Asım Bezirci, “Ha babam sınıfı”nın yazarı Rıfat Ilgaz’a reva görülen cefayı anlatıyor (video) Şubat 7, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
Ne varsa otu ot çiçeği çiçek yapan/ Tan yerinden söken umut ışığı/ Sizin olsun çekik gözlü kardeşlerim/ Aydınlıklar sizin olsun körüz biz
Bakmayın gözlerimizde yansıyan yıldızlara/ Göremeyiz ateş böceklerini biz körüz/ Çakıp sönen deniz fenerlerini uzak kıyılarda
Bir bulut ne zamandır üstümüzde/ Yurt genişliğinde bir bulut kurşun ağırlığında
Nilüferler sularımızda açar mevsimsiz/ Dolanır ayaklarımıza boğum boğum/ Yapraklarında iri leş sinekleri uçuşa hazır/ Göz göz oyulmuş gözlerimiz biz körüz/ Göz çukurlarımızda radarlar fırıl fırıl döner/ Körüz el yordamıyla yaşıyoruz bu yüzden
Yeni körler peydahlarız uyur uyanır/ Ayak altında eziledursun karınca sürüleri/ Ezenlerle bir olmuş yaşıyoruz ne güzel/ Çizme onlardan içindeki ayak bizden ne iyi
Körüz biz kör uçuşlara açmışız toprağımızı/ Ha düştü ha düşecek çelik gagalardan/ Mantar mantar açılan tohumlar sıcakta
Gözlerimizi bir pula satıp geçmişiz bir yana/ Ölmesini bilenlere yüz çevirmemiz bundan/ Körüz gözbebeklerimize mil çekilmiş mil/ Acımasız bir namlu şakağımızda soğuk/ Tetikte kendi parmağımız yabancının değil
1968 Rıfat Ilgaz-Karakılçık adlı şiir kitabından
http://www.dailymotion.com/videoxc52ux
Asım Bezirci Rıfat Ilgaz ‘ı Anlatıyor
Elestirmen ve arastırmacı olan Asim Bezirci, 1922 yılında Erzincan’da dogdu. Türkiye edebiyatının 1960′lar öncesinde yaygın olan izlenimci eleştiri yaklaşımına karşı nesnel eleştiri yöntemlerini savunan kitaplarıyla tanındı. ” Rifat Ilgaz incelemesi”yle 1989 Ferit Oguz Bayir kultur ve sanat ödülü’nu kazandı. 66 yaşında sivas’ta yakılarak katledildi.
Sivas katliamının ardından dostlarını ve Asım Bezirci’yi yitiren Rıfat Ilgaz “yaşamanın bir anlamı artık kalmadı” demiş bir hafta sonra yaşamını yitirerek aramızda ayrılmıştı.
Sivas’ta yakılarak öldürülen aydın dostlarıyla olaydan bir hafta önce, Yazarlar Birliği’nin kendisine verdiği altın madalya ödülünü alırken bir araya gelmişti Rıfat Ilgaz. Bir hafta sonra Nesimi, Asım Bezirci gibi dostlarını yitirmekten duyduğu üzüntü neden oldu belki de ani ölümüne. Son günlerinde bir dostuyla yaptığı telefon görüşmesinde, sevdiği insanları yitirdiğini, bu yüzden bunalım içinde olduğunu yineleyip durmuş. Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan son yazısında da özetle ”Yaşamla ölümün artık bir anlamı kalmadı, her şey yalama oldu” diyordu.
Rıfat Ilgaz; “Asım benim çok eski dostum.
Benim için yıllarca çalışıp kitaplar yazan değerli bir yazar. (…) Gözlerinin önünde 81′de kelepçeliyim. Asım yanımda
Türkiye’de yaşama da ve ölüme de inanılmıyor. Asım Bezirci yaza yaza kayboldu gitti işte. İnsanca yapabileceğimiz tek şey, şimdi Asım’ı saygıyla anmak… ”
(Asım Bezirci’ye Saygı / Ağlatmayın Beni Derdim Büyüktür” adlı kitabın arka kapağı)
Toplam okunma (7159) Bugün(20) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy ve sanata bakışı Şubat 4, 2010
Posted by cafrande.org in : Kitap Kitaplık - Book Library, Kültür Sanat - Cultural Arts , add a comment
“Sanatçının görevi, açık bir tehlikeyi sezen kişilere ölüm reçetesi yazmak değil, çıkış yolları göstermektir…”
Tolstoy Sanat üzerine düşüncelerini kaleme aldığı Sanat Nedir? adlı kitabı 1897’de yayımlandı. “İçinde acı çekmiş ve tatmin olmamış bir sanatçı” olan Tolstoy’un, güzel kavramından yola çıkıp sanat denilen estetik yaratıcılıktan neler anlamamız gerektiği hakkındaki görüşlerini açıklar. “Sanat Nedir” sorusuna İnanmak ve inanmamak arasında gidip gelen bir yaşamın çelişkileriyle beraber hayatın sonlarına yaklaştıkça işin özüne daha fazla din faktörünü de yerleştiriyor. Tolstoy, soylu/gerçek sanat anlayışından uzaklaşıp haz duygunsa önem verip gündelik sanata yöneldikleri için Beethoven, Nietzsche, Oscar Wilde, Baudelaire, Verlaine, Moreas, İbsen, Wagner vb. ünlü bazı isimleri eleştiriyor. İnsanları “birlik ve kardeşlik duygularına” yönlendiren Dickens, Hugo, Dostoyevski gibi bazı isimleri ise övüyor.
“Ortalama insan için sanat, güzelin ortaya çıkmasıdır.”
Tolstoy’un sanat konusundaki temel tezi, seçkin çevrelerde dinî inancın zayıflamasıyla halk sanatından uzaklaşarak eğlencelik sanatın giderek önem kazanmasının sakıncalı olduğudur. Avrupalı egemen sınıfların dinsel inançları zayıfladıkça sanat içerik yoksulluğuna uğrayıp, profesyonelleşen bir eğlence aracına dönüşünce gerçek sanat olmaktan uzaklaşır. Bu bağlamda sanatı; ilahî/gerçek sanat ve gündelik/basit sanat olarak iki türe ayır. Romancı Tolstoy, sanatta soysuzlaşmayı, “Hastalığın nedeni, İsa öğretisinin gerçek anlamıyla benimsenmemiş olmasına bağlar. Ona göre “Sanat ne keyiftir, ne avuntu, ne de eğlence, sanat yüce bir iştir.”
Kitapta müzik, resim, tiyatro, edebiyat, opera gibi sanat dallarının yanısıra yaşamla ilgili ayrıntıları yer veriliyor. Yaşamı boyunca din ve bunun yanısıra eğitimle ilgilenmiş olan Tolstoy birikimlerini özel bir şekilde aktarıyor. Öğrendikleri, tanık oldukları, okudukları, dinledikleri ve etkilendiği her şeyden söz ediyor. Onun fazla bilmediği, ancak bildiğini sandığı konulardaki yetersizliğinden enikonu ve titiz bir çalışmada bile tiyatro eserlerini yarım gösterimlerle izlemesi ve değerlendirmesine varana dek bir çok eksik barındırıyor. Kendi öznel düşüncelerini genel geçer yargılarla tartmak yerine, çok kabul edilenin büyük ölçüde yanılgıdan ibaret olduğunu kanıtlamak gibi bir hedefi bile taşıyor Tolstoy…
Tolstoy’un Sanat Nedir? sorusuna verdiği cevaplar
“…gıda almaktan amacın haz duymak olduğunu savunan insanlar, nasıl gıdanın anlam ve önemini kavrayamazlarsa, sanatın amacını haz olarak gören insanlar da sanatın anlam ve önemini kavrayamazlar…”
“…Bazıları, eserin estetik özellikler taşıması için yazarın, bazı konuları sık sık tekrar etmesi gerektiğini söylemişlerdir. Türkler’in Divan Edebiyatı’nda bu tür tekrarların örneği görülse de, burada yapılan içerik tekrarı, benzer özellikler taşıyor gibi görünmesine rağmen, biçim ve ifadeler çok değişik özellikler arz etmektedir.”
“Geri dönerken, köydeki genç aşıklardan başka pek kimsenin rağbet etmediği bu yolu neşe içinde tükettik, Dostoyevski’nin güzelliğin ve esrarın rengi olarak nitelendirdiği beyaz kar, bu çirkin dünyayı güzelleştirmişti.”
“Eğer bir etkinlik sanat için yapılıyorsa doğrudur. Ancak yalnızca zevkleri tatmin etmek için yapılıyorsa, sapıklık, ilkelliktir.”
“…Operalardan başka bir yerde insanları böylesine horlayıcı, küçültücü bir tavır görülmüş değildir. Hanginiz, sokakta ellerini çırparak yürüyen, sonra bağırıp tepinerek koşmaya başlayan insanlar gördünüz! Bunu yalnızca deliler yapar. Kısacası opera, tamamen abartılar üzerine kurulmuş saçmalıklar zinciridir.”
“…İnsanlara baktığımızda, onları büyük bir manevi çıkmazın içinde, alkolü suya, duman kokusunu yemek kokusuna, yabancı kadınları kendi karısına tercih edenleri görmekteyiz. Sanat da bu duruma gelmiştir. Güzellik anlayışımız, sanatın ne olduğuna yönelik değil, ihtiraslarımızı tatmine yönelik bir çıkmazımızdır. Cinsel azgınlığı savunan ahlaksız, tutarsız düşünürlere baktığımızda, bunların kıstaslarıyla dünyayı yönetmeye imkan bulunmadığını göreceğiz.”
“…Puşkin’in ölümü üzerinden elli yıl kadar geçmişti ki, sanatçının eserlerinin ucuz baskıları piyasaya sürülmeye başlandı. Daha sonraysa Puşkin’in heykeli Moskova’ya gidildi. Birden bire Puşkin’e neden büyük önem atfedildiğine ilişkin sorular yönelten ve köylülerden geldiğine emin olduğum düzinelerce mektup aldım. Mektuplar bana ulaştıktan tam bir gün sonra, aynı soruyu bu kez Saratov’dan az çok okumuş biri yöneltiyordu. Aynı kişi, Puşkin’in heykelinin dikilmesi törenine rahiplerin katılacağına dair haberin doğruluğunu araştırmak üzere Moskova’ya doğru hareket etmişti. Gerçekten de duyduğu dedikodulardan, kendisine ulaşabilen gazetelerden etkilenen birisi ansızın hükümet yetkilileri ve Rusya’nın diğer önemli yetkililerinin bugüne dek pek fazla ismini duymadığı bir kişiliğe böylesine yetkin bir onur payesi verileceğini öğrenince yerinde duramıyor. Puşkin adlı daha önce üzerinde pek fazla bilgi sahibi olmadığı birisi devletin en önemli onur payelerine ulaşıyor ve uğruna Moskova’nın göbeğinde anıt dikiliyor. Herkese bu tip payeler dağıtılamayacağından bu Puşkin’in insanlığın iyiliği için çok önemli işler başardığına ya da çok büyük güçlü bir kahraman olduğu düşüncesine kapılıyor. Yaptığı araştırmalar Puşkin’in bir kahraman, bir general olmadığını, eserleriyle geçimini karşılayan bir yazar olduğunu gösteriyor ona. O zaman bu Puşkin’in çok erişilemez bir ahlak hocası veya hayatını insanlara iyiliği öğretmeye adamış yüce yazarlardan olması gerektiğine hükmediyor. Daha sonra yazarın eserlerini okumaya başlıyor, sonuçta da Puşkin’in sıradan insanlar kadar ahlaklı, başka birisini öldürmek için katıldığı düelloda hayatını kaybetmiş, tüm eserlerinde cinsellik dolu sıradan aşk temalarını işleyen sanatçılardan olduğu gerçeğine varıyor.”
“…Don Kişot, Molliere’in komedileri, Dickens’ın Pickwick Kağıtları adlı çalışması, David Copperfield, Puşkin ile Gogol’un hikayeleri ve Maupassant’tan kalma kimi esintiler çağdaş yüksek sınıf sanatına örnek olarak gösterilebilirler. Ne var ki, sanat açısından belli değer taşıyan bu eserler bile gerek yansıttıkları duyguların özelliği, gerekse de bu çalışmaların içerik bakımından inanılmaz yoksunlukları nedeniyle gerçek evrensel sanatın çok uzağında kalmaktadırlar. Bu tür eserleri genelde ancak yüksek sınıfların mensupları anlayabilirler.”
“…Sanat okullarının öğretebileceği, geçmişteki sanatçıların, eserlerini nasıl meydana getirdikleridir, sanatı yapmayı öğretmek değil. (…) Edebiyat sanatı da insanlara öğretilebilir, ama yalnızca teorik olarak. Uygulama ise eserin kendisidir ve yazar bunu ancak kendi duygu ve düşünce dünyasında oluşturacaktır. Bu konuda öğretilebilecek olan, klasik dönem sanatçıları ve eserleridir. Resim konusunda gelince… Sanat okullarında, klasik ressamların çalışmalarının nasıl kopya edileceği öğretilmektedir. Trajedi konusundaki çalışmalar ise yüzeysel ve sıkıcı konulardır.”
Devam ediyor eleştirel yaklaşımlar, bu defa dini benimseyen Tolstoy sanatı kurtaracak ahlakın dinden geçtiğinden bahsediyor:
“…Liderlerin en büyük özelliği ise, hitap yetenekleri ve tarzlarıdır. Onların konuşma tarzı açık ve anlaşılır olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, toplumlar önüne çıkmış bütün liderlerin, dini unsurları yakalamış ve kullanmış şahsiyetler olduğu görülecektir. Din ve dinin kapsadığı her şey, tüm ahlaki kurallar, liderlerin en büyük aracıdır.”
“Sözcüklerle aktarılan düşünceleri anlama ve kendi düşüncelerini başkalarına aktarabilme yeteneği olmasaydı insanın hayvandan farkı olmazdı.” “Gerçekten, son zamanlarda puslu, dumanlı gizemli olma, yığınlar için anlaşılmaz olma gibi özelliklerin yanı sıra, yanlış olma, belirginlikten ve özellikle de belagattan uzak olma gibi özellikler sanat yapıtlarının artamı için, şiirsellikleri için olmazsa olmaz koşullar olup çıktı.”
“Oysa bir sanat yapıtının güzel ama anlaşılmaz olduğunu söylemenin, bir yemeğin çok iyi, çok lezzetli, çok besleyici olduğunu, ama onu insanların yiyemeyeceğini söylemekten bir farkı yoktur.”
“Şunu hiç unutmamalıdır ki, sanat, bir fedakarlık abidesidir. Eğer siz fedakarlığa talip değilseniz, milyonlarca insanın ömrünü verdiği bu müesseseye katılmaya hakkınız yok demektir. Sanatın en önemli yardımcısı ve düzenleyicisi olan eleştiri öyle kötü insanların ellerine bırakılmış ve öylesine kötü kullanılmıştır ki, bu kişiler gerçek sanatı ve sanatçıyı, zararlı birer yaratıkmışcasına dışlamışlar, kötülemişlerdir. Sanattik çarpıklıklardan ve yanlış uygulamalardan dolayı sanat ve sanatçılar zarar gördüğü gibi, sanat okulları da harap olmuştur. Geçmişte, sanat okullarından mezun olan sanatçılar arkadaşlarına destek olur, onların yardımına koşarlardı. Fakat şimdi?.. Şairler, yazarlar, eleştirmenler birbirlerine girmiş, kanlı bıçaklı olmuşlar, sonuçta da halk tarafından tepki görmüşlerdir. Sanat ve bilimin birleştirilmesi yolunda ilerlenmesi gerekirken, sanatın bilimle kaynaşması engellenmiş, tenkitçiler halk düşmanlığı yapmışlardır. Sanatçılar, kendi aralarındaki meseleleri çözmedikçe topluma yararlı olamayacaklardır.
“Sanat, geniş bir halka halinde başlayıp gitgide küçülen halkalar halinde bir yol izler: Sonuçta, tepe noktası halka olmayan bir koni çıkar ortaya. Zamanımızın sanatında olup biten tam da budur işte.”
“Bir sanat yapıtını aktardığı ayrıntıların geçekliğinden, doğruluğundan dolayı değerli bulmak, dış görünüşüne bakarak bir yiyeceğin besleyiciliği hakkında kanıya varmak kadar tuhaf bir durumdur. Bir sanat yapıtının değeri için onun gerçekliğini ölçüt alıyorsak, burada bir sanat yapıtından değil, sanat yapıtının taklidinden söz ediyoruz demektir.”
“Bizim toplumumuzda sahte sanat yapıtları üretilmesinde etken olan üç koşul olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, yapıtlarına karşılık sanatçılara oldukça yüksek telif ücretleri ödenmesi ve bunun sonucu olarak da sanattan geçinmenin, yani profesyonelliğin yaygınlaşıp kurumsallaşması; ikincisi, sanat eleştirisi; üçüncüsü ise sanat okullarıdır.”
“Zevkleri iğdiş olmuş insanlarda sanatı alımlama yeteneği dumura uğramıştır; bunlar sanat yapıtlarını değerlendirirken, öğrendikleri şeyleri devreye sokarlar, bu da onların kafalarını öyle bir karıştırır ki tam tersi bir noktada bulurlar kendilerini.” “Gerçek sanat, kocası tarafından sevilen bir kadına benzer; süslenip püslenmeye gerek duymaz; taklit sanat ise fahişeler gibi sürüştürmek, takıp takıştırmak zorundadır.”
“Gerçek sanatın ortaya çıkış nedeni, sanatının biriken duygularını dile getirmek için duyduğu içsel gereksinimdir; tıpkı bir annenin gebeliğinin nedeninin sevgi olması gibi. Taklit sanatın nedeni ise, tıpkı fahişelerinki gibi maddi çıkardır.”
“Çağımızda sanatın görevi, insanların esenliğinin onların bir araya gelmelerinde, birleşmelerinde olduğu gerçeğini akıl alanından duygu alanına geçirmektir; sanatın akıl alanından duygu alanına geçireceği bir başka gerçek de varlığını sürdürmekte olan şiddetin egemenliğinin yerini ilahî egemenliğin, başka bir deyişle hayatımızın en yüce amacı olarak bizlere sunulmuş olan sevginin egemenliğinin alması gerektiğidir.”
Savaş ve Barış romancısı olarak belleğimize yerleşen Tolstoy, romanında yer alan şavaş sahnelerine gerçeklik kazandırmak için savaş bölgesini, askeriyeden aldığı haritayla at üzerinde günlerce dolaşmıştır. Yaklaşık iki bin sayfayı bulan bu romanını, matbaadan çıkışı alındıktan sonraki düzeltmeleri saymasak yedi kez gözden geçirilip yeniden düzenlenmiştir. Anna Karenina, Diriliş, Sivastopol Hikâyeleri, İtiraflar, İvan İlliç’in Ölümü, Hacı Murat, Kroyçer Sonat… yazarın birkaç eseridir.
Maksim Gorki’nin anlatımıyla, “bir insanlık örneği” olan Tolstoy; “Herhangi bir insan etkinliğinin tanımlanabilmesi için, bu etkinliğin önem ve anlamının kavranılması gerek. Bir etkinliğin önem ve anlamının kavranabilmesi için ise, neden ve sonuçlarından bağımsız olarak ve ondan aldığımız hazzı falan bir yana bırakarak, bu etkinliğin doğrudan doğruya kendisini ele almak gerekir.” der.
Beş yaşlarındayken birkaç yabancı dili, yabancılardan öğrenmeye çalışan, yaşama ve okuma tutkunu yazarın 20 Kasım 1910’da, hayatta gözlerini yumduğunda kitaplığında yirmi bin kitap olduğunu görenler Tolstoy’un okuma aşkını daha iyi anldı.
Toplam okunma (5180) Bugün(11) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Türk romanında postmodern açılımlar üzerine bir okuma – Şükran Kozalı Ocak 23, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
Birkaç yıldır kolay anlaşılır metinler okuyarak haz ve hüzün almak istemiyordum. Hayatın gerçeğini, maddenin içindeki fırtınalı dünyadan geçirmeden yazılan romanları, eleştirileri,makaleleri,şiirleri okumak, yeteneğimi duraksatıyor gibiydi. Hiçbir şey netlik arzetmiyor ancak şeyler parçaları ve enerji halindeki dalga boylarıyla hissediliyordu. Yani büyük ve çok katmanlı bir olasılıklar evrenindeydik ve insan onun ancak bir elamanıydı. Muhalif mesajların geçtiği sesleri, sözleri ve onların metadolojik tasarımlarını da bilerek okuma ben’i gerçeklestirmeliydim.
Bilgisayar, telefon, medya ağları içinde örümcek gibi dolanan insanı; bilginin konumunu ve sunuluşunu bir daha hatırlıyorum.Hafızamı duyarlı bir görev için azırladıktan sonra ‘Türk Romanında Postmodern Açılımlar’ın algısal zamanı ine girmeyi deneyliyorum. Madde ve gerçek iliskisinin sanat üzerindeki paratorluğu yıllardır sürer ve biz onların çatışma ve yenilenme, metamorfoza rama seyirlerini defterlerinden okuruz. Hatta yazarız. Edebiyat tarihine titiz bir bilgi birikimiyle başvuru, başucu kitabı hazırlayan Yıldız Ecevit’i yeni yazarlar, daha doğrusu yenilenmiş metinler yazmak isteyenler okumalı.Ben kendi adıma bunu söyleyebiliyorum.
