzak bir yoldan gelen gerekli olandır.
Orijinali:Auch das Zufälligste ist nur ein auf entfernterem Wege herangekommenes Notwendiges.
Cinsel birleşmedeki esrime hali. Işte bu! Her şeyin gerçek özü ve nüvesi bu, varoluşun amacı ve hedefi.
- Hayat berbat bir şeydir. Hayatımı onu düşünerek geçirmeye karar verdim.
Kaynak:Schopenhauer’s Gespräche und Selbstgespräche
- Yetenek başkalarının vuramadığı hedefi vuran nişancı gibidir; dahi ise başkalarının göremediği bir hedefi vuran bir nişancı.
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung
- Mutlu bir hayat olanaksızdır; insanın başarabileceği en iyi şey kahramanca bir hayattır.
Kaynak:Parerga und Paralipomena
- Dünyaya bakış açımızın sağlam temelleri ve derinlik veya sığlığı çocukluk yıllarında oluşur. Bu görüş daha sonra özenle düzeltilir ve mükemmel hale getirilir, ama özde değişmeden kalır.
Kaynak:Parerga und Paralipomena
- Eğer hayata küçük ayrıntılarıyla bakacak olursak ne kadar gülünç görünür. Mikroskopta görülen bir damla su gibidir, tek hücrelilerle kaynayan tek bir damla. Telaşla koşuşturup birbirleriyle mücadele etmelerine nasıl güleriz. Ister bu su damlasında isterse insan hayatının küçük süresi içinde olsun bu korkunç etkinlikler komik bir etki yaratıyor.
Kaynak:Complete Essay of Schopenhauer: Seven Books in One Volume | Parerga und Paralipomena
- Her şey dinin yanında: vahiy, kehanetler, hükümetin koruması, en yüksek değer ve tanınmışlık… ve hepsinden öte, doktrinlerini çocukluğun körpe çağında zihne kazıma, dolayısıyla neredeyse doğuştan gelen fikirler gibi görülmelerini sağlama şeklindeki paha biçilmez ayrıcalık. Günün sözü 4 Nisan 2008
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung
- ileriyi önceden görebilseydik, çocukların ölüme değil, hayata mahkum olan, ama henüz cezalarının ne anlama geldiğini bilmeyecek kadar bilinçsiz olan masum mahkumlar olduğunu görebilirdik. Yine de her insan ileri yaşlara… “bugün kötü ve her gün daha da kötüleşecek, ta ki en kötüsü olana kadar,” denilebilecek bir hayat durumuna ulaşmak ister.
Kaynak:Complete Essay of Schopenhauer: Seven Books in One Volume | Parerga und Paralipomena
-Sonsuz uzayda etrafında bir düzine daha küçük kürenin döndüğü yuvarlak, ortası sicak, üzerindeki küflü tabakanın canlı ve bilinçli varlıklar ürettiği soguk sert bir kabukla kaplı sayısız aydınlık küre – bu … gerçek dünya.
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung
- Beyin olanca gücüyle ilerlerken, cinsel sistemlerin korkunç etkinliği daha uykuda olduğu için çocukluk, hayatımız boyunca özlemle geri dönüp baktığımız masumiyet ve mutluluk dönemi, hayatın cennetidir, kayıp cennet.
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung
- En büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır, çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur. Ama bunun en büyük budalalığımız oldugunu da söyleyebiliz, çünkü yalnızca kısa bir süre için var olan ve bir rüya gibi kaybolan içinde bulunduğumuz bu an asla ciddi bir çabaya değmez.
Kaynak:Parerga und Paralipomena
- Krallar taçlarını ve asalarını geride bıraktılar, kahramanlar da silahlarını. Ama aralarındaki, görkemlilikleri dışlarına taşan, bunu dışarıdaki şeylerden almayan büyük insanlar, büyüklüklerini yanlarında götürdüler. – Onaltı yaşındayken, Westminister Sarayı’nda
Kaynak:Safranski
- insanların çoğu hayatlarının sonunda geriye dönüp baktıklarında molalarda yaşadıklarını görürler. Takdir etmeden ve zevk almadan geçip giden şeyin aslında hayatları olduğunu gördüklerinde şaşırırlar. Ve böylece umutlarla kandırılan insan ölümün kollarına koşar.
Kaynak:Parerga und Paralipomena
- Üstün, nadir bulunan zekaya sahip insanlar yalnızca yararlı olan bir işe girmeye zorlandıklarında en güzel resimlerle süslenip sonra da mutfak kabı olarak kullanılan değerli bir vazoya benzer.
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung
- Insanın somut olarak yaşadığı hayatın yanı sıra her zaman soyut olarak ikinci bir hayat yaşaması dikkate değer ve önemlidir… sakince enine boyuna düşünme alanında, önceden onu tamamen ele geçiren ve yoğun bir şekilde etkileyen şeyler soğuk, renksiz ve uzak görünür: o yalnızca bir seyirci ve gözlemcidir.
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung
- Büyük acılar daha önemsizlerinin hissedilmesini engeller ve tersine, büyük acıların yokluğunda en küçük dertler ve sıkıntılar bile bize büyük acı verir.
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung
- Olabildiğince az şey dilemek ve çok şey öğrenmek istiyorum.
- Hiçbir şey onu telaşlandırıp heyecanlandıramaz artık. Bizi dünyaya bağlayan ve bizi (kaygı, yakıcı arzu, öfke ve korku dolu olan bizi) sürekli acı içinde ileri geri sürükleyen binlerce istenç bağı: o hepsini kesip paramparça etti. Gülümseyerek geriye, şu anda oyunun sonuna gelmiş bir satranç oyuncusu gibi kayıtsızca önünde duran bu dünyanın düşsel görüntüler geçidine bakıyor.
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung
çiçek yanıt verdi: Seni aptal! Görülmek için mi açtığımı sanıyorsun? Kendi zevkim için açılıyorum, başkaları için değil, çünkü hoşuma gidiyor. Aldığım zevk var olmaktan ve açmaktan ibaret.
Kaynak:Parerga und Paralipomena
- Gençliğimizdeki neşelilik ve karamsarlığa kapılmama hali, kısmen hayat tepesine tırmanıyor ve tepenin öteki tarafındaki ölümü görmüyor olduğumuz gerçeğine dayanır.
Kaynak:Parerga und Paralipomena
- Felsefe yüksek bir dağ yoludur… ıssız bir yoldur ve yukarı çıktıkca daha da ıssızlaşır. Bu yolu her kim izlerse hiç korkmamalı, her şeyi geride bırakmalı ve kış karında güvenle ilerlemelidir… Kısa süre içinde altındaki dünyayı görür; kumsalları ve bataklıkları gözünün önünden kaybolur, düzgün olmayan noktaları düzelir, yırtıcı sesleri artık kulağına ulaşmaz. Ve yuvarlaklığını da görür. Kendisi her zaman saf ve serin dağ havasındadır ve güneşi görür, oysa aşağıdakı herkes gecenin karanlığıyla kuşatılmıştır.
Kaynak:Manuscript Remains
- Türdeşi yaratıklarla temelli olarak ilişki kurmaktan kaçınan çok mutlu bir adam o.
Kaynak:Complete Essay of Schopenhauer: Seven Books in One Volume | Parerga und Paralipomena
- Seks, çerçöpüyle izinsiz içeri girmekte, devlet adamlarının müzakerelerine ve alimlerin araştırmalarına müdahale etmekte tereddüt etmez. Her gün en değerli ilişkileri mahveder. Daha önce onurlu ve dimdik olan insanların vicdanını çalar.
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung
- Sırrım konusunda sessizliğimi korursam benim esirim olur; eğer ağzımdan kaçırırsam ben onun esiri olurum. Sessizlik ağacında huzur meyveleri yetişir.
Kaynak:Parerga und Paralipomena
- Eğer dalaverecilerin oyuncağı ve soytarıların maskarası olmak istemiyorsak, ilk kural içine kapanık ve ulaşılmaz olmaktır.
Kaynak:Manuscript Remains
- Otuz yaşıma gelene kadar öyle olmayan yaratıklara eşitimmiş gibi davranmaktan bıkıp usandım. Bir kedi genç olduğu sürece kağıt toplarla oynar, çünkü onların canlı ve kendine benzer bir şey olarak görür. Insan denen iki ayaklı hayvanlar da benim için aynı şeyi ifade ediyor.
Kaynak:Manuscript Remains
- Fakat iç ısısı yeterince fazla olanlar sıkıntı ve kızgınlık yaratmamak veya hissetmemek için toplumdan kaçacaktır.
Kaynak:Parerga und Paralipomena
- Zekam bana değil, dünyaya aittir.
Kaynak:Manuscript Remains
- Bir dahi kendi çağında gezegenlerin yolunu aydınlatan bir kuyrukyıldız gibi parlar… Kültürünün normal seyriyle el ele gitmez: tam tersine çalışmalarını önündeki yolun çok ilerisine savurur.
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung
- Ölümden sonra doğduğundan önce neysen o olacaksın.
Kaynak:Parerga und Paralipomena
- Iki ayaklı hayvanların sıradan sohbetleri kadar kısır ve sıkıcı bir sohbeti sürdürmektense hiç konuşmamak daha iyi.
Kaynak:Manuscript Remains
- Insanlarla kurulan neredeyse bütün bağlar bir kirlenme, bir pislenmedir. Ait olmadığımız acınası yaratıklarla dolu bir dünyaya indik. Daha iyi olan az sayıda insana saygı duymalı ve değer vermeliyiz; gerisine talimat vermek için dünyaya geldik, onlarla arkadaş olmak için değil.
Kaynak:Manuscript Remains
- Ne sevgiye ne de nefrete yol açmamak dünya bilgeliğinin yarısıdır: hiçbir şey söylememek ve hiçbir şeye ınanmamak da öteki yarısı.
- Insanlarla uğraşmada üstünlüğe ulaşmanın tek yolu onlardan bağımsız olduğunuzu göstermenizdir.
- Önemsememek önemsenmeyi getirir.
- Kibar ve dostca davranarak insanları esnek ve itaatkar yapabilirsiniz: bu yüzden sıcaklık balmumu için neyse kibarlık da insan doğası için odur.
Kaynak:Parerga und Paralipomena
- Insanları keyifli bir ruh haline sokmanın başınıza gelen kötü bir şeyi anlatmaktan veya kişisel bir zayıflığınızı açıklamaktan daha başka yolları da vardır.
Kaynak:Parerga und Paralipomena
- Isteklerimizi sınırlamalaıyız, arzularımızı dizginlemeli, öfkemizi bastırmalı, bireyin sahip olmaya değecek şeylerden yalnızca sınırlı bir paya erişebileceği gerçeğini akıldan çıkarmamalıyız…
- Ben kalabalıklar için yazmadım… çalışmalarımı, zamanın seyrinde nadir rastlanan istisnalar olarak ortaya çıkacak düşünen bireylere miras bırakıyorum. Onlar da benim gibi ya da gemisi batıp ıssız bir adaya çıkan ve kendisinden önce aynı sıkıntıları yaşayan birinin izlerinin, ağaçlardaki bütün papağanlardan ve maymunlardan daha fazla teselli sunduğu bir denizci gibi hissedeceklerdir.
Kaynak:Manuscript Remains
- Insan, büyük bir hayretle, binlerce yıllık varolmayıştan sonra birdenbire var olduğunu görür; bir süre yaşar; ve sonra yeniden yok olması gereken aynı oranda uzun zaman gelir.
Kaynak:Complete Essay of Schopenhauer: Seven Books in One Volume | Parerga und Paralipomena
- Hayat bir parça nakış işlemesine benzetilebilir. Hayatının ilk yarısındaki herkes işlemenin ön tarafını görür, ikinci yarısında ise tersini. ikincisi o kadar güzel değildir, ama daha öğreticidir, çünkü iplerin birbirine nasıl bağlandığını görmemizi sağlar.
Kaynak:Parerga und Paralipomena
- Belirli bir kışkırtma yokken bile, olmayan tehlikeleri aradığım huzursuz bir endişe hali içindeyim; bu durum benim için en ufak dertleri sınırsız derecede büyütüyor ve insanlarla ilişkiyi çok zor hale getiriryor.
Kaynak:Manuscript Remains
- Benim gibi insanlar tarafından geride bırakılan fikirler, anıtlar hayattaki en büyük zevkimdir. Kitaplar olmasa uzun zaman önce umutsuzluğa gömülürdüm.
Kaynak:Manuscript Remains
- Avrupa’nın bilgili adamlarına ve filozoflarına: Sizin için Fichte gibi çenesi düşük birisi bütün zamanların en büyük düşünürü Kant’ın eşitidir ve Hegel gibi işe yaramaz, arsız bir şarlatan derin düşünür olarak değerlendirilir. Bu yüzden sizin için yazmıyorum.
Kaynak:Manuscript Remains
- Benim gibi bir adam dünyaya geldiğinde geriye istenecek tek şey kalır – bütün hayatı boyunca olabildiğince kendisi gibi olması ve entelektüel güçler için yaşaması.
Kaynak:Manuscript Remains
- Gerçek tekeşlilik taraftarları nerede? Hepimiz anlık yaşıyoruz ve çoğumuz sürekli çokeşliyiz. Ve her erkek pek çok kadına ihtiyaç duyduğu için birden fazla kadını geçindirmesinin onun sorumluluğu olmasından daha adil bir şey olamaz…
Kaynak:Complete Essay of Schopenhauer: Seven Books in One Volume | Parerga und Paralipomena
- Aşık olan herkes sonunda zevke ulaştıktan sonra olağandışı bir düş kırıklığı yaşayacaktır; ve bu kadar büyük bir özlemle arzuladığı şeyin diğer cinsel tatminlerden daha fazla bir şeye neden olmadığını görüp şaşkına dönecek, böylece kendisini bu ilişkiden fazla yararlanmış olarak görmeyecektir.
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung
- Karşımızdakinin yalnızca kendi budalalığımız, kusurumuz ve kötülüğümüz olduğunu akıldan çıkarmayarak her insan budalalığına, kusuruna ve kötülüğüne hoşgörülü bir şekilde yaklaşmalıyız.
Kaynak:Parerga und Paralipomena
- Hayatının son dönemindeki hiçbir insan, samimiyse ve bütün melekleri yerindeyse, her şeyi yeniden yaşamak istemez. Bunu yapmaktansa tamamen yok olmayı tercih eder.
Kaynak:Die Welt als Wille und Vorstellung
- Kısa süre sonra kurtların bedenimi yiyeceği düşüncesine dayanabiliyorum, ama felsefe profesörlerinin benim felsefemi kemirdikleri düşüncesi ürpermeme neden oluyor.
Kaynak:Manuscript Remains
- Insanoğlu benden hiç unutamayacağı birkaç şey öğrendi.
Kaynak:Manuscript Remains
Arthur Schopenhauer (1788-1860): Felsefe tarihinin, Batı kadar Doğu’ya da en açık, hayatın temel soru(n)ları hakkında en iyi ve en gerçekçi biçimde yazan filozoflarından biridir. Felsefe sistemini ortaya koyan ve başyapıtı sayılan İstenç ve Tasarım Olarak Dünya’yı (1818) yayımlandığında henüz otuz yaşında olan filozofun bu yapıtı koyu bir sessizlikle karşılanmış; değeriyse, 1851′de, altmış üç yaşındayken yayımladığı denemeler ve aforizmalar toplamı Parerga ve Paralipomena (Yan Ürünler ve toplamı Parerga ve Paralipomena (Yan Ürünler ve Geri Kalanlar) ile anlaşılmaya başlanmıştır.
