3 Maddede Kitlesel Korkuların Yayılma Biçimleri – Pierre Mannoni

Kollektif korkular varolabilmek için toplumsal bünye içinde yayılmak durumundadırlar. Yapılarına göre, bu tip heyecanların üç temel biçimi arasında ayrım yapılabilir: söylentiler, “salgınlar” ve psikozlar. Bu biçimlerin her birine tamamen farklı bir yayılma tarzı denk düşer.

1. “Söylentiden Bahseden Korkudan Bahseder” der J. Delumeaul ve bu, söylentilerin çoğunun belli bir korku motifi taşıması ve uyarıcı olması ölçüsünde doğrudur. Daha ihtiyatlı fakat aynı zamanda daha donuk bir tarzda, G. W. Allport ve L. Postıiıanl bu fenomenin ortaya çıkışını iki koşula bağlarlar: gündemdeki olayların önemli olması ve bunlar konusunda az ve muğlak bilgiler alınabiliyor olması. Ve kuşkusuz hiçbir şey, bir korku faktörü taşıyan bir şeyden daha önemli değildir. Aynı şekilde, kaygı yüklü olmayan söylentiler bulunduğunu da gözardı etmeksizin, J.
Delümeau ile birlikte bunların çoğunun gizli ve hatta açıkça itiraf edilmiş bir endişeyle ilişkili olduklarını düşünebiliriz.

Daha antik dönemdeyken bütün bir halk içinde ve bazen bütün bir ülke içinde dolaşan bu ürkütücü şayialar vardı. Örneğin Virgile,148 korkutucu bir tanrıçanın özelliklerini taşıyan ve “ayakları ve kanatları çok çevik olan, Ceus’un ve Encelade’ın bu son kız kardeşlerini” anlatır. “Tüylerinin altında, vücudundaki tüylerin sayısı kadar çok gözü (olağanüstü!), o kadar çok dili, sesler çıkaran ağzı, dinleyen kulağı olan dev gibi, korkunç bir canavar. Gece, karanlıkta ıslık çalarak, gökyüzü ve yeryüzü arasındaki mesafenin tam ortasında uçar ve tatlı uyku onun gözlerini kapatmaz; gündüz, nöbet yerine veya bir binanın en yüksek noktasına veya yüksek kulelerin üstüne çıkar ve büyük şehirlerde dehşet saçar; o, doğrunun olduğu kadar yalanın ve yanlışın da habercisidir.”

Daha çağdaş bir yazar, E. Morin, 1969 yılında Orleans’da dolaşan söylentinin psikososyolojik bir analizini yapar.

Mayıs ayında, bayan giyim eşyası satan bir, sonra iki, sonra altı mağazanın beyaz kadın ticareti yaptığı şayiası çıkar. Güya genç kurbanlar deneme kabinlerinde uyuşturularak, fahişelik merkezlerine götürülmek üzere kaçırılıyorlardı. Suçlanan mağaza sahipleri Yahudi tüccarlardı.

Kollektif bilinçaltının arkaik tabakalarından çıkan bu söylenti, diğerleri gibi, rasyonel kanıtlar karşısında direndi. Çok kısa bir sürede bir mit gibi yapılanan bu söylenti, gelişmesine katkıda bulunan çok sayıda gizli korkuya eşlik eder: genel olarak beyaz kadın ticaretinden ve fahişelikten duyulan kaygı, gizli güçlere teslim edilen gizemli derinliklerle dolu (yeraltı geçitleri, yeraltı mezarları, taş ocakları) olduğu keşfedilen şehrin yıkılmasından duyulan kaygı, gizli antisemitizme ve antijudaizme bağlı kaygı.

Bütün bir topluluğun hissettiği korkuların bileşimi ve aracı olan ve sürekli olarak bir ifade yolu arayan bu söylenti, belki de en sergileyici örneklerden biridir.

2. Korku Salgınları, Söylentilerden Oldukça Farklıdır
Bunlar, bir bireyden diğerine geçerek ve sonunda oldukça büyük bir grubu etkileyerek, bulaşıcı hastalıklar gibi yayılırlar. Bu tür fenomenlere en sık olarak, manastırlar, veya fabrikalar gibi kapalı veya yarı kapalı mekanlarda rastlanır. Sonuçta, psikososyolojik yakınlık, aynı heyecan ortamının veya aynı gerilimli durumun paylaşılması, ilk belirtilerin özellikle zayıf bir kişide uyandırdığı heyecan, bu korku salgınlarının ortaya çıkış koşullarını oluştururlar. Bir taklit etme baskısı biçimi altındaki bir akılcılık faktörüyle harekete geçen grubun diğer üyeleri de birer birer salgına kendilerini kaptırmakta gecikmezler. Bu, isterinin temel bir rol oynadığı bazı durumlarda özellikle çok belirgindir. Önceki yüzyıllarda birçok dinsel tarikat içinde, cinlenme korkularına tanık olunmuştur. Fakat manastır hayatı bu tür salgınlara çok uygun koşullar sağlıyorduysa da, bu salgınlar dinsel olmayan gruplar içinde de yayılmaktadır. W. Sargantl kendisinden bir yüzyıl önce yazmış olan bir yazardan aldığı örneklerle birlikte bu konuda şunları söyler: “Hecker 1787 yılında Lancashire’deki bir iplik fabrikasında yaşanan olayı anlatır. Bir kadın işçi arkadaşlarının birinin elbisesinin yakasından içeri bir fare atar; oysa bu kadın bu hayvanlardan aşırı derecede korkmaktadır. Şiddetli çırpınmalarla birlikte yirmi dört saat süren bir kriz geçirir. Ertesi gün üç kadın daha kriz geçirirler ve dördüncü gün en azından yirmi dört kişi aynı durumdadır. Diğerlerinin yanısıra bu kadınları frenlemek için uğraşmaktan bitkin düşen bir erkek işçi de bu hastalığa tutulmuştu; ayrıca on yaşlarında iki çocuğun durumu da aynıydı. Korku, bir pamuk zehirlenmesinin sözkonusu olduğu şeklindeki teoriden doğarken, hastalık komşu fabrikalara da yayılmıştı.”