E (Einstein) = m x c² ( Kafka + Joyce ), eşitliğin ikinci tarafındaki kütle Kafka, ışık hızı Joyce…İşte bilimin edebiyat türevi..Ulysses zamanı en hızlı kullanan muhteşem bir içyolculuk, dilin kristal kulesi. “..yazar soyut dünyanın/bilincin, zamanını nasıl koruyacak? Modernist romanın en önemli kurgu sorunlarından biridir bu, çünkü insanın beyninin içindeki zaman çizgisel akmamaktadır;bilinç de bilinçaltı da inanılmaz zaman sıçramaları yapabilmektedir” (s:43).İşte yeni estetik buradan kaynak buluyor.
Yıldız Ecevit’in kitabını okurken okuma zamanıma karışan ev taşıma işinin üzerimdeki etkisi yazıya girdi.Bahçelievlerdeki yirmi yıllık alışkanlıklarımı geriye dönmek üzere, Dikmen’in yabancı sırtlarına taşındım.Yeni evi sevemediğim için ötekindeki alışkanlık ellerime verdim kendimi.Bu imge çok pahalıya maloldu bana.O evde geziniyor,yiyor içiyor, yatıyor,düş görüyordum. Öyle ya yazarken istediğiniz elinizi,aklınızı kullanabilirdiniz.
Gerçekliğin geleneksel estetik yapısını sıkı sıkıya içinde barındıran edebi eserlerden modern ve postmodern malzemelerle tasarlanmış, inşası kurgularda kalan yapılara uzanıyor Yıldız Ecevit.Ekonomik/toplumsal /sanatsal oluşumların mimarisini kuramcı ama oyunsever bir kimlik prizmasından geçirerek yazdığı kitabını bilene, bilmeyene, biliyorum diyene bir alternatif olarak sunuyor.
Postmodern estetik, geleneksel estetiğin kalın çizgilerini kırıp koparmış ve dolayısıyla gerçeğin yaşlı yüzünde yenilemiştir zamanı. Roman teknolojisi, maddenin belirsizliğinin yarattığı bütün durumları geliştirip kurgu yaşamına sokmuştur.Tehlikeli Oyunlar’daki üstkurmaca, ‘Benim Adım Kırmızı’daki çoğulculuk, ‘Bin Hüzünlü Haz’daki romantizm, ‘Fındık Sekiz’in mistik anlatımının öne çıktığı inceleme metinlerinde özgür bir okuma / yazma deneylemesi gerçekleştirebileceğim için zamana ve rastlantıya, Yıldız Ecevit’e teşekkürler…
Batı Romantizminin, ‘sonsuzluk özlemi, duygu, öznellik, gönül üzgünlüğünden alınan haz, doğa ve özgürlük tutkusu’ on sekizinci yüzyıl aklının egemen baskısına karşı geliştirilen bir özlemdi.Bizde de modernist ve postmodernist edebiyatla romantizm çok biraz gecikerek canlanıp yumurtasının kabuğunu çatlatabildi. Ya sabırdı! bu durum.Gerçek, artık ve ters yüz. Madde denildi mi akla ilk gelen, onun gerçeklik üzerindeki etkisi.İkisi birbirini içten kuşatarak dünyanın algılanışını insandan geçerek değiştiriyor. Böylece özgürlüğe ve sonsuzluğa dokunma hissiyle tanışıyoruz. İnsanın zamanları burada deviniyor çünkü. Bilinçaltının ağları arasında bir tragedya gizlense de, o labirentte insan yolculuğa ille de çıkmalı …
Franz Kafka ile Einstein’in Prag’da Bayan Fanta’nın evinde buluşması bence geçen çağın en büyük olayı. Yıldız Ecevit bu bilgisini bizlerle paylaştığı için mutluyum.Çünkü edebiyattaki ürkekliğim hızlı bir şekilde cesarete dönüştü.Neden mi? Bilim ve edebiyat, madde ile gerçeklik birbirlerini etkileyerek hayata taşınıyorlar ve her şey bu birlikteliğin, bu aşkın ürünü. Bay Samsa ile Bay İzafiyet kendi alanlarında yarattıkları belirsizlik,anlamsızlık ve zamanı çok yönlü kuşatmalarıyla gerçekliği bombardıman ettiler.Sanat özgürleşti bir parçacık daha.
Anlamsızlığı içinde, belirsiz gibi duran maddenin (parçacık / dalga boyunda), şimdilik, gerçekliği olasılıklarıyla kuşatmış ve bunaltmış durumda.Yani gerçek bulanık… İnsan bunları yazıyor, düşünüyor ve seziyorsa bu farkındalığı neyle, nasıl anlatsın? Zihnin bilinçaltı seviyesindeki karmaşıklığını dışına nasıl yansıtsın: Üstkurmacaya, çoğulcu anlatıma ,metinlerarası yolculuklara, modern imgelere gelip gidip kendisiyle içten içe oyunlar kurmalı… Chagall gibi bulutlarda yüzmeli, gittiği yerlere yağmalı düşler.
Yeni estetikle yazılan romanlarla insan, evrenle ortak işleyen yapısını hissetti. Dokundu o büyülü sonsuzluğa.Yıldız Ecevit’in U. Eco’dan aldığı bir cümle gerçeğin tarihsel gelişimini iyice özetliyor: “Batı uygarlığı idealden somut gerçeğe sonra soyuta, oradan da olanaklıya giden bir yol” izliyor. Zihnimizdeki parçalanmışlık bizim hem özgürlüğümüz hem de yalnızlığımız. Bu halle örtüşen modernist, postmodernist teknikler, dıştan içe çevrilen yolculuklar, zamanın çizgisel geleneğinin bozulmasını içlerine aldılar. James Joyce, Kafka, Marcel Proust, italo Calvino yazdıklarıyla insana değişik, yeni bir biçimle dokundu. Düşünce ve algı sistemimizin tembel alışkanlığı,keyfi, sakinliği bozuldu. Göl maya tuttu. Üstelik okuduğumuz acayipliklerden, tuhaflıklardan, anlamsızlıktan haz alıyorduk.Kendimizi tanımaktan korkuyor ama tanımak da istiyorduk.Kişiye özel duygu ve düşünce sıçramaları gelişti.
Kitapta şaire ipucu var: “Özde edebiyatın somut gerçekliği başka türlü söylemek için oluşturduğu ve alegori / simge gibi geleneksel metaforik oluşumları da içine alan üst-kavram imgenin mutasyona uğramış bir biçimidir modernist imge” (s:54)Yeni romanlarda imgenin yeri büyük. Şiir yüksekliğindeki anlatımla metin yazarına, hayata ve okuruna yabancılaştırılıyor.
Alain Robbe-Grillet’in anlamla anlamsızlığı barıştıran cümlesini çok sevdim: “Dünya ne anlamlıdır, ne de anlamsız, vardır o kadar.” Lyotard’ın ‘postmodern durum’ dediği high-Tech; tüketim / iletişim / bilişim /medyanın olağanüstü hal ilan ettiği bir dönemi bütün karmaşıklığı ve hızıyla yaşıyoruz. Metinlerin içine yerleştirilen dinamit ateşleniyor, parçalanan gerçek birleştirilerek yeniden yazılıyor. Bu da postmodernizmin doğal hali.
Bu ön bilgileri özetledikten sonra Türk Romanında Postmodern Açılımlar’da çözümlenen dört romanı bir üstokumacayla yeniden çözüm deneylemesi yapmak istiyorum.Bu bana özel, ne anladığımın özeti olacak. Altmışlı yıllardan sonra gerçekle maddenin arasındaki kaygan alanda gelişen postmodern yaşamın, gerçeğin katı, gülümsemesiz ve affetmez yüzünden, bir kaçış yüzünden olduğunu biliyoruz.Bu durum en çok da edebiyatı değiştirdi.
Postmodern metinlerde okur metnin bir parçası olur.Kuantum mekaniğinde de özne ile nesne arasında, aynı biçimde dalga fonksiyonunda bir bağ vardır.Yani her şey birbirini etkiler, değiştirir.Hisseden parçalar birbirini tamamlar.Metni yazan ile metni yeniden üreten arasında bir duygu bağı, düşüncenin tartışıldığı bir diyalog kuruluyor. Yıldız Ecevit’in kitabında yaktığı lambaların ışığını hissederek yeniden üretim deneylemesiyle incelenen dört postmodern metinle diyalog kurarak bir eleştiri da çözümleme yapmak istiyorum…
Deney 1-) Tehlikeli Oyunlar:
Oğuz Atay.Varoluş kurgusal ve oyunsal düzlemde kaygan bir dille, pastel dokunuşlarla bir tasarım kazanmış.Romanda üç düzlem var: 1- Somut yaşam, 2- Kurmacanın yaşamı (dilsel düzlemde), 3- Hikmet’in iç dünyası.. Roman daha başında uyku parantezine alınarak bir belirsizlik konuyor. Yani okurla peşin pazarlık yapılıyor.Zamanla ve ada öykücüklerle parçalanmış bir yapıda, zihinsel resim mozayıklarıyla, an’larla buluşup ayrışıyor. Hikmet’in (H)’si ve Sevgi’nin (S)’si kalıyor kimliklerinden.Her şey görünmez parçaların enerjisiyle ateşleniyor sanki.
‘Tehlikeli Oyunlar’ hayatın kurgularla, imgelerle inceltilip görünmezlik hafifliğinde ‘yavaş kullan aklını’ dedirten bir sis lambasının içine yazılmış.Romanın saati eski sadece. Çünkü zamanı ışık hızıyla çalıştırıyor Oğuz Atay. Bu romanı okumadan okudum. Şu yararı oldu. Karşıdan ısındığım bu kitapla en kısa zamanda tanışacağım.
Romandan çok iyi seçilmiş cümlelerle bir üstokumaca içindeyim: [kendi oyunu (nu) ...gerçek olarak yaşamaya karar verir] (s:351), [eğer iyi yazabilirsek iyi bir oyundur] (s:265), [ ben kimdim kimi canlandırıyordum] (s:106) , [Ben de sizleri üçüncü çoğul şahıs yaparım: Onları dinlemezler. Ben de birinci çoğul şahıs olurum.] (s:86). Burası romanın bir öykü adacığı. Dalgalar vuruyor,düşündürücü,anlamlar üst üste. Durup düşünüyorum………. [Kasketimi çıkararak bütün bayanların W’lerini selamlasaydım] (s:131).Ulysses’le metinlerarası dilsel bağlantı kuruluyor bu cümleyle. [kaleminin ucu bit[er]. Bilge Hikmet’i terkedemez. Çünkü ona [terkeden kadın rolü verilme[miştir](s:454)
Romanın kurgusu içinde yer yer metinlerarası sıçramalarla zamansal farklılıklar kapatılarak birleştirilir;aynı çağa taşınır, paylaşılır: [Steinbeck’in pamuk ve şeftali toplayan işçileriyle birlikte acı çekeriz, Hamlet’in meselesine katılırız.] der Oğuz Atay günlüğünün bir yerinde.
‘Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet’i gecekondunun ha-ha-ha’sıdır. Roman içinde yankılanır acı kahkahası. Üstkurmacada yazar kendi yarattığı albay ile tartışır iç konuşmalarını.Ona duyurur yabancılaşmış sesini.Parça parçalardan yapıştırıp yeniden bakmaya çalıştığı kimliğini kurgular.Elindeki her şey, aklındaki her durak, kurgudan ibarettir.
Oğuz Atay günün tartışmalarına ‘Tehlikeli Oyunlar’dan katılıyor: [Beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular,sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım,o sayfada sarardım.](s:77)
Birinci deneylememdeki okumada,üstkurmacanın malzemelerini,yazar/okur arasında başlanan oyunun izleyicisiyim şimdilik.
Deney 2 – ) Benim Adım Kırmızı-Orhan Pamuk.
Oğuz Atay’ın dediği gibi bu roman da belli bir sayfasında sararmış, açık, bekler,durumda kalmasın istiyordum. Ama postmodern bir metni okumak haz almak için bir ön bilgi hazırlığı yapmalıydı yeni okur olmak isteyen. Bu arada Varlık Dergisinde Yıldız Ecevit’in ‘Benim Adım Kırmızı’yla ilgili geniş bir çözümleme yazısı çıktı. Çetrefil metni bir problem çözüyormuş gibi okuyarak ayrı bir haz aldım doğrusu. Yıllardır bir okur olarak uzaklaştığım Türk romanına ‘Benim Adım Kırmızı’yla döndüm.Orhan Pamuk bu yeni metninde Doğu’nun kültür ögelerini eski Türk sanatlarıyla kaynaştırıp yirminci yüz yılın avangardist edebiyat biçimlerinden geçiriyordu.Birikimini çok iyi kullanan, ya da yazarken araştıran Pamuk, romanını ‘minyatür sanatı,meddahlık, halkbilim ve tarihi’ni eğlenceli, gerilimli ve merak uyandıracak, yer yer romantik bir dille biçmlendirip kurgulamış. Çoğulculuk ilkesi metnin dokusundaki esas renk. Romandaki ağız çokluğu bir karnaval havasında, zamanları birleştirip barıştırdığından karşıtlıklar/bakışımlılık uyum içinde.Şeyler birbirlerini etkilemeden yoruma ve yeniden üretime açık bir biçimde yan yana: Tanrı,şeytan, ruh ve madde, güzel, çirkin, köpek, at, ağaç, insan, Kara ile Şeküre,Hüsrev ile Şirin ve Ferhat, Kuran âyetleri,kırmızı mor,,, ağız birliği içinde…Yap-boz oyunu, labirentli bilmecelerde çıkış yolunu bulmanın keyfiyle, rahatlığıyla bilinçaltının külleri ateşleniyor. Düşüncenin karşı kıyısından romana bakınca bir yazan da siz oluyorsunuz.
Orhan Pamuk polisiye izleğini, aşkın kabalığını ve inceliğini, yaratımın üslup alanındaki tartışmalarını çift kodlu (nesnel/düşsel) sürdürüyor.Bir bakıma sanatçı romanı olan ‘Benim Adım Kırmızı’, estetik bütünlüğünde siirsel/romantik/minyatür/öykülemelerle , Hüsrev ile Şirin’in mistik aşkıyla yer yer buluşuyor.
‘Benim Adım Kırmızı’ 16. yüzyılda üslup çatışması nedeniyle öldürülen nakkaşların katilinin bulunması üzerine kurulur. Nakkaşlar şimdiye kadar yan yana gelmemiş bir biçimde aynı zamanda dedektiftir. Kitap bir polisiye roman gibi başlar ve biter. Bazı yerlerde gerilim, bohçacı Ester’le yabancılaştırılıp, unutturulur, okur üstkumaca düzleme taşınır. Nakkaşlar kılıç ve kalkanla dövüşürken birdenbire resim sanatı üzerine konuşmaya başlarlar. Burada da gerilim filtre edilir.
Kırmızı, kanlı canlıdır romanda. Ve romanın üstüne damlar. Bu damlada gül, gelincik, dudaklar,aşkın fısıltısı, yürek,, vardır. Çocuklar, manav, yatak odası, argo, porno,oğlancılık, belden aşağı deyişler kendine söz alanı bulur.
Harflerin bir yay gibi çekilerek, anlatımın resimlenmesi,minyatür kırmızısıyla boyanması romanı epik bir metne dönüştürür. Meddahlar çözüm üreten kişiler olarak kullanılır.Renklerin estetiği çeşitli duygulardan yansır, çağrışımlarla hatırlarsınız, ‘çiçek rengi şarkılardan’. Kırmızı, bir roman kişisi gibi konuşur.
Estetik bir biçim olan metinlerarasılık, aslında metnin yeniden üretilmesidir.Kuran âyetleri, Gülün Adı, Ferhat ile Şirin, Attar,Gazzali, Dante yeniden dokunur. Orhan Pamuk soluk bir rüzgâr estirir Benim Adım Kırmızı’da. Kara ile Şeküre suda bir surettir.Okur kurmaca metnin içinde gizli bir yerde durur. Kitap,lar’a dönüşür. Sayfalar sararır ve insanlara benzer bir şekilde oradan oraya koşuşturur.Dünya boşluğa düşer.Son sözü okura bırakır kurmaca metinler.Bu postmodernist estetiğinin bir koşuludur.Orhan Pamuk sanat görüşünü Orhan/Şeküre/Şevket üçgeninde belirler. Kitap boyunca tartışılan şey sanatın sorunsallığıdır.
‘Benim Adım Kırmızı’ okuru yönlendirmez; betimleyicidir. Bu avangardist metin, okurun içinde iz sürer. Çoğulcu ve ucu yeniden üretime açık olan metinler Türk okuruna yabancıdır. Yeni estetikle donatılmış sanat ürünleriyle diyalog kurmak istiyorsak buraya kadar gelen öncü bilgiler yeterli.. İşte Yıldız Ecevit’in kitabı bu görevi üstlenmiş.
Deney 3- Bin Hüzünlü Haz – Hasan Ali Toptaş :
Önce şu saptamayı yapmalı: H.Ali Toptaş avangardist, çoğulcu estetiğin en ucunda, soyut ürünler veriyor. ‘Postmodern kokteyli’nde elitist / biçimci bir sunuluş var.
Yazmadığında yazan kendini özleyen bir yazardır o. Yaşamın kaotik, grotesk katmanlarını, ‘eşzamanlı ve çoğulcu’ biçimde açarak,fantastik, masalsı, romantik imgelerle boşlukları görünür kılmaya çalışıyor. İşi soyut olduğundan işçiliği zor. Bin Hüzünlü Haz, uzun metrajlı bir şiir filmi bence. Bir şiirden geriye neler kalıyorsa öyle bir duygu özeti içindeyim.
Benim Adım Kırmızı’yı okumak için hazırladığım ben, Bin Hüzünlü Haz’ı da okuyabildi. Hiç doğmamış olan Haraptarlı Nafi ‘Hayat nedir diye sorarsan bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum’diyerek girişte romanın kurmaca boyutunu ortaya koyuyor. Plastik orman yangını,sanal deniz suyuyla söndürülür.Ve sonra bu küllerden imge kuleleri kurulur.Okur da yazarı gibi, [uçsuz bucaksız bir sessizliğin ortasında tek başına]’dır. Bin Hüzünlü Haz’ın içinde. Hayalet kahraman Alaaddin’i bulmak umuduyla, kaotik / grotesk algılamalarla zamanda gezinir.[hayal ede ede], [bile isteye]. Postmodern kurgular birer hüzünlü mantar gibi ürer yazarın iç avucunda.Tabiidir ki yaşamın bu başa çıkılmaz,yorucu saçma hızı, yaşamın düşlenmesine ve içteki aynadan ikinci elden yansımasına neden olur.
Belirsizliğin siyahı, beyaz içinde; [..olasılığın şarkıları..olasılığın masalları..olasılığın gülüşmeleri..olasılığın horultuları.. olasılığın ayak sesleri]’yle grileşir.(s:113). Artık gri, okurun da en yorgun düşen enerjisidir.Bin Hüzünlü Haz’daki polisiye ögeler gerilim, romantizm, heterojen karmaşık ve eklektik. [bir tekrar yığını halinde üzeri [n]e çullanan hayatın ağırlığına katlanabil[mek]içindir yapılan her şey. Kurmacanın sınırsızlığı sınır çiziktirir bir yerde, belirsiz, belli.
[kalbi yeşilinde,neşeli kıvrak bir ıslık]’la. anlatı ormanında gezen H.Ali Toptaş üstkurmacanın katları arasında gerilir.Metin kendisi bir anlatıcıdır. Alaaddin’le masalsı bir hikaye zemini üzerine oturtulduğundan sonuçta hâlâ okur bir hüznün içindedir. Hayat alnına her okurla bir harf daha koyar.
Yoğun imge hücrelerinden dokunmuş roman, taa en başından okurla uyum sağlayamaz, sağlar, postmodernizmi reddeder ya da algılarsınız. Bin Hüzünlü Haz, anlam katlarında soyut figürler çizer. Kâh Alaaddin, kâh yazar [alacakaranlık bir zamanın derinliklerine doğru belki yüzlerce yıl durup dinlenmeden yürür]’ler..
Deney 4 – Fındık Sekiz – Metin Kaçan:
New Age (yeni çağ) postmodern metinlerin çoğulculuk ilkesi mistik/aşkın/kozmik paradigmalar zincirine bağlıdır. Rasyonalist/determinist değerlerin karşısındadır. Duygusal zekâyı, Uzakdoğu felsefesini, bilime katar. Yani bilim ve mistisizm yan yanadır. Einstein ve Heisenberg’in buluşlarında mutlak gücün bir parçası, salkımın tanesidir insan.
Fındık Sekiz, tasavvuf ile bıçkın/külhani anlatımı birleştiren bir kitap. Yine üstokumaca; okumadan okuma yaparak, inceleyeceğim bu postmodern metni. Şimdiye kadar kendi türü içinde farklılık arzeden şeyin ‘tarz’ olduğunu söylüyor yazarı Metin Kaçan. Haa şunu anlıyorum: Ağır Roman’ın özgür kişisi Gıli Gıli, değişmek, metafizik bir töre’nin içinde Fındık Sekiz’in Meto’su olmak istiyor. [taklaya düşen martı[nın] kendine gelme[siydi] bu istek.
Ruhun temizlenmesi Tanrıya ulaşmanın şartıdır. Bu yolda Hayat, Bahar, Çiğdem kadın isimleriyle metafore edilen doğal bir kaynaktan geçer Meto.Ve Metin Kaçan hidayete erer. Doksan sayfalık Fındık Sekiz bu kadar ayrıntıyı, çözümü, dil felsefesini acaba nasıl yedirdi kendine?