Daha fazla kitap için www.insanokur.org sitesimizi ziyaret edebilirsiniz
Toplam okunma (28300) Bugün(4) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Tarihte Zorun Rolü – Friedrich Engels | Bismarck’ın Kan ve Zulüm Politikası Üzerine Bir Çalışma Temmuz 31, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Psikoloji - Philosophy, Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
“Demek ki, tabanca kılıcı yener ve, zorun yalın bir irade işi olmadığını, ama kullanılması için çok gerçek önkoşullar, özellikle en yetkin olanların o kadar yetkin olmayanları altettiği aletler istediğini; ayrıca bu aletlerin üretilmesi gerektiğini, bunun da en yetkin zor araçları, kabaca söylemek gerekirse en yetkin silahlar üreticisinin, o kadar yetkin olmayanların üreticisini yendiği anlamına geldiğini, ve kısacası zorun utkusunun silah üretimine, ve silah üretiminin de genel olarak üretime, yani … “iktisadi güç”e, “iktisadi durum”a, zorun emrinde bulunan maddi araçlara dayandığını, en çocuksu belitler amatörü bile kuşkusuz düşünecektir.
… zorun, tarihte iktisadi evrim karşısında oynadığı rol açıktır. İlkin, her siyasal zor, önce toplumsal nitelikte iktisadi bir göreve dayanır ve ilkel toplulukların dağılmasının toplum üyelerini özel üreticiler durumuna dönüştürdüğü, yani onları ortak toplumsal görevlerin yöneticilerine daha da yabancı kıldığı ölçüde artar. İkinci olarak, toplumdan bağımsız kılındıktan, hizmetkar durumundan efendi durumuna geldikten sonra, siyasal zor, iki yönde etkili olabilir. Ya normal iktisadi evrim yönünde; bu durumda, ikisi arasında bir çatışma yoktur, iktisadi evrim hızlanır. Ya da, zor, iktisadi evrime karşı çıkar, ve bu durumda, birkaça istisna dışında, iktisadi evrim karşısında her zaman yenik düşer. Bu birkaç istisna, en barbar fatihlerin bir ülke halkının kökünü kazıdıkları ya da kovdukları, ve ne yapacaklarını bilemedikleri üretici güçleri kırıp geçirdikleri ya da berbat ettikleri yalıtık fetih olaylarıdır. Hıristiyanlar, Mağriplilerin yüksek derecede gelişmiş tarım ve bahçıvanlık-larının dayandığı sulama yapıtlarının büyük kısmı bakımından Mağrip İspanya’ sında böyle yaptılar. Daha kaba bir halk tarafından her fetih, açıkca iktisadi gelişmeyi sarsar ve birçok üretici gücü ortadan kaldırır. Ama sürekli fetih olaylarının büyük bir çoğunluğunda, daha kaba olan fatih, fetihten çıktığı biçimiyle, daha yüksek “iktisadi durum”a uymaya zorlanır; fethedilen halk tarafından özümlenir, ve çoğu kez, onun dilini bile benimseme zorunda kalır. Ama bir ülkede -fetih olayları bir yana bırakılırsa- devletin iç zorunun, şimdiye değin hemen her siyasal iktidar bakımından belirli bir aşamada olduğu gibi, ülkenin iktisadi evrimi ile çatışma durumuna girdiği her yerde, savaşım her zaman siyasal iktidarın yıkılması ile sonuçlanır. İktisadi evrim, istisnasız ve acımasız kendi yolunu açar, -daha önce bunun en çarpıcılarından son örneğini vermiştik: büyük Fransız Devrimi…
Bay Dühring için zor, mutlak kötülüktür, ilk zor eylemi, onun için ilk günahtır; bütün açıklaması, şimdiye değin bütün tarihin ilk günah tarafından böylece pisleştirilme biçimi üzerine, bütün doğal ve toplumsal yasaların, zor tarafından, bu iblisçe güç tarafından rezilce bozulması üzerine bitmez tükenmez bir yakınmadır. Ama zor, tarihte, başka bir rol, devrimci bir rol de oynarmış; Marks’ın sözlerine göre, bağrında yeni bir toplum taşıyan her eski toplumun ebesiymiş; toplumsal hareketin, sayesinde donmuş ve ölmüş siyasal biçimleri altettiği ve parçaladığı aletmiş -bütün bunlardan Bay Dühring’de tek söz bile yok. İktisadi sömürü rejimini devirmek için, zorun belki de -ne yazık ki!- zorunlu olacağını, iç çekmeler ve inlemeler içinde kabul eder. Çünkü her zor kullanımı, onu kullananın ahlâkını bozar. Ve bu, her utkun devrimin sonucu olmuş olan yüksek bir ahlâki ve entellektüel atılım karşısında ileri sürülür! Halka belki de zorla kabul ettirilecek zorlu bir çatışmanın, hiç değilse Otuz Yıl Savaşı utancından sonra ulusal bilince işlemiş bulunan kölelik ruhunun kökünü kazıma üstünlüğüne sahip bulunduğu Almanya’da ileri sürülür! Demek ki bu sönük, tatsız ve güçsüz vaiz anlayışı, kendini tarihin gördüğü en devrimci partiye zorla kabul ettirme sevdasında!”
Tarihte Zorun Rolü F. Engels Anti-Dühring
Tarihte zorun rolü hakkındaki tartışmanın özü neydi? Dühring, felsefe ve iktisat konusundaki ders kitaplarında, insanın insan tarafından sömürülmesinin esasının, tarihsel bir zor eylemi olduğunu ve bunun daha güçlü kişi ya da sınıf yararına, sömürücü bir iktisadi sistem yarattığını iddia etmişti. Dolayısıyla, bir devrimci hareketin itici gücü, sömürüyü sürdürmeyi amaçlayan mevcut haksız zor uygulamasına karşı duyulan ahlaki tepki olmalıydı. Engels, Dühring’i çürütürken, insanlık tarihinde siyasal zorun ve onun sağladığı iktidar sisteminin, bağımsız ve öncel unsurlar olduğunu önermenin saçmalığını sergiler. Geniş tarih bilgisine dayanarak, zorun amaçladığı hedefin ve çeşitli dönemlerde emrinde bulunan silahların, üretici güçler düzeyine ve diğer iktisadi unsurlara nasıl bağlı olduğunu gösterir. Bu durumda siyasal güç, uzun dönemde, her zaman iktisadi ve toplumsal güçler dengesindeki değişikliklere kendini uyarlamak ve iktisadi gelişmenin buyruklarına boyuneğmek zorundaydı. Bir üretim tarzı ve ona uygun olan siyasal sistem, bunu sürdürmek için gerekli olan zor derecesine bakılarak değil, gelişmeyi engelliyor mu yoksa hızlandırıyor mu, buna bakılarak değerlendirilmelidir. Kölelik ilk doğduğunda, tarihsel anlamda ileri bir adımdı, çünkü ilkel topluluğu dağıttı ve toplumun üretken gücünü geliştirdi. Geçmişte ne zaman siyasal güç, iktisadi gelişme ile çatıştıysa, çatışma her zaman siyasal gücün devrilmesiyle sonuçlanmıştır: iktisadi gelişme, amansız ve istisnasız bir biçimde ezip geçmiştir.
Ernst Wangerman
Toplam okunma (14572) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Slavoj Zizek: Küresel kapitalist sistem kıyamet gibi bir sıfır noktasına yaklaşıyor Temmuz 13, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
Akademik çevrelerde karmaşık felsefi, politik ve psikanalitik kavramlarıyla gönüllerde taht kurmuş Dünyanın en ünlü Marksistlerinden biri olan Slovenyalı düşünür Slavoj Zizek son kitabı Living in the End Times, İngiltere’de yayımlandı. “Bitiş Zamanlarında Yaşamak” adıyla çıkan bu kitap, kapitalizmin kıyamet habercisi gibi dursa da, aslında kapitalizmin içinde bulunduğu ölümcül krizi ele alıyor. Kitap üzerine; Zizek BBC’nin kapitalizmin sonunun geldiğini mi düşünüyor?, Yerine ne öneriyor? gibi sorulara cevap aradığı söyleşi aşağıdan izleyebilirsiniz.
Kapitalizmin sonu mu geldi?
Slavoj Zizek
Slavoj Zizek 1949′da Slovenya’da doğdu. Doktorasını felsefe ve özellikle de Alman idealist felsefesi konusunda yaptı. 1960′lar boyunca psikanalize ve Lacan düşüncesine yakın ilgi duymuş olduğu için, 70′lerde Paris’e giderek Jacques Alain-Miller ile psikanaliz alanında çalıştı. 1980′lerde kendisi gibi Lacancı psikanaliz konusunda çalışan Mladen Dolar, Alenka Zupancic ve Renata Salecl gibi isimlerle oluşturduğu grup Avrupa’nın entelektüel çevrelerinde etkili olmaya başladı. Yugoslavya’nın parçalanması sırasında, Lyublyana okulu Slovenya’nın bağımsızlığı ve totaliter rejimin yıkılması süreçlerine aktif olarak katılarak, liberallerle işbirliği yapan ancak bağımsızlığını koruyan bir Marksist çekirdek oluşturdu. Halen Lyublyana Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nde öğretim üyesidir.
İngilizce’deki ilk kitabı olan İdeolojinin Yüce Nesnesi 1989′da yayımlanmıştır. Yazarın, Marx-Hegel-Lacan-Popüler Kültür arasındaki bağlantıların çözümlenmesinden hareketle radikal bir tavır alışın ipuçlarını aramaya yönelen tavrı bu ilk kitabında da belirgindir. Looking Awry (Yamuk Bakmak, 1992) ve Enjoy Your Symptom (Semptomunun Keyfini Çıkar, 1993) kitaplarında Lacan’ı Hollywood sineması ve özellikle de Hitchcock filmlerinin çözümlenmesi üzerinden bir yeniden okuma denemesine girişir. 1994′te yayımlanan The Metastases of Enjoyment (Keyfin Metastazları) “kadın ve nedensellik” üzerine denemelerden oluşur. 1999′da yayımladığı The Ticklish Subject (Gıdıklanan Özne) ve 2000′de yayımladığı The Fragile Absolute (Kırılgan Mutlak) kitaplarında din ve felsefe ile güncel politik tavır alış arasındaki bağlantıları sorgular. 2001′de yayımlanan Did Somebody Say Totalitarianism? (Biri Totalitarizm mi Dedi?) kitabında ise 20. yüzyılın sonunda solun liberalizmin “reel sosyalizm” eleştirisine kayıtsız şartsız teslim oluşunu eleştirmektedir.
Toplam okunma (8077) Bugün(2) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Özgürlük vaat eden liberalizmin bireyi insanlıktan çıkarıp böceğe dönüştürmesinin kısa öyküsü Temmuz 12, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
Pazarlamacı Gregor Samsa’nın devcileyin, bir böceğe dönüşümü, Değişim öyküsünün henüz ilk cümlesinde gerçekleşir. Daha yerinde bir söyleyişle, ilgili cümleden önce olup biter bu dönüşüm. Antik bir tragedyadaki gibi, öyküde olayın yalnızca son perdesinin sergilendiği görülür. Klasik dramaturginin temel öğesinin, yani kahraman tarafından işlenen suçun ne olduğu sorusunun ve bu soruya verilecek yanıtın öykünün akışı içinde yavaş yavaş oluşturulması, Değişim’de kendinden emin bir tutumla bir yana bırakılır. Okuyucu, cinayeti işleyen kişiyi kıskıvrak yakalanmış karşısında gören, ama işlediği suç ve peşine düşülmesinin haklı nedenleri konusunda tam bir kuşku içinde bulunan bir dedektifin rahatsızlığını yaşar.
Değişim, Kafka’nın hayvan öyküleri arasında ayrı bir yer tutar, çünkü Gregor hayvana dönüşmesine karşın insan olarak kalır, hatta hayvana dönüştükten sonra insanken kendisinde saklı kalmış birtakım yüce dürtüler keşfeder içinde; oysa Kafka’nın öykülerindeki öbür hayvanlarda insanlaşmış hayvanlar söz konusudur hep. Gregor, insan dünyasını Akademi İçin Bir Rapor’daki maymun ve Şarkıcı Josefine’deki fare gibi asla travesti yoluyla yansıtmaz. “Devcileyin böcekte” kendi varlığının bir tablosunu alegori yoluyla çizmek isteyen Kafka, söz konusu tablonun kenar çizgilerini silip atmış, bunun için böceğin salt bir pazarlamacıyı anlatmadığı, aynı zamanda değişik kılıkta Gregor Samsa’nın kendisi olduğunu sü rekli vurgulama yolunu seçmiştir. Dönüşüm şokuna Gregor’un sıradan bir insanın mantıksal düşünüşüyle tepki göstermesi, ilgili şoku öykünün başından başlayarak güçlendirir. Ve yine böcek Gregor’un ölümü, okuyucuları tedirginliğe sürükleyecek kadar bir insan ölümüne benzer; böcek, kendi yaşamına son verir ve bu pes deyişin Yargı’daki Georg Bendemann’ın kendi canına kıyışını anımsatması rastlantı değildir.
Kafka, Öyküyü açıkça üç bölüme ayırmıştır. Bunlardan ilki Gregor’un mesleğiyle, ikincisi ailesiyle, üçüncüsü ise kendi kendisiyle ilişki sini anlatır. Böyle bir şema okuyucuyu rahatsız etmiyorsa, bunun tek nedeni, Gregor’un niçin bir hayvana dönüştüğü sorusuna her üç bölümün ayrı ayrı verdiği yanıtın, Gregor’un acayip yazgısını açıkla maya yetmemesidir. Yapısındaki tüm simetri ve özene karşın, öy künün izlediği yol bir boşluğa çıkar; Kafka’nın öykü için düşündüğü son, kendisi için bile inandırıcı olamamıştır.
Öykünün ilk bölümü gerek uzamsal, gerek zamansal bakımdan dar sınırlar içinde tutulmuştur. Bu bölümün içerdiği olay, Gregor’un odasında geçer ve yatağın karşısındaki komedinin üzerindeki çalar saatin tik takları işitilir. Saatin kadranı, pazarlamacı Gregor Samsa’nın üzerine gerildiği bir zaman çarkına dönüşür. “Saat altı buçuktu ve göstergeler sürekli ilerleyip durmaktaydı. Hatta altı bu çuk da geride kalmıştı şimdi, nerdeyse yediye çeyrek vardı.” . Burada zaman kendini saymakta ve anlatmaktadır. Saatin durup dinlenmeyen tik takı, aynı zamanda Gregor’un kapılandığı ticarî fir manın çarkını göz önüne serer.
Böceğin yataktan çıkma denemesine, yani Gregor’un bir böceğe dö nüştüğünün yavaş yavaş bilincine varmasına zaman bildirimleri sü rekli eşlik eder: “Tam bu sırada yediye çeyrek kalayı vurmaya baş lamıştı saat” . “Saatin yeniden vurması üzerine: ‘Yedi oldu!’ diye söylendi kendi kendine… ‘Saat yediyi çeyrek geceyi vurmadan, her ne pahasına olursa olsun yataktan çıkmalıyım tamamen… çünkü yediden önce açılır mağaza.” . Olaydaki olağanüstülük ve deh şet vericilik – bir böcek, bir pazarlamacının çıkacağı yolculuğa ha zırlanmaktadır -, zamanın akışının soğuk mekanizmasıyla hem yü celtilir, hem alaya alınır: “…kapının zili çaldığında, yediyi on geceyi gösteriyordu saat.”. Derken firmanın Gregor’un yokluğunun farkına varması için hepsi on dakikalık bir zaman yetmiştir; çalar saatin durup dinlenmeyen tik takında ve vuruşlarında dile gelen ay nı soğuk düzenle, firma ortalarda görünmeyen memurunu aramaya çıkmıştır. Birtakım kural ve direktiflere bağımlı bu kasvetli yaşamın zor ve baskısından kurtulmak için, Gregor’un, gece görülen “tedir gin düşler” sırasında bir böceğe dönüştüğü düşünülebilir. Bu durumda dönüşüm, gerçekten bir kaçışı simgeleyen düş niteliği ta şıyacaktır.