Daha sonraki dönemde, A. C. Kerckhoff ve K. W. Back’ın bahsettikleri, küçük bir tekstil fabrikasının 50’den fazla kadın işçisini (toplam 200 işçi üzerinden) etkileyen isterik durumda da aynı fenomen sözkonusudur: bu kadınlar tuhaf bir sinek tarafından kırıldıklarından şikayet ediyorlar ve rahatsızlıklarını bulantı ve başdönmesiyle gösteriyorlardı: Yoğun üretime bağlı gerilimdeki bir artıştan başka hiçbir nesnel faktör bu olayların sorumlusu olarak ortaya konamamıştı.

Her iki durumda da salgın, korkunun iletilmesini kolaylaştıran dostluk ve sempati ağlarını kullanarak yayılmıştır.

3.       Bir Adım Daha ve Kollektif Psikozlar Alanına Giriliyor Sonuçta zihinsel patoloji, bireyler kadar grupları da etkiler. Bu kollektif veriler genellikle aşk, adalet, din veya politika çevresinde yoğunlaşırlar, fakat sık sık bir korku durumunu temel aldıkları da olur.
Hatta G. Heuyer’e göre, bu tür fenomenlerin oluşumunda temel bir rol oynayan da korkudur. Bu yazar şunları söyler: “1949’dan itibaren, kollektif psikozların kaynağında en değişmez heyecan gibi görünen korkunun rolü üzerinde durduk: büyücülükle ilgili delklerde şeytan korkusu, ruhlarla ilgili delklerde ve üfürükçü mezheplerinde kötü ruh ve hastalık korkusu, uçan daireler mitinde yeryüzünün işgal edilmesi korkusu, keyfi kliniklere kapamalarda akıl hastalığından ve sonuçlarından duyulan korku.” Ordulardaki panikler, halkların toptan göçleri veya ünlü eylül katliamları da (1793) yine korkudan kaynaklanmıştır.

Önceki salgınlar durumunda olduğu gibi (daha geniş grupları ilgilendiren psikoza kıyasla, birkaç on kişiyle sınırlı kalan salgınlar), bu fenomenlerin ortaya çıkışları da, sözkonusu toplumsal bünyenin bütün üyelerindeki ortak heyecan faktörlerine dayanır. Bağlam oluşturan durum genellikle kaygılandırıcı bir konjonktürle ilişki içindedir.
Fakat muhtemel tehditler gerçek tehlikeler boyutunda büyütülerek, çarpıtılırlar ve abartılırlar ve delire dinamik malzemesini ve unsurunu sunarlar. Bütün topluluğun bilinçaltında gizlenen psişik eğilimlerden bahsetmek faydalı olacaktır: bu eğilimler bireyleri, şu ya da bu vesileyle dolaştırılan coşturucu fikirleri benimsemeye itecektir, öte yandan olayları kolaylaştırmak için bir faktör devreye girer: bireysel patolojide genellikle görülenin tersine kollektif patolojide temel fikir veya G. Heuyer’inl deyimiyle “baskın” fikir, “a priori olarak coşturucu değildir”. Hatta bu yazara göre bu fikir, “mantıklı ve kabul edilebilir gibi görünebilir”.
Böylece kollektif bir psikoz, muhtemel sonuçları açısından çarptırılmış ve abartılmış reel veya sadece olası bir olguyla karşılaşılmışıyla ve bütün grubun psikolojisini belirleyen “beklentiyle açıklanacaktır. Buna taklit ve çabuk etkilenirlik eklenecektir. Tahmin edilebileceği gibi güçlü kitle iletişim araçları ve modern bilgi dağıtım araçları, kontrolden çıkmış haberlerin dolaşıma sokulmasında belirleyici bir rol oynarlar. Bazı koşullara bağlı olarak bu haberler, kollektif korku psikozuna dönüşebilirler (medyalar bunları bu şekilde yaratmasalar bile).

Bu konuyla ilgili saptamaları sona erdirmek için, bütün bu söylentilerin, salgınların ve psikozların içinde, bütün kollektif bilinci kapsayan gizli bir çalışmanın gerçekleştiğini belirtelim. Ayrıca, arkaizmlerin şurada ya da burada tasarım yetenekleri düzeyinde yeniden kendini gösterdiğini bir kez daha görme olanağı bulduk: hem çok eski bir zihinsel malzeme, hem de daha az eski olmayan ondan korkma ve ona tepki gösterme tarzları sözkonusudur. Şu halde bu arketipik heyecanlar insanlığın bütün çağlarında vardır. Ve genellikle önem taşımayan içerik değişiklikleri bir yana bırakılırsa, bütün halkları etkileyen ürkülerin bütün çağlara ait olduğu bir gerçektir. O kadar ki, toplumsal bünyenin, grup hayatını olanaklı kılan bağlılık ve birlik unsurlarını bu korkulardan alıp almadığı sorusu geliyor akla.

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe ve Psikoloji
21. Yüzyılda Nietzsche ve Dostoyevski Okumak – Ziya Meral

Nietzsche’ye olan ihtiyacımız Kendisinin de farkında olduğu gibi Nietzsche gerçekten...

Kapat