Renk simgeselindeki ayrıntılar yeni değil.Her okur bilir ki kırmızı cinselliğin rengidir. Sonra [küstah kırmızı, çekingen sarı, utangaç yeşil, akıllı beyaz](s:17) doğrusu bende durup düşündüğüm bir duygu yaratmadı.Pek zanaatkârca bulmadım bu yanyanalıkları. Bir başka hoşsuzluk, [bu ıslak ve kızıl havada kaderiyle karşılaşacağı âna pergel sallıyordur](s:22). Pergelin sallanmasındaki resimde dilin yarattığı estetik bir durum yok bence. [..yağmurun gökyüzündeki pamuktan annesinden ayrılırken ağladığı gibi.] (s:72,73). Anne ile çocuk, yağmur ile pamuk kişiselleştirilmesinde de sıradan bir çağrışım var gibi…
Fındık Sekiz, kendi türü içinde, kabuk değiştirerek, ya da organ yenileyerek bir üst duruma geçen bir metin belki. Ama Benim Adım Kırmızı’daki çoğulcu yaratımın işçiliği, duyguları,çeşitliliği, estetiğin sindire sindire, yavaşça beliren güzellikli hafiflemiş yüzü Fındık 8’de bana görünmedi.
Türk Romanında Postmodern Açılımlar’ı okurken kitaptan özetlediğim ön bilgilerle dört metin okudum. Benim Adım Kırmızı ve Bin Hüzünlü Haz’ı bire bir okuyarak diğer ikisini okumadan okuyarak üstokumacaya taşıdım.Edebiyat tarihinin bilimsel gelişmelerden aldığı etkiler, insanın varoluş sürecindeki duygu ve düşünceleri, üretimleri özetlenmiş. Dört örnek mikroskop altında bilimsel bir yöntemle incelenmiş.Yıldız Ecevit bu kitabında da zamanın dokusunu,bilimsel etik anlayışıyla buluşturmuş. İncelediği yapıtları, türleri içindeki ayrılıkları, farklılığı, doku uyuşmazlığı,bağışıklık sistemindeki açmazlarıyla, çok ayrıntılı ele almış.Türk Romanında Postmodern Açılımlar böyle bir güvenirlilik taşıyor. Doğal bir yönsemeyle kalemim ve duygusal zekâm, üstokumacam, Benim Adım Kırmızı’yı türlerin içinde başat bir karakter olarak gördü.O tam bir kırmızı, kıpkızıl,doğal.. Sanatçı romanı, evet bu doğru. Çağını aşan, çoğulçu hoşgörülü, avangardist, şiirsel, ve biraz da romantik bir kitap. Metinlerarası zenginlikleri kendi dokusuna çok iyi uydurmuş. Alıntılık arzetmiyor. Metnin her satırı estetik anlamları kat kat katlamış. Aç açabildiğince, gör gerebildiğince ve tut ucundan, kozmik bir noktaya as,,,
Yıldız Ecevit’in kitabı yazarkenki coşkusunu yinelenen satırlar arasında hissederek ben de dalgalandım bu üstokumacada. Emek vererek okuduğum ve yeniden ürettiğim Türk Romanında Postmodern Açılımlar, hafızamın en derin yerine ömür boyu kullanılmak üzere kaydedildi. Kilitlenmiş olan her kitabı bu anahtar kitapla açacağım umudu bende hep taze kalacak.
ŞÜKRAN KOZALI
(Varlık -Temmuz 200l)
Türk romanında postmodern açılımlar üzerine bir okuma
Toplam okunma (6748) Bugün(5) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Furuğ Feruhzad: tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir/ seni, kendinde tekrarlayarak Ocak 20, 2010
Posted by cafrande.org in : Kitap Kitaplık - Book Library, Şairler Şiirler - Poets Poetry , 1 comment so far
|
…
ben üşüyorum
ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım
sevgili, ey biricik sevgili, “o şarap meğer kaç yıllıkmış?”
bak burada
zaman nasıl da ağır
ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar
neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?
ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum
ben üşüyorum ve biliyorum
yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamlarından
birkaç damla kandan başka
hiçbir şey arda kalmayacak.
çizgileri bırakacağım
ve sınırlı geometrik biçimler arasından
enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım
ben çıplağım,çıplağım, çıplak
sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar kadar çıplak
ve tüm yaralarım benim aşktandır
aşktan, aşktan, aşktan.
ben bu başıboş adayı
okyanusun devriminden geçirmişim
ve dağ patlamasından.
ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi
en değersiz zerresinden güneş doğdu.
Yeniden Doğuş
tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir
seni, kendinde tekrarlayarak
çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek
ben bu ayette seni ah çektim, ah
ben bu ayette seni
ağaca ve suya ve ateşe aşıladım
yaşam belki
uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği
yaşam belki
bir urgandır, bir adamın daldan kendini astığı
yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur
yaşam belki, iki sevişme arası rehavetinde yakılan bir sigaradır
ya da birinin şaşkınca yoldan geçişi
şapkasını kaldırarak
başka bir yoldan geçene anlamsız gülümsemeyle “günaydın” diyen
yaşam belki de o tıkalı andır
benim bakışımın senin buğulu gözlerinde kendini paramparça yıktığı
ve bir duyumsama var bunda
benim ay ve karanlığın algısıyla birleştireceğim.
yalnızlık boyutlarındaki bir odada
aşk boyutlarındaki yüreğim
kendi mutluluğunun sade bahanelerini seyreder
saksıda çiçeklerin güzelim yok oluşunu
ve senin bahçemize diktiğin fidanı
ve bir pencere boyutlarında öten
kanarya ötüşlerini
ah…
budur benim payıma düşen
budur benim payıma düşen
benim payıma düşen
bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür
benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir
ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette
benim payıma düşen anılar bahçesinde hüzünlü bir gezintidir
ve “ellerini
seviyorum” diyen
sesin hüznünde ölmektir
ellerimi bahçeye dikiyorum
yeşereceğim,biliyorum,biliyorum,biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklar
küpeler takacağım kulaklarıma
ikiz iki kirazdan
ve tırnaklarımı papatya çiçeği yapraklarıyla süsleyeceğim
bir sokak var orada
aynı karışık saçları, ince boyunları ve sıska bacaklarıyla
küçük bir kızın masum gülüşlerini düşünüyorlar
bir gece rüzgarın bizi alıp götürdüğü.
bir sokak var benim yüreğimin
çocukluk mahallesinden çaldığı
zaman çizgisinde bir oylumun yolculuğu
ve bir oylumla gebe bırakmak bir zamanın kuru çizgisini
bilinçli bir simgenin oylumu
aynanın konukluğundan dönen
ve böylecedir
birisi ölür
ve birisi yaşar
hiçbir avcı,
çukura dökülen hor bir arkta inci avlamayacaktır
ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum
okyanusta yaşayan
ve yüreğini tahta bir kavalda
usul usul çalan
küçük hüzünlü bir peri
geceleri bir öpücükle ölen
ve sabahları bir öpücükle yeniden doğacak olan
Füruğ Ferruhzad
Füruğ’un Münih’ten babasına yazdığı bir mektuptan:
“… Benim en büyük derdim sizin beni tanımamış olmanızdır; hiçbir zaman da tanımak istemediniz ve belki de hâlâ siz benim hakkımda düşündüğünüzde, beni uçarı, aşk romanları ve Tahran Müsavvar dergisinin öykülerinden dolayı kafasında aptalca düşünceler oluşan bir kadın olarak biliyorsunuz. Keşke öyle olsaydım ve mutlu olabilseydim. İşte o zaman dünya küçücük bir odacık olurdu ve ben, dans partilerine gitmekle, güzel ve şık elbiseler giymekle, komşu kadınlarla çene çalmakla, kaynana ile dalaşmakla ve kısacası pis ve anlamsız binlerce işle yetinirdim ve daha büyük ve daha güzel bir dünyayı tanımazdım; bir ipekböceği gibi kendi kozalamın sınırlı ve karanlık dünyasında kıvranarak büyürdüm ve hayatımı sona getirirdim. Fakat ben böyle yaşayamazdım. Ben kendimi bildiğim andan beri, benim başkaldırım ve isyanım bu aptalca görünüş ile başlamıştır. Ben büyük olmak istiyordum ve istiyorum. Ben, bir gün doğup ve bir gün bu dünyadan çekip giden ve arkalarında bu geliş ve gidişlerinden herhangi bir iz bırakmayan yüz binlerce insan gibi yaşayamam. …”
İbrahim Golestan’a yazdığı mektuplardan bazı bölümler:
“… Varmak nedir bilmiyorum, ama kuşkusuz tüm varlığımın ona doğru aktığı bir maksat vardır.
Keşki ölseydim ve yeniden dirilebilseydim ve dünyanın başkalaştığını, dünyanın bu denli acımasız olmadığını, insanların bu her zamanki aşağılık ve kahpeliklerini unuttuklarını (…) ve kimsenin evlerinin etrafına duvar örmediklerini görseydim. Yaşamın gülünç alışkanlıklarına bağımlı olmak ve sınırlara ve duvarlara boyun eğmek doğaya aykırıdır.”
“… Benim kötülüklerim nelerdir, iyiliklerimi anlatmadaki utangaçlık ve güçsüzlükten başka ve göz gördüğünce duvar, duvar, duvar olan bu dünyadaki iyiliklerimin tutsaklığının ağlamalarından başka. Ve güneşin karneye bağlandığı, fırsat kıtlığının ve korkunun ve boğuntunun ve hakaretin olduğu bu dünyada.”
“… Hayret, ne kadar şaşılası bir dünyadır, benim kimseyle bir işim yok; işte benim bu zararsızlığım ve kendi kendimle olmalarım başkalarının merakına yol açıyor. İnsanlarla nasıl karşılaşmam gerektiğini bilmiyorum. Ben utangaç biriyim. Başkaları ile konuşmayı başlatmada çok zorluk çekiyorum, özellikle bana ilginç olmayan başkaları ile, neyse geçelim.”
“… National Gallery’de, Leonardo’dan bir tablo var, daha önceleri görmemiştim. Yani önceki Londra yolculuğumda. Müthiş bir şey! Her şey açık bir mavilikte çözülmüş. Eğilip namaz kılasım geldi. Din işte bu demek ve ben sadece aşk ve tapınsal övgü (sanat eseri ve güzellik karşısında duyulan huşû’yu kastediyor olmalı. PB) sırasında dinsel duygulara kapılırım.”
”Ne yaparsın hayat bu;hemde çok acımasız
Yakan ve Yıkan
‘onulmaz acılarlar taşlanan!’
ki bu aşktır beni
günahların ve çılgınlıkların ortasına atan…”
20.YY. Fars şiirinin en önemli şairidir Furuğ Ferruhzad. Tahran’da bir albayın ve yarı asil bir annenin kızı olarak 5 Ocak 1935 de doğdu. On altı yaşında İran’ın ünlü simalarından Pevez Şapur ile evlendi. Oğlu Kamiyar, 1953′te doğdu. 1954 de eşinden boşanmasının ardından bir daha oğlunu göremedi.
Şiirin yanı sıra sinema ve tiyatro ile de ilgilendi. Çeşitli gazetelerde editörlük yaptı.
On altı yaşında iken yayınladığı Esir adlı ilk şiir kitabının ardından 1956 da Duvar isimli ikinci şiir kitabını yayınladı.
Yirmi iki yaşında yazar ve yönetmen İbrahim Gülüstan’la tanıştı ve sinemaya başladı. Sinemada oyunculuk, senaristlik, kameramanlık, yönetmen yardımcılığı, dublaj, montaj ve yaratıcı film editörlüğü yaptı. 1962 yılında yaptığı bir belgesel filmi o yıl İtalya’da Belgesel Filimler Festivalinde birinciliği elde etti. 1963 yılında yaptığı “Kara Ev” filmi, Almanya’da düzenlenen Ober Havzen Film Festivalinde en iyi film ödülünü aldı. Bu filmin çekimleri için gittiği Tebriz Cüzamlılar Evi’nde tanıdığı küçük Hüseyin’i evlat edindi.
1962 yılında Unesco Ferruhzad hakkında bir belgesel film yayınladı. Aynı yıl Beernardo Bertolicci de İran’a gelerek Ferruhzad’la ilgili bir belgesel yaptı.
1964 yılında şiirinde dönüm noktası sayılan “Yeniden Doğuş” isimli kitabınu yayınladı
Henüz 33 yaşında iken bir trafik kazasında hayata veda etti. Ölümü ile yarım kalan “İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına” isimli şiir kitabı 1974′te yayınlandı.
Furuğ Ferruhzad’ın Yaşamından Kesitler
1934
Tahran’da dunyaya geldi.Babası Albay Muhammed ferruhzad,anesi Turan Veziri Tebar’dır.Babası;tutucu ve despottur.
1951
Lise son sınıfta (onaltı yaşında) Perviz Şapur’la evlenir.
1952
İlk kitabı ”Esir” yayımlanır.
1953
İran’in Ahvaz kentine yerleşir;oğlu Kamyar doğar.
1954
Şiddetli geçimsizlik sonucu eşinden ayrılır.Kanunlara göre oğlu babada kalır.”…1954′te boşanmalarından sonra hiçbir zaman oğlunu göremedi.Kanunlara göre evlat babanındı.Şapur,yasal ve fakat insanlık dışı hakkını Furuğ;’a karşı kullandı.”
”…seni istiyorum ve biliyorum
asla koynuma alamayacağım
sen o aydın ve pırıl pırıl gökyüzüsün
ben bu kafeste bir tutsağım…”
…”Varmak nedir bilmiyorum,ama kuşkusuz tüm varlığımın ona doğru aktığı bir maksat vardır.
Keşke ölseydim ve yeniden dirilseydim ve dünyanın başkalaştığını,dünyanın bu denli acımasız olmadığını,insanların bu herzamanki aşağılık ve kahpeliklerini unuttuklarını…ve kimsenin evlerinin etrafına duvar örmediklerini görseydim…”
1956
İtalya’ya gider,döndüğünde ”Hafız” ve ”Sadi”nin şiirlerini derinliğine inceler.
1957
”Duvar” adlı ikinci kitabı yayımlanır.
1959
Üçüncü kitabı ”İsyan” yayımlanır.Sinemayla ilgilenmeye başlar ve İngiltere’ye gider.
1960
İran’a geri döndüğünde artık şiirin yanı sıra sinema ve tiyatroyla uğraşmaya başlar.
1962
”Bir Ateş” adlı belgesel filmiyle italyada ”Belgesel Film Festivali’nde birincilik ödülü kazanır.
1963
Çektiği ”Kara Ev” adlı film,Alamyan’da ”Ober Havzen Film Festivali’nde en iyi film ödülünü alır.
1964
”Yeniden Doğuş” adlı eseri yayımlanır.
1965
Hayatı UNESCO ve Bernardo Bertolucci tarafından iki ayrı belgesel olarak çekilir.
14 Şubat 1967 yılında sütüdyoya giderken geçirdiği trafik kazası sonucu yaşamını yitirir.
”Soğuk Mevsmin Başlangıcına İnanalım” adlı eserini tamamlayamaz.
Toplam okunma (6774) Bugün(5) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Ankara 4. Kitap Fuarı 20-28 MART 2010 Ocak 6, 2010
Posted by cafrande.org in : Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
Ankara 4. Kitap Fuarı 20-28 MART 2010
Toplam okunma (145) Bugün(3) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Rus şiirinin güneşi Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in Erzurum Yolculuğu (3) Erzurum’un alınması Ocak 5, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
Ordumuz bir gün önce ele geçirilen Türk ordugâhı bölgesindeydi. Kont Paskeviç’in çadırıyla, Kazaklara tutsak düşen Türk paşasının yeşil çadırı yan yanaydı. Paşayı görmeye gittim. Çevresinde bizim subaylar kümelenmişti. Paşa bağdaş kurup oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu. Kırk yaşlarında gösteriyordu. Güzel yüzünde derin bir düzgünlük ve gurur ifadesi vardı. Teslim olduğunda kendisine soru sorulmamasını, bir fincan kahve getirilmesini rica etmişti.
Ovaya inmiştik. Karlı, ormanlı Soğanlı Sıradağları arkada kalmıştı artık. Hiçbir yerde düşmanla karşılaşmaksızın durmadan ilerliyorduk. Köyler bomboştu. Çevrenin hüzün verici bir görünümü vardı.
<<Öncesi] 4. Hakkı Paşa’yla savaş. Bir Tatar beyinin ölümü. Hermafroditos. Tutsak Paşa. Aras. Çoban köprüsü. Hasankale. Ilıca. Erzurum üstüne yürüyüş. Görüşmeler. Erzurum’un alınması. Türk tutsakları. Derviş.
Ordu ertesi gün saat beşte uyandı ve ilerleme buyruğu aldı. Çadırdan çıktığımda, herkesten önce kalkmış olan Kont Paskeviç’le karşılaştım. Beni gördü ve aramızda şu konuşma geçti:
”- Etes-vous fatigué de la journée d’hier?”
”- Mais un peu, m. le Comte.”
”- J’en suis fâché pour vous, car nous allons faire encore une marche pour joindre le Pasha, et puis il faudra poursuivre I’ennemi encore une trentaine de verstes.” (26)
Yola koyulduk ve saat sekizde bir tepeye geldik. Hakkı Paşa’nın ordugâhı avucumuzun içi gibi görünüyordu buradan. Türkler bütün bataryalarıyla zararsız bir ateş açtılar. Ordugâhlarında büyük bir kaynaşma göze çarpıyordu bu sırada. Yorgunluk, bir de sabah güneşinin verdiği mahmurlukla çoğumuz attan inmiş, serin çimenlere uzanmıştık. Dizgini elimin uzanabileceği bir yere doladım. Hareket emrini beklerken hafif hafif kestiriyordum. On beş dakika sonra uyandırdılar. Harekete geçilmişti. Birlikler bir yandan Türk Ordugâhının üstüne yürürken atlılar da düşmanı kovalamaya hazırlanıyordu. Ben Nijegorod alayıyla gidiyordum. Fakat atım topalladığı için geri kaldım. Bir hafif atlı alayı yanımdan geçip gitti. Sonra üç topla birlikte Volhovski gelip geçti. Ormanlık dağlarda tek başıma kalmıştım. Yüzgeri ettim. General Muravyev komutasındaki yaya alayına rastladım. Ormanın düşmandan temizlenmesi için bir bölük asker gönderildi. Dere yatağına yaklaştığımda ilginç bir görünümle karşılaştım. Bizim Tatar beylerinden biri ağır yaralı olarak bir ağacın dibinde yatıyordu. Genç bir çocuk olan gözdesi de yanıbaşında hüngür hüngür ağlıyordu. Bir molla diz çökmüş dua ediyordu. Can çekişen bey son derece sakindi. Hiç kıpırdamadan, genç dostuna bakıyordu. Dere yatağında 500 kadar tutsak toplanmıştı. Birkaç Türk beni besbelli hekim sanarak elleriyle işaret edip yanlarına çağırıyor, elimden gelmeyecek bir yardım istiyorlardı. Yarasına kanlı bir paçavra bastırarak ormandan bir Türk çıktı. Askerler, belki de acıyarak, işini bir an önce bitirmek için yaralı Türke yaklaştılar. Bu kadarına dayanılamazdı artık. Durmadan kan yitiren zavallı Türk’ü onların elinden aldım; bitkin bir halde arkadaşlarının arasına bıraktım. Albay Anrep de onlarla birlikteydi. Türk ordugâhında veba salgını olduğu söylentilerine aldırış etmeden tutsakların arasında oturuyor, onların çubuklarından dostça tütün içiyordu. Tutsaklar kendi aralarında sakin sakin konuşarak oturuyorlardı. Genellikle genç adamlardı hepsi de. Biraz dinlendikten sonra yeniden ilerlemeye başladık. Yol cesetlerle doluydu. 15 verst gittikten sonra Nijegorod alayını buldum. Bir dere kıyısında kayalar arasına konmuştu. Kovalama birkaç saat daha sürdü. Akşam üstü sık ormanlarla çevrili bir ovaya vardık. İki gün içinde at sırtında seksen verstten çok yol almıştım. Deliksiz bir uyku çekebilecektim artık.
Kovalamadaki birlikler ertesi gün geri dönme buyruğu aldılar. Bu sırada tutsaklar arasında bir hermafroditos (27) bulunduğunu öğrendik. Dileğim üzerine, Rayevski onun getirilmesini emretti. Uzun boylu, oldukça şişman bir köylüydü bu. Kalkık burunlu; buruşuk, ablak suratlıydı. Onu hekimle birlikte gözden geçirdik.
Erat vir mammosus ut femina, habebat t. non evolutos, p. que parvum et puerilem. Quaerebamus sit ne exsectus?
- Deus, raspondit, castravit me. (28)
Hipokrates’in de bildiği bu hastalıkla göçebe Tatarlar ve Türkler arasında sık sık karşılaşıldığını gezginler belirtirler. Bu sahte hermafroditoslara Türkler Hoss diyorlar. (29)
Ordumuz bir gün önce ele geçirilen Türk ordugâhı bölgesindeydi. Kont Paskeviç’in çadırıyla, Kazaklara tutsak düşen Türk paşasının yeşil çadırı yan yanaydı. Paşayı görmeye gittim. Çevresinde bizim subaylar kümelenmişti. Paşa bağdaş kurup oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu. Kırk yaşlarında gösteriyordu. Güzel yüzünde derin bir düzgünlük ve gurur ifadesi vardı. Teslim olduğunda kendisine soru sorulmamasını, bir fincan kahve getirilmesini rica etmişti.