Ne var ki Gregor, kapitalizm çarkının küçük bir dişlisinden daha fazla bir şeydir. Firmayla ilişkisinde de insancıl özellikler göze çar par: Anne ve babası bir zaman patrondan ödünç para almış, böyle likle Gregor’un iş gücünü adeta firmaya kiralamışlardır. “Hani an ne ve babam olmasa” diye geçirir içinden Gregor, “çoktan bırak maz değildim işi… Anne ve babamın firmaya borcunu ödeyecek pa rayı bir yol biriktirdim mi… aklımdan geçirdiğim şeyi kesinlikle ger çekleştireceğim. O zaman görsünlerdi bakalım!”. Anne ve ba bası Gregor’u köle olarak satmıştır ve onun gerçekten bir köle ya şamını sürdürdüğünü doğrusu kimse yadsıyamaz. Ama köleler de insandır. Bir böceğe dönüşü bir düşten başka şey olmasaydı, Gre gor, paradoks bir durum olarak, kölelikten kurtulma girişiminde insanlığını elden çıkaracaktı. O zaman özgürlüğe kavuşmasına kar şın, yine bir hayvana dönüşecekti. Ne var ki, hayvan varlığı böyle bir girişimle özgürlüğe kavuşamayacağını bütün açıklığıyla gözleri nin önüne serer.
Ama karşı taraf, yani firma da çalar saat simgesinin bizi inandır mak istediği kadar mekanikleşmiş değildir. Değişim öyküsü bir dö nemin kapanıp yeni bir dönemin başladığı zaman dilimiyle ilgilidir ve bu sınır durum küçümsenmeyecek bir etki gücüyle donatır onu. Kapanan dönem, kişilere bol özgürlük tanıyan liberal ekonomi dö nemi, başlayan dönem ise örgütlenmiş tekdüze kapitalizm dönemi dir. Öyküde firma, çalıştırdığı personelle kişisel bir ilişki içerisin dedir henüz; personelin hem yakınında, hem uzağındadır. Bu ikili durum – saydamlıktan uzak dönemlerin bu belirleyici özelliği pat ronun karakterinde kendini açığa vurur: Masanın üzerine (belki önünde ayakta dikilen bir kürsüdür bu?) sıçrayıp oturmak, “yanın da çalışanlarla yüksekten konuşmak”, gibi bir huyu vardır pat ronun. Üstelik kulakları ağır işiten biridir; ne söylediğini duyabil mek için, yanında çalışan personel burnunun ucuna kadar sokul mak zorundadır (Kafka’nın yapıtlarında bireyin otoriteyi temsil eden kişilerle yüz yüze gelmesi durumunda, çokluk yakın ve yüksek’ten oluşan bir epizod’la karşılaşılır.)
Personelle arasındaki yukarıda sözü edilen yakınlık, Samsa’nın belli saatte firmada görünmeyişini patron için kişisel bir aşağılama du rumuna sokar. Bu nedenledir ki, kendisini temsil eden Müdür Bey’i, görevini savsaklayan işçisi Gregor Samsa’yı arayıp bulmaya yollar. Yani Gregor’un bir peşini bırakmayış, bir takip gözüyle baktığı şey, kendinden emin bir memur tarafından, onsuz yapılama yacak biri sayıldığını gösteren bir işaret gibi yorumlanabilirdi pekâ lâ. Ne var ki, Gregor’un başlıca güçsüz yanı olan kendine güvensiz liği firmada iyi bilinir (bu da, patronla Gregor arasında doğrudan bir aile mahremiyeti havasının estiğini gösteren bir başka belirti dir.) Görevini savsaklayan Gregor’un acele etmesini sağlamak iste yen Müdür Bey, bu nazik noktadan büyük bir ustalıkla yararlanır; kapalı kapı ardından bütün aile üyelerinin önünde Gregor’a bir açıklamada bulunur: “Patron bu sabah bana, işinize geç kalmanızın nedeni sayılabilecek kimi şeyler çıtlatmadı değil; bu yakında size verilmiş alacakları tahsil yetkisiyle ilgili şeyler hani-, ama ben Al lah için böyle bir nedenin söz konusu olamayacağı konusunda nerdeyse şerefim üzerine temin ettim kendisini.” “Allah için” ile “nerdeyse” arasında bir komikliği içeren karşıtlık, müdürün kendi sini de çarpık insancıllığı içinde gözler önüne serer. Müdür Bey, bir yandan “Allah için” ile Gregor’a tam bir güven beslediğini açıklar ken, “nerdeyse” sözcüğüyle aynı güveni henüz yerine ulaşmadan çekip geriye alır.
Ne var ki, Gregor’un son zamanda terfi ettiğini de bu arada el al tından öğrenmiş oluruz. Gregor, alacakları tahsille yetkili kılınmış ve böylece “tıpkı bir haremdeki kadınlar gibi yaşayan” daha bir özgür pazarlamacıların ayrıcalıklı sınıfına yaklaşmıştır. Gelgelelim işinde anlaşılan savsak davranmaya başlamış, onu “gel keyfim gel” yaşatıp önünde özgürlük kapılarının aralanmasını sağlayacak kendi başarısından ürküp gerilemeye koyulmuştur. “Diyeceğim, son za manlardaki çalışmanız hiç de yeterli sayılmazdı” sözleriyle ko nuşmasını sürdürür Müdür Bey, anne ve babasının önünde Gre gor’un iş yaşamını ilgilendiren bu gizi açığa vurmaktan kendini ala mayarak, eski Avusturya gimnazyumlarının karabasanlarla dolu bo ğucu havasını hokus pokus estirir ortada; öğrenci Kafka, bu gimnaz yumlarda ömrünün sonuna dek öğrenci kalmış, ilkin öğretmeninin, daha sonra anne ve babasının, ardından Müdür Bey’in buyruk ve direktiflerine bağımlı yaşamıştır.
Gregor, yaşam okulunda besbelli kötü bir öğrencidir. Başarı peşin de koşmadığı bir yana, ondan kaçar. Böylece, işinin zamanla ken disi için oluşturduğu kısır döngüde dolanıp durur, ileri doğrultuda çaba harcar, bağımsızlığa ulaşmak için çalışır, ama sözkonusu bağımsızlığı anne ve babasının patrona olan borcunu ödediği zaman ele geçirebilecektir; ne var ki, amaçladığı bağımsızlığa birazcık yak laşmaya görsün, “yeterli sayılmayacak” bir çalışma temposu izleye rek amaçla kendisi arasındaki uzaklığın büyümesine yol açar.
Sonunda Müdür Bey’i susturup evden kaçırmayı başarır, Gregor ’u başarıyı da amirinin önünde böcek kılığıyla görünerek sağlar. Ancak, kendisi böyle bir şeyi istemiş değildir; amirine kendini gös termesi, onu yatıştırmak ve bundan böyle daha doğru dürüst davranacağı konusunda kendisine güvence vermek içindir. Önünde geri leyen Müdür Bey’e Gregor’un söylediği sözlerdekine benzer bir traji-komiğe edebiyatta seyrek rastlanmıştır. Gregor, pazarlama cıların acıklı yazgısından yakınmaya başlar; karşısındakine bundan böyle bir malı değil, kendisini buyur eden bir pazarlamacının reto rik sorusundan bir söylevcinin süslü sözlerine kadar tüm katalogu nu sayıp döker ortaya. Aslında kaçıp kurtulmak istediği yazgı için el açar şimdi ve bunu yalnız kendisi değil, o anda temsilciliğini üstlen diği tüm pazarlamacı sınıfı için yapar. Bu arada bir böcek olarak Müdür Bey’in karşısında dikildiğini tümden unutur. Müdür Bey. “Aman Allah!” ve “Vay canına!” sözleriyle baston, şapka ve par dösüsünü bırakıp soluğu kaçmakta alır. Bu sahnenin dramatik ya pısı ve dil bakımından işlenişi, bir Johann Nestroy’u aratmaya cak kadar ustalıklıdır.
Ancak, Gregor’un dönüşümünün gerçek’ten bir kaçış sayılacağı dü şüncesi, bu sahneyle geçerliğini yitirmektedir. Kafka yalnız, Gre gor’un böcek olarak da kendi iç yasasından kaçamayacağını, görü nüşünü değiştirebileceğini, ama iç yapısında böyle bir değişikliğin üstesinden gelemeyeceğini anlatmak isteseydi, öyküsünün ilgili sah neyle son bulması gerekirdi. Bu pazarlamacının ruhundaki kasnak ların boşa dönüşlerini ileriki sahnelerde sergilemesi gereksiz olur, öykünün bildirimi (mesajı) için olumsuz nitelik taşırdı. Kafka, top lumsal sınırlanmışlığı içinde insanın kendisine bir çıkış yolu bula mayacağını anlatmak üzere, pazarlamacılık işinin elinden alınma ması için yakaran bir böceğin manzarasından daha uygun bir simge bulamazdı. Ne var ki, Gregor ölü bir merkez çevresinde dolanıp durmalarını sürdürür, ilkin holde ailesinin gözleri önünde yapar bunu; babası, elindeki bastonla gazeteyi sallayarak kendisini oda sından içeri sürüp attıktan sonra da odasının dört duvarı arasında aynı işi gerçekleştirir. Çalar saatin kadranı üzerinde göstergelerin çizdiği zaman çarkının, böceğin sürekli çemberler çizerek arşınla dığı odanın yuvarlağında yinelendiği görülür.
Öykünün ikinci bölümünde zaman eriyip akmaya başlar. Birinci bölüm, sabahın altı buçuğundan yedi buçuğuna dek hepsi bir saat sürer ve bilinçsizlik durumundan oluşan bir çerçeve içine oturtulur.
Birinci bölüm, Gregor Samsa’nın tedirgin düşlerden uyanmasıyla başlar, “baygınlığa benzer derin bir uykuyla” sona erer. O mutsuz günün akşamı alacakaranlıkta uyanan Gregor, odasındaki gezinmelerine yeniden koyulur; zamanın düzenli akışı bir kenara kaldırılmış, komedinin üzerindeki çalar saat ortadan kaybolmuştur. Loş bir ışık odayı doldurur şimdi; “çok geçmeden”, “daha sonra”, “her Allanın günü” gibi belirsiz zarflar, zaman birimleri arasındaki sınırları silip atar. Birinde “Gregor’un dönüşümünden bu yana bir ay geçmiş olmalıydı” denir; bir iki paragraf sonra Gregor, “bu iki ay içindeki” tekdüze yaşamın aklını başından almış olmasından korkar . O planlı programlı çalışma ve yaşam süreci, yerini tıp kı hastaların, tutukluların ve Gözlem’deki bekârın yarı uykularına ve dalıp gitmelerine bırakmıştır. Bu andan başlayarak öykü, Kafka’nın ideali olan bekârın saflık ve temizliğine yönelmiş bir pa rodi ve yadsıma kimliğine bürünür.
Gregor yalnız hasta değil, aynı zamanda bir tutukludur. Kız kardeşi “sanki içerde ağır bir hasta, hatta yabancı biri varmış gibi parmak uçlarına basarak odasına” girer; Gregor’un kendisi ise, dönü şümünden bu yana geçen zamanı bir “tutukluluk yaşamı” olarak düşünür. Zamanın buharlaşıp uçmasına karşılık, öykünün ikinci bölümünde mekânın büyüleyici bir karşıtlık içinde yoğunlaş tığı görülür. Birinci bölümde, yağan yağmurdan başka bir şey seçil mese bile, Gregor pencereden bakarak dışarıdaki dünyayı algılaya bilmiştir. Sis nihayet kalkınca, “yolun karşı yakasında uzayıp gi den, başı sonu bellisiz gri siyah binanın bir bölümü -bir hastaneydi burası- cephe kısmım katı bir biçimde oyup geçen düzenli pence releriyle açığa çıkmıştı” . Gelgelelim, şimdi bir tutukevi hücresi gibi odasına kilitlenmiştir. Bir ara sokak lambasının ışığı tavana vu rur, “ama aşağısı, Gregor’un bulunduğu yer karanlıktı” ve bö ceğin ölümüne kadar da karanlık kalır. Böylece Gregor ikili bir tu tukluluk içinde yaşar; bir kez “zırh gibi sert sırtı” , ikincisi kendi odası, yani bir bekârın hücresi tutuklar kendisini. Her ikisi de, bekârı bekleyen geçmişteki ve gelecekteki yalnızlığa işaret eder.
Bundan böyle Gregor’un yalnızlığım hiçbir şey değiştiremez. Aile üyeleri şimdi, kendi aralarındaki bu terkedilmiş yaratığa uyum sağlamak gibi bir ödev üstlenir; oğullan olan böcek Gregor’a kucak açtıkları ölçüde insanlıklarını göstermek gibi bir fırsatı ele geçirmişlerdir. Daha ilk bölümde aile üyelerinin karakter tabloları akus tik yoldan çizilir.- Aile üyeleri, sözde uykucu oğullarının odasının kapısına üşüşüp onu uyandırmak istediklerinde, kendi kişiliklerini ele verirler. Annenin “yumuşak sesini” babanın “hafiften, ama yumrukla” kapıya vuruşu izler, öteki kapıdansa acımaklı bir tonla usulcacık: “Gregor! Rahatsız mısın yoksa Gregor? Bir şeye ihtiya cın var mı?” diye sızlandığı işitilir kız kardeşin. Annenin sesin deki yumuşaklık Gregor için bir avuntu, böcek için bir umutsuzluk kaynağı oluşturur. Oğlunu böcek kılığında gören ilk kişidir anne ve “İmdat! Aman Yarabbi! İmdat!” diye bağırarak çaresizlik içinde olduğu yere yığılır. (Kafka fırsatı kaçırmaz, sahnenin içerdiği kara mizahı yakalar hemen: Anne, o kendinden geçmiş haliyle arkasın daki kahvaltı masasının üzerine oturuverir ve kahvedenliği devirir, yani başından ve altından kahverengi sıvının halının üzerine aktığını hiç fark etmez . Bu andan başlayarak, Gregor’un annesi yavaş yavaş kocası Samsa’ya yaklaşır, giderek daha çok Gregor’un babası Samsa’nın karısına dönüşür ve metinde de böyle nitelenir.)
Kafka, başarılı çalışma dönemlerinde yazdığı öykülerdeki kişiler den Bayan Samsa’yı, hepsinden belirgin olarak kendi yaşamından almıştır. Annesinin gerek özgeciliği, gerek kendisini doğru dürüst anlayamaması, öyküde Bayan Sarasa’nın karakter özellikleri olarak karşımıza çıkar. Ama öyle görülüyor ki, annesinin tüm sevgisini ba basına sakladığı düşüncesi, Kafka’yı hepsinden çok rahatsız etmiş tir. Babaya Mektup’ta “yalan değil”, der, “annem sınırsız ölçüde iyiydi bana karşı, ama bütün bu iyilik seninle olan ilişkisinden geçi yordu, yani annemle aramızdaki ilişki iyi sayılmazdı. Annem, ken disi bilincinde olmaksızın, bir sürek avında av hayvanlarım avcıların önüne süren bir kişi rolünü üstlenmişti.”
Böylece, Georg Bende mann’ın annesinin ölümü de değişik bir görünümle karşımıza çıkar: Kafka’nın henüz öykü başlamadan onu öldürmesi utanılacak bir eylem, beri yandan bir lütuf anlamım içerir.