Ovaya inmiştik. Karlı, ormanlı Soğanlı Sıradağları arkada kalmıştı artık. Hiçbir yerde düşmanla karşılaşmaksızın durmadan ilerliyorduk. Köyler bomboştu. Çevrenin hüzün verici bir görünümü vardı. Kayalık kıyılarına çarpa çarpa hızla akıp giden Aras’ı gördük. Hasankale’den 15 verst uzakta, aynı boyda olmayan yedi ayak üstüne gözüpekçe kurulmuş güzel bir köprü var. Onu sonradan zengin olan bir çobanın yaptırdığı söyleniyor. Issız dağlarda tam bir yalnızlık içinde ölmüş bir çoban. Yapayalnız iki çam ağacının gölgelediği mezarı hâlâ oradaymış. Çevre ahalisi ziyaretine giderlermiş. Köprünün adı Çoban Köprüsü’ydü. Tebriz yolu bu köprünün üzerinden geçiyor.
Birkaç adım ötede bir kervansarayın karanlık yıkıntılarına uğradım. Hasta bir eşekten başka kimse yoktu. Ahali kaçarken onu da buraya bırakmış olmalıydılar.
24 Haziran sabahı, eski bir kale olan ve bir gün önce Prens Kekoviç’in ele geçirdiği Hasankale’ye gelmiştik. Gecelediğimiz yerin 15 verst ötesindeydi. Uzun yürüyüşlerden yorgun düşmüştüm. Dinlenmeyi umarken iş başka türlü çıktı.
Atlılar hareket etmeden önce ordugâhımıza gelen dağlı Ermeniler, üç gün önce hayvanlarını sürüp götüren Türklere karşı bizden yardım istediler. Onların isteklerini iyice anlayamayan Albay Anrep, dağlarda Türk müfrezeleri bulunduğunu sandı; hafif atlı alayından bir bölük alarak ve Rayevski’ye dağlarda 3000 Türk olduğunu bildirerek tozu dumana katıp gitti. Rayevski de ne olur ne olmaz diye onun arkasından yola koyuldu. Kendimi Nijegorod alayına bağlı saydığımdan ben de Ermenileri kurtarmak için büyük bir kederle atımı sürdüm. 20 verst sonra bir köye vardık. Geride kalan birkaç hafif atlı eri, kılıçlarını çekmiş, patır kütür, koşarak tavuk kovalıyorlardı. Burada köylülerden biri, meselenin birkaç gün önce Türklerin sürüp götürdüğü 3000 sığırla ilgili olduğunu Rayevski’ye anlattı ve iki günlük bir kovalamadan sonra onlara kolayca yetişebileceğimizi bildirdi. Rayevski askerlere tavukların peşini bırakmalarını emretti. Albay Anrep’e de geri dönmesi için emir gönderdi. Böylece başı hiç de eğlenceli gelmeyen bir iş başarmak için, yani birkaç Ermeni tavuğunun canını kurtarmak için boş yere kırk verst yol tepmiş olduk.
Hasankale Erzurum’un anahtarı sayılıyor. Kent, başı bir kale ile taçlı kayalığın eteğinde kurulmuş. Yüz kadar Ermeni ailesi yaşıyor burada. Ordugâhımız kalenin önüne açılan geniş bir düzlüğe konmuştu. Burada Hasankale ılıcasını ziyaret ettim. İçinde demirli-kükürtlü maden suyu kaynağı bulunan yuvarlak bir taş yapıydı bu.
Yuvarlak havuzun çapı üç sajen (30) kadardı. Çevresinde iki kere yüzdükten sonra ansızın bir baş dönmesi ve mide bulantısı hissederek kendimi havuzun taş kıyılarına güçlükle atabildim. Bu sular Doğu’da çok ünlü. Fakat hekim olmadığı için halk sudan kendi bildiğince yararlanıyor. Bu yüzden de sonuç pek başarılı olmuyor sanırım.
Hasankale duvarlarının dibinden Muruk Irmağı geçiyor. Kıyılarında bir sürü maden suyu kaynağı var. Bu sular kayaların altından çıkıp ırmağa akıyorlar. İçimleri Kafkasya maden sularını tutmuyor. Biraz bakır tadı var.
Çar Hazretleri’nin doğum günü olan 25 Haziran’da, alaylar kale duvarlarının dibinde kısa bir dua dinlediler. Kont Paskeviç’in verdiği öğle yemeğinde hükümdarın şerefine kadehler kaldırıldı. Kont bu sırada Erzurum seferinin haberini aldı. Akşam üstü saat beşte de ordu yola çıkmıştı bile.
26 Haziran’da Erzurum’un beş verst ötesindeki dağlardaydık. Bu dağlara Akdaş deniliyor. Kireçli dağlar. Rüzgâr estikçe beyaz, yakıcı bir toz doluyordu gözlerimize. Dağların insanı hüzünlendiren bir görünüşü vardı. Fakat Erzurum’un yakınlığı ve seferin başarıyla sonuçlanacağına olan inancımız bizi avutuyordu.
Kont Paskeviç akşam üstü arazi incelemesine çıktı. Sabahtan beri öncü müfrezelerimizin karşısında dönüp duran Türk sipahileri ona ateş etmeye başladılar. Kont bir yandan General Muravyev’le konuşmasını sürdürürken, bir yandan da kamçısını sallayarak onlara gözdağı veriyordu. Türk ateşine karşılık verilmedi.
Bu arada Erzurum tam bir ana baba günü yaşıyordu. Yenilgiden sonra kente kaçan Serasker, Rusların bozguna uğradığı söylentisini yaymış; fakat onun arkasından da serbest bırakılan tutsaklar halka Kont Paskeviç’in bildirisini iletmişlerdi. Böylece Seraskerin yalanı ortaya çıkmıştı. Az sonra Rusların hızla ilerlediği öğrenilmişti. Halk kentin düşmana tesliminden söz etmeye başladı. Fakat Serasker ve ordu, savunmadan yanaydı. Bu sırada bir ayaklanma patlak vermiş, gözü dönen ayaktakımı birkaç Frenk öldürmüştü.
26 Haziran sabahı ordugâhımıza Erzurum ahalisinin ve Seraskerin delegeleri geldi. Gün görüşmelerle geçti. Delegeler akşam saat beşte Erzurum’a döndüler. Asya dillerini ve geleneklerini iyi bilen General Prens Bekoviç de onlarla gitti.
Ertesi gün ordumuz ilerlemeye başladı. Erzurum’un doğusunda, Top Dağı tepesinde bir Türk bataryası vardı. Alaylar Türk tüfeklerine bando mızıkayla karşılık vererek bataryanın üstüne yürüdüler. Top Dağı ele geçirildi. Şair Yuzefoviç’le birlikte oraya gittim. Kont Paskeviç kurmayıyla birlikte, ele geçirilen topun başındaydı. Kalesi, minareleri, birbiri üstüne abanan yeşil damlarıyla Erzurum gözlerimizin önüne seriliverdi. Kont at sırtındaydı. Kentin anahtarını getiren Türk delegeler onun tam karşısında yere oturmuşlardı. Erzurum’da büyük bir kaynaşma olduğu göze çarpıyordu. Ansızın kent tabyasında bir ateş parladı, duman yükseldi ve Top Dağı’na doğru gülleler uçmaya başladı. Bunlardan birkaç tanesi de Kont Paskeviç’in başının üstünden geçti. Kont bana dönerek:
”- Voyez les Turcs.” (31)
Aynı anda, dünden beri kentte görüşmeler yapan Prens Bekoviç dörtnala Top Dağı’na geldi. Seraskerin ve halkın kenti teslim etmeye çoktan razı olduklarını; fakat Topçu Paşa komutasında birkaç dikkafalı Arnavut’un bataryaları ele geçirerek ayaklandıklarını bildirdi. Generaller atlarını sürüp Kont’a yaklaştılar. Türk bataryalarını susturmak için izin istediler. Kendi toplarının ateşi altında kalan Erzurum ileri gelenleri de aynı şeyi rica ettiler. Kont bir süre bekledi; sonunda:
”Artık fazla oldular!” diyerek gereken buyruğu verdi.
Toplarımız hemen ateşe başladı. Düşman topçu ateşi yavaş yavaş dindi. Alaylarımız Erzurum üzerine yürüdü ve 27 Haziran günü Poltava savaşının yıl dönümünde, akşam saat altıda, Rus bayrağı Erzurum kalesinde dalgalanıyordu.
Rayevski’yle birlikte kente hareket ettik. Görülecek manzaraydı doğrusu. Türkler evlerinin düz damlarına çıkmış, asık suratlarla bizi seyrediyorlardı. Ermeniler gürültülü bir kalabalık halinde sokaklarda birikmişlerdi. Çocukları istavroz çıkararak ve hiç durmadan ”Hıristiyan! Hıristiyan!” diye bağırarak atlarımızın önünde koşuyorlardı. Kaleye geldik; topçularımız içeri girdi. Burada benim Artemi’yle karşılaşınca şaşıp kaldım. Özel izin verilmeden hiç kimsenin ordugâhtan ayrılmayacağı konusundaki sert yazılı buyruğa karşın; o, kenti dolaşmaya çıkmıştı bile.
Erzurum’un sokakları dar ve eğri büğrü. Yapılar oldukça yüksek. Yollar kalabalık, dükkânlar kapalıydı. İki saat kadar dolaştıktan sonra ordugâha döndüğümde, tutsak Seraskerle dört Paşa’nın da orada olduğunu öğrendim. Paşalardan biri, (korkunç derecede konuşkan, kuru bir ihtiyardı bu), bizim generallere hararetle bir şeyler anlatıyordu. Beni fraklı görünce kim olduğumu sordu. Puşçin, şair olduğumu söyledi. Paşa elini göğsüne koyup bir temenna çaktı. Çevirmen yardımıyla şunları söyledi:
”Bir şairle karşılaşmak her zaman hayırlıdır. Şair, dervişin kardeşidir. Onun ne vatanı vardır, ne de dünya nimetlerinde gözü. Biz zavallılar şan, iktidar ve para peşinde koşarken o yeryüzünün hükümdarlarıyla aynı sırada durur ve herkes onun karşısında saygıyla eğilir.”
Paşanın tam bir Doğulu olarak söylediği bu sözler hepimizin hoşuna gitti. Ben Seraskeri görmek için dışarı çıktım. Seraskerin kaldığı çadırın girişinde; gösterişli bir Arnavut kaftanı giyinmiş, on dört yaşlarında kara gözlü bir çocuk olan sevgili iç oğlanı duruyordu. Derin bir ümitsizlik içinde bir köşede oturuyordu. Çevresinde bizim subaylar kümelenmişti. Çadırdan çıkarken, başına koyun derisinden bir kalpak geçirmiş, yarı çıplak genç bir adam gördüm. Elinde bir çomak vardı. Sırtına bir tulum (outre) asmıştı. Avaz avaz bağırıyordu. Bu delikanlının derviş, yani kardeşim olduğunu söylediler. Galipleri selamlamaya gelmiş. Oradan zorla uzaklaştırıldı.
5. Erzurum. Asya görkemi. İklim. Mezarlık. Taşlamalar. Serasker sarayı. Türk paşasının sarayı. Veba. Burtsov’un ölümü. Erzurum’dan ayrılış. Dönüş yolu. Rus dergisi.
(Yanlış olarak Arzerum, Erzrum, Erzron diye adlandırılan) Erzurum; aşağı yukarı 415 yılı sıralarında İkinci Feodosya zamanında kurulmuş ve Feodosiopol diye adlandırılmıştı. Adıyla hiçbir tarihsel anı birleşmiyor. Bildiğim tek şey, Hacı Baba’nın tanıklığına göre, bir hakaret dolayısıyla özür dilemek için burada İran elçisine insan kulağı diye dana kulağı sunulmuş olmasıdır (32).
Erzurum, Asya Türkiyesi’nin en önemli kenti sayılıyor. Nüfusunun 100.000′i bulduğu söyleniyorsa da, sanırım abartılmış bir rakam bu. Evler taştan yapılmış. Damlar çimle kaplı. Yüksekten bakınca kente tuhaf bir görünüş veriyor bu.
Avrupa’yla Doğu arasındaki başlıca kara ticaret yolu Erzurum’dan geçiyor. Fakat kentte çok az mal satılıyor. Malları burada ortaya dökmüyorlar. Tournefort’un yazdığı gibi, Erzurum’da bir hasta bir kaşık râvent bulamadığı için ölebilir. Oysa kentte çuval çuval râvent vardır.
Asya görkemi sözünden daha anlamsız bir şey bilmiyorum. Bu deyim Haçlı Seferleri sırasında çıkmış olmalı. Kalelerinin çıplak duvarlarını, meşe odunundan sandalyelerini bırakarak sefere katılan ve Doğu’nun kırmızı divanlarını, renk renk halılarını, kabzaları renkli taşlarla süslü hançerlerini görünce gözleri kamaşan yoksul şövalyelerin işidir bu. Bugün Asya yoksulluğundan, Asya ilkelliğinden söz edilebilir ancak. Görkem, hiç kuşkusuz, Avrupa’nın sahip olduğu bir şeydir artık. Pskov ilinin ilk taşra kentindeki küçük bir bakkal dükkânında bulabileceğiniz herhangi bir şeyi, Erzurum’da dünyanın parasını dökseniz satın alamazsınız.
Sert bir iklimi var buranın. Kent denizden 7.000 ayak yükseklikte bir vadiye kurulmuş. Çevredeki dağlar yılın büyük bir kısmında karla örtülüdür. Ormansız, fakat bitek bir toprağı var. Her yandan kaynaklar fışkırıyor; her yerde su kemerlerine raslıyorsunuz. Erzurum’da çeşmeden bol bir şey yok. Herbirinin üstünde bir zincire bağlı teneke taslar asılı. İnançlı Müslümanlar bu taslardan su içiyor, Tanrı’ya şükürler ediyorlar. Kereste Soğanlı’dan getiriliyor.
Erzurum silah deposunda sanırım Godfroy (33) zamanından kalma eski silahlar, miğferler, zırhlar, kılıçlar bulundu. Hepsi paslanmıştı.
Mesçitler basık ve karanlık. Mezar taşlarının üstünde yine taştan yapılma sarıklar yükseliyor. Birkaç paşa türbesi farklı işçilikleriyle hemen göze çarpıyor. Fakat bunların yapımında da kaba bir zevkin egemen olduğunu görüyorsunuz. Biz gezgin, Asya kentleri içinde sadece Erzurum’da bir saat kulesi bulunduğunu, onun da saatinin işlemediğini yazar.
Sultanın önayak olduğu yenilik hareketleri Erzurum’a ulaşmamış henüz. Ordu hâlâ renk renk Doğu giysileri içinde. Erzurum’la İstanbul arasında, tıpkı Kazan’la Moskova arasında olduğu gibi bir çekişme var. Yeniçeri Eminoğlu’nun yazdığı bir taşlama şöyle başlıyor:
Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul’u
Ama yarın demir ökçeleriyle
Uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
Ve çekip gidecekler bırakıp öylece
İstanbul bırakmasın hâlâ uykuyu
İstanbul Peygamberin yolundan ayrıldı
Onu baştan çıkardı kurnaz Batı
Dalarak utanç verici zevklerin koynuna
O ihanet etti duaya ve kılıca
Küçümsüyor artık savaş alanından akan teri
Şarap saati oldu dua saatleri
Söndü inancın kutsal ateşi
Dolaşır evli kadınlar mezarlıklarda
Her kocakarı bir hacıana
Hareme sokarlar erkekleri
İşbirlikçi harem ağası uykuda
Ama Erzurumumuz öyle mi ya?
Bizim dağlı, çok yollu kentimiz
Kapılmadık bir zevkü safaya
Yüzvermedik isyan şarabına
Günah yolundan gitmedik, gitmeyiz
İnanç sahibiyiz, oruç tutarız
Kutsal sulardır doyuran bizi
Düşman üstüne rüzgâr gibi
Uçup gider atlılarımız
Girilmez haremlerimize
Serttir harem ağalarımız
Kadınlar rahatça oturur içerde (34)
Serasker sarayında, haremin bulunduğu odalarda kalıyordum. Bütün gün sayısız koridordan geçerek, odadan odaya, damdan dama, merdivenden merdivene dolaşıp duruyordum. Saray talana uğramış gibiydi. Kaçabileceğini uman Serasker dışarı çıkarabildiği her şeyi çıkarmıştı. Divanlar cascavlak kalmış, halılar kaldırılmıştı.
Kentte dolaşırkan beni yanlarına çağıran Türkler çıkarıp dillerini gösteriyorlardı. (Bütün Frenkleri hekim sanıyorlar.) Bu iş canımı sıkmaya başlamıştı artık. Ben de onlara aynı şekilde karşılık vermeye başladım. Akşam saatlerini akıllı, sevimli Suhorukov’la (35) birlikte geçiriyorduk. Ortak kaygılarımız bizi birbirimize yaklaştırmıştı. Bir zamanlar tutkuyla ve başarıyla giriştiği edebiyat çalışmalarından, tarih incelemelerinden söz ediyordu bana. İsteklerinin, dileklerinin sınırlılığı gerçekten de dokunaklı. Çalışmalarını sonuçlandırmazsa çok yazık olur.
Serasker sarayı kıpır kıpır kaynıyordu. Bir zamanlar asık yüzlü Paşanın; karısı ve iç oğlanları arasında sessizce çubuğunu tüttürdüğü bu yerde şimdi galip komutan oturuyor; generallerinden utku raporları alıyor, paşalıklar dağıtıyor, yeni romanlardan söz ediyordu. Muş Paşası, Kont Paskeviç’e başvurarak yeğeni için bir yer istedi. Bu kurumlu Türk saraya geldiğinde odalardan birinin kapısı önünde durdu; heyecanla bir şeyler söyledi; sonra derin bir düşünceye daldı. Meğer bu odada Seraskerin buyruğuyla babasının boynu vurulmuş. İşte gerçek Doğu izlenimleri!
Kafkasya’nın dehşetiyle ünlü Pulat Bey’i, son savaşlar sırasında ayaklanan iki Çerkez oymak başkanıyla birlikte Erzurum’a geldi. Kont Paskeviç’le öğle yemeği yediler. Pulat Bey otuz beş yaşlarında, kısa boylu, geniş omuzlu bir adamdı. Rusça bilmiyor ya da bilmezden geliyordu. Erzurum’a gelişi beni çok sevindirmişti. Dağlardan ve Kabarda’dan güven içinde geçebilirdim artık.
Erzurum dolaylarında tutsak düşen ve Seraskerle birlikte Tiflis’e gönderilen Osman Paşa, Kont Paskeviç’ten Erzurum’da bıraktığı haremine güvenlik sağlaması dileğinde bulunmuştu. İlk günlerde harem kimsenin aklına gelmemişti.
Bir gün öğle yemeğinde, 10.000 kişilik bir ordunun işgali altında olduğu halde, ahalisinden hiç kimsenin askerlerden şikâyete gelmediği Müslüman kentindeki dirlik düzenlikten söz ederken, Kontun aklına Osman Paşa’nın haremi geldi ve Bay Abramoviç’e Paşa’nın evine uğrayarak karılarının ne durumda olduğunu öğrenip gelmesini emretti. Ben de Bay A’ya eşlik etmek için izin aldım. Bay A. çevirmen olarak bir Rus subayı almıştı yanına. Çok ilginç bir serüveni vardı bu subayın. 18 yaşında İranlılara tutsak düşmüş. İğdiş edilmiş ve 20 yıldan daha uzun bir zaman Şah’ın oğullarından birinin hareminde harem ağalığı yapmış. Mutsuzluğunu, İran’da geçirdiği yılları dokunaklı bir açık yüreklilikle anlatıyordu. Fizyolojik bakımdan son derece önemli şeyler söyledi.
Osman Paşa’nın evine geldik. Son derece derli toplu, hatta zevkle döşenmiş denebilecek bir konuk odasına aldılar bizi. Renkli pencerelerde Kuran’dan alınmış ayetler vardı. Bunlardan bir tanesi Müslüman haremi için çok derin anlamlı geldi bana: Bağlamak ve çözmek sana yaraşır. Gümüş çerçeveli fincanlarda kahve getirdiler. Osman Paşa’nın babası, kadınlar adına Kont’a teşekküre geldi. Beyaz saygıdeğer bir sakalı vardı yaşlı adamın. Bay A., buraya Osman Paşa’nın karılarıyla konuşmaya geldiğini, bir dertleri olup olmadığını kendi ağızlarından duymak için görevlendirildiğini kesinlikle bildirdi. İran tutsağı bunları çevirir çevirmez yaşlı adam dilini öfkeyle şapırdattı. Arzumuzu hiçbir şekilde yerine getiremeyeceğini; yoksa Paşa döndüğünde böyle bir şey duyacak olursa onun da, haremdeki bütün uşakların da boynunu vurduracağını söyledi. İçlerinde harem ağası bulunmayan uşaklar da ihtiyarın sözlerini onayladılar. Fakat Bay A., Nuh diyor peygamber demiyordu. Adamlara:
”Siz paşanızdan korkuyorsanız, ben de kendi Seraskerimden korkuyorum. Onun emirlerine nasıl karşı gelebilirim?” dedi.
Yapacak bir şey yoktu. İki cılız fıskiyenin şapırdadığı bir bahçeden geçirdiler bizi. Küçük taş yapıya yaklaştık. İhtiyar bizimle kapı arkasında durdu. Sürgüyü bırakmadan kapıyı dikkatle açtı. Başından sarı terliklerine kadar beyaz çarşafa bürünmüş bir kadın göründü. Çevirmenimiz aynı soruyu ona da tekrarladı. Yetmişlik bir kocakarının dişsiz ağzından çıkan mırıltı duyuldu. Bay A. onun sözünü keserek:
”Paşanın annesidir bu, dedi. Biz karılarını görmeye geldik. Onlardan birini gönderin.”
Gâvurların bu buluşuna hepsi şaşıp kaldı. Kocakarı gitti; kendisi gibi baştan ayağa örtülü bir kadınla döndü az sonra. Örtünün altından cıvıl cıvıl bir kadın sesi yükseldi. Kocasız kalmış zavallı kadınlara gösterdiği ilgiden ötürü Kont’a teşekkür ediyor; Rusların davranışlarını övüyordu. Bay A. sohbeti koyulaştırmayı başardı. Ben bu sırada çevreme bakınırken tam kapının üstünde yuvarlak bir pencerecik; pencerecikte de meraklı, kara gözleriyle fıldır fıldır bakan beş altı tane yuvarlak başçık gördüm. Buluşumu tam Bay A.’ya söylemek üzereydim ki, başlar kımıldadı, gözler kırpıldı, birkaç parmakçık susmam için gözdağı verdi bana. Boyun eğdim ve buluşumu kimseyle paylaşmadım. Hepsi de hoş yüzlerdi; fakat hiçbiri güzel değildi. Kapıda Bay A. ile konuşanlar haremin gözdesi, yüreklerin hazinesi, aşkın gülü olmalıydı. Ya da ben böyle düşündüm.
Bay A.’nın soruşturması sona erdi. Kapı kapandı. Penceredeki yüzler çekildi. Bahçeyi ve evi gözden geçirdikten sonra, elçiliğimizden pek hoşnut kalarak saraya döndük.
Böylece bir harem görmüş oldum. Pek az Avrupalıya kısmet olur bu. İşte size bir Doğu romanı konusu.
Savaş bitmiş görünüyordu. Dönüşe hazırlanıyordum. 14 Temmuz günü halk hamamına gittim ama hiç hoşnut kalmadım. Havluların pisliği, kötü hizmet vb. adamakıllı canımı sıktı. Tiflis hamamları nerde, bunlar nerde!
Saraya döndüğümde nöbet yerindeki Konovnitsin’den Erzurum’da veba görüldüğünü öğrendim. Aklıma hemen karantinanın korkunçluğu geldi ve o günden tezi yok ordudan ayrılmaya karar verdim. Veba düşüncesi tatsız, alışılmadık bir duygu uyandırıyor insanın içinde. Bu izlenimi silmek amacıyla pazar yerinde dolaşmaya çıktım. Bir silahçı dükkânı önünde durup bir hançeri gözden geçirmeye başladım. Ansızın bir el dokundu omzuma. Döndüm ve korkunç bir dilenciyle burun buruna geldim. Yüzü ölü gibi sararmıştı. Kan çanağına dönmüş irinli gözlerinden şıpır şıpır yaş akıyordu. Veba düşüncesi yine içime düştü. Dilenciyi anlatılmaz bir tiksinti duygusuyla itip gezintiye çıktığıma bin pişman saraya döndüm.
Ama merak ağır bastı. Ertesi gün hekimle birlikte ben de ordugâha gittim. Vebalılar vardı burada. Çadırdan bir hasta çıkarıp getirdiler. Yüzü sapsarıydı. Sarhoş gibi sallanıyordu. Bir başka hasta kendinden geçmiş yatıyordu. Vebalıyı gözden geçirip zavallı adama çabuk iyi olacağı ümidini verirken iki Türk ilgimi çekti.
Bunlar hastanın koluna giriyor, onu soyuyor, elleriyle vücudunu yokluyorlardı. Adam veba değil de nezleydi sanki. Bunu görünce Avrupalı ürkekliğimden utandığımı itiraf ederim. Az sonra kente döndüm.
19 Temmuz günü Kont Paskeviç’le vedalaşmaya gittiğimde büyük bir keder içinde buldum onu. General Burtsov’un Bayburt dolaylarında vurulduğu yolunda acı bir haber gelmişti. Yazık olmuştu yiğit Burtsov’a. Bu olay, sayıca çok az olan ordumuzu da çökertebilirdi. Yabancı bir ülkenin derinliklerine ilerlemiş; bize diş bileyen, ilk başarısızlık haberi üzerine ayaklanmaya hazır bir halkla kuşatılmıştık. Savaş yeniden başlamıştı. Kont, sonraki olayların da tanığı olmamı önerdi. Fakat ben bir an önce Rusya’ya dönmek istiyordum artık.. Kont bir Türk kılıcı armağan etti bana. Onu, fethedilmiş Ermenistan kırlarında ardı sıra dolaştığım parlak bir kahramanın anısı olarak saklıyordum. Aynı gün Erzurum’dan ayrıldım.
Artık bildiğim yollardan Tiflis’e dönüyordum. Bir süre önce 15.000 kişilik bir ordunun şenlendirdiği bu yerler şimdi sessiz ve kederliydi. Soğanlı’yı geçtim ve ordugâhımızın konakladığı yeri güçlükle tanıyabildim. Gümrü’de üç gün karantinada kaldım. Bezobdal’ı yeniden gördüm ve sıcaktan yanan Gürcistan’a geçmek üzere serin Ermenistan’ın yüksek yaylalarından ayrıldım.
Tiflis’e 1 Ağustos’ta vardım. Sevimli, şen bir topluluk içinde birkaç gün kaldım burada. Çalgı sesleri ve Gürcü türküleri arasında, bahçelerde birkaç güzel gün geçirdim. Sonra yeniden yola koyuldum. Dağlardan geçerken karşılaştığım en önemli olay, bir gece Kobi yakınlarında fırtınaya yakalanışım oldu. Sabahleyin Kazbek’in yanından geçerken olağanüstü güzellikte bir görünümle karşılaştım. Beyaz, parça parça bulutlar dağın tepesinden aşıyor; güneş ışınlarıyla aydınlanan ıssız bir tapınak, havada yüzüyormuş gibi görünüyordu. Azgın dere bütün görkemiyle karşıma çıktı. Sel yatağı yağmur sularıyla dolmuş, azgınlıkta Terek’i bile geride bırakıyor; tıpkı onun gibi korkunç bir sesle uğulduyordu. Kıyılar darmaduman olmuştu. Kayalar yerlerinden oynamış, akıntının önünü tıkamışlardı. Kalabalık bir Osetin topluluğu yol yapımında çalışıyordu. Sonunda dar boğazı sağ salim geçerek Büyük Kabarda ovasının geniş enginliğine çıktım. Vladikafkas’ta Dorohov’a ve Puşçin’e rasladım. İkisi de bu savaşta aldıkları yaraların tedavisi için kaplıcalara gidiyorlardı. Puşçin’in masasında Rusça dergiler buldum. Gördüğüm ilk makale, yapıtlarımdan birinin eleştirisiydi. Yazar, bana ve şiirlerime veryansın ediyordu. Yazıyı yüksek sesle okumaya başladım. Puşçin beni durdurarak okurken artistik mimikler de yapmamı istedi. Yazı, bizdeki eleştiri sanatının fantezileriyle süslüydü tabii. Bir kayyım, perhiz yemeği pişiren bir kadın ve bu küçük güldürünün sağduyusu sayılan bir düzeltmen arasında geçen uzun bir konuşmaydı bu. Puşçin’in isteğini hemen yerine getirdim ve bu o kadar hoşuma gitti ki, yazıyı az önce okurken duyduğum sıkıntıdan eser kalmadı. Hep birlikte candan kahkahalar atmaya başladık.
Sevimli anayurdumun bana ilk hoşgeldini işte bu oldu.
Toplam okunma (7761) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Aşk, utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır | Aşk Üstüne – Michael De MONTAIGNE Ocak 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir, gibi geliyor bana. Venüs’ün bize verdiği şey sonunda bir boşalma hazzı değil mi? Tıpkı doğanın başka taraflarımızın boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates’e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzın insana verdiği o acayip gıdıklama, Zenon’u, Kratippos’u düşürdüğü o delice, budalaca, saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip kendinden geçme? Hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş dolaş edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye insan hazzın son kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor?
Bunlara bakınca, Platon’un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum. Böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanlarıbirleştirmek istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.
Oyun arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin karşısında, önü açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. Biz de pekala hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz. İşte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri, Platon’un bütün felsefesini ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve, insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır. Başka her yerde az çok nazik olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir? Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de uyumada anladığını söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder. Onu sadece mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.
Doğa bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da bizi bırakır, onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız, perhizi sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha büyük hayvanlık mı olur? Türlü ulusların dinlerinde vardıkları, kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel arzunun kötülenmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş, bir bakıma insan denilen bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya… İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş meydanlar ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına geldiğini söyler.
Bazı uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. Bir bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada: Çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zerafetine, güzelliğine çok zarar verirmiş. Bu bayan iştahı olduğu zaman herkesten kaçarmış. Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine katlanamaz. Karnını doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir iştir. Türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış. Bu softalar demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar iyileşeceklerini sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor. Hayatlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar da var. Sağlık, sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belalı hallerdir. Değil yalnız birçok tarikatlar, birçok uluslar var ki doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. Güneşe lanet edip karanlıklara tapanlar bile var. Biz insanlar kendimizi kötülemeye gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o her şeyi bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av kendi kendimizdir.
O miseri! quorum guadia crimen habent. (Gallus)
Ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.
Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! O kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor? Doğanın seni zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın da mı başka işler çıkarıyorsun kendine? Sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir yerde değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı acayip, uygunsuz yasalara uymaya çabala. Üstelik bu yasalar ne kadar özel, dar, dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde arıtıyor senin. Mahalle papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı sıkıya bağlanırsın; tanrının, doğanın emirleri umurunda değildir. Bak, bir düşün bunlar üzerinde: Bütün yaşamın böyle geçiyor. (Kitap 3, bölüm 5)
DENEMELER
Michael De MONTAIGNE
Türkçesi: Sabahattin EYUBOĞLU
Cem Yayınevi 29. Basım 1997 Sf. 49-52
Toplam okunma (179) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Bir Yılbaşı Öyküsü | Zamanı ve yeteneklerini hovardaca harcayanlar için o ölümün habercisiydi Ocak 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Kitap Kitaplık - Book Library , 1 comment so far
“Sen yaşamak istiyorsun” diye söylendi meçhul besteci. “Bana yüz yıl gibi gelen bir süre önce, insanlar arasında geçirdiğim mutsuz ve kısa bir zaman içinde bestelediğim şu birkaç nota sana neler yaptı! Dinle, yaşayacak çok az zamanı kalanlar için yaşam daha güzel, daha parlaktır. Sahip olmamak ve istemek, sahip olup da istememekten daha iyidir. Ben yaşamı çok seviyorum ve şimdi o sevgiyi sana armağan ediyorum.” *
Gölge gibi bir şey sokaklarda yorulmaksızın beni izlemekteydi, ama çok uzaklardan… Saklanmak gibi bir kaygısı olmamasına karşın, takipçimin yüzünü bir kez olsun görme olanağını elde edemiyordum. Kadın mı erkek mi olduğunu bilmediğim bu kimse, gözetleme noktası olarak karanlık kemer altlarını ya da evlerin girişlerini seçiyordu. Bazen apaçık güneş ışığına çıktığı da oluyordu, ama gözlüklerimi çıkartmak elime cebime atar atmaz bu yabansı arkadaş hemen bir duvarın arkasına çekiliyordu. Benimle bu denli ilgilenen, sanki bana tutkun bu insanı görebilmek için gölgesinde gözden yittiği kapılara, kemer altlarına gidip birçok kez baktım, ama oralarda kimseyi göremedim. Aradan çok geçmeden mevsimini ilk ince, tül gibi karı yağdı. Bir gece tenha bir sokakta tek başıma yürüyordum, arkamda ayak sesleri duydum. Daha arkamı dönmeden gelenin o olduğunu anlamıştım. Ani bir hareketle geriye döndüm, havada uçuşan kar taneciklerinden ardında, biraz uzakta, pelerin ya da frak giymiş bir karaltının köşeyi döndüğünü fark ettim. Deli gibi koşmaya başladım, köşeye vardığımda önemde bembeyaz ve boş bir yol duruyordu. Yerdeki karı inceledim, birisinin geçtiğini gösteren tek bir iz kalmamıştı. Sadece yumuşacık, pamuk gibi karın üstünde her geçen an gözden yiten ve büyük bir kuşun ayak izleri olabilecek çarpı işareti biçimindeki oyukları görür gibi oldum.**
Bir Yılbaşı Öyküsü – Emre Falay
Vladimir Dudintsev’in bu uzun öyküsü, kıtalarından birinde sürekli karanlığın hüküm sürdüğü bir dünyada çalışmalarını sürdüren bir grup bilim adamının etrafında gelişir.
Öykünün anlatıcısı da olan kahramanı bilim adamı, “bu öyküde zamanın bize oynadığı oyunları, onun bizi kandırmasını konuşacağız.” der henüz öykünün başında. Gizemli bir kuş, bir baykuş, öyküdeki bilim adamlarının yaşadığı kentte uçmaya başlamıştır bir süredir. Bu baykuş, öyküye anlamını ve tatlı bir gizem sunan tadını verecek olan gizli kahramandır. Baykuş, bilim adamlarının pek çoğunu ziyaret edecek, onları sokak aralarında takip edecek, pencere camlarından gözetleyecektir.
Kitabın başında bulunan, 1995 yılında yazdığı, Sosyalist İktidar gazetesinin 10. sayısında yayınlanmış olan ve kitabı bir kez daha değerli kılan giriş yazısında Kemal Okuyan, “o ölümün habercisiydi,” der öykünün gizli kahramanı “baykuş” için, “kancayı taktıklarını ölüme yakınlaştırıyordu. Lakin, ilginç bir adalet duygusu vardı baykuşumuzun; kurbanlarını öylesine rastgele seçmiyordu…” Ve şöyle devam eder: “Zamanı ve yeteneklerini hovardaca harcayanlar, yaşamın nabzını artıramayanlar baykuşla tanışıyorlar, baykuş da onları ölümle tanıştırıyordu.”
Öykünün anlatıcısı da olan kahramanı, güneş ışınlarının bazı bilinmeyen özellikleri üzerine araştırmalar yapmaktadır. Akademik bir ünvan kazanmıştır. Daha sonra yereceği, boş ve değersiz duyacağı davranış ve algılayışlarını şöyle anlatır:
“…daha da yükselmek için sabırsızlanıyordum. Saygıdeğer büyüklerime öykünerek başımı tıpkı onlar gibi dik tutmayı, soruları onların yaptığı gibi yanıtlamayı, kaşlarımı tıpkı onlar gibi yukarı doğru kaldırmayı ve derin düşüncelerin ürünü değerli fikirlerimi açıklarken sesimi onlar gibi kah alçaltıp kah yükselterek söylediklerime önem katmayı öğrenmiştim. Bir şey daha: Pahalı kumaştan yapılmış paltoma özen göstermeyi de öğrenmiştim.”
Öyküyü anlattığı zamanın kısa bir süre öncesinde, baykuşumuz onu ziyaret edecektir.
Öykünün olay örgüsü, bir sabah, bilim adamlarının, her zaman yaptıkları gibi, laboratuarda bir araya gelip, çalışmalarına başlamadan önceki kısa toplantılarından birini gerçekleştiriyor oldukları anla başlar. Öykünün anlatıcı kahramanının şefi, bulduğu eski bir taş parçası üzerindeki hiyeroglifi okur: “Ve onun yaşamı dokuz yüz yıl sürdü.”
Bilim adamları arasında bunun ne demek olduğu üzerine sürecek olan kısa tartışma, öykünün anlamını hissettirmeye başladığı yerdir. Öykünün anlatıcısı olan kahramanımız, “belki de bu hiyeroglifler, zamanını mümkün olan en iyi biçimde değerlendiren bir insanı tanımlıyor,” diye açıkları düşüncesini.
Ve öykünün, bilim adamları arasında daha önce pek göze çarpmamış olan, sessizce çalışmalarını sürdürmeyi ve boşa zaman kaybetmemeyi tercih eden ikinci kahramanı çıkar ortaya: “Zaman bir bilmecedir.”
Zaman, yaşamımızdaki mutlu anlar, bir kum saatinde akıveren kum taneciklerinin en küçüğü gibidir. Bir an içinde ortaya çıkar ve hemen yiter. Zaman, onu nasıl değerlendirdiğimiz önemlidir.
Zamanın bilmece karakterini öykünün ikinci kahramanı şöyle anlatır:
“Biliyor musunuz ki zaman durabilir ya da hızla akabilir! Hiç birisini beklediğiniz oldu mu!
(…)
Zaman durabilir! İki bin yıl taş altında kalmış lotus tohumlarını bulan, sonra onları ekip çiçek açtıran bilginlerin öyküsünü duymuşsunuzdur. O tohumlar için, taşın altında kaldıkları sürece zaman durmuştu. Söylüyorum size, zaman bazen geçmek istemez, bazen de ileri doğru fırlar.”
Ve bunları söyledikten sonra, bir başka öyküyü anlatmaya koyulur. Öyküdeki bu kısa iç öykü, bir haydut çetesinin başının öyküsüdür. “Kardeşlik örgütü” adlı bu çetenin lideri hakkında çete üyeleri, ölüm kararı alırlar. Bu lider, bir cezaevinde hapistir. Hapiste yalnızken, geçen günlerini düşünmüş, yaşamını anlamlı kılacak bir şey yapmadığını ve aslında pek az zamanı kaldığını kavramıştır. Hapiste pek çok kitap okumuştur. Değerli olanın, maddenin peşinden giden yollara koyulmak olmadığını, insan ruhunun güzelliklerinin ne satın alınabileceğini ne de çalınabileceğini anlamıştır. O artık insanlık için bir şeyler yapmak istemektedir. Örgütün lideri, örgütüne bir mektup yazıp, aralarından ayrılmaya karar verdiğini açıkladıktan sonradır kendisi hakkında alınan ölüm kararı. Bu örgüt liderinin cezası iki yüzyıldan fazladır. Üstelik çetenin ölüm kararından da haberdardır. Ancak amaçladıklarını hayata geçirmek için birkaç yıla daha gereksinimi vardır. Hapisten kaçar, yüz şeklini değiştirir, yeni belgelerle yeni bir insan oluverir, üç yıl içinde iki fakülte bitirir. Ancak zamanı pek azdır ve bu yüzden çalışmalarına hızla devam etmektedir. Öykünün ikinci kahramanının da dediği gibi, “bu adamın peşinde olanlar onu avlamak için fırsat kolluyorlar. Günün birinde muhakkak yakalayacaklardır. Onun için çok az zamanı var. Zaman… Anlıyor musunuz! Ve o, iki üç yıl içinde bütün yaşamını baştan yaratmaya çalışıyor. Ya bütün ömrünü böyle sürdürebilseydi ne olurdu! Belki de o zaman yaşamı dokuz yüz yıldan daha uzun sürmüş gibi olurdu.”
Yaşam teknesini “en güçlü duygularla, en büyük sevinci verecek yaşanmışlıklarla doldurmalıyız,” der bu kahraman. Ve toplumsal bir yükümlülük duyarak insanlık için çalışmak, bu sorumluluğun sevincini tatmak, yaşama sevincini elde etmek, yaşam teknesini yaşanmışlıklarla doldurmak demektir ona göre.
Öykünün ilerleyen bölümünde, ikinci kahramanın anlattığı bu çete liderinin, aslında ikinci kahramanın kendisi olduğunu öğreniriz. Anlatıcı kahramanın kendisini bir baykuşun takip ettiğini anlaması, bunu ikinci kahraman olan bilim adamıyla paylaşması bu bölümlere rastlar. Aynı baykuşu o da görmüştür ve bu zamanının azaldığı anlamına gelmektedir.
İkinci kahraman, çalışmalarını tamamlayamadan öldürülür. Bu, anlatıcı kahramanımızda derin bir etki yaratır ve o da, zamanını değerli kılmaya karar vererek çalışmaları üzerinde yoğunlaşır. Bunda ikinci kahramanın kendisine bıraktığı notun da etkisi vardır:
“Yaşam yalnız bir kez yaşamak için verilmiştir. Onu büyük yudumlarla içmek gerek. En değerli olan şeyi yakalayabilmeli insan. Ve neyin en değerli olduğunu ben sana söyledim. O ne altın, ne de çul parçasıdır. Senin yaşamdan büyük haz duymanı istiyorum. Şu anda üzerinde milyonlarca insanın yaşadığı karanlık kıtayı hiç aklından çıkarmamalısın.”
Çalışmalarını hızlandıran ve bu sırada baykuş tarafından da sürekli olarak izlenmekte olan anlatıcı kahraman, gördüklerini anlamlandırmak ya da bir yanılsama olup olmadığını anlamak için bir doktor olan arkadaşını ziyaret eder ve kendisini bir baykuşun izlemekte olduğunu söyler. Arkadaşından alacağı cevap çarpıcıdır:
“Senin yalnız bir yıllık ömrün kalmış.