Baba Bendemann’la karşılaştırıldığında baba Samsa’nın tepkisi dü pedüz normaldir; çevresi bağlayıcı bir rol oynar ve açıklar davranışını. Kafka, baba Samsa’nın anlatımında hayal gücünü diz ginlemiş, onun gerçeklik zemininden ayrılıp gitmesine pek izin vermemiştir. Bu konudaki çekingen tutumu, kuşkusuz üslup sorununa ilişkin düşüncelerden kaynaklanmıştır: Baba Samsa’ya gerçekçi açıdan ne denli yaklaşım sağlanabilirse, kendisiyle oğlu hayvan Gre gor arasındaki uzaklık o denli büyüyecektir. Gregor, firmadaki işin de yükseliş dönemini yaşarken babanın durumunda gözlemlenen çöküş süreci, oğlu Gregor bir böceğe dönüştükten, yani kendisine bir kez daha ailenin geçimini sağlama görevi düştükten sonra baba nın ansızın yine kendini toparlaması ve böcek Gregor’un akıbeti belli olduktan sonra rahatlayıp ferahlaması, bütün bunlar insancıl açıdan düpedüz anlaşılabilir bir gerçeklik zemininde olup biter.
Baba Samsa’nın hırçınlığı, kabalığı ve hoyratlığının, baba Bendemann’ın insanüstü boyutlarıyla hiçbir ortak yanı yoktur; Sigmund Freud’dan önceki son kuşağın bir üyesidir baba Samsa, küçük bur juva sınıfından bir babanın sıradan özellikleriyle donatılmıştır. Baba Bendemann’ın arkaik bir hava taşıyan o içyüzü karanlık öfkesiy le, Baba Samsa’nın önceden kestirilebilen davranışı arasında hayli bir uzaklık göze çarpar. Bu uzaklığın büyüklüğü, Kafka’nın şaşıla cak kadar kısa süre içinde yazarlık alanında elde ettiği ustalığı ka nıtlar.
Baba Samsa’ya baba Bendemann’dan daha çok yakınlık duymamıza karşın, göz ardı etmememiz gereken bir şey varsa, her ikisinin de hoyrat Kafka-babalar soyundan gelmeleridir. (Hatta Samsa adı, Bendemann’dan daha çok Kafka adını çağrıştırır.) Böylece dönü şümünün henüz ilk gününde, Gregor, babasının eldeki maddî ola nakları aile üyelerine açıkladığını işitir. Kafka sözkonusu açıklama ların, “odadaki tutukluluk yaşamının başlamasından beri Gregor’ un işittiği ilk sevindirici sözler” olduğunu alaylı bir üslupla belirt mekten geri durmaz. Baba Samsa’nın yaşadığı iflas olayının, a ilenin tüm maddî kaynaklarını silip götürmediği bu açıklamalarla ortaya çıkmış, Gregor’un pazarlamacılık işinde gösterdiği büyük özveri en azından aşırı nitelik taşımıştır. Ayrıca, kazanıp eve getir diği paranın hepsi harcanmayarak birazı biriktirilmiş, biriktirilen para zamanla küçük bir yekûn oluşturmuştur. Daha açık bir deyiş le, oğlu Gregor’un işine düşkünlüğünü baba Samsa tam anlamıyla sömürmüş, onun kendisiyle bir hesaplaşmayı göze alamayacağından asla kuşku “duymamıştır. Böceğe dönüşümüyle Gregor’un asa lak bir yaşama yatkınlığının simgesel yoldan anlatıldığını kabul edersek, sanatsal adaletten şaşmayıp ilgili yatkınlığın kalıtsal nitelik taşıdığını, yani Gregor’a babasından geçtiğini de belirtmemiz gere kecektir. Bunun sonucu olarak, Gregor, “sevindirici açıklamayı” karışık duygularla” karşılamaktan kendini alamaz: “Gerçi biriktiri len parayla şimdiye kadar babasının patrona olan borcundan bira zını daha ödeyebilir ve firmadaki işi üzerinden sıyırıp atabileceği gün böylelikle daha da yaklaşırdı”. Babası ise, firmanın kendi sine alacakları tahsil yetkisi verdiğini, oysa kendisinin sözkonusu güveni hak ettiğini gösterip yeterli bir çalışma ortaya koymadığını söyleyerek yanıtlayabilirdi bunu. Nihayet, Gregor’un yeterli çalış malarda bulunması da, firmadan ayrılacağı günün yaklaşmasını sağ layabilirdi. Doğrusu, böylesi konuşmalarla bir yere varılamaz; çün kü ilgili konuşmalarda bir tarafın güçsüzlükleri öbür tarafın güç süzlüklerinde yansıyıp durur hep. Belki Gregor’un bir böceğe dö nüşümü de, böyle bir yoldan bir yere varılamayacağını simgelemek tedir.
Ne var ki, Samsa ailesinde en önemli kişi Grete’dir. Her ikisinin isimlerinin akustik bakımdan birbirine yakınlığı, Grete’nin Gregor’ a arasındaki kökü derinlerde yatan aşinalığa işaret eder. Henüz Gregor insan kimliğiyle insanlar arasında eğleşirken, kız kardeşi Grete ailenin tek üyesi olarak Gregor’la insancıl ilişkiler içinde bulunmuştur. Dönüşümden sonra ise, kaderin bu sillesini başlangıçta Samsa ailesinin yıkımı değil, Gregor’un başına gelmiş bir felaket sayan tek kişidir; ayrıca, duyduğu tiksintiyi yenip böcek Gregor’un odasına ayak atan ilk kimse de yine odur. Görüldüğü gibi, insancıl lığı sanatçı yeteneğiyle uyum içindedir: “Harikulade keman çalan” biridir kız kardeş”. Gregor’un dönüşümüyle vaktini evde geçir meyi bırakıp dışarıda kendine iş aramak zorunda kalınca, gerek kız kardeş, gerek ailenin öbür üyeleri şimdilik sanatseverliklerini bir yana bırakırlar. Baba Samsa gibi kız kardeş Grete de, artık evin geçimine katkıda bulunur. Ne var ki, yalnızca besleyip doyuran bir kişi olarak Gregor’un hizmetine koşmaz, aynı zamanda onun için bir hastabakıcılık rolünü üstlenir, onun ayak işlerini görür, tercümanlığını yapar, onu ilgilendiren sorunlarda tıpkı bir bilirkişi gibi çalışır. Kardeşinin rahat ve sağlığını ilgilendiren bütün konularda başvurulacak en yüce otoriteye dönüşür. Bu ise, aile içinde ilk kriz patlak verdiği zaman, böcek Gregor’a pahalıya oturacaktır.
Grete, Gregor’un odasındaki eşyaları alıp başka yere taşımak gibi bir plan tasarlamıştır kafasında. Bunun için ileri sürdüğü neden, böcek Gregor’un gereksinimlerini anlaşılan sezgisel olarak kavrayı şından kaynaklanır, yani bu yoldan “sürünme işini Gregor için elden geldiğince kolaylaştırmayı” amaçlamaktadır . Tasarladığı gibi davranmayı kafasına koymuştur bir kez. inatçı bir babanın on dan da inatçı kızıdır, planından bir türlü vazgeçmez, annesinin sö zünü bile dinlemez bu konuda. Annesinin itirazına göre: “Eşyaları odadan uzaklaştırmakla Gregor’un hoşuna gidecek bir şey yapıla cağı hiç de kesin değildi… nihayet (Gregor) odadaki eşyalara hani dir alışmıştı, boş odada kendini öksüz hissedecekti” . Bu itiraz da tamamen Gregor’un gönlüne göredir, çünkü bir zamanki insan varlığının son kalıntıları olarak gerek odasına, gerek içindeki mobil yaya bağlılık duymaktadır. Kız kardeşi kafasına koyduğu şeyi yaptı mı, özdeşliği (identite) tehlikeye düşecektir. Nitekim annesi de odanın şimdiki durumunda tutulmasına çalışır, “en iyisi… ileride yine aramıza dönerse, Gregor’un hiçbir şeyi değişmemiş bulmasını ve arada geçen zamanı daha kolay unutmasını sağlamaktır” . Bunun taşıdığı anlam ise, Gregor’un şimdilik odada bulunmadığın dan, böcek olarak masanın ve sandığın üzerinde sürünen yaratığın oğlu Samsa’yla özdeş sayılamayacağından başka şey değildir. Böylelikle, annenin az önce attığı çığlığın kofluğu açıkça belli eder kendi ni: “N’olur, bırakın beni, Gregor’a gideyim! Bahtı kara oğlum Gre gor’a!” . Dahası var: Öykünün sonunda böceğin evden atılması için onun Gregor olmayışını neden gösteren Grete’nin vardığı noktaya, anne daha şimdiden, krizin doruk noktasına ulaşması henüz çok zamana bakıyorken varmış görünür. “Sen onun Gregor olduğu düşüncesini kafandan söküp atmaya çalış yeter! Zaten bizim asıl mutsuzluğumuz, bunca zaman onun Gregor olduğuna inanmamız değil mi!” diye haykırır kız kardeş. Ne var kir, anne buna asla inanmamıştır. Kaçıp sığındığı baygınlık nöbetleri, oğluyla böceğe öz deş gözüyle bakmaktan kendisini alı kor.
Böylece Gregor, özdeşliğini korumak için savaşmaya başlar. Kuş kusuz bu savaş çapraşık yollar izler. Öykünün hemen başında, Gregor’un odasının duvarında asılı duran bir resim görürüz. “Başında kürk şapka, boynunda yılan biçiminde uzun bir kürk atkıyla dimdik oturmuş bir kadın, kollarının dirsekten aşağı bölümlerinin içinde kaybolduğu ağır bir manşonu yukarı kaldırarak kendisini sey redene doğru uzatmıştı resimde”. Bir dergiden oyup çıkardığı bu resim Gregor’u öylesine kendisine bağlamıştır ki, annesinin eve gelen Müdür Bey’e gereği yokken anlattığı gibi, onun için kıl teste reyle tahtadan bir çerçeve oymuştur. Bir taşra otelindeki oda hiz metçisini “bir anlık tatlı bir anımsama” ile bir çırpıda sözü edilen bir şapka mağazasındaki kasadar kız dışında kürk atkılı kadın, Gregor’un, bu tipik bekârın biricik cinsel yaşantısını oluşturuyor’a benzemektedir. Bilinçdışına itilmiş içtepileri bu resme, binler ce kez çoğaltılıp binlerce kez değerden düşürülmüş bu ticarî kli şeye karşı sevgisinde açığa vurur kendini. Böcek için sözkonusu re sim, onun sahip olduğu ve hayatı pahasına savunmayı kafasına koy duğu biricik nesneye dönüşmüştür. Annesiyle kız kardeşi odayı bo şaltmak istediklerinde vücuduyla örter resmi: Bir hayvanın vücudu, hayvana benzeyip metinde üç defadır bir kürke bürünmüş olduğu belirtilen bir kadının vücudunu örter. “Baştan aşağı kürke bürün müş kadının resmi” bu aile sahnesinde yeniden boy gösterir, böcek tırmanıp çıkar resme, vücudunu çerçevenin camına bastırır; cam onu resimden ayırarak hayalindeki kadınla birleştirir, bir an sımsıkı tutup bırakmadığı cam çerçeve “sıcak karnına iyi gelir” . Oda-daki bu en son ucuz cinsel nesneye teması sevi yaşamının doruk noktasını, beri yandan kendisini bekleyen akıbetin başlangıcını oluşturur. Ne var ki, gerçekte sevgi değildir Gregor’un aradığı; onun gibi özdeşliği uğrunda savaşması gereken biri’ artık sevgilere uzaktır. Gregor, resme sahip olduğunu göstermek ister gibi, üzerine çöküp oturur.
Böyle davranması ise, Gregor’u saklandığı yerden çıkmaya, tutuke vinden kaçmaya zorlamıştır. Burada, yani ikinci bölümün sonunda birinci bölümün bitiş sahnesinin belli çeşitlemelerle yinelendiğine tanık oluruz. Gözü böceğe ilişir ilişmez, anne bir kez daha bayılır.
Baba hemen savaş alanında belirmiş, böcek Gregor’u bir eşi daha gösterilemeyecek bir panik durumuna sürüklemiştir. Gregor, boy nunda yılan biçimindeki kürk atkıyla kadının resminden, insanlığı nın bu simgesinden el çeker ve soluğu babasının önünde gerilemek te alır. “Dolayısıyla, babasının önünde gerilere kaçtı; babası durunca kendisi de duruyor, babası kımıldar kımıldamaz kendisi de se ğirtmeye başlıyordu . Bir kez daha Gregor halka halinde döner durur, çemberler çizer; çizilen çemberlerin, Gregor’un yazgısının kendisiyle kördüğüm olduğu sonsuzluğu adeta bir kez daha simgele mesi istenir gibidir. Yaratıcı sezgisinin belirleyici bir özelliği olan inatçı bir tutarlılıkla Kafka, yeniden daire biçiminde yuvarlak bir nesne seçer, bir kasnağın adeta boşa dönüşlerini anımsatan Gregor’un dönüşlerini kesin bir sona ulaştırır: “Bir elmaydı bu, hemen bunu bir ikincisi izledi; Gregor korkudan olduğu yerde durdu, bun dan böyle koşmak yararsızdı, çünkü babası onu elmayla bombardı man etmeyi kafasına koymuştu. Büfenin üzerindeki meyvelikten al dığı elmalarla, ceplerini doldurmuş, şimdilik pek nişan almaksızın onu elma yağmuruna tutuyordu.” . Bu mermilerden biri zırhım delip geçerek böcek Gregor’un sırtına saplanıp kalır, zamanla ora da çürümeye başlar ve doğrudan ölümüne yol açar Gregor’un . Ölümcül mermi başlangıçta düpedüz yoktan çıkıverir ortaya, sah nenin öbür aksesuarıyla herhangi bir ilişkiyi içermez. “Bir elmay dı.” Ve doğrudan gelip böceğe isabet eder; hiçbir taraftan yollan mamış bir elmadır bu, ama belki de muzipliklere meraklı hayvanca bir yazgının silah deposundan aşırmıştır. Uğradığı şoktan Gregor ‘un yavaş yavaş uyanışıyla zaman bakımından eşlenen üç temel ve iki yardıma cümle geride bırakıldıktan sonradır ki, ilgili mermile rin çıkıp geldiği yer, yani büfenin üzerindeki meyvelik açığa vurulur. Ne var ki, ölümcül mermilerin seçiminde saklı yatan inandırıcılık, elmalarla bîr böcek avına çıkmanın komikliğini okuyucudan gizler. Sözkonusu mermiler, öykünün simgesel diline adeta uygun düşer; bu dilin kapsamı içindedir yerleri; yuvarlak oluşları, koşusuna son verinceye dek Gregor’un odada çizdiği çemberlerle uyum içindedir.
Simge olarak bu elmalarla bilgi ağacı, yitirilmiş cennet ve ilk günah arasında ilişkiler kurmak güç değildir
Ne var ki, bunlar serbest çağrışımlar olup zorla kendilerinden yararlanma yoluna gidilmiş, böylece bakışlarımız düpedüz karanlıklar içinde yitip giden bir ar ka plandan çekilip alınarak dinsel alana kaydırılmak istenmiştir. Amar ilk günah ve karşılığında ödenen kefaretle ilgili anımsatmala rın içerdiği anlam, öykünün başında Gregor’un ağzından çıkan “Şeytan görsün hepsinin yüzünü!” ve “Hay Allah!” sözlerinin içer diği anlamdan daha fazla bir şey değildir, metafizik bir yorum açısından öykü içine yerleştirilmiş olanaklara artistik-oyunsu dik kati çekmelerdir tümü. Ancak öyle olanaklar ki, Kafka bütünüyle bunları değerlendirmek, hatta geliştirmekten titizlikle kaçınmıştır. İlgili olanakların işlevi, öykünün derinliğine işaret etmektir yalnız, yoksa bu derinlikte uyuklayan nesneyi, yani öykünün anlamını ele vermek değildir. Bu anlamı Kafka kapalı geçer, ama sorgusuz sualsiz onu kabule bizi ayartmaktan da geri kalmaz. Dinsel alandan yüz çevrilip psikanaliz doğrultusunda ilerlenmesinde de yine aynı şey söz konusudur. İkinci bölüm, anne ve babasının “tastamam bir bir lik ve beraberlik oluşturmasıyla” sona erer. Kızkardeşi tarafından giysileri soyulan annesinin nasıl babasından yana -koştuğunu, elle rini boynuna dolayarak yalvarıp yakardığını, Gregor, giderek feri sönen gözleriyle son anda algılar.
Gregor’un bu savaşta aldığı ölümcül yaraya, acısı daha büyük bir başka yara eşlik eder: Kızkardeşi Grete, anne ve babasının safına geçmiştir. Bu özgecil merhametli insan, sözcüğün Hıristiyanlıktaki anlamıyla bu hemşire tastamam babasının kızı olup çıkmış, ba bası gibi o da yumruğunu havaya kaldırarak dik dik Gregor’a bak mıştır. Resmin üzerinde oturan Gregor’a: “Görürsün sen, Gre gor!” diye bağırmıştır. Kafka, bu noktada şu sözleri eklemeden du ramaz: “Dönüşüm olayından beri kız kardeşinin doğrudan Gregor’a yönelttiği ilk sözlerdi bunlar”. Grete, Gregor’un böcekle öz deşliğini hâlâ benimsemeye yanaşmaz; ne var ki, ilgili tutumu, bu sahneyi bir felakete dönüştürmesinin katıksız, adeta insancıl so rumluluğunu Gregor’a yüklemeye zorlar kendisini. Dolayısıyla, Gregor’un savunucusu onun davacısına, hatta sonunda celladına dönüşür.
Öykünün ismi, Gregor’un kendisinden çok kız kardeşine uygundur. Grete’nin değişimi, epik olayın temel yapısını oluşturur; Gregor’un değişimi ise öykünün daha ilk cümlesinde gerçekleşmiş durumda dır ve öykünün önkoşuludur. Ne var ki, Grete öykünün akışında giderek ön plana çıkar; öykünün bitimi Grete’nin değişiminin tutarlılık içinde gerçekleşip bir sona ulaştığını gösterir; bu, da öykünün hiç de yararına sayılacak bir durum değildir.
Bir kez daha Kafka’da, özyaşamsal malzemeyle anlatımdaki asıl temanın el altından kaynaştığına tanık oluruz. Zaman zaman Kaf ka’nın üzerine çullanan bir sürü saplantı düşünce arasında kuşku suz yasak sevi (incest) motifi de yer alır. 15 Eylül 1912 tarihinde kız kardeşi Valli’nin nişan haberini günlüğüne not eder Kafka Ve ar dından şunları ekler: “Erkek ve kız kardeş arasındaki sevgi – anne ve baba arasındaki sevginin yinelenmesi.” (Günlükler, 257) Deği şim’de Kafka psikanalizle bir çocuğun ateşle oynadığı gibi oynar henüz ve yine bir çocuk gibi ateşten fazla oyunun kendisine ilgi du yar. Çok daha sonraları öyküyü “gizlerin açığa vuruluşu” diye nite ler ve hınzırca bir tutumla sorar: “İnsanın, ailesinin kirli çamaşırla rını ortaya serip dökmesi hoş bir şey midir? Sır saklarlıkla ilgisi var mıdır bunun?” Ama ardından ciddi bir edayla şöyle der: “Samsa tümüyle Kafka değildir” (Gustav Janouch, Kafka’yla Söyleşiler, S. 29). “Tümüyle değil” sözünden, yazınsal simgelere dönüşebilmesi için yaşantılar üzerinde Kafka’nın uyguladığı bu değişim sürecinden yola koyularak, öyküde saklı daha başka yorum olanaklarını ele ge çirebiliriz.
Özellikle bu sonun Gregor’un dönüşümüne bir kontrpuan olarak düşünülmüş olması ve yine özellikle bu kontrpuan’ın bir armoni içinde eriyip gitmesi, onu düzmece bir nitelikle donatır. Kız kardeşinin dönüşümü, sıradan yaşamın mantıksal hoyratlığını içerir ve öykünün gerçeküstü alanında Gregor’un dönüşümünü dengelemek ten uzak kalır. Kız kardeşteki dönüşümü hangi bilinmedik gücün gerçekleştirdiği sorusuna, ne ilkbahar arifesindeki güneşli günün ılık havası, ne de Samsa ailesinin toplumsal konumundaki iyileşme yanıt verir. Öykünün bu sonu, Thomas Mann’daki ‘sanat’ ve ‘ya şam’ karşıtlığının, Kafka’nın henüz bulguladığı paradoks üslup ola naklarına hayli zorlanmış bir uyarlanışıdır. Ne var ki, müziğin esin tisi bir ara ruhunu yalayıp geçmiş de olsa, Gregor’a sanatçı gözüyle bakılamaz. Bir pazarlamacıdır Gregor ve pazarlamacı kalır. Bunun gibi böceğe dönüşümü de, Grete’nin uyanışı ve kadınsallıkta gözle rini açısıyla dengelenemez; bu uyanış isterse bayağılığın hazlarına öy künme niteliği taşısın, böyle bir dengeleme gücünden yoksundur. Kafka devcileyin böceğin tablosunu öylesine bir kezliğine ve yerin den oynatılmaz biçimde ampirik (deneysel) gerçeğin üzerine geçir miştir ki, sözkonusu gerçek böyle bir böceğin ortada belirmesiyle bütün zamanlar için geçerli bir dönüşüme uğramıştır. Üzerinde de vinip durduğumuz dünya, Gregor Samsa’nın dönüşümünden beri başkalaşmıştır.
Besbelli Gregor, insan olarak işlediği suçlarının bilincine, kendi pisliği içinde çürüyüp giden yaralı ve peşine düşülmüş bir böcek kılığındaki kadar yaklaşmamıştır şimdiye dek. Kız kardeşi tarafın dan terkedilmiş, “gerçek” denilen şeyle son bağlantısını da koparıp bağımsız duruma gelmiş Gregor’un eline, böcek kılığında bir iç he saplaşma fırsatı geçmiştir. Ne var ki, Gregor bu fırsatı da kaçırır. Şimdiki durumuyla kendini algılamak için girişebileceği tüm dene meler, “başkalarına” karşı beslediği hınç yüzünden gerçekleşemez. Korkunç intikam planları tasarlar kafasında: “…hangi yiyeceği canının çektiğini hiç bilmiyor, öyleyken yiyeceklerin saklandığı yere na sıl bir yolunu bulup ulaşacağına ilişkin planlar tasarlıyordu; açlık falan hissetmese de, kendi payına düşenleri toparlayıp alacaktı bu radan”.
Daha önce, Gregor Samsa’nın bir kalıntısı olan insanlık sürekli ra hatsız etmişti böcek Gregor’u. Şimdi ise bir hayvana dönüşümünün oluşturduğu aşırı durum, paradoksal şekilde, insan, olarak yüce bir varlığın kapısını kendisine aralar. Ama Gregor odadaki eşyalar üzerinde tırmanmasını sürdürür ve umutsuzluğunu gerçek hayvanlık nöbetleriyle açığa vurur. Canının hiçbir şey istemediğini sanmasına karşın, kendisine doyum sağlayacak bir besin düşüncesine saplanıp kalır. Ailesine karşı sürdürdüğü savaş, bundan böyle beslenme ko nusunda sürdürülen bir ölüm kalım savaşına dönüşmüştür. Öyle bir savaş ki, ister istemez kaybedilecektir; çünkü en lezzetli insan yemeği bile kendisine artık gereken yaşamsal özü veremez.
Yıldızın parladığı anların birinde böcek Gregor, içinde yaşadığı acıklı durumu görür. Bu, üçüncü bölümün bir sahnesinde açık se çik belli eder kendini. Sözkonusu sahnede Gregor, üçüncü ve son kez aile bireyleriyle yüz yüze gelir. Yine aradan belirsiz bir süre geçmiştir; öykünün başındaki güz yağmuru bütün şiddetiyle camla rı döver, “belki de yaklaşan baharın bir müjdecisidir”.
Bu “belki” sözü, yazarın kaleminden çıkar; böcek Gregor’un ken disi için zaman, biçimden yoksun hantal bir nesneye dönüşmüştür. Öykünün geçtiği yer de buna uygun olarak daralmış, hasta Gregor ‘un odası pislik ve pılı pırtı yığınına dönüşmüştür. “Başka yere yer-leştirilemeyen eşyaları habire kendi odasına tıkıştırıyorlardı… işe yaramaz, her şeyden önce pis öte beriler… kül sandığıyla mutfak taki çöp bidonu da…” Gregor’un uğradığı bu yeni felakete, üç kiracı bayın Samsa’ların evine taşınması yol açmıştır. Kiracı baylar, ciddi, suskun ve isimsiz, top sakallarıyla daha önce aile bireylerinin sahip olduğu evdeki bütün mekâna el koymuş gibidir. Aile bireyleri ise mutfağa sürülüp atılmıştır. Bu gelişim de, yine Gregor’un dönü şümünün adeta kaçınılmaz bir sonucudur. Ama gerçekten gerekliliği tartışılabilir, çünkü ailenin elindeki biriktirilmiş paraların yanı sıra şimdi hem baba, hem kız kardeş çalışıp ailenin geçimine kat kıda bulunmaktadır. Böcek Gregor’un ruhunda karanlık suçluluk duyguları kıskançlık, korku ve üzüntüyle yer değiştirip durur. Gre gor salonda suskunluk içinde yemeklerini yiyen bayları odasından izlerken kendi kendine itiraf etmeden duramaz: “İştahım var ama, böyle şeyler için değil. Bu baylar, nasıl da karınlarım doyuruyor! Oysa ben açlıktan ölüyorum”
Bir akşam mutfakta keman çalan kız kardeşi Grete, kiracı baylar tarafından bu işi kendi önlerinde yapmaya buyur edilir. Sözcüğün en alaylı anlamıyla bir oda konseri doğup çıkar ortaya. Böcek Gre gor, sürüne hürüne, bundan böyle kiracı bayların saltanat sürdüğü salondan içeri sızar. Tozlara bulanmış, ölesiye yorgun ve açlıktan adeta canı çıkmış durumdadır, ama yine de bu gezintiyle, geçirdiği dönüşümden beri ilk istemsel eylemi gerçekleştirir. İnisiyatifi ele almıştır ve içindeki itici güç, (üretkenlikle küçümsemedir. (Resim deki kadını savunması, bir tepki oluşturmuştur.) Kül sandığının ve çöp bidonunun intikamını alacağı gün gelip çatmıştır. Ne var ki, ki racı baylar besbelli ciddi işlerin dünyasının adamlarıdır ve bu dün yayı bir zaman Gregor’un kendisi de pazarlamacı kimliğiyle arşınla mıştır.
En azından, sözkonusu baylar, taşralı ticari mümessiller gibi davranırlar, ciddi çevrelerde âdet olduğu üzere, müzikten rahatsız lık duyarlar; çalan kemana şöylece kulak verip geçmiş, az sonra dinlemekten usanmışlardır; hoşnutsuzluklarını açığa vurmaktan kendilerini pek alıkoyamazlar; davranışları, kendilerine ne bir ya rar, ne çıkar sağlayan böyle bir konser dolayısıyla, pratik yaşamın ciddiliğinin önemli ölçüde gölgelendiğine kuşku bırakmaz.
“Oysa kızkardeşi bir güzel çalıyordu ki! Başı yana eğilmiş, gözleri, yoklayarak ve mahzun, nota çizgilerini izliyordu. ‘Gregor sürünerek biraz daha ilerledi, belki kızkardeşiyle göz göze geleceğini umarak yüzünü yere yakın tutuyordu. Müzik onu bu kadar duygulandırdığı na göre, kendisine bir hayvan gözüyle bakılabilir miydi?”.
Bu soru, retorik nitelik taşıdığı kadar gizli açmazlarla donatıl mıştır. Sorunun yanıtı kuşkusuz hayır’dır; bir insandır böcek Gre gor; ancak bir insan, güzelliğin büyüsüne kendisini bu denli kaptıra bilir. Ne var ki, böyle bir yanıt bizi çaresiz iki seçenekten birini be nimsemeye zorlar: Ya Gregor’un içi dönüşüm olayından etkilenmemiş ya da dönüşüm, Gregor’un kendinden geçerek müziğe ku lak verdiği anda geçersiz kılınıp geriye alınmıştır. Her iki durum da Gregor’un insan özdeşliğini kesinliğe kavuşturur, ama yine ne de Gregor ise o kalır ve kiracı baylara, kiracı bayların aracılığıyla Gregor’un geçmişine bir bakış, müzikle zaman Öldürmenin, ra hatsız edici bir gürültü gibi algılandığı zaman da müziği susturma nın daha çok insanca bir davranış sayılacağını anlamamız için ye terlidir. (Gerçi anne ve baba Samsa, kızları Grete’nin müzik göste risini, kiracı bayların umursamaz bir tutum takınmasından sonra da pek büyük bir ilgiyle izlemeyi sürdürür; ama öykünün sonunda an laşılır ki, onların görünürde sanatsal hazla kendinden geçmeleri, anne ve baba olarak kızlarıyla gururlanmalarından kaynaklanır. Oy sa böcek Gregor kulak verir, dinler müziği. Sanki müzik ölümcül yarayı sırtında taşımaya başladı başlayalı canının çektiği o “özlenen bilinmedik besine”. giden yolu kendisine göstermektedir. Ki racı baylara insan gözüyle bakıldı mı, sözkonusu besin kuşkusuz bir insan besini olamaz; çünkü sarsılmaz bir üçlü birlik oluşturan kira cı baylar top sakallarının gerisinde yemeklerini yiyip yutarken, bö cek Gregor kendisini tüm hayvansallığın ve kiracı baytardaki insan lığın üstüne çıkaran bir özlemle kendi kendini yer bitirir. Kuşkusuz, içinde böyle bir özlemin uyanabilmesi için sözkonusu dönüşümü geçirmesi gerekmiştir; çünkü pazarlamacı Gregor Samsa, müziğin büyüsüne her şeyden çok kapalı biridir. Gerçi kızkardeşini “gele cek yıl, bunun doğuracağı büyük masrafa bakmaksızın konservatuara yollamak, gizlice içinde yaşattığı bir plandı Gregor’un. Bunun yol açacağı masrafı, çalışıp bir başka yoldan çıkaracaktı.”. Ama gerçekte müziksever biri sayılmazdı; çünkü insana maddi çı kar sağlamazdı müzik; kızkardeşini konservatuara yollamasının doğuracağı büyük masrafa katlanmak istemesinin bir nedeni, kendi yaşamından farkına varmaksızın duyduğu hoşnutsuzluk, bir başka nedeni de, anne ve babasında sözkonusu planın uyandıracağı karşı koymadır. Belki de böyle bir plan, resimdeki kürk atkılı kadından daha yüce bir şey tanımayan varoluş biçimine karşı bir başkaldırı nın, bir kafa tutuşun güçsüz kıvılcımım kendisinde barındırmak taydı.