(…)
Bu çok eski bir hastalıktır ve özellikle yetenekli kimseler, çok öldürücü bir çeşidine yakalanırlar. Özelliği olmayan insanlar ise sessizce ölür giderler. Kimse onları fark etmez bile.
(…)
Bir çok bulgularımız oldu. Ama şimdilik hastaları kurtaramıyoruz. Yalnız şu kadarını biliyoruz (…) kim ki baykuşu açık bir biçimde görür, o yarı kurtulmuş demektir.”
Bu sözler, anlatıcı kahramanımızı harekete geçirir. Artık tek saniye boşa geçirecek vakit yoktur. Uzaklardan duyduğu bir valsin bestecisinin ona söyleyeceklerinin izinde harekete geçer:
“Dinle, yaşayacak çok az zamanı kalanlar için yaşam daha güzel, daha parlaktır. Sahip olamamak ve istemek, sahip olup da istememekten daha iyidir.
(…)
Kısa yaşamımda en büyük mutluluğu tattım. Neden söz ettiğimi biliyorsun. Ya sen! Birisi sevecenlikle elini avucunun içine alıp sıktığı zaman kalbin duracak gibi oldu mu hiç! Gözleri sevgi ile yaşarmış bir insan hiç senin gözlerine baktı mı!
(…)
Bütün zamanın önünde duruyor! Koskoca bir yıl! Sen yeni doğdun! Şimdi eskisinden de gençsin! İşine daha hızlı sarıl… Dostlarına, sevgiye!..”
Bunun ardından anlatıcı kahramanımız tamamen değişir. Evinde de çalışabilmek için oraya da bir laboratuar kurar. İkinci kahramandan kendisine kalan saatin tik tak’larını duyarak yaşamaya başlar. Diğer bilim adamı arkadaşları gibi boşa geçirecek zamanı yoktur artık. Kafasının içi sürekli yoğun düşüncelerle doludur. Beğeni anlayışı bile değişir. Bütün bu yoğun çalışma sırasında, ikinci kahramanın çalışmalarında ona yardımcı olan kadınla da tanışmıştır ve aralarında büyük bir sevgi doğmuştur. Çalışmalarını bu kadınla birlikte sürdürür. Deneylerle ilgili bir sonucu beklemeleri gerektiğinde bir iki saat dolaşır, bir yerlere gidip söyleşirler ve onun dışındaki bütün zamanlarını çalışmalarına verirler.
Bu arada, baykuşu gördüğünün beşinci-altıncı ayında, anlatıcı kahramanımız iyice hastalanmış, bir yaz günü ise yatağa bağlanmak zorunda kalmıştır. Ancak çalışmalarını sürdürmeye kararlıdır. En büyük yardımcısı ise sevdiği, kendisini seven kadındır. Bir süre sonra çalışmaları ilk meyvelerini verir: Hiç sönmeyen bir kömür parçasıdır bu. Zamanının daralması üzerine kahramanımız çalışmalarını laboratuardaki bilim adamlarıyla paylaşır. Böylelikle artık hem kendi evinde hem de laboratuarda bu konu üzerine çalışılmaktadır. Ve baykuş, pencereden öykünün kahramanını izlemeye devam etmektedir.
İlerleyen günlerde öykünün anlatıcı kahramanı iyice hasta düşer ve sonunda uyuyakalır. Merdivenlerden gelen ayak sesleriyle uyandığında çok halsizdir. Gelen doktordur ve çalışmaların sonlandığını müjdelemektedir. Elinde, bütün odayı aydınlatan bir ışık vardır doktorun. Ve bu ışık, kahramanımızı ayağa kaldırır. Bulduğu ışığın gücüyle ölümü yener.
Bir yıl içine koca bir ömür sığdırmıştır kahramanımız. Baykuşun her zaman kendisini izlemekte olduğu pencereye bakar. Uzaklarda, kanatlarını çırparak yittiğini görür. “Yaşamıma başlamak için ayaklarımın ucunda parıldayan zaman okyanusunun kıyısında duruyorum,” diye düşünür. Bir yılbaşı günüdür. Durmuş olan saatini çıkarır, arkadaşından kendisine kalan. Her yıl yeniden kurulması gereken bu saati, yeni bir yıl için çalışmaya başlaması için, yeniden kurar…***
________________________________________
* Bir Yılbaşı Öyküsü – Vladimir Dudintsev
**Arka Kapak’tan
***Düşle Edebiyat Dergisi
Toplam okunma (10392) Bugün(6) Son okunma tarihi (08 February 2010)
Küçük yaşta muhteşem bir gelişme gösteren Mozart, hayatın diğer tüm tarafları için hep çocuk kaldı Aralık 29, 2009
Posted by cafrande.org in : Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
Mozart’ın romanı
Babası yedi yaşındaki kız kardeşine klavsen dersi vermeye başladığında genç Mozart aşağı yukarı üç yaşındaydı. Mozart müziğe ilişkin şaşırtıcı yeteneklerini hemen gösterdi. Mutluluğu, piyano üzerinde üç perde aralığı aramaktı ve hiçbir şey uyumlu akoru bulduğunda yaşadığı mutluluğun yerini tutmuyordu.
Dört yaşına geldiğinde babası ona üç zamanlı Fransız saray dans müziği ve başka müzik parçalarını öğretmeye başladı; bu uğraş öğrenci olduğu kadar usta için de çok hoştu. Bir seneden az bir zaman içinde öyle bir ilerleme kaydetti ki beş yaşına geldiğinde babasına ufak müzik parçaları çalıyordu ve babası oğlunun ortaya çıkan yeteneğini cesaretlendirmek için ona besteler yapıyordu. Bütün durumlarda duyarlı bir kalbi ve sevgi dolu bir ruhu olduğunu gösteriyordu. Onunla ilgilenen insanlara günde bazen neredeyse on kere soruyordu: “Beni seviyor musunuz?” ve kadınlar şaka yollu “Hayır” dediklerinde hemencecik gözlerinden yaşlar aktığı görülüyordu.
İlk iki eser Paris’te
1763′ün Temmuz ayında, yedi yaşındayken, ailesi Almanya dışına ilk seyahatine çıktı ve Avrupa’da Mozart isminin ünü duyulmaya başladı. İki kardeş prenslerin önünde ve her yerde büyük övgüler alarak topluluklara konserler verdiler. Kasım ayında beş ay kalacakları Paris’e geldiler. Paris’te seçkin konuklar karşısında iki büyük konser verdiler. Genç Mozart ilk iki eserini Paris’te besteledi ve yayımladı.
Nisan 1764′te Mozartlar bir sonraki yılın ortasına kadar kalacakları İngiltere’ye geçti. Londra’da klavsene nazaran daha fazla org çaldılar. Burada, kız kardeşiyle bestelerinin tümü kendisine ait olan büyük bir konser verdi. Bir gün, İngiltere Kralı’nın huzurunda melodilerle dolu bir parça çaldı. Bir başka sefer, kraliçenin müzik ustası Christian Bach, küçük Mozart’ı dizlerine oturtup oynadı. Wolfgang, daha sekiz yaşındayken Londra’da sekiz sonat besteledi ve kraliçeye ithaf etti. 1765′in Temmuz ayında Lyon ve İsviçre üzerinden Almanya’ya geldiler.
Mozart on dokuz yaşındayken Londra’dan Napoli’ye herkes onun adını andığı için sanatının en üst derecesine vardığı düşünülebilirdi. Babası, ona en uygun kentin Paris olduğunu düşündü ve 1777′nin Eylül ayında sadece annesinin eşliğiyle bu başkente gitti. Kuşkusuz onun için yoğunlaşmak çok zor olmuştu; öncelikle Fransız müziği onun hoşuna gitmiyordu; vokal müzik ülkesi onun hiç de enstrümantal türde çalışmasına izin vermiyordu ve bir sonraki yıl, annesini kaybetmenin üzüntüsünü yaşadı. Bundan itibaren Paris ikametgâhı onun için çekilmez bir hâle dönüştü. Ruhani konser için bir senfoni ve bazı başka parçalar besteledikten sonra 1779 başında babasının yanına dönmek için sabırsızlanmaya başlamıştı. Bir sonraki yılın kasım ayında Sazbourg başpiskoposunun daveti üzerine Viyana’ya gitti. O zaman artık yirmi dört yaşındaydı. Tutkular sanatının döngüsü içinde sahip olduğu bu çok duyarlı ruhun içine girmişti ve bir süre sonra yüzyılının en gözde bestecisine dönüştü; ve ünlü bir çocuğun büyük bir adam olmasının ilk örneğini verdi.
Mozart’tan İtalyanca sözler için yazılmış dokuz opera kaldı: ‘La Finta Sempice’, ‘Mitridate’, ‘Lucio Silla’, ‘La Finta Giardiniera’, ‘Idomeneo’, ‘Figaro’nun Düğünü’, 1787′de bestelediği ‘Don Giovanni’, ‘Bütün Kadınlar Böyle Yapar’ ve 1791 tarihli ‘La Clemenza di Tito’. ‘Saraydan Kız Kaçırma’, ‘Le Directeur de Theatre’ ve ‘Sihirli Flüt’ adlarında üç de Almanca opera bırakan Mozart on yedi senfoni ve tüm türlerde müzik parçalarına imza attı.
İcracı olarak Mozart, Avrupa’nın en iyi piyanistlerinden biriydi. Olağanüstü bir hızla çalardı: Özellikle de sol eline tapılırdı. 1785′te ünlü Joseph Haydn, Viyana’da bulundukları dönemde Mozart’ın babasına “Onurlu bir adam olarak Tanrı’nın önünde size oğlunuzun bugüne kadar hiç duymadığım kadar büyük bir besteci olacağını ilan ederim” demişti.
Mozart asla yaşının gerektirdiği gibi bir gelişim göstermedi: Hayatı boyunca zayıf bir bünyesi vardı, sağlıksızdı; zayıf ve solgundu; ama tüm bunlara rağmen olağanüstü bir yüzü vardı, sınırsız değişkenliği içinde yüz ifadesinde hep çarpıcı bir yan bulmak mümkündü. Yüz ifadesi sürekli değişirdi ama acıdan ya da o anda duyumsadığı keyiften başka bir şey yansıtmazdı. Onda aptallığın işareti olabilecek bir mani fark edilirdi; vücudu sürekli hareket hâlindeydi; aralıksız elleriyle oynardı ya da ayaklarıyla yere vururdu. Alışkanlıklarında bilardo oynamaya duyduğu tutkulu aşkın dışında gereğinden çok bir gariplik yoktu. Evinde bir bilardo masası vardı, neredeyse tüm gün -partner bulamadığı zaman da yalnız- bilardo oynardı. Mozart’ın klavsen için yaratılmış elleri başka her şey için de yetenekliydi. Ama masada yemeklerini asla kendi kesmezdi, kendi kesmek zorunda kaldığında ise sakarlığıyla kolayca bu işten kurtulurdu. Genelde karısının kendisine servis yapmasını rica ederdi.
Hep çocuk kalan bir adam
Bu aynı adam, bir sanatçı olarak küçük yaşlarda muhteşem bir gelişme gösteren adam hayatın diğer tüm tarafları için hep çocuk kaldı. Asla kendi kendini koruyamadı. Evle ilgili işlerde, parasının doğru dürüst kullanımında, kanaatkârlık ve tasarruflarında doğru seçimler yapmakta asla etkin olamadı. Anın keyfini yaşamak onu her zaman zaptetti. Aklı insanların yararlı olarak kabul ettikleri tüm düşünceleri taşımaktan uzak birçok fikirle doluydu, bu yüzden de hayatı boyunca onun maddi işlerini takip edecek bir vasisi oldu. Babası onun bu zayıflığını çok iyi biliyordu: Hayatı boyunca babasının kontrolü altındaydı, 1777′de Paris’te onu karısı aracılığıyla izledi, Salzbourg’daki işte de kendinden uzaklaşmasına izin vermedi.
Müzik, hayatının işgal gücüydü, aynı zamanda da hayattan aldığı yumuşak ve keyifli bir mola. Asla, küçük bir çocukken bile, piyano çalması için onu zorlamaya gerek olmadı. Tersine, sağlığına zarar vermemesi için ona göz kulak olmak gerekti. Çünkü gençliğinden beri müzik yapmak için geceleri tercih etti. Akşam saat dokuz olduğunda klavsenin başına oturur geceyarısından önce de kalkmazdı, kendini zorlardı, gece boyunca kendini denerdi ve fantezilerle oynaşırdı. Günlük hayatında yumuşak bir adamdı ama müzikte yumuşaklık onun kızmasına, yaptığından hoşnutsuz olmasına yol açardı.
Sabah olduğunda memnuniyetle vaktini çalışmaya ayırır, sabahın altı ya da yedisinden ona kadar çalışırdı. Günün geri kalanında beste yapmaz daha önce hazırladığı beste parçacıklarını bitirmeye zaman harcardı. Çalışma biçimi kesinlikle düzenli değildi. Bir fikir hissettiği anda hiçbir şey onu işine odaklanmaktan alıkoyamazdı. İlham geldiğinde bestesini piyanonun başına oturup arkadaşlarının arasında yapar akşam olunca da eliyle kâğıda geçirirdi. Diğer zamanlarda ruhu yaratım açısında öylesine asiydi ki hiçbir müzik bestesini gerektiği zamanda tamamlamazdı. Hatta bir gün ona bir saray konseri için müzik parçası bestelemesi sipariş edilmişti. Ancak o, zamanında tamamlamamıştı. İmparator Joseph tesadüf eseri Mozart’ın meraklı gözleri önünde hazırlamak zorunda olduğu ancak boş kalan kâğıda bakıp ona “Yazdığınız beste nerede?” diye sorduğunda Mozart, elini başına götürerek “Burada” cevabını vermişti.
Öte yandan Mozart yeni alışkanlıklar kazanma konusunda çok hızlıydı. Her zaman tutkuyla sevdiği karısının sağlığı iyi değildi: Uzun süre hasta yattı. Mozart onu görmeye gelenlerin önünde dikilir parmağını dudağına götürüp insanları gürültü yapmamaları konusunda uyarırdı. Karısı iyileşti ama uzun süre evine gelen insanlara dudağının önündeki parmağını göstererek kısık sesle konuşmalarını sağladı. Bu hastalık süresince birçok kez sabah tek başına atla dolaşmaya çıkardı. Ama karısına karşı her zaman özenliydi, dışarı çıkmadan önce yanına doktor reçetesi gibi bir mektup bırakırdı. İşte o reçetelerden biri: “Günaydın, benim en iyi arkadaşım, dilerim güzel uyumuşsundur, hiçbir şey seni rahatsız etmemiştir; üşütmemek için dikkat et, ve yorgun düşmemeye; hizmetçilerine kızarak kendini yorma, ben gelene kadar tüm üzüntülerden uzak tut kendini; iyileşmeye gayret et; saat dokuzda dönerim.”
Constanze Weber, Mozart için iyi bir yol arkadaşı oldu, birçok kez ona yararlı öğütler verdi. Ondan şefkatle sevdiği iki çocuğu oldu. Mozart onunla yaşadığı kazanımların tadını çıkardı; fakat zevk için duyduğu dizginsiz aşkı ve düzensiz yaşamı yüzünden ailesine soyadının şöhretinden ve Viyana halkının ilgisinden başka bir şey bırakmadı.
Yaşamının son günlerinde Mozart’ın sağlığı gittikçe bozuldu, hassaslaştı ve hızla zayıflamaya başladı. Geleceğin getireceği kötü sürprizlere karşı tüm yaratıcı insanlar gibi ürkekleşti, düşünceleri kendine ızdırap vermeye başladı. Bu yüzden de kendini çalışmaya adadı, hızla ve dikkatle çalıştı hatta bazen yaptığının sanat olduğunu unuturcasına çalıştı. Bazen bu kendinden geçme, coşma hâli içinde gücünü kaybetti, zayıf düştü, onu yatağına taşımak zorunda kaldı etrafındakiler. Herkes bu kudurgan çalışmanın onun sağlığını bitirdiğini görüyordu. Karısı ve arkadaşları onu eğlendirmeyi denediler; sevenlerini üzmemek için onlarla yürüyüşlere çıktı Mozart, davetlere katıldı ancak ruhu asla yanında olmadı. Zaman zaman ona sonunun geldiğini önceden haber veren bu alışılageldik melankolik ruh hâlinden ve sessizlikten çıktı fakat bu fikir tekrar belirdiğinde yepyeni bir dehşete soktu ustayı. Belki de deliliğe kadar giden, bu övgüden yoksun nevrotik duygusallık bir dâhinin sanattan şefkat beklemesiydi.
Bu ruh hâlindeyken ‘Sihirli Flüt’, ‘La Clemence de Titus’, ‘Requiem’ ve daha az ünlü parçalarını besteledi Mozart. ‘Sihirli Flüt’ü çok sevdi, halk bazı bölümleri çok beğenip, alkışlamayı kesmediğinde çok mutlu oldu. Bu operanın birçok gösterimi yapıldı ancak sağlığının zayıflığı orkestrayı yönetmesine izin vermedi. Tiyatroya gidemeyecek kadar kötü olduğu zamanlarda saatini yanına koydu ve düşüncesinde orkestrayı takip etmeye çalıştı. “İşte ilk sahne bitti” dedi, “Şimdi şu bölüm, bu bölüm söyleniyor”… Sonra yeni bir düşünce kapladı Mozart’ı her şeyi bırakıp gitmek zorunda olduğu düşüncesi.
Bir Requiem besteler misiniz?
Bir gün derin bir uykuya dalmışken gösterişli bir arabanın kapısının önünde durduğunu duydu. Bir yabancının kendisiyle konuşmak istediğini söylediler. Mozart’ın yanına getirdiler yabancıyı. Belirsiz yaşta, güçlü, asil olduğu belli bu yabancı “Sizi gelip görmek isteyen saygın bir adam adına görevliyim Beyefendi” diye takdim etti kendini. “Kim bu adam” diye kesti onun sözünü Mozart. “Tanınmak istemiyor” dedi adam. “Ne istiyor” diye sordu Mozart. “Kendi için çok değerli olan birini kaybetti, ve onun bıraktığı anılar sonsuza kadar değerli kalacak. Her ölüm yıldönümünde onu yüceltmek, törenlerle anmak istiyor. Ve sizden onun için bir Requiem bestelemenizi rica ediyor.” Mozart bu konuşma sonrasında kendini derinden etkilenmiş hissetti. Söz konusu macera kaygılı ses tonuna, gizemli havasına karışmıştı yabancının. Requiem’i besteleceğine söz verdi. Yabancı devam etti: “Bu iş için bütün dehanızı kullanın, bir müzik erbabı için çalışacaksınız”. “Bu benim için daha iyi” dedi Mozart. Yabancı “Ne kadar zamana ihtiyacınız var?” diye sordu. “Dört hafta” diye cevap verdi Mozart. Yabancı: “Tamam, dört hafta sonra gelirim. Yapacağınız iş için ne kadar istiyorsuz”. “Yüz düka” cevabını verdi Mozart. Yabancı parayı masaya saydı ve ortadan kayboldu.
Mozart bir süre derin düşüncelere daldı; sonra hemen mürekkep kalem ucu, mürekkep hokkası ile kâğıt istedi ve ailesinin tüm uyarılarına rağmen yazmaya koyuldu. Söz verdiği dört hafta geçip gitti, bir gün aynı yabancı evinden içeri girdi. “Benim için sözümü tutmak imkânsız” dedi Mozart. “Kendinizi zorlamayın” diye karşılık verdi yabancı: “Daha ne kadar zamana ihtiyacınız var?” Mozart düşündü “Dört hafta. Bu iş sandığımdan daha çok ilgi istedi benden ve tasarladığımdan daha çok duyumsadım müziği”. Yabancı bu kez “Bu şartlar altında ücreti yükseltmek gerekiyor; işte elli düka daha sizin için” diye devam etti sözüne. “Beyefendi” dedi Mozart “Gerçekten çok merak içindeyim. Kimsiniz siz?”. Yabancı mağrurca konuştu “Bu önemli değil. Dört hafta sonra geri geleceğim”.
Mozart çiftliğindeki hizmetçilerinden bazılarını bu tuhaf adamı takip etmeleri ve kim olduğunu öğrenmeleri için yanına çağırdı. Ancak beceriksiz hizmetçisi onun izini bulamayacaklarını söyledi. Zavallı Mozart kafasının içinde bu yabancının sıradan biri olmadığını, kesinlikle öteki dünyayla bağlantısı olduğunu ve kendisine sonunun yakında geleceğini açıklamak için gönderildiğini düşünmeye başladı. Büyük bir istekle dehasının anıtı gibi gördüğü Requiem’ini bestelemeye başladı. Bu süre zarfında çevresindekileri telaşa düşürecek kadar ciddi birçok bayılma krizi geçirdi. Sonunda bestesini dört haftadan önce tamamladı. Yabancı, kararlaştırdıkları tarihte oradaydı ama artık Mozart yoktu. Kariyeri kısa olduğu kadar parlak oldu Mozart’ın. Henüz otuz altı yaşındayken öldü: fakat bu yıllar içinde duyarlı ruhlarda yerini her zaman bulacak ve asla sönüp gitmeyecek bir isim yarattı: Wolfgang Amadeus Mozart.