Ve çalan müziğe kendini vererek dinlediği anda bile, özlem duy duğu nesneyi tanıyamaz Gregor. Sözkonusu nesneyi, aşinası olduğu o biricik dile, sahip olmaların diline çevirir. Kızkardeşini odasına çekip götürmek ister, “hiç değilse kendisi hayatta olduğu süre kızkardeşini bir daha odasından satmayacaktı” . Kızkardeşiyle ke manına el koyarak müziğe sahip olmayı istemekle, çalan kemanla kemanı çalanı birbirine karıştırır. Dikbaşlı olduğu kadar doymak bilmeyen biridir. “Görünümündeki korkunçluk ilk kez burada işine yarayacaktı; odasının bütün kapılarına aynı anda yetişecek ve olası saldırganları tıslayarak nefesiyle geri püskürtecekti” . Bu, ak sak topal bir kıyaslamadır, sağlamlıktan uzaklığı kendini ele verir hemen: Gregor, ejderhanın elinden bakire genç kızı kurtaran Er miş Georg gözüyle bakar kendine (hatta adı da uzaktan Ermiş Georg’un adını çağrıştırır); ama beri yandan ejderhanın kendisidir; ağ zından alevler püskürterek sevdiği bakire kızı, yani kendi kız kardeşini elinden almak isteyenlere karşı savunur (adı, Hartman von Aue’nin kaleminden çıkmış Gregorius söylencesinin adının aynı dır; söylencede Gregorius yasak sevi eyleminde bulunur, geçirdiği bir değişim sonucu tövbe ederek suçunun kefaretini öder.) Kız kardeşine sahip olmayı kafasına koymuştur Gregor. Kız kardeşini bir kez kesinlikle ele geçirmeye görsün, o zaman, ama ancak o zaman “kendisini konservatuara yollamayı kafasına koyduğunu ve bunu o bilinen felaket başına gelmese daha geçen Noel’de – Noel geçmişti herhalde? – yapılacak itirazlara kulak asmadan herkese açıklamayı düşündüğünü bir sır gibi ona emanet edecekti” . Harıl hani düş kurduğu bu anda bile, Noel’in geçmiş olduğunu düşünmeden duramaz; sanki sözkonusu tarihin geride kalmasıyla verdiği sözün gerçekleşmesi de hayal olmuştur. Böylece Gregor yalnız elde ede meyeceği bir şeye sahip olmak istemekle kalmaz, bunu karşılığında hiçbir şey ödemeden başarmayı düşler. Ne var ki, Noel çoktan geçmiş, kurtarıcı İsa’yla birlikte insanlığın kurtuluş umudunun da dünyaya gözlerini açtığı gün gerilerde kalmıştır.
Burada Gregor’un suçunu bulanık bir girdap gibi karşımızda bulu ruz. Kafka’nın ustalığıyla öykünün doruk noktasına ulaşmış görürüz kendimizi; bu, beri yandan öykü kahramanının gelişiminde en dip noktadır. Yele verilip çarçur edilmiş bir yaşamın buzsu soluğu, karşıdan yüzümüze çarpar. Gregor’un suçunun ne olduğu ve geçir diği dönüşüme neyin yol açtığı sorusu bir kez daha duyurur sesini. Acaba Gregor’un suçu kendisinden mi kaynaklanmakta, onun sa hip olma tutkusundan ye bu tutkuyu kendi kendine itiraf etmedeki güçsüzlüğünden mi ileri gelmektedir? Böcek Gregor, kız kardeşinin kendi yanında kalmasını ister, ama “kızkardeşi zorla değil de, ken di gönlüyle onun yanında kalacaktı” (56); demek oluyor ki, sevdiği kişinin özgür istemini kabullenir, ama bunun mutlak bir boyun eğişi açığa vuran bir istem olmasını diler. Acaba Gregor’un suçu, “özlenen bilinmedik beynin” yenilip yutulacak ve sindirilebilecek bir nesne sayılmayacağını anlamakta yetersiz kalışı mıdır? Bu “özlenen bilinmedik besin” müzikle özdeş midir? Eğer böyle ise, Gregor’un dönüşümünün nedeni, müziğe düşkünlüğünü o bilinmeyen besin üzerine aktarıp kendinden uzağa ilmek istemesi midir? Kendisi gi decekken, kız kardeşini konservatuara yollamak gibi bir tasarıyı kafasında yaşatması mıdır? Kız kardeşi Grete’den, o yücelikler ve özlemler ülkesine yollayacağı bir elçi gibi yararlanmayı mı düşün müştür? Açgözlü bir pazarlamacı değil de bir müzisyen, bir “Yoksul Çalgıcı”olması mı gerekiyordu aslında? Bir dış zorlama olmaksızın vereceği özgür kararla ekmek parasını kazanmak için istemeye rek sürdürdüğü çalışmalara senin olsun deyip “özlediği bilinmedik” işe koyulsa, örneğin müzisyenlik mesleğinde karar kılsa, dönüşümü nün önüne geçebilir miydi? Müzik, esenliğe kavuşturabilir miydi kendisini? Müzik, öyküde genel olarak sanatın ve öznel olarak ‘ya karı sanatının’, yani edebiyatın bir simgesi rolünü mü oynamakta dır? O ezelî bekârın yaşamsal paradoksu, özlemiyle “insana özgü’nün” ötesine geçmek için hayvan kılığına girmesi gereken Gre gor’un paradoks tablosunda mı açığa vurmaktadır kendini?
Bu sorular yumağı, bizi Kafka’nın bekârlarına ve Kafka’daki suçlu luk duygularının “uçurumuna” çekip götürür. Gregor’un yalnızlığı, böyle bir uçurumun varlığını göz önüne serer, böceğin içinde yaşadığı ve sonunda bir bokböceği kılığında soluğu aldığı o pislik de aynı işlemi görür. Her ikisi de insan varlığının neden ve sonuç yasa sında bağımsız aşırı uçlarıyla paradokslarım oluşturur ve bu bakım dan bekârdaki uçurum Gregor’un dönüşümünde yansır, karşımıza çıkar yeniden. Yönelttiğimiz sorularla Gregor’un dönüşümünün çevresinde bir yanıt ele geçiremeden dolanıp durmuşsak, bununla bütün yaptığımız, öykünün yapısında Kafka’nın dikkate aldığı ilkeye uygun davranmış olmaktan başka bir şey değildir. Bu ilke de, bir çıkış ve varış noktasından yoksun devinimdir, çıkış noktasına dö nüp gelen pergelin ucunun devinimi de bunun simgesidir.
Biz de, Gregor’un insan ve hayvan yaşamı içinde bu pergelsi devi nimi izlemiş bulunuyoruz. Gregor’dan geriye kalan şey, dirimsellik ten yoksun bir maddedir. “Sırtındaki çürümüş elmayı ve onun ilti haplanıp üzeri baştan aşağı yumuşak tozla örtülmüş çevresini pek algıladığı yoktu artık. Ailesini düşündükçe duygulanıyor, içinde sev gi hisleri uyanıyordu. Hani kendisi de, belki kız kardeşinden daha bir kesinlikle ortadan kaybolması gerektiğine inanıyordu. Kulenin saati sabahın üçünü vurana dek bu boş düşünceleri sessiz sakin ka fasından geçirdi”. Ruhunda esen bu aşın özveri havasında ya şamsal sorunun bir çözümünü ele geçirdiğimizi sanırsak, ömrü bo yunca kendi kendisini yanlış anladığı gibi, biz de Gregor’u yanlış anlamış oluruz. Ne hayvanın ölümü “esenliğe kavuşturucu” bir kav rayıştır, ne de böcek “kendi kendisiyle ve dünyayla uzlaşma için de” ölür. Bu böcek, kendisinin ortaya çıkışıyla yol açtığı gürültü pa tırtıyı kendini feda ederek sona erdirmek için yok oluşunu kabulle nen bir kahraman değildir. Gregor’un düşünceleri “barışçıl” hava taşır, çünkü “boştur” hepsi. Bir zaman nasıl mesleğinin boyundu ruğuna katlanmış ve babasının, biriktirdiği paralan kendisinden gizlemesini sineye çekmişse, kendi ölümünü de öylece sineye çeker. Yalnızca, kendisini bekleyen ölümün yol açtığı güçsüzlük, hoşnut suzluğunun bir kez daim patlak vermesini ve böylece, daha öncekilerde olduğu gibi, onun yine kendi güçsüzlüğüyle yüz yüze gelmesini önler.
“Özlenen bilinmedik besin” ne anlama gelirse gelsin, tıpkı son za manlarda yediği yiyecekler gibi Gregor’u besleyip doyurmadan vü cudunun bir yerinden girip bir yerinden çıkacaktı, “Görüyor musu nuz, ne kadar sıskalaşmış”, der Grete. “Tabii bunca zaman bir şey komadı ağzına. İçeri taşıdığımız yemekleri yine olduğu gibi dışarı alıp dışarı çıkarıyorduk.” Grete’nin bu sözleri, yazarın açıklamasıy la uyum içindedir: “Bundan böyle Gregor, hiçbir şey yememeye başlamıştı. Ancak kendisi için hazırlanmış yemeğin önünden tesa düfen geçtikçe, oyun oynar gibi bir lokma alıp ağzına atıyor, lok mayı saatlerce ağzında tutup, çokluk gerisin geri tükürüyordu” . Gregor’un ölümünün ardından Grete’nin söylediği sözler acı masız bir titizlikle doludur. Grete, Gregor’u cansız bir nesneye benzetir. Gerçekten de Gregor’un yaşadığı söylenemez; yaşam, be densel ve ruhsal anlamda kayıp gitmiştir önünden. Dönüşüm, Gre gor’u değiştirmemiştir. Mantığı, içine yuvarlandığı her durumla uz laşmasını sağlayan bir nesne diye niteler ve onu sözcüğün tam anla mıyla her hayvandan daha hayvansal, yani bir nesne olmak için ge reksinir. Böylece Gregor ölmeyen, geberip giden bir yaratığa dönü şür. Sonunda “bitişik odadaki şey” olarak hizmetçi tarafından ev den süpürülüp atılır dışarı.
Kafka dönüşüme uğramış Gregor’la öylesine çözülmez bir karma şayı içeren bir karakter yaratmıştır ki, onun maddeyle düşüp kalk masında ve nesneye yönetildiğinde bile suçunun nedenini göreme yiz. Gerçi öykünün gelişimi, öyküdeki başlıca kişi Gregor Samsa gibi şematik bir akış izler: İnsandan yola koyulur sözkonusu akış, hayvan üzerinden geçerek nesnede sona erer. Bu durumdan şu ya lın dersi çıkarmakla yetinmemiz gerekiyor: Nasıl yaşanırsa, öylece ölünür. Bir kimse nesnelerin ticaretini yapar, iş gezilerine çıkarsa, kendisi de zamanla bir nesneye dönüşür ve bir süprüntü yığını ola rak son bulur. Ne var ki, öyküden çıkarılacak böyle bir ders, öykü nün içeriğine ters düşer: Öyküde bir dönüşüm değil, dönüşüme uğ ramış bir kişi anlatılır. Yaşam yolunun hiçbir dönemecinde yazgı, Gregor’un karşısına bir seçenek çıkarmaz. Gregor, ne iyi ile kötü arasında bir seçme durumu karşısında kalır, ne de yaşamın yüzey sellikleriyle düşüp kalktığını görecek, buna yazıklanacak ya da bu nun cezasını çekecek fırsatı ele geçirir. Ancak, ortada bir dava ve yargı olmaksızın mahkûm edilir, mahkûmiyetinin nedenleri konu sunda herhangi bir şey bilmez. Gerek kendisi, gerek okuyucular bir değişmezliğe boyun eğer.
Kafka’nın Değişim’i, tüm deneyselin ötesinde bir gücün madde sel’in alanından içeri sızmasıdır. Maddesel, sözkonusu sızmanın varlığı konusunda yalnızca bilgi edinebilir ve onunla uzlaşabilir; ni tekim Samsa ailesi de böyle yapar ve bunda hiç de pek başarılı olduğu söylenemez. Mavi çizgili iki küçük ve beyaz selluloid topun doğruca fizik ötesinden gelip çevresinde acımasız zıplamalara ko yulduğunu gören yaşlıca bekâr Blumfeld: “Olağanüstünün de kimi sınırlan olması gerekir”, der (Taşrada Düğün Hazırlıkları, 124). Ne var ki, Kafka’nın dünyasındaki temel yasaya göre, sözkonusu sınır lar tek yanlı olup yalnız deneysel için söz konusudur, “olağanüstü” canı istediği gibi aşabilir bu sınırları. Kurbanlarını seçip alır olağa nüstü, seçimin nedenleri ise gizli kalır, ama keyfî davranışından ötürü seçim grotesk bir acımasızlığı içerir. Dönüşüm için neden Gregor Samsa seçilmiştir de, onun kendilerine pek benzediği kiracı üç baydan biri seçilmemiştir? Bu soru öyküde yanıtsız bırakılır. Ama yine de sözkonusu keyfilikte bir genel geçerlilik çekirdeği sak lı yatar. Özellikle Gregor Samsa sıradan bir insan sayılacağı, öbür sıradan insanlara kendilerinden ayırt edilmeyecek gibi benzediği için, başına gelen akıl almaz olay da, öyküsünün okuyucuları ara sındaki her sıradan insanın başına gelebilir. Kafka’nın anlatı yazan olarak ustalığı, olağanüstü bir olayı ortak bir zemin üzerinde sergi lemesiyle açığa vurur kendini.
Gregor sıradan bir kişi olduğundan, Değişim’in “antimasal” diye nitelenmesini onaylamak güçtür:, “Gerçek masalın, insanın başarı temeli üzerinde var oluş düzenine gereği gibi uyumunu ve insan dünyasında gereği gibi yer alışını göstermesine karşılık, antimasal da başarısızlık ve amaçtan sapma temeli üzerinde gerçek bir uyum ve düzen olmaksızın dünyada dikiş tutturulamayacağı sergilenir… Buna göre antimasal’ın konusu gerçekte olduğu gibi dünya değil, ol maması gereken biçimiyle dünyadır.”
Masal dünyasıyla antima sal dünyası birbirinden nasıl ayrılırsa ayrılsın, her ikisinin de orta yerinde bir karakter, bir kahraman ya da antikahraman, bir prens ya da bir antiprens bulunur. Ne var ki, Kafka’nın öyküsündeki iro niyi doğuran, tüm seçilmelere en az elverişli bir kişinin dönüşüm için seçilmiş olmasıdır. Gregor’un Grete’ye karşı beslediği aşın is tek asla eski bir masaldan, örneğin Fransızların La Belle et La Bete masalından alınmış olmayıp, aynaya yansıyan bir yazı gibi öyküde yinelenmez. Gregor, büyülenerek hayvan kılığına sokulan ve esenli ğe kavuşmak için yanıp tutuşan bir prens olmadığı gibi, acı ve ıstı rapları sonunda dindirilen bir masal dilencisi de değildir: “Ve öl mediyse bugün yaşıyordur hâlâ”. Gregor Samsa ölür, tüm fantastik masal dünyasının ötesinde yitirir yaşamını ve bu dünyanın düpedüz uzağında kalır. Masal kavramı, Gregor Samsa’ya uygulanmak isten di mi, silinip gider ortadan. Gregor Samsa iddiasız, sıradan bir pa-zarlamacıdır; bir sabah böcek kılığında uyanmak gibi tatsız bir du rumla karşılaşır. Kendine özgü bir var oluş biçiminde hayvansal bir dönüşüme trajik bir dalış, Gregor Samsa için sözkonusu değildir. İlgili dönüşüm, daha çok, Gregor’un kahramanlık havasından uzak varlığına ne tuhafsa uygun düşer gibidir. İnsan kılığında bir pazar lamacı olarak taşrada iş gezilerine çıkan Gregor gibi, kahramanlık tan uzak bu kişinin dönüştüğü böcek de kendine özgü tüm çizgiler den yoksundur.
Değişim bir antimasal olarak tasarlanmış olsaydı, Gregor’un dönü şümüne hangi gücün yol açtığı konusuna, Kafka’nın en azından üs tü kapalı değinmesi beklenirdi. Cadı ya da büyücü, peri ya da yazgı, her ne ise bu güç kendini öyküde açığa vurur ve “olmaması gerek tiği gibi” olan dünyaya, “gerçekten” var olabilmek için nasıl olması gerektiğini bildirirdi. Bu özlenen “gerçek” dünyanın kenar çizgileri, görünür bir biçimde öne çıkardı. Ve doğrusu bu gibi kenar çizgile rinin öykünün en son sayfalarında boy gösterdiğine tanık oluruz; ne var ki, böyle bir son, böceğin ardından olup bitenler Kafka’yı mem nun bırakmamıştır; okuyucular da aynı hoşnutsuzluğu duymadan yapamayacaktır.
Değişim’in son bölümü Samsa ailesini bedensel bir iyileşmenin1 yo lunda gösterir. Ne var ki, Gregor Samsa’yı dönüşüme zorlayan güç, bedensel bir hastalığın simgesinden alabildiğine daha çok bir şey dir. Gregor’un değişimine bedensel, hatta ruhsal bir rahatsızlığın dışavurumu gözüyle bakması için, öykünün hiçbir yerinde Kafka’nın okuyucuyu yüreklendirdiği görülmez. Kafka, epilog dışında il gili konuda herhangi bir tavır takınmaktan uzak tutar kendini. “An latılan olayın bilmecemsiliğine yazarın kendisini de bir yaşantı or taklığıyla karışmış”gören kimse, kendi duygusallığını, ta mamen soğuk bir tutumla sergilenen anlatı olayının içerisine taşımış olur. Gregor’un dönüşümüne yol açan gücün temel yasası, bu gücün kapalı bir kutu oluşturmasıdır. Her türlü betimleme amacından el çekildiği zamandır ki, bu gücü betimleme olanağı ele geçi rilir. Samsa ailesinin evinde beklenmedik biçimde kendini açığa vu ran boşluk, sözkonusu gücün simgesidir.
Bu güç “özlenen bilinmedik besin” gibi, benzer uhrevî dünyalardan Gregor’un kulağına çalman müzik gibi kavranılmaz nitelik taşır. Gregor’un kendisi, kavranılmazla teması sonucu kavranılmaz du ruma gelmiş, daha ilk cümlede iki olumsuzlama öneki kullanılıp “ungeheures Ungeziefer” (devcileyin böcek) olarak öyküye sokulan olumsuz bir nesneye dönüşmüştür. Sabahleyin uyandığı “tedirgin düşler” (unruhige Trâume) ise her iki olumsuzlama için dilsel bir foya işlevini görür. Kendisine dokunulmayacak, untouchable birine dönüştürmüştür Gregor; bundan dolayıdır ki, kız kardeşi ye meğini koyup götürdüğü kâseyi “bir bezle” tutar. Ayrıca, bö cek sözcüğü de bireyselliğe kapalı bir tür adıdır. Kafka, öyküsünde Gregor’un dönüştüğü böceğin nasıl şey olduğunu açığa vurmaz. Yine böceğin biçim ve büyüklüğüne de değinmeden geçer. Başlan gıçta Gregor’un yassı bir vücudu vardır; bu vücut o denli incedir ki, kanepenin altına kolaycıcık girip saklanabilir. Ama daha sonra, doğrulup ayağa kalktı mı, dişleriyle kapının anahtarına yetişecek kadar iriliği ve uzunluğu belirtilir. Ne var ki, Kafka’nın, Gregor’u, sözkonusu dönemde Avrupa’daki pazarlamacıların iş gezilerinde kaldıkları ucuz ve pis otellerde karşılaşmaktan en çok korktukları bir böcek olan tahtakurusuna dönüştürdüğünü düşünebiliriz. İle ride Kafka’nın, Değişim’de “kendi ailesindeki tahtakurularından” söz açtığı yolundaki iması, metnin hiçbir yerinde doğrulanmaz. Böceğin belirsiz kenar çizgileri, Gregor’un “sırtında ve böğürlerinde kendisiyle birlikte” sürüklediği “iplikler, kıllar ve yemek artıklarıyla” iyiden iyiye silinip atılır. Hizmetçi kadının sonunda onu “koca bir bokböceği” diye nitelemesini ille de böcekbilimle ilgili sınıflandırma gibi anlamamak gerekir. Bu davranışıyla, hizmetçi, da ha çok, insanlarca hakaret anlamında kullanılan bir ismin utancını da ölümcül yara almış hayvanın üzerine yıkar. Geçirdiği dönüşüm, Gregor’u bir parya, hem de hayvanlar dünyasının bir paryası yap mıştır.
Özellikle Gregor insanlık dışı güçler tarafından mahkûm edildiği için, böceğin görüntüsünü de insan eliyle resme geçirmek olanak sızdır. 1915′de yayıma Kurt Wolff, von Ottomar tarafından hazır lanmış kapak taslağını Kafka’nın önüne koyduğu zaman, onun itira zıyla karşılaşmıştır: “Böceğin kendisi çizilemez. Hatta uzaktan bile resmi yapılamaz.” Buna karşılık, Kafka, kapak için anne ve babayla kız kardeşin aydınlık odada dikilip “tamamen karanlıklar içindeki bitişik odanın kapısının açık durduğu” sahneyi önermiştir
Bu zifiri karanlık, Gregor’un yazgısıyla büründüğü hayvansal kılığın en iyi ve biricik betimlemesini oluşturur. “Un”, olumsuzlama, karan lık, boşluk öykünün sinesinde saklı yatan giz için Kafka’nın bulabil diği en son giysilerdir. Gregor’un dönüşümü, onun kendine özgü olup hiçliğe işarette bulunan olanaklarını ve kendisini sözkonusu olanaksızlıklara mahkûm eden yazgının anlaşılmazlığını simgeler.
Öykünün sonunda, Samsa ailesinin evden ayrılıp bir gezintiye çıkışı gösterilir. Böceğin kaldırılıp atılmasından, hizmetçiye yol verilme sinden ve kiracı bayların evden çıkıp gitmesinden sonra geride ka lanlar, küçük çapta bir piknik için yola koyulmuşlardır. Geçmişin üzerinden bir sünger geçilmiş, yeni bir yaşamın arayışı içine giril miştir. Doğada gönülleri okşayan bir hava eser ve dinlenmeye ge reksinim duyan Samsa ailesinin üyelerine kucak açar.
Gregor’un yaşamına bir laytmotif gibi eşlik eden yağmur dinmiştir; aile üyele rinden başka kimsenin oturmadığı tramvayın “içini baştan başa gü neşin sıcacık ışınları aydınlatmaktadır”. Geçmişin karanlığı, yerini geleceğin aydınlık ve özgürlüğüne bırakmıştır… Ve “daha bir yakın dan bakınca”, önlerindeki bu gelecek için eldeki olanakların “hiç de azımsanamayacağı” anlaşılır. Böylece. Bir böceğe dönüşen pazarlamacının “tedirgin düşleriyle” başlayan öykü, “Gregor’un arayıp bulduğu şimdikinden daha iyi bir evde” yaşanacak dört başı mamut, bir yaşama ilişkin anne ve babanın “yeni düşleriyle” son bulur. Ne var ki, Grete’de baş gösteren değişiklik hepsinden çok dikkati çeker. Anne ve baba, kızlarını tamamen yeni bir varlığa dö nüştürmüşe benzeyen ilkbahara tomurcuklanmanın bu ansızın pat lak verişine şaşkınlıklarından adeta dillerini yutmuşlardır. “Yanak larını sararıp soldurtan tüm mihnet ve eziyetlere karşın”, kızları Grete son zamanda serpilip güzel ve tombul bir kıza dönüşmüştür. Dönüşümünü eksiksiz kılmak için de, Grete, şimdi tabiat ana nın yaşam saçan, yaşamı yenileyen güçleriyle birlik olur.
Kız kardeşi Grete’nin koruyucu elini üzerinden çekmesinden sonra, Gregor, kendisini yıkıma terk eder. Bundan böyle “koca bir bokbö ceğinden” başka şey değildir. En azından, sosyal yaşamdaki yeraltı ülkesinin, apokalypse’nin ölüler ülkesiyle buluştuğu Kafka Araflarının birinden çıkıp gelmiş hizmetçi böyle niteler kendisini. Bu bokböceği, çürümekte olan elmanın açtığı bir yarayı, suç ve bil ginin simgesini sırtında taşır.
Heinz Politzer “Franz Kafka, der Künstler” (S. Fisher Verlag 1962)
Toplam okunma (7463) Bugün(0) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Konfüçyüs: “Eğer bir şeyi zorla tuttuğunuzda, ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğini görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız” Temmuz 11, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
Bir gün öğrencilerinin tam karşısına geçen Konfüçyüs, elinde tutuğu vazoyu tüm öğrencilerin görebileceği şekilde havada kaldırdı. Diğer elinde duran elmayı ise öğrencilerin meraklı bakışları arasında vazonun içine bıraktı. Daha sonra vazoyu yere koydu ve öğrencilerine; ” Bu elmayı vazodan çıkarmayı başaran kişi elmayı yiyebilir” dedi. Çocuklardan elmayı çıkarıp, yemek isteyen biri hemen atılıp elini vazonun dar ağzından içeri soktu. Elmayı yakaladı çıkarmak için uğraşıp durdu. Ancak bir türlü vazonun daracık azğından elini ve elmayı aynı anda çıkarmayı başaramıyordu.
Elmanın vazodan nasıl çıkarılabileceği konusunda sizin bir fikriniz var mı?
Çıkaramadığını gören Konfüçyüs vazoyu yerden alıp ters çevirdi. Elma vazonun içinden yuvarlanıp avucunun içine düştü. Bunu gören çocuklar gülmeye başladı. Aslında o kadar basit birşeydi ki bu. Konfüçyus “Fakat bu, göründüğü kadar basit değil” dedi. Elmayı havada tutuyordu konuşurken. “Bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek bazen zor bir iştir. Onu bırakabilmek de bir beceridir. Eğer bir şeyi zorla tuttuğunuzda, ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğini görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız. Eğer yanlış bir şey yapıyorsanız, o zaman buna son vermelisiniz. Eğer kendinize ve başkalarına karşı dürüst davranmıyorsanız, bu hilekarlığı hemen durdurmalısınız. İşte ancak o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz.”
Büyük Çin bilgesi, filozof, siyasal yönetici ve Çin tarihinde resmi din olarak kabul edilen öğretilerin kuramcısı Konfüçyüs, M.Ö 551 yılında, Lu kentinde -şimdiki Shantung eyaletinde- doğdu. Chou hanedanlığı döneminde (M.Ö. 1027-256), Hristiyanlığın doğuşundan yaklaşık beş yüz yıl önce yaşadı. Küçük yaşlardayken babası ölünce, annesi tarafından mütevazı koşullarda büyütüldü.
Ambar bekçiliği ve kamu arazisi yöneticiliği yaptı ama asıl isteği, Chou hanedanlığının ilk zamanlarına özgü ahlak değerlerini yaymak, bu hanedanlığın kuruluş döneminde hüküm süren iki kralın, Wen ile Wu’nun ülkülerini yeniden canlandırmaktı. Ama onun dönemi zorlu bir dönemdi. Chou hanedanlığının ilk yıllarının ayırıcı özelliği olan siyasal birlik, siyasal güç, hanedanlığı oluşturan kent devletleri arasındaki çatışmalarla, hanedanlıktan olmayan devletlerin yayılmacı saldırılarıyla, dağlarla vahşi bölgelerden gelen göçebe toplulukların akınlarıyla büyük ölçüde örselenmişti.
Konfüçyüs’ün kenti Lu işgalcilerin denetimi altına girmişti. Konfüçyüs, öğretisine yetke, nüfuz sağlayacak bir kamu görevine atanmayı başaramamıştı. Bundan ötürü, benzer beklentiler taşıyıp benzer güçlüklerle karşılaşan diğerleri gibi Konfüçyüs de, küçük bir öğrenci, izleyici topluluğunun eşliğinde gittiği saraylara, yöneticilere hizmet sunarak gezginci öğreticilik yapmaya başladı.
Konfüçyüs’ün yaşam öyküsüyle kişiliğinin de ona atfedilen öğretilerin ayrıntılarının da doğruluğundan emin olmak olanaklı değil. Kaynaklarda, onun ölümünden sonra geliştirilmiş, kuşkusuz pek çok yönüyle izleyicileri tarafından elden geçirilmiş, zenginleştirilmiş, yeniden düzenlenmiş karma açıklamalar vardır. Mevcut bilgilerdeki kimi iç tutarsızlığa, kimi vurgu farklılığına karşın, bilgi ile ahlaksal erdem arayışına tutkuyla inanan, tüm yaşamı boyunca dürüstlüğünü koruyan, kendini sadece öğretmeye adayan bir adama ait bütünlüklü çizgileri seçmek olanaklı. Benzer şekilde, Konfüçyüs’e atfedilen yazılı özdeyişlerin ona ait olup olmadığını saptamak da olanaklı değil. Konfüçyüs’e atfedilen deyişlerle düşüncelerin çoğu konuşmalar diye bilinen bir seçkide toplanmıştır.
Konfüçyüs düşüncesi, 1583′te Pekin’e yerleşen Cizvit misyonerleri, Çin bilgisi ile kültürünü özümseyip bu yeni bilgilerini Avrupa’ya aktarancıya kadar Batı dünyasında bilinmiyordu. K’ung Fu-tzu adını Latinceleştiren de bu Cizvitler olmuştu ve böylece bu büyük bilge, dünyanın pek çok yerinde Konfüçyüs adıyla tanındı.
Toplam okunma (18043) Bugün(1) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Oğuz Atay: Seni tanımadan önce ağaçların çiçek açtığı ve yaprak döktüğü mevsimleri hep kaçırırdım Temmuz 9, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
Seni tanımadan önce ağaçların çiçek açtığı ve yaprak döktüğü mevsimleri hep kaçırırdım derdi resim yapmayı sevdiğim halde denizin mavisini bilmezdim yaprağın yeşilinin her mevsimde değiştiğine dikkat etmemiştim seni tanıdıktan sonra o güne kadar tabiat resmi yapmayı sevmediğim halde bir ağaç bir yaprak küçük bir ot bile çizmiş olmadığım halde ve daha çok kitaplardan kopyalar yapmakla yetindiğim halde ve insan resimlerini fotoğraflardan kareyle büyütmeyi kolayıma geldiği için tercih ettiğim halde seni tanıdıktan sonra gözleri yeni açılmış bir küçük hayvan gibi çevreyi şaşkın ve hayran bakışlarla insanı ve insan olmayanı ayırmadan incelemeye başladım
Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun?
Ey zavallı milletim, dinle! Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz.
Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece klüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor: Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. Ey şu fakir milletim! Aslında seni anlatmıyoruz. Sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. İşte onun için sana yanaşamıyoruz. Senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. Hiç utanmıyor muyuz? Hiç utanmıyoruz!**
Bana bugün, ne yapmalı diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim. Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: Kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu çözemez.” **
Tek gördüğüm kayıtsızlık oldu
Yusuf Atılgan’ın 1980′lerde Oğuz Atay’ı kaybettikten sonra yazdığı bir yazı var, diyor ki: Günlerden bir gün, bir paket geldi bana. Açtım içinden bir kitap çıktı: Tutunamayanlar. Kitap imzalıydı ve içinde de şöyle bir yazı vardı: İlgileneceğinizi umarak…
Yusuf Atılgan bu kitabı okur, çok da sever. Ama bunu hiçbir zaman Oğuz Atay’a söylemez. Benim okuduğum kitap o kadar müthiş bir eserdi ki, böyle muazzam bir kitabı kaleme alan birinin daha nice eserler yazacağını düşündüm. Benim yorumuma, iltifatıma, söyleyeceğim iki çift lafa ihtiyacı olmadığını düşündüm. Dolayısıyla hiçbir zaman takdirlerimi ona iletme gereği duymadım. Ama aradan seneler geçer, ortak bir arkadaşlarından öyle bir şey işitir ki bu hadiseyi yeniden hatırlamasına sebep olur. Ben Yusuf Atılgan’a kitabımı gönderdim ama kendisinden tek bir kelime dahi duymadım. Tek gördüğüm kayıtsızlık oldu. demiştir Atay. Bunu duyan Yusuf Atılgan çok pişman olur; ancak geçtir artık. Oğuz Atay vefat etmiştir. Ve Atılgan bu anıyı anlatırken der ki: Eğer bugün hayatta olsaydı, ne yapar ne eder muhakkak onu bulur, karşısına geçer, yüz yüze ona kalemini ne kadar takdir ettiğimi söylerdim.