Le Nouvel Observateur’den Efnan Atmaca ve Mahmut Hamsici tarafından kısaltılarak çevrildi.
Neşeli ve heyecanlı bir anlatı
İlknur Özdemir çevirisiyle daha önce 1992 yılında yayımlanan kitap, önceki sene Can Yayınları’ndan tekrar basıldı. Publig, rivayetler üzerine kurulu bir yaşamöyküsü fikrine karşı çıkıyor ve kitabını yazarken gerçekliği kanıtlanmış kaynaklara yöneliyor. Leopold Mozart’ın bir despot, Constanze’nin sadakatsiz olduğu görüşlerine karşı çıkıyor yazar. Kitap Mozart’ın ve tüm diğer karakterlerin içlerinden geçenlere de eğiliyorsa da ana ekseni, Mozart’ın iş yapamaması ve Avrupa’da değişen sınıfsal yapı oluşturuyor. Tabii bunlar da sık sık tekrar edilen tespitler. Zaten Mozart hakkında söylenmedik ne kaldı ki. Ama Publig, aktardığı olayları biraz daha seksileştirip, ilginç bir anlatım tutturmayı başarıyor…
# MOZART
Dehanın GölgesindeMaria Publig, Çeviren: İlknur Özdemir, Can Yayınları, 2004, 342 sayfa, 23YTL.
Mozart’ın sevilme saplantısı
1990′da ölen Norbert Elias, Avrupalı bir sosyolog ve entelektüel. Mozart üzerine yazdığı bu kitabı da bir entelektüelin yaşamöyküsü üzerine notları gibi. Mozart’ın yaşamını sosyolojinin ölçütlerine vuruyor ve gerçekten son derece ilgi çekici sonuçlara varıyor. Elias’nın kitabı biçim olarak da felsefe metinlerini çağrıştırıyor. Aslında deneme tadında, yalın bir kitap. Sanki yazarın sıkıldığı yerde bitiyormuş gibi, yaşamöyküsü tamamlanmadan kitap sona eriyor. Elias, büyük bestecinin karakterinde sevilme ve onaylanma arzusuna özellikle vurgu yapıyor. Mozart’ı kökenleri itibariyle aristokrasiye yaranmak zorunda kalan burjuvazinin tipik bir örneği olarak tanımlayan yazar, baba Mozart’ın oğlunu bu sürece göre yetiştirdiği ama, yaltaklanmayı beceremeyen Mozart’ın aslında bir hayal kırıklığına neden olduğu aktarılıyor. Kendi özgüveni de kendi hayal kırıklığını yaratıyor bu da zamanla bir öfkeye dönüşüyor: “Dışlanmış konumundaki birçok insan gibi Mozart da saraylı soyluların küçümseyici tavırlarından acı duyuyor ve onlara öfkeleniyordu.”
# MOZART
Bir Dâhinin Sosyolojisi Üzerine
Norbert Elias, Çeviren: Yeşim Tükel, Kabalcı, 192 sayfa, Radikal Kitap – 27/01/2006
Toplam okunma (5173) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Rus şiirinin güneşi Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in Erzurum Yolculuğu (2) “Geceler sıcak! Yıldızlar Yabancı” Aralık 28, 2009
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment<öncesi-1] Gürcülerin içki içişleri bizimkine benzemiyor. Şaşılacak kadar da dayanıklılar. Şarapları çabuk bozulduğu için dışarıya satılamıyor; fakat çok lezzetli şeyler. Kahetin ve Karabağ şaraplarının Burgon şaraplarını aratmadığını söyleyebilirim. Şarabı, marana dedikleri, toprağa gömülü büyük küplerde saklarlar. Parlak törenlerle açarlar bu küpleri. Geçenlerde bunlardan birini gizlice açan bir Rus askeri, tatlı şarap fıçısında boğulan bahtsız Clarence gibi Kahetin şarabına düşüp boğulmuş. (18)
Tiflis’i kayalık dağlar kuşatmış. Yanından da Kura Nehri akıyor. Bütün rüzgârları tutan bu dağlar, güneş ışınları altında kızışıyor; devinimsiz havayı cehenneme çeviriyorlar. Kırk birinci enlem dairesinde bulunmasına karşın, Tiflis havasının korkunç sıcaklığı buradan geliyor işte. Kentin asıl adı olan “Tbiliskalar” da ”kızgın kent” demekmiş zaten.
Yapılar büyük bölümüyle Asya mimarisinin eseri. Düz damlı, alçak evler. Kentin kuzey bölgesinde Avrupa tipi evler yükseliyor. Bunların yakınlarında da düzgün alanlar göze çarpıyor. Pazar birkaç çarşıya ayrılmış. Raflar, genel pahalılığı göz önünde tutarsak, oldukça ucuz sayılabilecek Türk ve İran mallarıyla dolu. Tiflis yapısı silahlara bütün Doğu’da büyük değer verilir. Buranın ünlü kahramanları olan kont Samaylov ile V., yeni kılıçlarını denemek için ya bir koyunu tek vuruşta ikiye biçer, ya da bir öküzün başını keserlermiş.
Tiflis halkının çoğunluğu Ermeni’dir. 1825 yılında 2500 Ermeni ailesi varmış burada. Şimdiki savaşlar sırasında sayıları daha da artmış. Gürcü aileleri 1500 kadar. Ruslar kendilerini buralı saymıyor. Subaylar zorunlu görevdeler. Dokuzuncu dereceden memurlar, sekizinci dereceden memurluğa yükseltilerek atanıyorlar buraya. Fakat onlar da, subaylar da bir sürgün yeri olarak görüyorlar Gürcistan’ı.
Tiflis’in havası sağlam değil diyorlar. Sıtması bir felaket. Cıvayla tedavi ediyorlar bu hastalığı. Hava sıcak olduğu için, cıva kullanılması sakıncalı değilmiş. Hekimler hiç çekinmeden cıva içiriyorlar hastalarına. General Sipyagin’in ölümünü, Petersburg’dan getirdiği özel hekiminin cıva kullanmaktan çekinmesiyle açıklıyorlar. Tiflis hummasının Kırım ve Moldavya hummasından farkı yok. Tedavisi de aynı.
Halk Kura Nehri’nin suyunu içiyor. Bulanık, fakat hoş bir su. Kaynaklarla kuyulardan çıkan su son derece kükürtlü. Fakat şarap tüketimi o kadar fazla ki, hani su olmasa farketmeyecek.
Tiflis’te paranın değersizliği beni şaşkına çevirdi. İki sokak geçmek için yarım saatliğine kiraladığım bir arabaya iki gümüş ruble ödedim. Yabancı oluşumdan yararlanarak arabacının beni kandırdığını sanmıştım ama, yanılmışım. Meğer gerçekten de fiyatı böyleymiş. Her şey aynı ölçüde pahalı.
Öğle yemeğini Alman kolonisinde yedik. İçtiğimiz biranın tadı çok kötüydü. Berbat bir yemeğe bir sürü para ödedik. Benim lokantanın yemekleri de hem çok kötü, hem de çok pahalı.
Ünlü yemek meraklısı General Strekalov bir gün yemeğe çağırdı beni. Yemekler rütbeye göre dağılıyordu ve sofrada general apoletli İngiliz subayları vardı işin kötüsü. Uşakların çabasıyla sofradan aç karnına kalktım. Tiflisli yemek meraklısının canı cehenneme!
Dileğime verilecek yanıtı sabırsızlıkla bekliyordum. Sonunda bir pusula geldi Rayevski’den. Hemen Kars’a hareket etmemi, ordunun birkaç gün içinde daha da ilerleyeceğini yazıyordu. Ertesi gün yola koyuldum.
Hayvanları Kazak karakollarında değiştirerek at sırtında yol alıyordum. Çevremdeki topraklar sıcaktan kavrulmuştu. Gürcü köyleri birer vaha gibi görünüyordu uzaktan. Fakat yaklaşınca, tozlu kavakların arasına serpilmiş birkaç zavallı kulübe çıkıyordu karşıma. Güneş battıktan sonra bile hava serinlemedi.
Geceler sıcak!
Yıldızlar yabancı!..
Ay parlıyordu. Derin sessizlikte atımın nal sesleri işitiliyordu sadece. Bir konut izine raslamadan uzun süre yol aldım. Neden sonra, tek bir kulübe gördüm. Kapıyı çaldım. Ev sahibi çıktı. Önce Rusça, sonra da Tatarca su istedim. Adam hiçbir şey anlamadı. Şaşılacak bir umursamazlık! Sen Tiflis’ten otuz verst ötede, İran ve Türkiye yolu üzerinde yaşa da, ne Rusça, ne de Tatarca tek sözcük bilme.
Geceyi bir Kazak karakolunda geçirip şafakla birlikte yeniden yola koyuldum. Dağların, ormanların arasından geçiyordum. Yolcu Tatarlara rasladım bir ara. Aralarında birkaç tane de kadın vardı. Hepsi atlıydılar. Çarşaflarına öyle sarınmışlardı ki, gözleriyle ökçeleri görünüyordu sadece.
Gürcistan’ı eski Ermenistan’dan ayıran Bezobdal Dağı’na tırmanmaya başladım. İki yanı ağaçlı geniş bir yol kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Tepeye çıkınca, sanırım Kurt Kapıları denen küçük bir boğazdan geçerek Gürcistan’ın doğal sınırlarına ulaştım. Yeni dağlar, yeni bir ufuk çıktı karşıma. Aşağılarda yeşil ekin tarlaları uzayıp gidiyordu. Cayır cayır yanan Gürcistan’a son bir kez baktıktan sonra aşağılara, serin Ermenistan ovalarına inmeye başladım. Bu sırada yakıcı sıcağın azaldığını hissederek anlatılmaz bir sevinç duydum. Başka bir iklimdeydim artık.
Adamım, yük beygirleriyle arkadan geliyordu. Uzak dağlarla çevrelenmiş çiçekli bir ovada tek başıma ilerliyordum. Atları değiştirmem gereken karakolu dalgınlıkla geçmişim. Altı saatten çok geçti. Karakollar arasındaki bu uzaklığa şaşırmaya başlamıştım. Uzakta bir yerde köy evlerini andıran bir taş yığını görerek atımı o yana sürdüm. Yanılmamışım; bir Ermeni köyüydü bu. Renk renk paçavralara sarınmış birkaç kadın, bir yeraltı evinin toprak damında oturuyorlardı. Derdimi yarım yamalak anlatabildim. İçlerinden biri eve girip peynirle süt getirdi. Birkaç dakika dinlendikten sonra yeniden yola koyuldum ve nehrin yüksek kıyısına kurulmuş Gergera Kalesi’ni gördüm az sonra. Yüksek kıyıdan aşağı üç çağlayan akıyordu. Nehri geçtim. İki öküz koşulu bir kağnı, sarp yolda yokuş yukarı ilerliyordu. Birkaç Gürcü vardı arabanın çevresinde.
”Nereden geliyorsunuz?” diye sordum.
”Tahran’dan” dediler.
”Ne götürüyorsunuz?”
”Griboyedov’u.”
İran’da öldürülen Griboyedov’un Tiflis’e götürülen cesediydi bu. (19)
Griboyedov’la bir daha karşılaşacağımız aklıma gelmezdi! Son olarak, İran’a hareketinden önce geçen yıl Petersburg’da görüşmüştük. Kaygılıydı. Tuhaf bir önsezi vardı içinde. Onu yatıştırmak istediğimde:
”Vous ne connaissez pas ces gensla: vous verrez qu’il faudra jouer des couteaux (20) demişti bana.
Şah ölür ölmez yetmiş oğlu arasındaki anlaşmazlığın bir katliama yol açacağını düşünüyordu. Yaşlı Şah hâlâ sağdı ama, Griboyedov’un kâhince sözleri gerçekleşmişti. Cahilliğe, hainliğe kurban olmuş; İranlıların hançerleri altında can vermişti. Üç gün süresince kara cahillerin oyuncağı olan cesedi, eski bir kurşun yarasının izini taşıyan elinden tanınabilmişti.
Griboyedov’la 1817′de tanışmıştım. Melankolik karakteri, öfkeli zekâsı, iyi yürekliliği, insanlığın kaçınılmaz yoldaşları olan zayıf yanları ve kusurlarıyla, olağanüstü çekicilikte bir kişiliği vardı. Tutkulu, aynı ölçüde de yetenekli bir insandı. Fakat uzun bir süre küçük dertlerin ve bir belirsizliğin pençesinde kıvrandı. Devlet adamlığı yeteneğinden yararlanılmadı. Şairlik yeteneği kabul edilmedi. Hatta gözüpekliğinden, parlak cesaretinden bile bir zaman kuşku duyuldu. Değerini anlayan sadece birkaç dostuydu. Onlar da bir toplulukta Griboyedov’un yeteneklerinden söz ettiklerinde; herkesin yüzünde bir güvensizlik gülümsemesi, o aptalca, o dayanılmaz gülümseyiş belirirdi. İnsanlar ün karşısında eğilirler sadece. İçlerinde herhangi bir atış bölüğüne kumanda etmemiş ikinci bir Napolyon ya da ”Moskova Telgraf”ta tek satır yayımlamamış ikinci bir Descartes bulunabileceğini kabul etmezler. Bizdeki bu ün tapınıcılığının nedeni bencilliğimizdir belki de. Ün karşısında eğilmekle, biz de ona bir katkıda bulunmuş oluruz çünkü.
Griboyedov’un yaşamını karartan birtakım bulutlar vardı. Ateşli tutkularının ve zorlu olayların sonuçlarıydı bunlar. Gençliğiyle kesin bir hesaplaşmaya girişmek, yaşamına yepyeni bir yön vermek zorunluluğunu hissediyordu. Böylece Petersburg’a, uçarı gençliğine elveda diyerek Gürcistan’a gitti. Bir köşeye çekildi: gece gündüz demeden tam sekiz yıl çalıştı orada. 1824 yılında Moskova’ya dönüşü yaşamında bir dönüm noktası, kesintisiz başarılar zincirinin ilk halkası oldu. Elyazması nüshaları elden ele dolaşan ”Akıldan Bela” güldürüsü olağanüstü bir etki yarattı: Yazarını birinci sınıf şairlerimiz arasına yükseltti. Bir süre sonra savaş başladı. Savaş bölgesini avucunun içi gibi bilmesi yeni bir alan sağladı ona; elçiliğe atandı. Gürcistan’a gelip sevdiği kadınla evlendi… Fırtınalı yaşamının son yıllarından daha imrenilecek bir şey bilmiyorum. Griboyedov’u kalleş bir kavga ortasında yakalayan ölümün, korkunç ya da üzücü bir yanı yok bence. Ansızın ve çok güzel bir biçimde geldi çünkü.
Griboyedov’un anılarına sahip olmayışımız ne kötü! Dostlarından biri oturup biyografisini yazmalıdır onun. Seçkin kişilikler arkalarında bir iz bile bırakmadan yitip gidiyorlar… Tembel, kaygısız insanlarız bizler…
Gergeralarda, benim gibi orduya katılmaya giden Buturlin’le karşılaştım. Gönlünün dilediği gibi, eğlene eğlene yolculuk ediyordu. Petersburg’u aratmayacak bir yemek yedirdi bana. Birlikte yolculuk etmeyi kararlaştırdık. Fakat sabırsızlık şeytanı yine ayarttı beni. Adamım dinlenmek için izin almıştı. Yanıma kılavuz bile almadan yola çıktım. Yol hep aynı yoldu; bir tehlikesi yoktu.
Dağı aşıp ağaçlı bir ovaya inerken yolu keserek akan bir maden suyu kaynağı gördüm. Erivan’dan Ahiska’ya giden Ermeni papazla karşılaştım burada.
”Erivan’da ne var ne yok?” diye sordum.
”Erivan’da veba salgını var” diye karşılık verdi. ”Ahiska’dan ne haber?”
”Ahiska’da veba salgını var” diye karşılık verdim.
Bu sevimli haberleri değiştokuş ederek ayrıldık.
Bereketli tarlalar, çiçekli çayırlar arasından gidiyordum. Ekinler büyümüş, orak zamanı gelmişti. Doğuda atasözlerine konu olan bu bereketli toprakları seyretmeye doyamıyordum. Karakol komutanı, (bir Kazak erbaştı bu), fırtına çıkacağını haber vererek geceyi orada geçirmemi öğütledi. Fakat ne pahasına olursa olsun, aynı gün Gümrü’ye ulaşmak istiyordum.
Kars paşalığının doğal sınırları olan orta yükseklikteki birkaç dağı geçmem gerekiyordu. Gökyüzü bulutlarla kaplıydı. Gitgide şiddetini arttıran rüzgârın bunları sürükleyip götüreceğini umuyordum. Fakat önce damla damla düşmeye başlayan yağmur, gittikçe şiddetlenerek sağanağa çevirdi. Gümrü’yle Pernike arası 27 verst çekiyormuş. Yamçının kayışını sıkıştırdım; kasketimin üzerine de başlığımı geçirip kendimi Tanrı’ya havale ettim.
İki saatten çok geçti. Yağmur dinmek bilmiyordu. Ağırlaşan yamçımın ve başlığımın üzerinden su oluk oluk akıyordu. Sonunda boyunbağımdan içeri soğuk suların sızdığını hissettim: Az sonra da iliklerime kadar ıslanmıştım artık. Kapkara bir geceydi. Kılavuz Kazak önden gidiyordu. Dağlara sarmaya başladık. Bu sırada yağmur dindi; bulutlar dağıldı, Gümrü’ye on verst kalmıştı. Başıboş esen rüzgâr on dakika içinde tamamen kuruttu beni. Sıtmadan kurtulacağımı sanmıyordum artık.
Gümrü’ye gece yarısına doğru vardık. Kazak doğruca karakola götürdü beni. Koğuşun önünde durduk. Hemen içeri attım kendimi. On iki Kazak, yan yana dizilmiş uyuyordu burada. Yer açtılar. Yamçımı serdim; yorgunluktan bitkin bir halde yığıldım. O gece 75 verstten çok yol almıştım. Ölü gibi uyuyup kalmışım.
Kazaklar beni şafak sökerken uyandırdılar. Aklıma ilkin sıtmaya tutulup tutulmadığım düşüncesi geldi. Fakat Tanrı’ya şükürler olsun, çivi gibiydim. Hastalık şurda dursun, yorgunluğum bile uçup gitmişti. Koğuştan taze sabah havasına çıktım. Güneş doğuyordu… Dupduru gökyüzünde iki başlı, karlı bir dağ parlıyordu. Gerinirken:
”Ne dağı bu?” diye sordum.
”Ararat” dediler. (21)
Seslerin etkisi ne kadar güçlü! Var gücümle baktım bu efsanevi dağa. Yenilenme ve yaşam umuduyla onun doruğuna yanaşan Nuh’un gemisini, biri ölümün öteki barışın simgeleri olarak uçup gelen kuzgunla güvercini gördüm.
Atım hazırdı. Bir kılavuzla yola çıktım. Çok güzel bir sabahtı. Pırıl pırıl bir güneş altında; dünkü yağmurun suladığı ve üstlerinde çiğ damlaları ışıldayan yeşil, gür otlarla kaplı geniş bir çayırlık boyunca ilerliyorduk. Karşımızda, aşmak zorunda olduğumuz bir ırmak parıldamaya başladı:
‘İşte Arpaçay!” dedi.
Arpaçay!.. Yani sınır!.. Doğrusu Ararat’a bedeldi bu. Anlatılmaz bir yürek çarpıntısıyla atımı ırmağa doğru dörtnala kaldırdım. Ömrümde ilk kez yabancı bir ülkeye giriyordum. Sınır, içimde gizemli duygular uyandırırdı hep. Yolculuk, çocukluğumdan beri beni en çok saran bir hayaldi. Sonraları uzun süre oradan oraya gezmiş; kâh güneyde, kâh kuzeyde sürtmüş; fakat engin Rusya’nın sınırlarını hiç aşmamıştım. Bu kutsal ırmağa sevinçle girdim ve atım Türk kıyısına çıkardı beni. Fakat bizimkiler ele geçirmişlerdi bu kıyıyı. Böylece, demek ki Rusya’daydım hâlâ!
Kars’a 75 verst kalmıştı. Akşama doğru ordugâhımıza ulaşacağımı umuyor; mola vermeden ilerliyordum. Yolun yarısında; ırmak kıyısına kurulmuş bir Ermeni köyünde, berbat bir çörek yedim yemek niyetine. Biçimi bizim çörekleri andıran bu Ermeni ekmeği yarı yarıya külden ibaretti. Bir de Daryal Boğazı’ndaki Türklerin gözünde tütüyordu bu ekmek. Onların o kadar nefret ettikleri Rus kara ekmeğinin bir lokması için neler vermezdim şimdi!
Kılavuzum bir Türk delikanlısıydı. Korkunç geveze bir şeydi bu. Yol boyunca çenesi durmadı. Hem de anlayıp anlamadığıma aldırış etmeden Türkçe konuşuyordu. Bütün dikkatimi toplamış, onu anlamaya çalışıyordum. Rusları hep üniformalı görmeye alıştığı için beni yabancı sanıyor, veryansın ediyordu Rus gâvuruna. Yolda bir Rus subayıyla karşılaştık. Bizim ordugâhtan geliyordu. Ordunun Kars’tan ayrıldığını söyledi. Kolum kanadım kırılmış gibi oldu. Issız Ermenistan’da yok yere acı çekerek gerisin geri Tiflis’e dönmek düşüncesi beni beynimden vurulmuşa döndürüyordu. Subay yoluna devam etti; Türk monoloğuna başladı yine. Fakat onu dinleyecek durumda değildim artık. Atı eşkin yürüyüşten hızlı bir tırısa çevirerek Kars’tan yirmi verst uzaklıkta bir Türk köyüne vardım akşama doğru.