* Tutunamayanlar – Oğuz Atay (Eser, bölüm bitene kadar noktasız devam ediyor.)
**Oyunlarla Yaşayanlar – Oğuz Atay
*** Tutunamayanlar – Oğuz Atay
Toplam okunma (9085) Bugün(3) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Rüyalarımda bile dilimi kaybetmeyeceğim | Di xewnan de jî ez ê zimanê xwe winda nekim Temmuz 9, 2010
Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life, Kitap Kitaplık - Book Library , 1 comment so far Bazen ülkemde kelimelerin eksikliğini hissederim Lı welatê xwe carna hest dıkım ku gotın tuneneHissederim ne zamanki çiçekçi kadın Konuşmaz benimle benim dilimden Kaybolur mavi hercaimenekşelerle dolu bir çayır, Çi cara ku gulfiroşek Napeyive bi min re bi zimanê min Winda dibe mêrgek bi binefşên xwe yên hercayî Ne zamanki kaportacıda Benim dilimden konuşulmaz İçimde bir şeyler paslanır, Çi gava li tamîrxaneyekê Napeyive kes bi zimanê min Di dilê min de tiştek zengarî dibe |
Para kaybederim
Ne zamanki bir bankada benim dilimle beni karşılamazlar.
Çi gava bi zimanê xwe neyêm pêşwazîkirin li banqayekê
Pera winda dikim
Ve ne zamanki gazeteleri açar
Ve benin dilimde nerdeyse hiçbir şey görünmez
Sanki benim ülkem başka bir ülkeymiş gibi hissederim.
Û çi gava rojnameyekê vedikim
Û çi bigre bi zimanê xwe tiştekî tê de nabînim
Hingê dibêm qey welatê min welatekî din e
Bazen otobüste olduğumda
Ve benim dilimde konuşan hiç kimseyi duymadığımda,
Rüya mı görüyorum diye gözlerimi açar kaparım.
Carna gava di otebozê de me
Û dengê tu kesî ku bi zimanê min diaxive nayê guhê min
Çavê xwe digrim û vedikim dibêm ma di xewnekê de me gelo
Ve bir meydanın ortasında bir erkek
Veya bir kız çocuğu benim gibi konuştuğunda,
Onları kucaklamak isterim,
Bu olanlardan onları korumak isterim,
Çok geç oldan önce.
Û gava li nîvê meydanekê lawikekî
An jî keçikekê dibînim ku wek min dipeyive
Dixwazim wan hembêz bikim
Dixwazim wan biparêzim ji van tiştan
Hê ku nebûye dereng
Bazen ülkemde kelimelerin eksikliğini hissederim,
Kayboluyorlar gün be gün,
Onları terk eden insanlar var
Ve onları saklayanlar
Ve hissederim az be az
Ülkem her gün biraz daha küçülüyor
Ve biz daha azız çünkü daha az kelime var.
Li welatê xwe carna hest dikim ku gotin tune ne
Roj bi roj winda dibin
Hin kes dev ji wan berdidin
Hin kes jî wan vedişêrin
Û hest dikim hin bi hin
Welatê min piçûk dibe her ku diçe
Û em hindiktir in lewra hindiktir mane gotin
Ülkemde çok insan da var
Arıyor
Eksik kalan kelimelerimizi.
Arıyoruz kayaların altında,
Gazetelerde
Veya otobüs bekleyen erkek ve kız çocuklarında
Bazen ortaya çıkan kelimeleri
Ve bazen de sonsuza dek kaybolmuş olanlarını.
Li welatê min zahf kes jî hene
Ku digerin
Li peyvên me yên kêm mane
Em li bin zinaran li wan digerin
Li nav rojnameyan
An jî li cem keçik û lawikên ku riya otebosekê dipên
Em digerin li wan peyvên ku ji nişka ve dertên
An jî yên ku heta hetayê winda bûne
Benim kelimelerimle karşılaşmanızı isterdim
Benim de sizinkilere ihtiyacım olduğu gibi.
Min dixwest hûn li peyvên min rast bihatana carekê
Weke ku ez jî mihtacê yên we me.
Séchu Sende’nin “Made in Galiza“ adıyla yazdığı kitap, Türkiye’de Galisyan dilinden yapılan ilk çeviri olmasının yanında çeviri alanında ilginç bir ilk olma özelliğini daha taşıyor. Kitap, Kürt dili ve diğer baskı ve tehdit altındaki dillerin durumuna dikkati çekmek amacıyla politikacı ve sanatçıların da olduğu 35 kişi tarafından Kürtçeye çevrildi. Çeviride ismi geçenler arasında ünlü sanatçı Şivan Perwer, İsveç’te yaşayan yazar Hesenê Metê, BDP Siirt milletvekili Osman Özçelik, şair Metin Kaygalak da yer alıyor.
Galisyan medyasından sonra İspanyol medyasında da yer almaya başlayan kitap, İspanya’nın en büyük gazetelerinden El Pais, 02.07.2010 tarihli nüshasında konuya geniş yer ayırdı.
Söz konusu haberde kitabın yoğun ilgi görmesine şaşırdığını itiraf eden yazar Séchu Sende, bu başarının sebebini “Biz Galisyalılar ve Kürtleri birleştiren bazı şeyler var: Dilsel çatışma ve olanaksızlık,”diye özetliyor.
Made in Galiza, dünyanın birçok kesiminde hala açık olan bir çatışmayı ele almak için mizah ve fanteziyi kullanmaktadır. Bundan dolayı Sende, eserinin bir Galisyalının diğer benzerlerine karşı olan yakınması gibi anlaşılmasını reddetmektedir. “Kitap, birçok sesin bir araya geldiği, işbirliğine dayanan bir çalışmadır” diyor.
Kitapta, evin hayaletleri belirmektedir -iki dillilikten gelen birinin diğerine üstünlüğü veya gençler arasında Galisyanca konuşanların sayısının azalması gibi-. Sende, bizden çok farklı olmayan, başkalarının dramlarına da eğilmektedir.
Kitabın basımına ilişkin kitapevinin yazdığı önsözde, “Bu kitabın amacı Guinnes Rekorlar Kitabı’nda yer almak değildir. Ama iyi bir araştırma yapıldığında görülecektir ki, bu türden bir başka örnek daha yoktur. Bu Kürt kültürel geleneğinin özgün ve ilham veren yönüdür. Kürtçe yazmak özünde psikolojik bir sorundur ve önemli olan çeviri veya özgün kitaplar değil. Kitapta da göreceğimiz gibi kendini küçük görme duygusu sadece Kürtlere özgü değil, ezilen tüm halklara ve kesimlere özgü bir duygudur” ifade ediliyor.
Sechu Sende
1972’de Galicia’da doğdu. Şiirle yazmaya başladı. Sonra hikayelerle devam etti ve Galicia’nın en büyük yazarlarından biri oldu. Galicia Filoloji Bölümünü Portekiz’de okudu. 2003 yılında Orixe romanı ile Amor Blanco ödülünü aldı. Made in Galicia kitabı ile 2007 yılında Galicia’da 3 ödül aldı ve yılın kitabı seçildi.
Beşinci baskısı geçtiğimiz günlerde çıkan kitap hakkında daha fazla bilgiye: http://www.insanokur.org/?p=19222 adresinden ulaşabilirsiniz.
Toplam okunma (7439) Bugün(1) Son okunma tarihi (02 September 2010)
Dostoyevski’nin ilk romanı İnsancıklar: “Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır” Temmuz 3, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
Dostoyevski’nin 24 yaşındayken yazdığı ve ilk romanı olan “İnsancıklar” (1845), onun yazın yaşamına çok başarılı bir giriş yapmasını sağladı. Aynı zamanda İlk Rus toplumsal romanı sayılan İnsancıklar’ın ana teması diğer Dostoyevski romanlarında olduğu gibi “acıma” dır. Eserin ortaya çıkışı ilginçtir: Yazar eseri bitirir bitirmez bir arkadaşına okutur, o da eserden o kadar etkilenir ki romanı hemen gecenin bir yarısı döneminin önemli şairlerinden Nikolay Nekrasov’a götütür. Romanı “başyapıt” olarak tanımlayan Nikolay Nekrasov, ertesi gün romanın el yazmalarını yakın arkadaşı ve döneminin saygın eleştirmenlerinden Belinski’ye götürür. Belinski de romanı kısa sürede okur ve roman hakkında şunları yazar:
“İki gündür kendimi bu kitaptan uzaklaştıramıyorum. Yeni bir yazar, yeni bir yeteneğin kalemi bu; onu tanımıyorum, kimdir, neye benzer bilmiyorum ama bu roman Rusya`da hayatın sınırlarını öyle kahramanlara veriyor ki bize, bundan önce hiçbir yazar bu kadarını düşlerinde bile göremezdi…Rusya yeni bir Gogol kazandı”
Olaylar o kadar hızlı gelişir ki Dostoyevski bile buna şaşırır. Roman Dostoyevski’nin büyük umutlarıyla yayımlanır ve Dostoyevski bir anda tanınan bir yazar durumuna gelir. Böylece daha ilk eserinde başarıyı yakalar.
İnsancıklar, mektup-roman tarzında kaleme alınmış kısa ve toplumsal içerikli bir romandır. Dostoyevski’nin acıma duygusu daha bu ilk eserinde bile belirgindir. Roman, yaşlı bir katibin kendinden yaş olarak küçük öksüz bir kıza olan aşkını ve bu kıza karşı gösterdiği saygınlık çabalarını konu alır. İnsancıklar Dostoyevski’nin ilk yapıtı olmasına rağmen en önemli romanlarından biri sayılır.
Kitaptan bir mektup
Sevgili Makar Alekseyevich,
Son olaylar ve mektuplarınız beni korkuttu, şaşırttı ve hayrete düşürdü ama Fedora’nın anlattığı her şeyi açıkladı. Bu kadar ümitsiz olmanızın ve böylesine bir uçuruma düşmenizin sebebi ne, Makar Alekseyevich? Açıklamalarınız beni hiç tatmin etmedi. Bana önerilen o avantajlı işi kabul etmek için ısrarlı davranmakta haklı değil miydim? Üstelik son macera beni ciddi ciddi korkuttu. Bana olan sevginiz yüzünden benden kaçtığınızı yazıyorsunuz. Herhangi bir durumda gerekebilir düşüncesiyle sakladığınız tasarruflarınızı benim için harcadığınızı duyunca kendimi size karşı borçlu hissettim. Ama artık birikmiş paranızın kalmadığını biliyorum. Darlık içinde olduğumu duyduğunuz için maaşınızdan avans çekip benim için harcamaya başlamış¬sınız. Hatta hastalandığım zaman giysilerinizi satmışsınız. Şimdi bütün bunları öğrenince kendimi öyle güç bir durumda hissettim ki artık ne yapacağımı, hatta ne düşüneceğimi bile bi¬lemiyorum. Ah Makar Alekseyevich! Merhametten ve arkabalık sevgisinden doğan bu iyiliklerle yetinin, artık gereksiz şeyler için paranızı harcamayın. Bana açık davranmamakla dostluğu¬muza ihanet ettiniz Makar Alekseyevich. Son paranızı da giysilere, şekerlemelere, yürüyüşlere, tiyatroya ve kitaplara harcadı-ğınızı görünce affedilmez havailiğim için -çünkü bütün bunları hiçbir şey düşünmeden kabul ettim- pişmanlık duyuyorum. Beni sevindirmek için yaptığınız her şey şimdi üzüntüye dö¬nüştü ve boş bir pişmanlıktan başka bir şey bırakmadı bende. Son günlerdeki karamsarlığınızı fark ettim. Ben de bazı so¬runların yaklaşmakta olduğu endişesini hep taşıdığım halde bu kadarını hiç düşünmemiştim. Nasıl olur? Nasıl olur da cesare¬tinizi kaybedersiniz Makar Alekseyevich? İnsanlar sizin için ne düşünür? Tanıdıklarınız neler söyler sonra? Benim ve herkesin saygı duyduğu sevecenliğiniz, alçak gönüllülüğünüz ve bilgeli¬ğiniz ne oldu? Daha önce hiç yaşamadığınız bir duruma nasıl düştünüz? Polisin sizi sokakta sarhoş bir halde bulup eve getir¬diğini duyunca neler hissettiğimi düşünebiliyor musunuz? Dört gündür sizden haber alamayınca garip bir şeyler olduğunu düşünmüştüm ama bunları duyunca hayretler içinde kaldım. Ortalıktan kayboluşunuzun asıl sebebini öğrendiklerinde amirleri¬nizin neler diyeceklerini düşündünüz mü hiç? Herkesin size güldüğünü, arkadaşlığımızı öğrendiğini, komşularınızın benim hakkımda şakalar yaptığını söylüyorsunuz. Lütfen bunlara al-dırmayın Makar Alekseyevich ve Tanrı aşkına kendinize hâkim olun. Zaten bu memurlarla olan ilişkileriniz de beni korkutuyor. Bu konuda konuşulanları duyuyorum. Lütfen bütün bunların ne demek olduğunu bana açıklar mısınız? Eğer anlatacak olursanız arkadaşlığımı kaybedeceğinizden korktuğunuzu yazıyorsunuz. Hasta olduğumda bana nasıl yardım edeceğinizi bilemediğinizi, hastaneye düşmemi önlemek için her şeyi sattığınızı ve büyük borçlara girdiğinizi, her gün ev sahibinizle hoş şeyler yaşamadığınızı söylüyorsunuz ama böyle yapmakla yanlış bir yolu seçtiğinizi söylemeliyim. Şimdi her şeyi öğrendim. Mutsuzluğunuzun sebebinin ben olduğumu fark ettiğim için sıkılıyorsunuz ama bu davranışınızla beni iki kat fazla üzdünüz. Bütün bunlar beni çok şaşırttı Makar Alekseyevich. Ah dostum! Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır. Zavalı ve mutsuz insanlar daha kötü olmamak için birbirlerinden uzak durmalıdırlar. Ben sizin daha önce sürdüğünüz sakin ve alçakgönüllü yaşamınıza hiç yaşamadığınız bir mutsuzluk getirdim. Bütün bunlar bana acı veriyor ve beni tüketiyor.
Size neler olduğunu, nasıl böyle düşünmeye başladığınızı açık açık yazın bana lütfen. Eğer mümkünse beni rahatlatın. Size yazmam için beni zorlayan şey onurum konusundaki bencilliğim değil, kalbimden hiçbir zaman silemediğim sevgi ve dostluk. Hoşça kalın. Mektubunuzu sabırsızlıkla bekliyorum. Siz daha beni doğru dürüst tanımamışsınız Makar Alekseyevich.
Sizi seven ..,.,: Varvara Dobroselova
28 Temmuz
Toplam okunma (8148) Bugün(2) Son okunma tarihi (03 September 2010)
![1. versiyonu [büyüt]](http://www.cafrande.org/wp-content/2010/07/Made-in-Galiza.jpg)
Bir saz şairi olarak Aşık Veysel – Enver Gökçe
Makedonya akustik etnik müzik grubu Baklava, “Kalemar” adlı albümüyle cafrande.org’ta
İki alıntı bir öykü | “Ortasında cehennem olmayan kim var” Italo Calvino ve Vicdan
Abidin Dino hayatı, sanatı ve online resim sergisiyle cafrande.org’ta
Aynur Doğan ve yeni albümü “Rewend/ Göçebe” (2010) cafrande.org’ta
12 bölümden oluşan BBC Siyasi Düşünce Tarihi’ni Cafrande.org’ta sesli dinleyin
Başarılı bir besteci ve multi – enstrümantalist; Yann Tiersen ve eserleri
KPSSzedeler… Oy badem bıyığını yidiim gel bakim sen yamacıma! – Serdar Türkmen