Attan sıçrayıp iner inmez karşıma çıkan ilk köy evine dalmak istedim. Fakat ev sahibi kapıda göğüsledi beni; sövüp sayarak dışarı itti. Onun bu hoş geldinine kamçıyla karşılık verdim ben de. Türk, bağırmaya başladı. Ahali başıma toplandı. Kılavuzum sanırım bana arka çıkarak bir şeyler söyledi. Kervansarayı gösterdiler. Ahıra benzeyen büyük bir kulübeye girdim. Yamçımı serecek bir yer bile yoktu. Hemen at istedim. Türk muhtar yanıma geldi. Anlaşılmaz bir şeyler söylüyor, ben de durmadan ver bana at diye karşılık veriyordum. Türkler bir türlü yanaşmıyorlardı bu işe. Neden sonra para göstermeyi kabul ettim. Meğer ilk yapmam gereken şey buymuş. Hemen bir at getirildi; yanıma da bir kılavuz verildi.
Dağlarla çevrili geniş bir ovada ilerliyorduk. Bu dağlardan birinin üstünde ağaran Kars’ı gördüm. Benim Türk, onu göstererek:
”Kars! Kars!” diye bağırdı ve atını dörtnala kaldırdı.
İçimde kaygının acısını duyarak onun ardı sıra gidiyordum ben de. Yazgım orada belli olacaktı. Ordugâhın yerini, orduya hâlâ yetişebilme umudunun olup olmadığını oradan öğrenecektim. Bu sırada gök de bulutlarla kaplanmış, yağmur yeniden başlamıştı. Fakat umurumda değildi benim.
Kars’a vardık. Kente yaklaşırken bir Rus trampetini duydum. Kalk borusu çalıyordu. Nöbetçi kimlik belgemi alıp komutana götürdü. Yağmur altında yarım saat bekledim. Neden sonra geçmeme izin verildi. Kılavuzuma, beni hemen bir hamama götürmesini emrettim. Dik, eğri büğrü sokaklardan geçtik. Kötü Türk kaldırımlarında atların ayağı sürçüyordu. Harap bir evin önünde durduk. Hamam burasıymış. Türk attan inip kapıyı çalmaya başladı. Ses veren olmadı. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu üstüme. Neden sonra bitişik evden çıkan bir Ermeni delikanlısı, Türk’le biraz konuştu; sonra son derece temiz bir Rusçayla içeri buyur etti beni. Dar bir merdivenden ikinci kata çıktık. Alçak sedirlerle eskimiş kilimlerle döşeli bir odaya girdik. Yaşlı bir kadın oturuyordu burada. Delikanlının annesiymiş, kadın kalkıp geldi; elimi öptü. Oğlu, ateş yakmasını, bana yemek hazırlamasını söyledi ona. Soyunup ateşin karşısına oturdum. Ev sahibinin on yedi yaşlarında bir oğlan olan kardeşi geldi bu sırada. İki kardeş de Tiflis’te bulunmuş, birkaç ay oturmuşlardı orada. Ordunun bir gün önce Kars’tan ayrıldığını, ordugâhın 25 verst öteye konduğunu öğrendim. İçim rahatladı. Kocakarı az sonra soğanlı bir koyun yahnisi getirdi. Aşçılık sanatının ulaşabileceği en yüksek noktaydı bu. Uyumak üzere aynı odada hepimiz bir yana uzandık. Ben sönmek üzere olan ateşin karşısında yatıyordum. Ertesi gün Kont Paskeviç’in ordugâhında olacağımı tatlı tatlı düşleyerek uyuyakaldım.
Sabahleyin kenti dolaşmaya çıktım. Kardeşlerden küçüğü gönüllü rehberim oldu. Erişilmez savunma mevzilerine ve yalçın bir kaya üstüne kurulmuş kaleye baktıkça, Kars’ı nasıl ele geçirebildiğimize şaşıp kalıyordum. Ermeni delikanlısı savaşı gözleriyle görmüştü. Olayları dili döndüğü kadar bir bir anlatıp açıkladı bana. Onun askerliğe hevesini sezerek benimle birlikte orduya katılmasını önerdim. Hemen razı oldu. At getirmeye yolladım onu. Yanında bir subayla çıkıp geldi. Subay yazılı emir istiyordu. Adamın Asyalı olduğu yüzünden belliydi. Bunun üzerine gerekli belgeyi aramak zahmetine katlanmadım; elime ilk gelen kâğıdı çıkarıp verdim. Subay onu şöyle kurumlu kurumlu bir gözden geçirdi; yazılı emir gereğince ekselanslarına at getirilmesi buyruğunu vererek kâğıdımı geri uzattı. Bir şiirdi bu. Kafkas menzillerinden birinde, bir Kalmuk dilberine mektup olarak kaleme almıştım onu. Yarım saat sonra Kars’tan çıkıyordum. Artemi, (benim Ermeni’nin adı buydu), bir Türk kısrağı üstünde, elinde esnek bir kargı, belinde hançer, Türkleri ve savaşları sayıklayarak yanı başımda dörtnala ilerliyordu.
Ekin tarlaları arasından geçiyorduk. Çevrede köyler vardı. Fakat ahali kaçıp gitmiş, hepsi bomboş kalmıştı. Yol çok güzeldi. Bataklık yerleri doldurulmuş, döşenmişti. Derecikler üzerine taş köprüler kurulmuştu. Arazi gittikçe yükseliyor, Soğanlı (eski Toros) Sıradağları’nın ilk tepeleri görülmeye başlıyordu. İki saat kadar geçti. Bir yamacı tırmanırken ansızın bizim ordugâhı gördüm. Kars çayının kıyısına yerleşmişti. Birkaç dakika sonra da Paskeviç’in çadırındaydım.
3
Soğanlı’ya geçiş. Karşılıklı ateş. Ordugâh yaşamı. Yezidiler. Erzurum seraskeriyle savaş. Havaya uçurulan köy evi.
Tam zamanında gelmişim. Aynı gün (13 Haziran) orduya ilerleme emri verildi. Rayevski’de öğle yemeği yerken genç generalleri dinledim. Verdikleri hareket emrini irdeliyorlardı. General Burtsov büyük Erzurum yolunun solundan ilerleyerek Türk ordugâhına cepheden saldıracak, düşmanı kuşatacaktı.
Saat beşte hareket ettik. Ben Nijegorod Dragan alayına verilmiştim. Birkaç yıldır görüşemediğimiz Rayevski’yle söyleşerek ilerliyorduk. Gece bastırdı. Ordu bir ovada konakladı. Burada Kont Paskeviç’e takdim edilmek şerefine ulaştım.
Kont, açık ordugâh ateşinin karşısında oturuyordu. Kurmayı da çevresindeydi. Neşeliydi. Güleryüzle karşıladı beni. Savaş sanatına yabancı bir kimse olarak, seferin yazgısının o sırada belirleneceğinden kuşkum yoktu. Bizim Volhovski de oradaydı. Tepeden tırnağa toz toprak içindeydi. Sakalları uzamış, yüzü kaşık kadar kalmıştı. Yine de eski bir arkadaş olarak benimle iki çift söz etmeye zaman bulabildi. Geçen yıl yaralanan Mihail Puşçin de oradaydı. (22) Şanlı bir arkadaş ve yiğit bir asker olarak seviliyor, saygı görüyordu. Eski ahbaplar çevremi kuşattı. Ne kadar değişmişler… Zaman ne çabuk geçiyor!..
Heu! fugaces, Posthume, Posthume
Labutur anni… (23)
Rayevski’ye dönüp geceyi onun çadırında geçirdim. Gece yarısı korkunç haykırışlarla uyandık. Düşmanın beklenmedik bir baskın yaptığını sanırdınız. Rayevski durumu öğrenip gelmesi için bir adam gönderdi. Meğer iplerini koparan birkaç Tatar atı ordugâhın içinde koşuyor; Müslümanlar da (bizim ordudaki Tatarlara böyle deniyordu) hayvanları yakalamaya çalışıyorlarmış.
Şafakla birlikte ordu ilerlemeye başladı. Ormanlık dağlara yaklaşıyorduk. Dar bir boğaza girdik. Dragonlar kendi aralarında:
”Kardeşlik, aman gözünü aç; tepemize top mermileri düşmesin” diye konuşuyorlardı.
Gerçekten de tam pusuluk bir yerdi burası. Fakat General Burtsov’un hareketiyle oyalanan Türkler bu durumdan yararlanamadılar. Tehlikeli boğazı burnumuz kanamadan geçerek düşman ordugâhına on verst uzaklıktaki Soğanlı tepelerine çıktık.
Burada, hüzün verici bir görünümü vardı doğanın. Hava soğuktu. Dağlar kederli çamlarla örtülüydü. Dere yatakları, çukurlar karla doluydu.
…nec Armeniis in oris,
Amice Valgi, stat glacies iners
Merses per omnes (24)
Yemeği henüz bitirmiş dinlenirken, tüfek sesleri duyuldu. Rayevski bir haberci gönderdi. Türkler öncü müfrezemize ateş açmış. Yabancısı olduğum bu tabloyu seyretmek için Semiçev’le birlikte yola çıktım. Yolda yaralı bir Kazak’a rasladık. Eğerin üzerinde sallanarak oturuyordu. Sararmıştı ve kan içindeydi. İki Kazak destek oluyorlardı ona.
Semiçev:
”Çok Türk var mı?” diye sordu.
İçlerinden biri:
”Domuz sürüsü gibi saldırıyorlar efendimiz” diye karşılık verdi.
Boğazı geçince çarpışmayı gördüm. 200 kadar Kazak, karşımızdaki dağın yamacında bir lav yatağında savaş düzeni almıştı. Tepelerinde de 500 kadar Türk vardı. Kazaklar ağır ağır geriliyorlardı. Türkler ani ataklara kalkarak Kazakların 20 adım ötesine kadar geliyor; nişan alıp ateş ediyor, sonra dörtnala geri çekiliyorlardı. Yüksek sarıkları, kırmızı kaftanları ve atlarının parlak koşumları; mavi üniformalı, gösterişsiz koşum takımlarına sahip Kazaklarla tam bir karşıtlık yaratıyordu. Bizimkilerden 15 kişi yaralanmıştı. Yarbay Basov haberci göndererek imdat istedi. Bu sırada kendisi de ayağından yaralıydı. Kazaklar bozulmak üzereydi. Fakat Basov yeniden atına bindi; komutayı elden bırakmadı. Destek birliği gelip yetişti. Türkler bunu görünce, başı kesilmiş çıplak bir Kazak cesedini dağda bırakarak bir anda gözden yitip gittiler. Kestikleri kafaları İstanbul’a gönderiyorlarmış. Ellerini kana batırıp sancaklarına basıyorlar. Tüfek sesleri kesildi. Ordunun yoldaşı kartallar, dağa doğru süzülerek av kollamaya başladılar. Bu sırada bir generaller ve subaylar kalabalığı göründü. Kont Paskeviç geldi ve Türklerin ardına çekildiği dağa doğru at sürdü. Türkleri, derelerde ve hendeklerde siperlenen 4000 atlı destekliyordu. Dağın tepesinden, bizden sel çukurları ve tepelerle ayrılan Türk ordugâhını görebiliyorduk. Geç vakit döndük. Ordugâha gelince yaralılarımızı görmeye gittim. İçlerinden beş tanesi o gece ve ertesi gün öldüler. Akşam üstü de, aynı gün bir başka çarpışmada yaralanan Osten Saken’i görmeye gittim.
Ordugâh yaşamı çok hoşuma gidiyordu. Sabahleyin bir top atışıyla uyanıyorduk. Çadırda uyumak sağlığa çok yararlı. Öğlen yemeklerinde Asya şaşlığı (25) yiyor, Toros karlarında soğutulmuş İngiliz birası ve şampanya içiyorduk. Çok değişik bir sosyetemiz vardı. Müslüman alaylarının beyleri General Rayevski’nin çadırında toplanır, çevirmen yardımıyla sohbet edilirdi. Ordumuzda, Rus uyruklu Transkafkasya bölgelerinin ve henüz ele geçirilmiş toprakların ahalisinden kimseler de vardı. Bunların arasında Doğu’da şeytana taptıklarına inanılan Yezidiler çok ilgimi çekiyordu. 300 kadar Yezidi ailesi Ararat eteklerinde yaşıyor. Bunlar Rus hükümdarının egemenliğini kabul ettiler. Başkanları kara kalpaklı, kırmızı kaftanlı, çirkin bir adamdı. Ara sıra tüm atlı birliklerinin komutanı General Rayevski’nin çadırına gelirdi selam vererek. Yezidilerin inançları üstüne söylenenlerin doğruluk derecesini öğrenmeye çalıştım. Yezidi başkanı, şeytana tapmak diye bir şeyin aslı astarı olmadığını söyledi. Onlar da Tanrı’nın birliğine inanıyorlarmış. Fakat şeytanın ilençlenmesini de doğrulamıyor, yakışıksız buluyorlarmış. Tanrı’nın merhametine sınır konulamayacağına göre, bugün mutsuz olan şeytan yarın bağışlanabilirmiş. Bu açıklamayı yeterli buldum. Yezidilerin şeytana tapmayışlarına sevindim. Bu konuda düştükleri yanılgı bence pek o kadar önemli değil.
Adamım benden üç gün sonra geldi ordugâha. Düşmanın gözü önünde hareket etmesine karşın herhangi bir vukuat olmadan ilerleyen ağırlık koluyla gelmişti. Not: Savaş süresince, kalabalık ağırlık kolumuzdan tek bir araba bile düşman eline geçmemişti. Ağırlık kolu şaşılacak bir düzen içinde izliyordu orduyu.
17 Haziran sabahı yine silah sesleri duyduk. İki saat sonra Karadağ alayı sekiz Türk sancağıyla birlikte döndü. Albay Frideriks kaya yığınları ardında pusuya yatan düşmanla kapışmış, onu sıkıştırıp püskürtmüştü. Atlı Birliği Komutanı Osman Paşa canını zor kurtarabilmişti.
18 Haziranda ordugâh yeri değiştirildi. 19 Haziran sabahı top bizi uyandırır uyandırmaz bir kaynaşmadır başladı. Generaller görev alanlarına gidiyorlardı. Alaylar sıralandılar. Subaylar birliklerinin başına geçtiler. Ne yana gideceğimi bilemeden, öylece tek başıma kalakalmıştım. Atımı dehledim; kendi haline bıraktım. Yolda karşılaştığım General Burtsov sol kanada çağırdı beni. ”Sol kanat da ne ola ki?” diye düşünerek biraz daha ilerledim. Topları yerleştiren General Muravyev’i gördüm. Az sonra Türk delibaşları ortaya çıktı. Vadide dönmeye başlayarak bizim Kazaklarla karşılıklı ateşe başladılar. Bu sırada düşmanın kalabalık bir yaya birliği dere yatağından ilerliyordu. General Muravyev ateş komutu verdi. mermi, kalabalığın tam ortasına düşmüştü. Türkler kıyılara kaçışıp tümseklerin arkasında gözden yittiler. Kont Paskeviç’i gördüm bu sırada. Kurmayı çevresindeydi. Bizden derin bir hendekle ayrılan Türkler ordumuzu kuşatmaya başlamışlardı. Kont gidip hendeği incelemesi için Puşçin’i görevlendirdi. Puşçin dörtnala uzaklaştı. Onun saldırıya geçtiğini sanan Türkler yaylım ateşine başladılar. Gülüştük. Kont da toplara ateş buyruğu verdi. Burtsov’un beni çağırdığı sol kanatta kıran kırana savaş vardı. Türk süvari birliği de tam karşıdan üzerimize doğru ilerlemeye başladı. Kont, onlara karşı Nijegorod alayının başında General Rayevski’yi gönderdi. Türkler karşı saldırıyı görünce çekildiler. Bizim Tatarlar yaralı Türkleri bir anda soyup tarlanın ortasında çırılçıplak bırakıyorlardı. General Rayevski hendeğin kıyısındaydı. Albay Simoniç onları geri çevirdi.
Çarpışma durdu. Türkler kendi bildiklerince siperlenmek üzere, gözümüzün önünde toprak kazmaya, taş taşımaya başladılar. İlişilmedi. Atlardan inip Tanrı ne verdiyse yemeye başladık. Bu sırada Kont’a birkaç tutsak getirildi. İçlerinden biri çok ağır yaralıydı. Tutsaklar sorguya çekildi. Saat altı sularında ordu yeniden saldırı emri aldı. Türkler yığınakların gerisinde kıpırdanmaya başlamışlardı. Bizi önce top ateşiyle karşılayıp az sonra da çekilmeye başladılar. Atlı kolumuz önden gidiyordu. Dere yatağına inmeye başladık. Atların ayakları altında toprak kopup parçalanıyordu. Atım kazara bir kapaklansa, bütün hafif atlı alayı çiğneyip geçerdi beni. Çok şükür böyle bir şey olmadı. Dağları saran geniş bir yola çıktık. Süvari birliklerimizin tümü dörtnala saldırıya geçti. Kazaklar yol boyunca bırakılan topları kamçılayarak uçup gittiler. Türkler yolun iki kıyısındaki hendeklere sığınıyorlardı. Ateş etmiyorlar ya da en azından, kulaklarımızın dibinden kurşunlar vızıldayarak geçmiyordu artık. Hızlı ve güçlü atlara sahip Tatar alayları en önde gidiyordu. Benim atım da dizginini ağzına kıstırmış uçarcasına ilerliyordu. Onu güçlükle yavaşlatabildim. Yolda yanlamasına uzanmış yatan genç bir Türk’ün cesedi önünde durdum. 18 yaşlarında bir delikanlıydı bu. Bir kızınkini andıran solgun yüzü henüz tazeliğini yitirmemişti. Sarığı tozlar içinde yatıyordu. Tıraşlı ensesinde bir kurşun yarası vardı. Yürüyerek ilerliyordum. Az sonra Rayevski gelip yetişti. Bir kâğıt parçasına Kont Paskeviç’e verilmek üzere bir rapor yazdı. Düşmanın tam bir bozguna uğradığını bildiriyordu. Sonra atını sürüp gitti. Onu uzaktan izliyordum. Gece oldu. Yorgun atım gitgide geriliyor, her adımda tökezliyordu artık. Kont Paskeviç kovalamanın durdurulması buyruğunu verdi. Albay Polyakov’la karşılaştım. Komutasındaki Kazak topçu birliği önemli bir rol oynamıştı o gün. Birlikte, bırakılmış bir köye geldik. Kont Paskeviç de oradaydı. Gece olduğu için kovalamayı bırakmıştı.
Kont’u bir yeraltı evinin damında, ateşin karşısında bulduk. Getirilen tutsakları sorguya çekiyordu. Hemen hemen tüm komutanlar oradaydı. Atların başında Kazak nöbetçiler vardı. Alevler Salvatora-Roza’ya yaraşır bir tabloyu aydınlatıyor, karanlıkta bir dere çağıldıyordu. Bu sırada Kont’a, köyde barut stoklarının gizlendiği, her an bir patlama tehlikesi bulunduğu haberi geldi. Kont, kurmayıyla birlikte damdan ayrıldı. Gecelediğimiz yerden otuz verst ötedeki ordugâhımıza hareket ettik. Süvari müfrezeleri yolları tutmuştu.
Yerimize henüz varmıştık ki, sanki bir göktaşı düşmüşçesine gökyüzü boydan boya aydınlandı ve boğuk bir patlama sesi işittik. On beş dakika önce damında durduğumuz ev havaya uçmuştu. Barut stoku varmış içinde. Savrulan taşlar birkaç Kazağı ezmişti.
İşte o sırada görebildiklerim bunlar oldu. Akşam üstü, aynı gün Erzurum Seraskerinin de bir çarpışmada bozguna uğratıldığını öğrendim. Serasker 30.000 kişilik bir orduyla Hakkı Paşa’ya katılmaya geliyormuş. Yenilince Erzurum’a kaçmış. Ordusu Soğanlı bölgesinde dağılmış, topları ele geçirilmiş, Hakkı Paşa da böylece teke düşürülmüştü. Kont Paskeviç toparlanma fırsatı vermedi ona.
Devamını oku>>
Toplam okunma (6508) Bugün(1) Son okunma tarihi (09 February 2010)
çizgileri bırakacağım
Tim Rayborn; Doğu Müzikleri Üzerine Çalışan Bir Batılı ve Seçilmiş Eserleri
Sinema Yazarlarına Göre 2009′un En İyi filmi IRA Açlık Grevini konu alan “Hunger” (online izle)
Kendini Anlatan Bir Masalcı: Oğuz Atay
Aydoğan Topal “Heyyamo” albümüyle cafrande.org’ta
Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy ve sanata bakışı
Felsefecilerin Önyargıları Üstüne – Friedrich Nietzsche
Nevajin – Enstrümantal Kürt Müziği/ Kurdish Instrumental Folk Music – Ararat, Munzur, Karacadağ Ezgileri
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar’ın eşi CIA ajanı mı??
“Bir ufka vardık ki artık/ Yalnız değiliz sevgilim” Tekel işçilerinin haklı mücadelesine selam olsun
Ömer Faruk Tekbilek sevilen şarkılarıyla cafrande.org’ta